Büyük bir rahatlıkla konuşmak...

28 Mayıs 2003

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök sıcak ve sevimli bir insan. Kim ne derse desin böyle ve ben bunu daha onun Başkanlığa geldiği ilk günlerde de yazmıştım. 'Kim ne derse desin' diyorum çünkü onlara övgü birilerini rahatsız ediyor mutlaka. Oysa babası Yassıada'da yatmış biri olarak mantık açısından belki en çok benim ve benim gibilerin uzak durması veya tepki göstermesi gerekir değil mi? Değil işte. Aslında tam tersi doğru. Daha küçücük bir çocukken evine silahlı askerlerin dalıp köşe bucağı aradığını gören, o dehşeti yaşayan biri için "darbe lâfını duymak bile istemeyen" asker döneminin geldiğine emin olmak çok büyük bir mutluluk. Benim anam, babam, ailem bunun sıkıntısını yaşadı, ama başkaları yaşamayacak arük. Kim ne kadar kışkırtırsa kışkırtsın ordu bu tuzağa düşmeyecek. Düşmemesi gerektiğini, bunun Türkiye'ye çok şey ve çok uzun yıllar kaybettireceğini kendileri de biliyorlar. Şimdi gelelim takıldığım bir söze. Bende konuşmalar içindeki detaylara takma saplantısı var. Orgeneral Özkök daha önce kullandığı bir cümlesi için "Ben içten bir insanım. Bir sohbet toplantısıydı. O sözleri büyük bir rahatlıkla söyledim" diyor. Ah gözünü sevdiğimin demokrasisi, böyle güzel bir şey işte. Kim olursa olsun her insanın, özgürlüğünde sınır tanımadan konuştuğu veya davrandığı anlar olabiliyor. Sonuçta hatalara, yanlış anlamalara neden olsa da... Ya da neden olacağını bilse de... Ama... Genelkurmay Başkanı, Başbakan, Cumhurbaşkanı veya bakanlar gibi ağzından çıkan her cümlenin (ve hattâ kelimenin) ülkelerin geleceğini bile etkileyebileceği, üst düzey görevlerdeki insanların özgürlüğü sıradan insanlarınkinden daha kısıtlıdır maalesef. Onlar resmi toplantılarda evlerinde ya da dost toplantılarında konuştukları gibi konuşamazlar. Özellikle çevrede basın varsa hiç konuşamazlar. Konuştuklarında o sözler kullanılır, basının bunları kullanma hakkı vardır. O zaman ne oluyor? Geri adım atılıyor. Sözlerin ya yanlış anlaşıldığı söyleniyor veya Sayın Özkök'ün yaptığı gibi hata samimiyetle kabul ediliyor ve "Anlatım tarzımı değiştirmem lâzım" deniyor. Burada güzel olan bir diğer nokta konuşmacının "her zaman tenkide açık olduğunu" da söylemesi. Umalım da Genelkurmay Başkanı'nın bu içten özeleştirisi tüm "üst kademe yönetim" görevinde bulunanlar için unutulmayacak bir uyarı olsun.

Devamını Oku

Ecevit'in hafızası ve sistem!

28 Mayıs 2003

Gerçekler çoğu kez duygularla çelişiyor. Bu da insanları ve toplumları hataya sürüklüyor.Devamlı sistemden şikâyet eder dururuz, nerede bir hata varsa orada "sistem" suçludur. Ama bizim kafalarla o sistemin ne bugün, ne de yarın yerine oturması da imkânsız.Size iki gün önce aldığım ve sürekli aramama rağmen bir türlü ulaşamadığım bir üniversite öğrencisinin mektubunun kısa bir bölümünü vereceğim, bakın ne diyor: "Üniversite öğrencisiyim, ailemin durumu iyi değil. Okul harcımı yatıramadık. Okul masraflarım ve harcım için çok acil 500 milyona ihtiyacım var. Sizden bunu borç olarak istiyorum, mutlaka geri ödeyeceğim. Bunu sizden ve Vatan gazetesinden rica ediyorum. Okuluma devam edebilmek için tek umudum sizsiniz ve size yalvarıyorum, lütfen beni geri çevirmeyin.Hiç zamanım kalmadı, okulumu bırakmak istemiyorum. Hayallerim, geleceğim her şeyim size bağlı. Lütfen beni anlayın ve inanın. Çalışıp, başarıp üniversite sınavını kazanarak geldim, şimdi para yüzünden bırakmak istemiyorum.Tek umudum sizsiniz. Bana yardım edin."Şimdi lütfen söyleyin genç ve sınav kazanarak üniversiteye girmiş bir öğrencinin bu imdat çığlığı içinizi acıtmıyor mu? Kim bilir daha onun gibi kaç bin tane çaresiz öğrencimiz, gencimiz, insanımız var bu ülkede...Buna üzülürken gazetede şöyle bir haber okuyorsunuz: "Ecevit'in attığı yanlış bir imzayla 3 katrilyon kaybedildi."Ecevit bakmadan, incelemeden imzalamış, milletin 3 katrilyonu tek seferde birilerinin cebine girmiş. Eski başbakan ise olay için şöyle diyor; "Birçok belge geliyor, imzalıyordum. Anımsamıyorum.""Sistem"i olan ülkelerde bu sözün karşılığı yargıya hesap vermektir. İnsanın, 6 ay öncesine kadar başbakanlık yapacak kadar sağlığı yerindeyse (ve tüm itirazlara rağmen ısrarla görevi sürdürmüşse) hesap verecek kadar da yerindedir. Şirketlerde ve her işte imza atanlar imzasından sorumlu tutuluyor da neden başbakan ve bakanlar tutulmuyor? Beş yüz milyon okul harcı için yalvaran öğrencilerin bulunduğu bir ülkede milletin katrilyonlarını kaptıranlar anımsamak zorunda olmalı. Bizde ne belediyeleri soyanlar, ne de Hazine'yi soyduranlar bir şey anımsamıyor.Ne şans! Ve ne SİSTEM!Önce Eurovision'da 30 yıldır beklediğimiz zafer, hemen ardından Cannes Film Festivali'nde Uzak filminin başarısı bizi kendimize getirdi.Son yıllarda Eurovision eski ilgiyi ve parlaklığını sanıyorum yalnız bizde değil tüm Avrupa'da yitirmişti. Gerçekten de çoğumuz yarışmanın yapıldığı akşamlar izleme gereği bile duymuyorduk. Bunun bir nedeni de en sonda veya sonlara yakın bir konumda yer almayı kanıksamamız ve bu ümitsiz zorunluluğu (Avrupalı gruplar arasına -en sonda bile olsa- girmek zorunluluktu bizim için) mümkün olduğunca umursamaz tavırlarla, uzaktan izlemeyi tercih etmemizdi.Oysa bu yıl Eurovision eski coşkusu ve parlaklığıyla yapıldı. Yine eski ciddi ve ilgi çekici havasına döndü. İşte bu ortamda yarışmayı kazanmanın anlamı da çok daha fazla oldu.Sertab Erener, müziği, grubu, her şeyi ile kusursuzdu. Ben ona iki teşekkür borçluyum. Biri herkes gibi Türkiye'ye bu gururu yaşattığı için. Diğeri ise Terry Wogan'a ağzının payını verdiği için.İngiliz TV sunucusu Terry Wogan'ın BBC'de 'Eurovision'u sunduğu yıl İngiltere'deydim (daha sonraki yıllarda da sundu mu bilmiyorum.) Neco'nun "Hani" isimli parçayla katıldığı yarışmada sıra bize geldiğinde alayla gülerek "Bugüne kadar jürileri hiç uğraştırmadılar" esprisini yapmıştı Wogan ve ben yanımda bulunan İngilizlerin karşısında sinirden kıpkırmızı kesilmiştim. O güne kadar severek izlediğim Terry Wogan'ın programlarına bir daha göz ucuyla bile bakmadım. Bu olay zihnime kazındı, sonraki yıllarda Eurovision'la ilgili yazılarımda defalarca söz ettim. Ve işte nihayet bu yıl İngilizler "jüriyi hiç uğraştırmadılar", biz ise çokuğraştırdık. Umarım Terry Wogan benim o zamanki duygularıma benzer şeyler hissetmiştir.Evet, kendisinin de anlattığı gibi bu noktaya uzun ve zor bir çalışma döneminin sonunda ulaşan Sertab Erener parçasıyla, sunumuyla her ülkede pop müzikte hit olabilecek kapasitede bir dünya sanatçısı artık. Korkmadan, "Şöhretime zarar verebilir" diye düşünmeden, bunca yıllık kötü tecrübelerimize aldırmadan katıldı, kazandı ve kazandırdı. Onunla gurur duyuyoruz.En çok da Sezen Aksu gurur duyuyor olmalı. Eğer Sertab'ı Türkiye'ye tanıtmasa, ona yardımcı olmasa belki bu başarıyı 2003'te yakalayamayacaktık. Haklı bir bravo da Sezen Aksu'ya.Şimdi iki sorun var önümüzde. Letonya Eurovision programını, sahnesini, ışık oyunlarını, ses ve telefon düzenini kısacası organizasyonu muhteşem hazırlamıştı. Gelecek yıl Türkiye'de nasıl olacak? Şimdiden düşünmeye, çalışmaya başlamak lâzım. Dünyaya rezil olmak var sonunda.Ayrıca sunuşta da torpil yapılmamalı, her işte olduğu gibi onun bunun yakınının veya arkadaşının torpille bu işi üstlenmesine izin verilmemeli. Süper İngilizce-Fransızca bilen genç ama deneyimli sunucular bulmak gerekiyor.Son sorun Kıbrıs. Bize "Kıbrıs'ta barış için" diye rek 8 puan birden veren Güney Kıbrıs'ı herkes "Cyprus" diye sundu ve oy verdi, biz ne diyeceğiz acaba? Onlar "Kıbrıs", biz "Güney Kıbrıs" mı?Haydi düşünelim biraz...

Devamını Oku

Ruhu besleyen bir piknik!

27 Mayıs 2003

Piknik deyince hemen yeşillikler üzerinde sereserpe oturan ve yemek yiyen insan grupları geliyor aklınıza değil mi? Yani huzurlu bir ortamda mideyi beslemek... Bu piknik biraz farklıydı. Yeşillik ve mideyi beslemek (organize eden firmayı da söyleyince mide zaten garanti) tamamdı ama asıl ruhları besleyen bir piknikti söz konusu olan.Ülker'in Mozart Günleri kapsamında 25 Mayıs Pazar günü Aya İrini'de düzenlediği konserli piknik daveti gerçekten sıradışı bir organizasyondu. Beklendiği gibi, işin içinde Deniz Adanalı olunca yüzlerce davetli tatil günü demeden, sıcak, nefis bir Mayıs sabahı demeden tam saatinde toplantıda yerini almıştı (hele bir almasın... Saatinde gelmeyene ve hele gidip gitmeyeceğini bildirmeyene fena bozulur.)Yani kıskandırmış gibi olmayayım ama menemenli, sahan yumurtalı, börekli, nohutlu pilavlı (bunlar sadece bir kısmı) menüden istediğini kapan çimenlere serilmişti. Sohbeti dedikodudan ibaret olmayan insanların, sanatseverlerin bir araya geldiği toplantıların tadı başka oluyor. Her grupla ayrı bir zevkli sohbete dalıyor ve vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Öyle hoş bir toplantıydı işte.Asıl sürprizi konsere geçince yaşadık. Moskova Konservatuvarı Akademik Müzik Okulu'nun yaşları 10'la 14 arasında değişen çocuk yaştaki öğrencileri sırayla piyano, keman ve viyolonselde Mozart'ları kusursuz şekilde ve de inanılmaz bir ciddiyetleçaldıklarında.Valla ben bir ara 'Bunlar bizi kompleksten öldürmeden çıkarmayacaklar. İstetmişiniz biraz sonra 3 yaşında bir piyanist gelsin sahneye. O zaman sürünerek çıkarız buradan' filân dedim. Hani 10 yaşında diye sahneye gelen Olga Ermakova inanın 6-7 yaşından fazla görünmüyordu, öyle minyon ve masum suratlı bir altın kız.İşin ilginç yanı bu çocukların çoğu Avrupa ülkelerinde konserler vermiş, birincilik ödülleri almış, bu arada eğitiminin çoğunu tamamlamış ve "yüksek öğrenimi"ni sürdürüyor. Duyunca siz de "Yok artık" diyorsunuz benim gibi ama durum bu. Böyle bir konsantrasyonu nasıl oluşturuyor, bu çocuk yetenekleri nasıl bulup çıkanyor ve motive ediyorlar akıl alır gibi değil.Neyse ki aynı gün Sertab Erener'in Avrupa boyu başarısıyla moralim yerindeydi yoksa ciddi şekilde etkilenebilirdim.Çıkışta televizyoncu arkadaşların uzattığı mikrofona "Keşke bu konseri TV'lerden çocuklarımıza da izletebilsek. Bizimkiler parkta oynar, televizyonda magazin ve dizi izlerken yaşıtları zamanı nasıl değerlendiriyor. Asıl onların görmesi, dinlemesi lâzım." dedim.Mozart Günleri bu akşam Aya İrini'deki son konserle bitiyor. Ülker'i sanata düzenli olarak verdiği destekten dolayı gönülden kutluyorum.Başbakan güzel konuşuyor ama..!Aah ah! Ben bu sözleri Tayyip Erdoğan'la Deniz Baykal'ın seçim öncesi birlikte TV'ye çıktıkları günün ertesinde de yazmıştım, yine tekrarlıyorum;'Güzel konuşma, sempati, vücut dili filân önemli değil. Asıl önemli olan ağız ve vücut dilinin gerçeği dile getiriyor olması, özüyle sözünün birbirini tutması...'O günlerde herkes iki lideri parlatma yarışındaydı, "öz" kimsenin umurunda değildi, "söz" ve "imaj" yeterli geliyordu. Ama buyrun "öz"ün önemini bugün sabırsızlıkla, gözler ekranda beklediğimiz Genelkurmay ve MGK toplantıları nasıl ortaya koyuyor.Başbakan Tayyip Erdoğan "ordu ile aralarındaki ahengi bozanlar olduğunu" söyleyerek onları "vatana ihanet" le suçladı biliyorsunuz. Aslında onun bu tür konuşmalarını ben de çok beğeniyorum, ağzı güzel lâf yapıyor doğrusu, bu da kolay rastlanan bir özellik değildir. Ama...Ama Genelkurmay Başkanı'nın dünkü konuşması aralarındaki asıl ahenk bozucu sorunun "genç subayların tedirginliği" iddiası (ya da dedikodusu) değil, kamu kuruluşlarında hükümet kurulur kurulmaz başlayıp hâlâ son hızla sürmekte olan kadrolaşma, irticai faaliyetlerin artması ve şaibeli bazı kimselerin kamu görevlerine atanması olduğunu ortaya koydu...Yaratılan tablolarda, gelinen noktada en önemli problem ise maalesef ordunun sürekli olarak siyasetin içinde tutulması oluyor. Askerin varlığı, açıklama yapmak zorunda bırakılarak 'tedirgin edici bir baskı unsuru' havasında sık sık hissettiriliyor.Akıl verecek değiliz elbette ama keşke bu gibi zorlama durumlarda Genelkurmay Başkanı sadece o konuda konuşsa.O zaman belki, işe yaramayacağı bilindiği için "iddia" veya "dedikodu" larla gündem meşgul edilemez. Bu karşılıklı açıklamaların kadrolaşma ve diğer faaliyetlere çok mu etkisi oluyor sanki!

Devamını Oku

Sığınma evleri kapatılıyor mu?

23 Mayıs 2003

Size hoş, romantik konulardan söz etmeyi ben de çok istiyorum ama Anadolu'ya ait bir sözü de hatırlamadan edemiyorum;"Sen ağa, ben ağa... İnekleri kim sağa?"Kulağa biraz kabaca geliyor ama yerine de cuk oturuyor, ne yapayım. Bu ülkede insanların büyük sorunları var. Hele kadınlarınki saymakla bitmiyor. Siz bu satırları rahat ve huzurlu evinizde okuyor olabilirsiniz, bu durumda söylediklerim size pek önemli gelmeyebilir. Ama ben yazılarımı yazarken yalnız, çaresiz, tüm hakları ve hatta bazen çocukları bile elinden alınmış insanları, kadınları da düşünüyorum. Onları daha da çaresiz hale getirmek isteyenlerin bir şekilde durdurulması gerektiğine inanıyorum.Medeni Kanun değişikliği için bu nedenle yıllarca dil döktük.Türk Ceza Kanunu Tasarısı'nda kadın ve çocukların aleyhinde işleyebilecek maddelerle bunun için uğraşıyoruz.Şimdi de öğreniyoruz ki Yerel Yönetimler Tasarısı'na göre Kadın Sığınma Evleri ile Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü de kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya. Böylece 70 milyonluk ülkede kadın sorunlarıyla ilgilenen tek resmi kuruluş ile elde kalan üç beş kadın sığınağı da elden gidecek ve şiddete, haksızlığa uğrayan milyonlarca kadın kaderiyle baş başa bırakılacak.Dün Türk Ceza Kanunu Tasarısı'ndaki "tecavüz ve namus cinayetleri" ile ilgili maddelere itiraz etmek üzere yapılan TCK Kadın Çalışma Grubu toplantısındaydım. Hukukçular TCK ve Medeni Kanun Yürürlük Maddesi konularında kadınların haklarını, eşitliği aramaya kesin kararlılar. Bu arada Genel Müdürlük ve Kadın Sığınma Evleri'nin kapatılması konusuna da inanmak istemiyorlar. Eğer gerçek ise başta hukukçular, basın ve diğer sivil toplum kuruluşları olmak üzere buna herkesin, her şekilde karşı çıkacağına da şüpheleri yok. Aslına bakarsanız şu anda aktif durumda, kadınlara el uzatabilen tek kadın sığınağının "Mor Çatı" olduğunu, devletin ise buraya bile tek kuruş yardım yapmadığını söylüyorlar.Hukukçular ne diyor?İşte Avukat Hülya Gülbahar'ın konuyla ilgili açıklaması:"AKP sivil toplum kuruluşları sözünü dilinden düşürmedi, düşürmüyor. Uygulamaları ise bunun tam tersi. Kadın gruplarının temsilcileri kendilerine eksiklerle, yanlışlarla ve bir sürü cinsiyetçi hükümle dolu TCK Tasarısında yapılması gereken değişiklikleri bildirdiler. Ama onlar tasarının o halini bile yeterli görmemiş olacak ki aynı günlerde kadınlar aleyhine yeni düzenlemeler yaptılar. Kadınların bugüne dek aile içindeki emeklerine ve dışardaki çalışmalarının gelirlerine ve hatta miras paylarına el koyma sonucunu doğuran maddeler ve Medeni Yasa'nın getirdiği yeni mal rejiminin yürürlük maddesiyle ilgili verdikleri sözleri, yazdıkları muhalefet şerhlerini biz unutmuyoruz, unutmayacak ve unutturmayacağız.Seçimlerden önce kadınlardan oy alabilmek için değişiklik sözleri verip durmuşlardı. 3 Kasım seçimlerinden beri bu konuda tek söz etmiyorlar. Kadınlarla ilgili tek resmi mekanizma olan KSSGM ile Aile Araştırma Kurumu Yerel Yönetimler Tasarası'nda yok ve 'listede yer almayan kuruluşları kaldıracağız' diyorlar. Bunları da kaldırırlarsa sadece Türkiye Kadın Hareketi değil, dünya ayağa kalkar."AKP kadın oylarına artık ihtiyacı olmadığını düşünüyorsa büyük bir yanılgı içinde. Son seçimde kendilerine oy verenlerin yüzdelerindeki düşüş altı ay için oldukça yüksek rakamlar.Bence TCK, Medeni Kanun Yürürlük Maddesi, KSSGM, Sığınma Evleri gibi konularda dikkatli olmaları bir tercih değil, zorunluluk!

Devamını Oku

Halk isyanı mı istiyorsunuz?

21 Mayıs 2003

AKP Hükümeti, Türk Ceza Kanunu'na sessiz sedasız son şeklini istediği gibi vermekten 19 Mayıs törenlerinin kaldırılmasına ve elimizde son kalan orman arazileri ile SİT alanlarının talan edilmesini sağlamaya kadar her türlü akla mantığa aykırı kararı almakta ve açıklamakta mahzur görmüyor.Tek başına iktidar ya, padişah yetkisi var sanıyor. Sanıyor değil, görünüşe bakılırsa emin bundan.* Hazine arazisine gecekondu(!) apartman dikenlere af.* Orman ve Hazine arazileri üzerine kurulan ve sözleşmeye aykırı hareket edildiği için geri alınması gereken turistik tesis vs.'ye af.* Birinci derece SİT alanlarına inşaat izni * Orman niteliğinden çıkmış (olduğu iddia edilecek) tüm arazilere inşaat izni.Bu verilen afların ve izinlerin TCK'da tecavüzcüye, katile sağlanan kolaylıklardan hiç farkı yok, hepsi ClNAYET'le eş değer. AKP Hükümeti bu aniden verilen kararlarla yasalara saygılı vatandaşa öyle büyük bir saygısızlık ve haksızlık yapmakta, onları öyle çaresiz ve öfkeli bırakmakta ki tek bir çözüm kalıyor geriye; isyan!Şimdi bana "halkı isyana mı teşvik ediyor" diyecekler varsa, şu soruyu cevaplasınlar; "Sizin bir başka çözüm öneriniz var mı? Nasıl durdurulabilir bu akla mantığa sığmaz kararlar?"Bu kararlar en güzel koylarımızın, vadilerimizin, dağlarımızın iyice tüketilmesine neden olacak. Elimizde kalan son "yeşil"ler bin türlü cambazlıkla yok edilecek, uyanık birilerinin, belediyelere ve bakanlara yakın birilerinin özel mülkü olacak. Ve kimse, hiç kimse onları engelleyemeyecek.En güzel örnek!Birinci derece SİT alanlarına "%6 inşaat izni" verilmesini ele alalım. O %6, eğer %50'lere ulaşırsa bunun durdurulabileceğini mi sanıyorsunuz? Tümüyle toplumu saf yerine koyan bir rakam bu. En güzel örneği İstanbul Boğazı'nda dağ tepe yayılarak yükselen Göksu Evleri. Bu evlerin inşaatının başladığı dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan'a sordum;* Göksu Evleri Boğaz'da küçük bir site gibi başlayıp sonradan dev bir alana yayıldı. Verilen izin ne kadardı?* Göksu Evleri'nin sorumluluğu sonradan benim üzerime yıkıldı. Oysa benim dönemimde verilen yasal izin maksimum %15'e kadardı. Nurettin Sözen döneminde giderek hızla arttı. Şu anda Boğaz'da bir çirkinlik abidesi olarak yükselen bu evlerin yayıldığı alan %70'lerdedir.Bedrettin Dalan'dan sonra konuştuğum eski Çevre Bakanı İmren Aykut da Sözen'in ismini telâffuz ederek onun gecekondulara tapu, su ve elektrik vermesiyle yasa dışı inşaatların teşvik edildiğini ve gelinen noktada büyük rolü olduğunu söyledi. SİT alanına inşaat izni konusunda ise büyük bir endişe taşıdığını şu sözlerle anlattı:"Verilen iznin dışına çıkıldığında kimse bir şey yapamıyor zira inşaatlar 'milli servet' haline geliyor. Bir kere yıkılabilse, devletin milletin malına tecavüz eden cezalandırılsa engellenecek ama bu yapılamıyor. Türkiye bir tarih, kültür ülkesi. Ayrıca ekolojik alanlarının da korunması lâzım. Bu kararlarla neyi koruyacaksınız? Atmaca gibi bekleyenler var. Kültür Bakanı'nın bile SİT alanına inşaat yaptırdığı ülkede insanları durdurabilir misiniz? Hele de iktidara yakın olanları..."Verilecek izinlerle Göcek ve diğer koylar, Ankara'da Gölbaşı kıyıları, Pamukkale gibi "Özel Çevre Koruma Alanı" sayılan bölgelerin de tehlikeye gireceğini söyleyen İmren Aykut bu kararların imza attığımız birçok uluslararası sözleşmeye de aykırı olduğunu ve Türkiye için yeni sorunlar anlamına geleceğini de sözlerine ekledi.Gecekondu affının da hem anayasaya aykırı olduğunu hem de namuslu vatandaşı cezalandırıp, yasalan çiğneyeni ödüllendirdiğini, bunun ise bir topluma yapılacak en büyük kötülük olduğunu vurgulamayı da unutmadı.Şimdi; ben, sen, o, biz, siz ve onlar da Boğaz sırtlarında. Göcek veya Ölüdeniz'de birer ev neden istemeyelim? İsteriz elbette."Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar" sözü boşuna mı söylenmiş?

Devamını Oku

19 Mayıs'ı bakanlar yapsın

21 Mayıs 2003

Yazarların "Ben söylemiştim" demesi pek hoşa giden bir şey değildir. Köşesinde sürekli kendi reklâmını yapar türde yazılar yazanlara, bu sözü de tekrarlayanlara ben de fena halde sinir olurum ama ne ola ki dediklerimizin çıkmadığı bir gün geçsin. Tek bir gün!Daha önceki gün 'Demokrat Parti'nin devamı olmak' başlıklı yazımda AKP için 'Ağızları bir şey söylerken vücutlarının diğer uzuvları başka telden çalmamalı' demiştim, dün Milli Eğitim Bakanı'nın "19 Mayıs törenleri kaldırılsın" açıklamasını duyduk.Basit bir "yenilikçi görüş" gibi söyleyivermiş. 19 Mayıs'ta TBMM'ye gelen üniversiteli gençler istiyormuş (Her şeyden önce onlara ne? Törenlere katılanların çoğunluğu liseli gençler, üniversitelilere ne oluyor?) Ve tabiî bakan bey de "yürekten katılıyor"muş bu isteğe."Statla yetinmeydim, demek istediğim bu" diyor Sayın Bakan. Statla yetinmek istemediğine göre herhalde seneye kendileri de kutlayacaklar. Yakışır da hani; bıyıklı bakanların her birine dizboyu birer kırmızı şort, ellerine birer Türk bayrağı... Harika olur. Hatta kelleri örtmek için kafalara da birer kep giydirebilirler.Bu beylerin sicilleri iyi niyetlerinden emin olunacak kadar temiz olsaydı belki sözleri de bir "iyi niyetli görüş" olarak değerlendirilebilirdi. Daha birkaç yıl önce her cuma namazı çıkışında kavgalı gösteriler tertipleyen ve "şeriat isteyen" bir partiden gelen, Milli Görüş'çülerin de "Onlar ilerde birleşirler, Erbakan ve Erdoğan aynı ekolün insanları dediği bir partinin bakanları ise çok daha dikkatli konuşmalı. Atatürk'ün gölgesini gördükleri her olaydan, her gelenekten rahatsızlıklarını böyle anında ilân etmemeli. Milli Eğitim Bakanı'nın bu ülkede 19 Mayıs törenlerinden çok önemli işleri var.Ayrıca... Bu yıl da televizyonlardan büyük bir zevkle izlenen 19 Mayıs törenleri katılan gençler için ayrı bir zevktir, eğlencedir. Tek sıkıntı tören provaları için derslerden birkaç gün ayrı kalmaktır ki öğretmenler bu konuda o öğrencilere yardımcı olurlar. Olmalıdırlar. Biz de katıldık bu törenlere... Hep böyle olmuştur. Ve bizler (daha önceki genç kuşaklar) bunu gurur ve heyecan verici, milli duygulan canlandıran bir görev olarak kabul etmişizdir. Sıcak olabilir, rüzgâr olabilir ama sayılı gencin de, bu ülkeyi sayısız düşman ülkesi işgalinden kurtarırken canını veren gençleri, atalarını düşünerek, Türk bayrağını senenin bir iki günü ellerinde dalgalandırmaktan kaçınmaması gerekir.Birileri rahatsız oluyor diye tüm geleneklerimizden vazgeçip, yerine o birilerinin keyfine göre yeni gelenekler türetemeyiz.Bakan bey öğrencilere kolaylık düşünüyorsa tören kıyafetlerinin parasını Bakanlığın ödemesini, gençlerin güneşte, rüzgârda uzun süre bekletilmemesini sağlasın.Başbakanının konuşmalarıyla da ters düşmesin!***Geçen ay içinde yazdığım anneme ait "Çerkez kızı" öyküsünün okurlarımın pek hoşuna gittiğini söylemiş, hatta istek üzerine hikâyesinin kahramanlarının fotoğraflarını da yayınlamıştım. Çerkez okurlarımdan gelen mektupların arkası kesilmiyor (bunların hepsini özenle saklıyorum.) Sonuncusu 15 Mayıs'ta İlyas Ordu isimli okurumdan, Bursa'dan geldi. Yazının ikinci bölümünü kaçırdığını söylüyor, kendisine gönderilmesini istiyor ve beni 25 Mayıs'ta Bursa'da yapılacak Karkas Gecesi'ne davet ediyor.18 Nisan'da Sinop'un Bektaşağa Köyü'nden Yaşar Kan-demir'in yazdığı mektubu 23 Nisan'da almıştım. Gelenler arasında en güzellerinden biriydi, tüm Çerkez okurlarıma teşekkür olarak bunu yayınlayacağım. Bir de güzel şiiri var Yaşar Bey'in okuyun bakın. "Ruhat Hanım, İyi günler. Çerkez kızı ile ilgili yazılarınızı büyük bir heyecan içinde ve anlatamayacağım duygularla, bütün aile bireylerini etrafıma toplayarak boğazım düğüm düğüm, gözlerim yaşararak okudum, okudum. Bir daha okudum. Bunu bir Çerkez milliyetçiliği olarak düşünmeyin lütfen. Dedelerimizi verdik bu vatan için Çanakkale'de, Kurtuluş Savaşı'nda. Vatansızlığın ne demek olduğunu biliriz. Maceracı da değilim, bu güzel ülkemi de çok seviyorum üstelik. Sizi bir yeğenim olarak görüyorum artık. Bu nedenle de birkaç yıl önce yazdığım ve daha çok muhterem annenizin anlayabileceğini tahmin ettiğim (bu vesileyle ellerinden öperim) bir şiirimi gönderiyorum. Bunu muhacirlik duygusunun bir yansıması olarak da değerlendirebilirsiniz."İşte şiirden bazı bölümler:"Binsekizyüzaltmışdörtlü yılları Anarken gözüm dolar hemşerim Ruslardan çok çekmiş Kafkas halkları Daha da durulmaz sular hemşerim.Anayurtlarını terke zorlanmış Karşı koyanlarsa çok hırpalanmış Büyük göç başlayıp dünya turlanmış Buralara düşmüş yollar hemşerim.(.....)Seferberlik denmiş gitmiş savaşa Onunla önlenmiş isyan, kargaşa Katkısı çok olmuş yurtta barışa Az mı ağıt yakmış dullar hemşerim.(.....)Mısır pastasıyla sipsi yemeği Ceşığın içinde atar yüreği Halujü, koyajı, thuruj, böreği Diğer yemekleri sollar hemşerim.Şayet geleceği sorarsan bana Umutla bakamam derim yarına Değerler yitirdik inanç uğruna Değişti örf, adet, kullar hemşerim."Bayıldım şiire ama ne yazık ki yerim hepsini almaya müsait değil. Mektup "Zamanınızı aldığım için bağışlayın lütfen. Anne ya da babadan da olsa Çerkez olan kimselerin bu ülkede önemli yerlerde bulunması, önemli görevlere gelmesi beni ve benim gibi düşünenleri gururlandırır ve mutlu eder. Teşekkürler ederiz" diye bitiyor.Ben de yazan ve beni Çerkez toplantılarına, pikniklere davet eden tüm okurlarıma çok teşekkür ederim. İnşallah bir gün... Neden olmasın?

Devamını Oku

Komisyon bana çok kızmış

19 Mayıs 2003

Türk Ceza Kanunu'nda yapılan değişikliklerin kadın ve çocuklar aleyhinde olan maddeleri ile ilgili olarak geçen hafta yazdığım yazıları hatırlayacaksınız.Basına da yansıyan 6-7 maddenin kanun değil skandal olduğunu, tasarıyı hazırlayanların ise muhtemelen psikolojik açıdan rahatsız olduklarını söylemiş, tedavileri gerekir demiştim.Birkaç yıldır üzerinde çalışılmakta olan TCK yeni tasarısını hazırlayanlardan biri, ünlü ve kıdemli hukuk profesörü Sulhi Dönmezer Vatan Gazetesi Başyazarı Güngör Mengi'yi arayarak sözlerimin çok ağır olduğunu ve Komisyon'un büyük tepkisini çektiğini belirtmiş. Konunun asıl muhatabını aramayışına bakarak acaba toplumda kadınlara bakış açılan hakkında bir fikir edinmek gerekir mi bilemiyorum. Her neyse...Karşı çıktığım maddelerin tümünde haklı olduğumu iddiaya devam ediyorum. Buna benimle birlikte çok sayıda hukukçu da inanıyor. Mektup ve telefonlarıyla, gönderdikleri ilâve bilgilerle destek veriyor.Tabiî şu gerçeği de teslim etmek gerekir ki o yıllar içinde binlerce maddeyle uğraşılmış. Bunlar arasında elbette olumlu çok sayıda değişiklik de yapılmış. Onlar için teşekkür borçluyuz. Ama kim ne derse desin büyük hukuk hatası anlamına gelecek değişikliklere de şiddetle karşı çıkma hakkına sahibiz.Bu hataların görülmesi, tartışılması ve mutlaka düzeltilmesi gerekiyor. Aynen "kaçıran, tecavüz eden evlenirse kurtulacak" maddesi gibi. Ya da 15 yaşından küçük çocuklara tecavüzde "rızası ile olmuşsa" şeklinde akla, hukuka ve ülke şartlarına aykırı bir madde ilâve ederek cezanın hafifletilmesi gibi. Veya "eşe tecavüzün tecavüz sayılmaması" gibi.Adı üstünde "tecavüz". Ruha ve bedene saldırı... Bunun "rızası" "eş durumu" gibi hafifletici nedeni mi olur? Hele de çocuklar için.Bu konunun tartışıldığı gün gazetede 13 yaşındaki öğrenciye tecavüze çalışırken ölümüne sebep olan marangozun fotoğrafı vardı. Yanında da melekler kadar güzel, mavi gözlü (deniz subayı olmayı hayal eden) kızın fotoğrafı. Adamın söylediğine göre (aksi de ispat edilemez artık) olay kaza imiş. Çocuk direnirken başını çarpmış. Eh, kazadır öyleyse. Yeni tasarıya göre "rızasıyla geldi" de diyebilir.Ertesi günkü gazetelerde ise Bursa'da bir inşaat işçisi ile tecavüze yeltendiği ve neyse ki halkın fark ederek kurtardığı 5 yaşındaki kızın resmi vardı (dikkat edin, her gün en az bir-iki olay). Çocuk adamla aynı arabaya bindirilince dehşet içinde ağlamaya başlamış. Hani bıraksanız neredeyse bu çocuk için bile "rızasıyla geldi" diyebilirdi tecavüzcü. "Rıza" yaşı 7-8 iken -ancak- son Adli Tıp Raporları'na göre 11-12 olmuş.Yani "Tecavüze uğrayan çocuklar 11 yaşında olayın kötülüğüne müdrik ve olaya ruhsal yönden mukavemet edebilecek olgunluğa sahip"lermiş.Kendilerinin ve ailelerinin tüm yaşamlarını karartacak, hayatlarını alt üst edecek böylesine ciddi bir suça bulunan mazerete bakar mısınız?Yok, yok bu tecavüz maddelerinin tartışması daha çok uzayacak, söylemiş olayım!(Not: Gelecek yazılarımda anlatacağım ama şu kadarını hemen hatırlatayım; dünyaca ünlü uzmanlar "Bir konuda her şeyi bilene kadar o konuda rıza gösteremezsiniz. Genç, bedenen ve aklen güçsüz insanların sömürülmesine ve kötülük görmesine karşı yeterli koruyucu önlem almak gerekir" diyorlar.)Demokrat Parti'nin devamı olmak!Başbakan Tayyip Erdoğan geçen hafta sonu "Biz Demokrat Parti'nin devamı niteliğindeyiz" demiş. Son yaptığı konuşma, eğer sözde kalmayıp uygulanırsa, devlet adamı olmayı "particilik uğruna ülkeye zarar veren" siyasetçi anlayışına tercih eder bir tablo ortaya koyduğu için DP'yi bilen ve takdir edenler bu söze eskisi kadar karşı çıkmayabilirler.Demokrat Parti, her ne kadar o dönemde de siyasi hırslar ve CHP çekişmesi nedeniyle bazı hatalar yapılmışsa da milletini, ülkesini seven, çalışkan, ciddi siyasetçilerden oluşmuş bir partiydi.Milletin sevgisine mazhar olmuş, toplumun büyük çoğunluğunun oyuyla iktidara gelen ve geldikten kısa süre sonra haksızca iktidardan indirilen bir partiydi. Son 10 yıldır Türkiye'de olup bitenlerle kıyaslandığında özellikle, öylesine bir inişi hak edecek hiçbir durum yoktu ortada, (idamlara hiç girmeyelim. Sonsuza kadar Türkiye'nin ayıbı olarak kalacak.) Bu konuyu "27 Mayıs"la ilgili birçok yazımda daha önce etraflıca anlatmış, 27 Mayıs'in gerçek nedenlerine değinmiştim.Toplumun ve "sebep olanların" pişmanlığı, yapılan anıt mezarlarla somut şekilde ortaya konmuştur sonradan.Bu halk sevgisi, takdiri bilindiği içindir ki daha sonraları DP'nin mirasını üstlenmek isteyen, devamı olduğunu iddia eden başka partiler de çıkmıştır ortaya. Ona, o isme gerçekte lâyık olamadıkları için de "devamı" olarak benimsenmeden çekip gitmişlerdir.AKP de bunu iddia ediyorsa lâyık olmak için çalışmalı. Verdiği sözlerde durmalı. Ağzı bir şey söylerken vücudunun diğer uzuvlan başka telden çalmamalı.Malûm, lafla peynir gemisi yürümüyor. Ve kişinin ainesi iş oluyor, lâfa bakılmıyor!

Devamını Oku

Hülya'nın saçını kim yaktı?

19 Mayıs 2003

Vatan Gazetesi'nin tirajı hızla artıyor. Dün Genel Yayın Yönetmeni'miz Tayfun Devecioğlu'nun yazısında açıkladığı gibi baskımız 500 binlere ulaştı. Buna rağmen birçok bayide öğleden sonra Vatan bitmiş oluyor. Sevgili okurlarımızın güvenine, ilgisine teşekkür ederiz. Ama tabii bu güvenin nedeni de onlara dürüst, şeffaf ve tümüyle bağımsız, gazetecilere ait bir gazete sunuyor olmamız. Her ne kadar rakiplerimiz bu konuda gerçeğe uymayan söylentiler ortaya atıyorlarsa da Vatan bir grup gazetecinin her riski göze alarak alın teri ve emeğiyle kurduğu bağımsız bir gazetedir. Sonuna kadar da böyle kalacak. Gerçek bu olduğu içindir ki biz rahatlıkla kendi gazetemizi de eleştirebiliriz. Örneğin ben şimdi okurlarımdan bu konuda gelen mektupları göz önüne alarak soruyorum; Vatan neden bacaksız yerine bacaxız yazıyor? Türkçede "X" harfi var mı? Soruyor ve tahmin ettiğim cevabı veriyorum; arada bir yabancı kelime ve harfleri farklı bir espri, renk olarak hepimiz kullanıyoruz. Bu Türkçe'yi dejenere etmek anlamına gelmez. Şimdi de başka bir konuya geçelim; Geçen hafta Hülya Avşar beni arayarak basında yer alan asılsız bir haberden yakındı. Bizim gazetemizde de küçük bir haber olarak yer alan olayın "olay" değil, birinin uydurması olduğunu söyleyen Avşar bu tür haberlerin kendisiyle birlikte sözü geçen diğer şahıs ve firmaları da yıprattığını anlatarak benden yardım istedi. Ben de söz verdim ve işte sözümde duruyorum. Bunu yapmamın bir nedeni de haberde "diğer taraf olan firmayı ve sahibini yakından tanımam. Yakından tanıyor, işini ciddiye alan, hakkıyla, bileğinin gücüyle mesleğin zirvesine çıkmış bir isim olduğunu biliyorum. Haber aşağı yukarı şöyleydi; Hülya Avşar'ın saçları, boyasını yaptırdığı kuaför "Erdeni Kıramer"de zarar görmüş, bu nedenle de kısacık kestirmek zorunda kalmış. Şimdi tabii bunu duyan Erdem Kıramer'in dünyası kararmıştır çünkü hayatını işine adamış bir insan. 16 yıldır ben de aynı salona giderim, bir kez bile saçından memnun olmayan müşteriye rastlamadım. En zor beğenen kadınlar bile (örneğin ben) mutlu ayrılır oradan... Hülya da "Bayılırım Erdem'de yapılan saçlanma. Hele kendisinin taradığı saçların benzeri olamaz. Ama her zaman karşılaşamıyoruz. Bazen Tarabya'dan gitmem zor oluyor, bazen de onu bulamıyorum. Son birkaç aydır saçımı evime yakın olan başka bir kuaför yapıyor" açıklamasından sonra "Bu asılsız, nereden çıktığını anlamadığını haberin onun kadar başarılı bir insanı üzmesi büyük haksızlık" diyerek bunu yazmamı rica etti. Ertesi gün biraz da onun düşüncesini sormak üzere Erdem Kıramer'in Etiler Maya Sitesi'ndeki mağazasına uğradığımda Hülya Avşar'ın "Üzülmene dayanamam. Sen dünyanın en iyi kuaförüsün" yazılı kartıyla gönderdiği çiçekleri gördüm. Kıramer "Hülya Avşar üç yıldır boyasını burada yaptırmıyor, saçları boyadan zarar görmüş ise olayın muhatabı biz değiliz. Kendisi de telefonla arayarak üzüntüsünü bildirdi" dedi ve bu haksızlığın günlerdir kendisini çok üzdüğünü söyledi. Her iki tarafın kesin açıklamalarına göre haberin gerçek dışı olduğu ortada. Çalışarak başanya ulaşan insanlara, hele de bir mesleğin zirvesinde adı anılanlara tek cümlede zarar vermek bu kadar kolay olmamalı. Bu yapıldığı takdirde önce basının kendisinin karşı çıkacağı bilinmeli. Hülya Avşar a bir hatayı ısrarla düzeltmeye çalıştığı için teşekkür ediyorum.

Devamını Oku