Bir Don Kişot hikayesi

19 Haziran 2003

Londra'dayım ya bütün gazeteleri bulup okuyamıyorum. Böyle olunca gözüm de ilişemiyor her habere, yazıya. İnternetten ise haberler dışında sadece önemli bulduğum birkaç yazıyı, köşeyi okuyorum.Onun için ben görmedim, gören biri haber verdi. Geçen Pazar basınla ilgili olarak yazarların sürekli "genelleme yapması" konusunda yazdıklarım bir köşe yazarının sinirlerini bozmuş. Don Kişot'un yel değirmenlerine saldırdığı gibi saldırıya geçmiş bu hanım. "Yel Değirmenleri" diyorum çünkü karşısında muhatap yok aslında. Yazılan yazı "sıklıkla yapılan bir hataya" dikkat çekmek üzere mesleki bir tartışma olarak yazılmıştı ve aslında çok değerli, saygı duyduğum ve yazılarını okuduğum bir meslektaşımızın, bir ağabeyimizin sözlerinin yarattığı şaşkınlık, bardağı taşırma olayı idi başlama noktası."Haftalık" dergisinde çıkan röportajında bütün köşe yazarlarını "salaklar, avanaklar, yalakalar" gibi sınıflara ayırmıştı. Belki biraz da espri olsun diye yapmıştı ama yazı ciddi bir yazıydı sonuçta. Ve aynı günlerde bu genellemeler birçok yazıda yapılıyor, rahatsız edici bir hava çıkıyordu ortaya. Basına güveni azaltan ve üstelik haksız bir hava.Bu nedenle "Genelleme yapmayın, kendi adınıza konuşun. Varsa ilginç bir hikâyeniz anlatın, herkesi kötülemeden" diyerek yazdığım yazıya, bir gün önce gazetede gözüme ilişen bir genellemeyi de almıştım. Magazin muhabirlerinin "özürlülerle ilgili" bir toplantıda bir tiyatro sanatçısıyla daha çok ilgilenmesi "basının olaya bakışı" olarak değerlendiriliyordu ki bu da yanlıştı. Koca yazı içinde sadece iki üç satırla bunu da hatırlattım.Efendim, köşe yazarı hanım bütün yazıyı kendi üzerine alınıvermiş... Yok artık, kuruntunun bu kadarı fazla.Mesleki tartışma kişiselleşirse Aslında mesleki tartışmalar veya herhangi bir konudaki tartışmalar kişiselliğe döküldüğü an çekilmek lâzım. Basında kişisel atışma, çekişme olamaz, olmamalı. Köşelerin yazar kadar okuyucuya da ait olduğuna inanırım ben.Dün Londra'daki Kıbrıslı Türkler Cemiyeti'nde üyelerin Türk basınını İngiliz basınından çok daha iyi ve özgür bulduklarını anlatmıştım. Bu gelişmede mesleki tartışmaların, öz eleştirilerin ve bunları dikkate almanın da rolü var. Tartışılmalı. Ama belli bir çerçeve içinde, mahalle kavgasına, "penguen tartışması"na çevirmeden.On beş yıla yaklaşan gazetecilik yaşamımda birçok meslektaşımla köşelerimizden, farklı tezleri günlerce tartıştığımız, son noktayı birimizin koyduğu ve karşı tarafın da o haklılığı teslim ettiği çok durum olmuştur. Bu meslektaşların çoğu aynı zamanda sevilen arkadaşlardır. Mesleki tartışmalar dostlukları etkilemez, yazılar arşivin tozlu raflarına kaldırılırken dostluklar aynı sevgi ve saygıyla devam eder. Profesyonellik bunu gerektirir ki çoğumuz birçok konuda amatör ruhunu kaybetmeyen, ilk günkü heyecanı taşıyan gazeteciler olmamıza rağmen.Bunlardan biri Hıncal Uluç'tur. Onunla tartışmak bir zevktir. Bu özelliğinden dolayı onu giderek daha da çok sever, mesleğine, meslektaşlarına gösterdiği saygıya, tartışmaların sınırlarını bilmesine saygı duyarım.Açıkçası bunca yıldır ilk kez bir gazetecinin, iki satırlık bir alıntı için saygı sınırlarını bu kadar aşan bir cevap yazdığını görüyorum. Aslında atlar geçerdim bu tür bir yazıyı, iki nedenle açıklama yapma gereği duydum.Birincisi, saygısızlık da içerse VATAN'ın ne kadar liberal gazete olduğunu gösteriyor. İkincisi tek bir mesleki soru taşıyor: "Basın, özürlülerin toplantısına ilgi göstermedi. Magazin muhabirlerinin orada ne işi var; Laila'mı, Reina'mı bu toplantı?" Cevaplayalım, magazin muhabirleri her yere gider, özellikle de ünlü sanatçıların gittiği her yere. Bunu bilmeyen hâlâ var mı? Diğer basına gelince; kuruluşlar, dernek ve örgütler bütün köşe yazarlarını veya basını davet etmezler. Etseler bile her gün onlarca kuruluştan davet alan basın hepsine yetişemez. Bazen istese de yer olmadığı için tüm haberleri kullanamaz.Yardım ve yalakalık!Ama biz köşelerimizden özürlüler veya diğer ihtiyaç sahipleri için ne sessiz kampanyalar açmış, ne yardımlar toplamışızdır bugüne kadar. Onun için de basına bu tür bir topyekûn hesap sormaya kimsenin hakkı yoktur.Bu yardımlar yalakalıkla karıştırılmadığı için aynı anda örneğin "tek gözü görmeyenlere ehliyet verilmesi"nin iyice düşünülmesinin gerektiğini de yazabiliriz. Diğer insanların yaşamı ile ilgili bir konuda hatır gönül düşünülmez. Ve o ana kadar sizi takdir eden özürlüler bir anda karşınıza geçebilirler. Gazetecilik budur.Gelelim Don Kişot'un "çok bilen abla", "kıdemli ve yaşlı meslektaşlar" gibi sokak ağzıyla yazılmış tanımlamalarına. Birincisi için teşekkür bile edilebilir. "Çok bilen" olmak ancak zekâ, akıl, çalışma, yetenek ve deneyimin bir araya gelmesiyle mümkün olur ki bu herkese nasip değildir. Diğerini kim için söyledi bilmiyoruz. Kendisi de 40'ına doğru yol alan biri, 40-45 yaşı aşanların hepsi için kullanmış olamaz herhalde. Yaş göreceli bir şeydir, 25 yaşındakilere göre 35'indeki biri yaşlı sayılabilir örneğin. Öte yanda birçok meslekte ve hele (yaş tartışmasının hiç yapılamayacağı) basında bırakın bizim gibi henüz genç ve öğrenme, yetişme dönemini tamamlamamış olanları, 60'ını geçen ne dinamik, zehir gibi "asla yaşlanmayan" isimler vardır."Saygının salaklar olarak algılanması" kuruntusu daha da anlamsız... Saygı asla böyle algılanmaz, ancak salaklığın kendisi algılanabilir ki kaçınılması gereken budur!

Devamını Oku

Kıbrıslılar Kulübü'nde Asmalı Konak

17 Haziran 2003

Birkaç gün için Londra'dayım. 17 yaşında lisan okulu için geldiğim günlerden başlayarak, üniversite eğitimimin birkaç yılını da geçirdiğim, daha sonra iki yıl sürekli yaşadığım İngiltere benim ikinci yuvam gibidir. Severim bu memleketi ve insanlarını. Sakin, nazik, iyi huylu bir millet olduklarından huzur da bulurum burada.Yazılar devam edecek, bize tam tatil yok ama hiç değilse biraz kafa dinleriz diye kalktık geldik. Geldik ki daha havaalanına iner inmez "Bu akşam Asmalı Konak bitiyor. Son bölümü mutlaka izlemem lazım" diye tutturdu Yasemin.Karnesi harika, lise 2'ye aslanlar gibi, beni bile şaşırtarak, matematikten sınıfın en iyi notlarını alarak (az iş değil bu) geçmiş. Kızar şimdi bana yazıyorum diye, bir alem bunlar. Övmeyeceksin, iyi yanlarını, başarılarını söylemeyeceksin kızıyorlar. Karizma diye bir şey var değil mi? Neyse, bu durumda bir şey isteyince yapmak gerekiyor. Nereden bulacağım şimdi ona Asmalı Konak gösteren televizyonu burada? Arayan buluyor işte.Önce akşam yemeğine Covent Garden'daki Sofra Restaurant'a gittik. Neşeli, pırıl pırıl gençler çalışıyor. Cin gibi çocuklar..."Aman" dedim "Bulun bir TV, kurtarın beni"... Aslında ben de merak ediyorum sonunu ama çaktırmıyorum. Oxford Street'de Kıbrıslılara ait bir cemiyet var, orada bulunur" dediler. Acele telefonlar edildi, soruldu soruşturuldu ve ben rahat bir nefes aldım, orada izlenebilecek.Döne dolaşa kırmızı kapılı "Kıbrıs Türkleri Cemiyeti"ni bulduk. Televizyonun başı kalabalık, Aşmalı Konak başlamış bile. Biz de izleyicilere katıldık. Biz diziyi seyrediyoruz, onlar hem diziyi, hem bizi. Üç dakika sonra ilgiyle gülümseyerek "Sizi tanıdık, yıllardır yazılarınızı okuyoruz" diye başladılar.Kıbrıs Türk müdür gerçekten?Ve o sohbet gecenin birine kadar sürdü. Hem de ne enteresan bir sohbet oldu bilseniz. Ben bir yandan hüngür hüngür Bahar'ın hastalık sahnesine ağlıyor, bir yandan cevap yetiştiriyorum."Siz Türk Cemiyeti diyorsunuz ama burası Türk Cemiyeti değil, Kuzey Kıbrıs Cemiyeti" diyorlar. Benim hınzır cevap şöyle:- Aaa... Bize 'Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır' diye öğretmişlerdi. Demek o, yanlışmış."Yoo, Türk olmasına Türk de, artık Kuzey Kıbrıs da kalmayacak zaten..."Gözlerim kocaman açılıyor: Niye o?"Otuz bin Kuzey Kıbrıslı, Rum pasaportu almak için başvurdu bile. Orada kimse kalmaz yakında. Rumlar da istiyor Türklerle kaynaşmayı...- Yaaa??(Evet, yaa... Biz Türkiye'de "Kıbrıs sorunu" diye çırpınırken Kıbrıslıların da bir "Türkiye sorunu" olduğu görülüyor. En azından buradakilerin!)Oradan AKP hükümetinin takiyye yapıp yapmadığını, daha sonra İngiltere'deki basının dünyanın en güdümlü, en baskı altındaki basını olduğunu atlıyorlar. Biri:"30 yıldır buradayım. Bu basın istenmeyen konuları asla yazmaz" derken diğeri:"Ama 'ülkeyi düşünerek' yazmıyorlar. Katışıklık, tatsızlık çıksın istemiyorlar" diyor. Bir başkası atılıyor:"Türk basını daha iyi. Orada canına okurlar adamın!"Bu arada konuşmacılar, konuklar sürekli değişiyor. Cemiyete her an farklı üyeler gelip gidiyor. Bir de bakıyoruz ki Asmalı Konak çoktan bitmiş, Yasemin bir koltukta uyuya kalmış. Hoş bir sohbet sona eriyor.Erdoğan'lar öğrenmeliBaşbakan Tayyip Erdoğan ve eşi iki Müslüman ülkeye gidiyorlar. İslâmi tutuculuğun bizden çok daha fazla olduğu ülkeler bunlar ve protokoldeki tek türbanlı hanım Emine Hanım. Tamam, itirazlara kulak verdik diyelim:"Dinini mi bıraksın?""Herkes özgür değil mi?" vs. vs.Peki bu iki Müslüman ülke İslâm'ı bilmiyor mu? Kafaları çepeçevre sanlmadığı ve kısa kollu giydikleri için Begüm Müşerref ve Malezya Başbakanı'nın eşi Müslüman olmuyor mu?Emine Erdoğan'ın kıyafeti hiç Türk giyim tarzına benziyor mu? Yoksa hangisinin Pakistanlı olduğunu karıştırıyor muyuz? Normal bir etek ceket giyilse olmaz mıydı?Ve iki önemli konuşma hatası:Emine Erdoğan "Bizim meclisimizde yüzde 33 kadın kotası var" diyen Pakistan Meclis Başkanı'na "Biz kota uygulamanın kadınlara yönelik ayrımcılık olduğunu düşünüyoruz" diyor. Oysa çok yanlış. Kendisi böyle düşünüyor (yine haksız bir genelleme yapılmış). Erkekle kadının eşit şartlarda yarışmadığı, meclisinde 500'den fazla erkeğe karşı 15-20 kadın parlamenteri olan, bu acıdan dünyanın en geri kalmış ülkesinden daha geride bir Türkiye adına böyle konuşamaz.Tayyip Erdoğan geçmişteki askeri darbeleri kastederek "Siyasi boşluğu doldurdular. Boşluk olursa birileri doldurur, öncelik ordunundur" diyor. Demokratik bir ülkenin başbakanı darbeleri onaylayarak konuşmaz. Ancak "Geçmişte antidemokratik ordu hareketleri olmuş, bir daha olmaması gerekiyor" gibi bir şeyler söyleyebilir belki. Danışmanlar nerede?

Devamını Oku

Adalet ölçenler bunu okumalı!

16 Haziran 2003

Olayların ardı arkası kesilmediği için köşelerimizden, yazılarımızla pür dikkat izlemek zorunda kalıyoruz. Ben de, içimden sık sık hoş, siyaset dışı konuları yazmak gelmesine rağmen buna maalesef fazla imkân bulamıyorum. Çok sevdiğim okuyucularımın bazı mektuplarına köşemde yer ayırmak istemekle birlikte bunu da yapamıyorum Bundan sonra ne olursa olsun zaman zaman okuyucu mektupları yayınlayacağım. İşte kısa süre önce gelen bir e-mail; Çok önemli bir konuya değiniyor ve acısını paylaştığımız bir anadan geliyor. Allah kimseye böyle acı vermesin."Sevgili Ruhat Mengi,Ben Selma Kuytu, Ocak ayında bir cinayete kurban giden Power FM DJ'i Emre Kuytu'nun acılı annesi, emekli öğretmenim. Size bu satırları yazmak o kadar zor ki anlatamam. Yüreğim yanıyor. Olaydan sonra haftalarca TV seyredemedim, gazeteyi elime alamadım. Ben de oğlumla birlikte öldüm. Halen yaşayan bir ölüyüm, olanları kabullenemiyorum, isyan ediyorum.Türkiye'de insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Yaşama hakkı kutsaldır. Allah'ın verdiği canı alma hakkı yine Allah'ındır, kulların değil. Allah'tan başka kimse bu hakkı kendinde görmemeli, görenler de en ağır şekilde cezalandırılmalı ki başka canlar almasın. Başka yetişmiş insanlar yitmesin, başka analar ağlamasın.Ne olur kusura bakmayın, ne yazacaktım nereden başladım nereye geldim. Söyleyeceklerimi toparlamakta güçlük çekiyorum. Gazetedeki köşenizde "İnsanlık öldü mü gerçekten" başlıklı yazınızı okudum. Öyle güzel yazmışsınız ki elinize sağlık, sanki benim içimi okumuşsunuz. Hislerime tercüman olmuşsunuz, benim ya da benim gibilerin kalemi olmuşsunuz.Biz eğitimci bir aileyiz. İki yavrum vardı, ikisini de tıpkı öğrencilerimiz gibi insan sevgisiyle dopdolu, en içten şekilde yetiştirmeye çalıştık. Oğlumu parası ve arabası için bir psikopat elimden aldı. Allah'a emanet bir kızım var, onun için ayakta kalmaya çalışıyorum. Çok canım yanıyor.Benim yavrum bir başarı öyküsüydü. Öğrencilik hayatı başarılarla doluydu. 17 yaşında gönül verdiği müzik ve radyo sevdasıyla Londra'ya gönderdik. Number One FM'de en genç radyocu olarak yayına başladı. O sıcacık sevgi dolu sesiyle kendini sevdirdi(...)Sizin de yazınızda bahsettiğiniz gibi "ceza indirici", "hafifletici" nedenlerden yararlanmak için oğluma iftira attı. Ben bu "hafifletici neden" kısmına takmış durumdayım. Hiçbir suçun, hele hele öldürmek, can almak, katletmek gibi bir suçun hafifi, ağırı olur mu? İnsanın canını ya alırsın, ya almazsın. Eğer almışsan bunun cezasını hafifletme kararını ve hakkını kim, nasıl verebilir?Yetkili ve etkili kişiler ve toplum olarak herkes üzerine düşeni yapsın. Lütfen duyarlı olunsun(...)Benim sevgi dolu yüreğiyle insanlara güzel mesajlar veren, iyi niyetli olmasının, herkesi kendi gibi görmesinin dışında hiçbir suçu olmayan yavrumu katleden katil gibi, başka katiller, başka yavruların, başka anaların canını yakmasın.Saygılarımla, Selma Kuytu" Kanunlarımızdaki boşluklar, yargının kararları, adaletin yavaş, çoğu kez etkisiz işleyişi ve bu sistemin acilen düzeltilme gerekliliği konusundaki görüşlerimi sık sık yazdığım için bu mektubu yorumsuz veriyorum.Sevgili Selma Hanım'a ise Allah'tan sabırlar diliyorum. Dayanılması en güç acı farkındayım, bunu bir nebze hafifletir mi bilmiyorum ama ona şunu hatırlatmak istiyorum; Türkiye'deki tüm analar, tüm sağduyulu insanlar acısını paylaştılar, paylaşıyorlar.Yargıda rahatsız olduğu konular ise mutlaka değişecek en azından Avrupa Birliği ve yoğun kamuoyu baskısı bunu zorunlu kılacaktır. İnanıyorum. Bu olmadığı takdirde Samsun'da kendisine tecavüz eden komşusunu "cezasını mahkeme veremedi, ben verdim" diyerek öldüren 8 aylık hamile kadın gibi örneklerin arkası da kesilmeyecektir zira!

Devamını Oku

Yabancı yatırımcı nasıl kaçırılır?

15 Haziran 2003

Hipermarketlerden alışveriş kolay geliyor bana... Zamanım çok kısıtlı olduğu için herşeyi bir arada bulabildiğim, toplu olarak alabildiğim ve böylece aylık ev ihtiyacı giderlerinin hesabını yapabildiğim bir alışveriş tarzı. Benimle aynı durumda olan bir çoğunuz da belki böyle düşünüyor ve aynı yöntemi uyguluyorsunuz.Bu alışveriş şekli bakkalların satışını engelliyor mu? Hiç sanmıyorum, belki biraz etkiliyor olabilir ama sokak aralarındaki bakkallara olan ihtiyacın büyük oranlarda azalması mümkün değil. Yoğurt, cola bitmiş haydi bakkala. Çamaşır tozu kalmamış, acil lâzım; bakkala... Börek yapacaksınız yağ veya yufka yok; haydi bakkala. Yine de "bakkallar hipermarketlere karşı" durumu değişmiyor. Bir savaştır gidiyor.Hipermarketler kaçırtılacak, karar kesin... Şimdi de -son aldığım duyumlara göre-Carrefour, Tesco, Metro, Migros, Tansaş gibi dev marketlerin "şehir dışına çıkarılması" gündemdeymiş. Kaçırtma yönünde olumlu bir adım doğrusu.Bu benzin pahalılığında kimse alışveriş için şehir dışına gitmez, ben gitmem meselâ... O zaman ne olur? İlk etapta yabancı marketler kapatır ve çeker gider. Yerli olanlar nasıl mücadele eder onu şimdilik bilemiyorum.Üstelik önümüzde -yine- ders alınacak örnekler var; İngiltere 1988 yılında bir kanun çıkararak hipermarketleri şehir dışına göndermiş. Sonra yıllar içinde bakmışlar ki kişi başına hipermarket harcamasında önemli bir düşüş var, 1996 yılında kanunu değiştirerek hepsini tekrar şehir içine almışlar.Şimdi bakın; üç yabancı firmayı ele alalım. Bunlar sadece satış yapmakla kalmıyor, üçünün yıllık yerli ürün ihracatı 1.5 milyar dolar. Türkiye'ye önemli bir kazanç sağlıyorlar. Ayrıca örneğin Polonya'da 12 yabancı gıda marketi zinciri varken bizde sadece 3 tane var ve biz "yabancı yatırımcı gelsin" diye çırpınıyoruz.Bu arada hükümetler bir yandan "gelsin" derken diğer yandan bakkal ve küçük marketlerin, orta çaplı perakendecilerin, Odalar Birliği'nin baskılarıyla "şehir dışına çıkarmalı" gibi yanlış kararlara imza atabiliyorlar.Yanlış ve üstelik İngiltere'deki gibi sonunda yanlış olduğu anlaşılacak kararlara.İyi ama milyonlarca dolar yatırımla, masrafla açılmış dev marketleri köşe kapmaca oynar gibi oradan oraya oynatıp duracaklarına neden önlerindeki örnekleri, ülkenin çıkarlarını iyice araştırıp soruşturarak doğru karar vermiyorlar?"Çarşıya pirince giderken evdeki bulgurdan olmanın" âlemi var mı?Böyle başa böyle traş!Pazar günkü Vatan'da ve bazı gazetelerde iki trafik kazası haberi vardı; bir bizden, bir dışardan... Amerika'dan.New York'ta 2 yıl öne trafik kazası geçirerek kalça kemiği kırılan manken May Andersen, kazanın kariyerini etkilediğini ve kendisini maddi zarara uğrattığını söylemesinden sonra 2 milyon dolar tazminat almaya hak kazanmış.Bizde ise B&Z Halkla İlişkiler Şirketi'nin sahibi Bengü Bilik manken Duygu Ulaş'ın 8/8 suçlu bulunduğu kazada kolu, bacağı kırılıp, bütün vücut kemikleri zedelendiği, aylarca yürüyemediği, tekerlekli sandalyede dolaştığı ve maddî-manevi büyük kayba uğradığı halde Ulaş'a verilen ceza;142 milyon TL para cezası ve ehliyetine 1 ay el konması.Bengü Bilik hâlâ yürümekte ve elini kullanmakta zorlandığını açıklıyor. Hâlâ koltuk değneğiyle dolaşıyor ve cezaya bakın.Bu da yetmiyormuş gibi kazayı yapan manken hanım mağdur ettiği kişiyi reklâm yapmakla suçluyor. Türkiye'nin en iyi iki üç PR şirketinden birinin sahibi suçladığı kişi.Eh, bir ülkede yasalar doğru işlemiyor, hukukun varlığı anlaşılamıyor ve bu konuların üzerinde yeteri kadar durulmuyorsa insanlar çekinmeden iftira da atar, saygısızlık da yaparlar elbette.Böyle bir kazada suçluya 142 milyon ceza verirseniz yollar da mezbahaya döner elbette.Yazık, çok yazık!

Devamını Oku

BBG yazarınız faaliyette!

14 Haziran 2003

Bugünlerde "BBG yazarı" ruhum kabardı ve devamlı yemek, sinema, çiçek, böcek yazmak geliyor içimden. Ne demekse "BBG yazarı"? Umarım okuyucuyu, izleyiciyi "röntgenciler gibi çıplaklık ve cinsel yaşam izlemeye" alıştıran ve sergileyenleri kastetmiyordur söyleyen... Zira yaşamla ilgili konuları (restoran, sinema, eğlence, tatil, piknik vs.) yazanları yazar saymadıklarını filân anlatıyorlar. Enteresan... Demek biz de zaman zaman yazar sayılmıyoruz. Olsun.Aa evet sürekli aile fertlerini veya kendini anlatan, kendisi kadar okuyucuya ait köşesini reklâm köşesi gibi kullananlara ne kadar kızsalar hakları var ama "genelleme yapmak" o hayır iste.. Yani sen yazılarında sık sık kedi-köpek muhabbeti yaparken bunu yapan diğerlerini yazar saymazsan, bir meslektaşını benzer bir hatadan dolayı eleştirirken "kendin dışındaki" tüm köşe yazarlarını aşağılayıcı sözler söylersen veya "ilginç görünmek için memleketi bu hale getirdiler, insanları yanılttılar" diye köşe yazarlarını suçlarken aynı yazıda kendin ilginç olmak adına meslektaşlarını hakaret sözcükleri altında genellersen ve "insanları yanıltırsan" artık kimse o sözlere değer vermez. Bir anlamı kalmaz. Ne kadar kıdemli olursan ol (ya da olmazsan olma) kalmaz.Bu konuyu yazmak istediğimi söylediğimde tanınmış bir toplum bilimci arkadaşım "Boşver, onlar için satır açmaya değmez" dedi. Güzel söz ama ben içimi dökmeye kararlıyım.Geçenlerde PR'cı bir tanıdığım "gazetecilerle toplu sohbette şaşırıyorum, birbirleri hakkında ne kadar acımasız konuşuyorlar" dedi. Oysa ne yazık ki bu yalnızca gazetecilere özgü bir kötü huy da değil, hangi meslekte olursa olsun kompleksli insanlar birbirlerini çekiştirmeyi seviyorlar. Özellikle bizim ülkemizde yaygın bir berbat alışkanlık bu."En büyük benim başka büyük yok" kompleksi. Veya "başkasını kötülemek beni yüceltir" yanılgısı... Ya da gizli bir "beni sevin, başkasını değil" kurnazlığı...Bir yazar ünlü bir tiyatro sanatçısını izleyen (doğal olarak, vazifeleri bu) magazin muhabirlerini bir anda, tek cümlede "basın" yapıyor. "Basın toplantıya ilgi göstermedi, ona gösterdi. İşte basının olaya bakışı..." Oysa bu büyük bir yanlış, o "magazin muhabirlerinin bakışıdır" ve basını toplu olarak karalayan bu genellemeye kimsenin, gazetecinin de hakkı yoktur.Kendi adına konuşİngilizlerin çok sevdiğim bir sözü var; böyle haksız ve hatalı genelleme yapana "Speak for yourself" derler: "Kendi adına konuş"... Varsa bir hikâyen, söyleyeceğin ilgi çekici birşeyler, buyur anlat, dinleyelim, okuyalım. Yoksa boş lafla, başkalarını kötülemekle, boyundan büyük öğütler vermekle kafa ütüleme. Bu yolla bir yere gelinmez. Her meslekte olduğu gibi basında da elbette bu arkadaşların tariflerine uygun gazeteler, gazeteciler, yazarlar vardır ama Türkiye'de basının, köşe yazarlarının toplu olarak ülkeye zarar veren bir yapıda olduğunu söylemek büyük bir haksızlıktır. Gazetecilik 24 saat dinlenmeden çalışma, düşünme gerektiren bir meslek ve Türkiye'de gazeteciler bu işi hakkıyla yapıyorlar.Çoğu kez Meclis'ten daha etkili bir çalışma ortaya koyarak.Onun için lütfen. Herkes kendi adına konuşsun. Ve hele artık hayatta olmayan, bu nedenle de cevap veremeyecek insanları hiç mi hiç konu yapmasın.Aydın olması beklenenler bunu yaparsa gerisi ne yapar?"Asabiyim"Uzun zamandır sinema yazmıyordum çünkü haftalardır çok seveceğim ve önereceğim bir film izlemedim. Nasıl öneneyim, sonra sinemaya girerken bana "sizi dinleyip geldik, bakalım söylediğiniz kadar güzel mi?" filan diyorsunuz. İşte size beğeneceğinizden emin olarak tavsiye edebileceğim bir film; Anger Management (Asabiyim)...Başrollerini Jack Nicholson ve Adam Sandler'in oynadığı bu çok hareketli ve komik filmi Warner Bros Türkiye'nin Ritz Carlton Otel, Shop&Miles Movie Theatre'daki ilk gösteriminde izledim. Her ikisinin de yeteneklerinin zirvesine çıktıkları, Jack Nicholson'ın sadece mimiklerini izlerken bile gülmekten kırıldığınız, muhteşem bir komedi.Filmde eski New York valisi Rudolf Giuliani ve Indiana Üniversitesi'nin efsanevi koçu Bobby Knight gibi sürpriz oyuncular da var.Jack Nicholson bir "öfke kontrolü" terapistini canlandırıyor. Filmin sonuna kadar onun iyi bir terapist mi yoksa tehlikeli bir akıl hastası mı olduğuna karar veremiyorsunuz.Yönetmen Peter Segal'ın gerçek bir terapi hastasından esinlenerek oluşturduğu "bir anda mutludan asabiye geçen" Dave karakterinin bizde çok rastlanan bir tip olduğunu da düşünüyorsunuz.Bence müthiş bir film. Ayın 20'sinde gösterime giriyor. Kaçırmayın derim.

Devamını Oku

Şimdi biz kime güvenelim?

13 Haziran 2003

Dün elimize gazetemizi aldık ve bir şokla, pardon bir değil iki şokla sarsıldık. Şüpheler vardı aslında yok değildi, bu şüpheleri de zamanında açık açık dile getirip gerekli soruları sormuştuk ama o günlerde beyler tenezzül buyurup basının sorularına filan cevap vermiyorlardı. Hele hesap hiç vermiyorlardı, zaten bu memlekette yöneticiler, denetçiler, güç sahipleri "Allah'tan başka kime" hesap verirlerdi ki?Şimdi olaylar birinci ağızlarla ve belgelerle açığa çıkınca vermek zorunda kalacaklar umarız.Korkmaz Yiğit ve Zekeriya Temizel olaylarından söz ediyorum. Bu konular daha çok irdelenecek. Susurluk olayı gibi haftalarca yazılacak, çizilecek, konuşulacak. Ama özetle ne anladığımızı anlatmak istersek söylenecek şey şu; Bir başbakan, başbakanlığı döneminde, daha fazla güç sahibi olmak için üzerinde söz sahibi olacağı bir medya grubu oluşturmak istiyor.Bunun için de zengin, adı yolsuzluklara karışmamış birini arıyor ve Korkmaz Yiğit'i buluyor. Ona gazete aldırmaya başlıyor. İşler tıkırında giderken, işadamının banka sahibi olmasının sağlayacağı kolaylık düşünülüyor ve Türkbank ihalesi gündeme geliyor.Başbakan ihaleye bizzat kendisi yön veriyor. Ama olayın içindeki mafya bağlantısı işleri karıştırıp da başının derde gireceği anlaşılınca Korkmaz Yiğit susturulmaya ve hatta yok edilmeye çalışılıyor. Ve yıllar sonra olay bütün açıklığıyla anlatılıyor.Öte yanda, 1 milyar dolar borç istemek için bir milyar kez dil döken Türkiye devletine on milyarlarca dolar zarar yükleyen bankalan denetleyen kurulun başındaki adamın bizzat kendisinin devleti 251 milyon dolar zarara soktuğunu öğreniyoruz. Ve üstelik İktisat Bankası'nın batma ihtimalinin yüksek olduğunu bildiği imzaladığı yazıyla ortaya çıkmasına rağmen "Batacağını bilemezdim" diyebiliyor."Dokunulmazlık"Çok acı olan şu ki en çok güvenmemiz gereken insanların; hükümetin başı ile Bankalar Denetleme Kurulu'nun başının korkusuzca millete, kanuna, kurala meydan okuduğunu öğreniyoruz.Daha acı olan ise ondan önce ve sonra zenginliğini nasıl elde ettiği anlaşılamayan, tartışmalı başka başbakan ve bakanlar da gören bu ülke denize düşünce yine serveti tartışmalı isimlere sarılıyor. Onlara oy veriyor, baştacı ediyor. Lâyık olduğu yönetimlerin biri gidiyor, diğeri geliyor.Kısacası; şikayete bile hakkı yok. Durum böyle olunca, balığın baştan koktuğu bir ülkede bürokratın, denetimcinin göz göre göre devleti, milleti zarara uğratmasının lâfı bile olmuyor.Bir başka başbakan da kısa süre önce "3 katrilyonu birilerinin cebine gönderiverdim. Hatırlamıyorum, önüme geliyordu imzalıyordum" dememiş miydi?Kimse "hatırlamıyor", kimse "bilemiyor". Öte tarafta şanssız ülkenin şanssız insanları meteliğe kurşun atıyor. Okulları "Kitabımız bile yok" diye ağlaşıyor.Bu skandalların iki çözümü var;1-) Önce dokunulmazlıklar kaldırılacak. Oyalamaya derhal son verilecek.2-) Yolsuzluk yapan her kim olursa olsun ağır şekilde cezalandırılacak. Hatır gönül dinlemeden ve zaman kaybetmeden yapanın son kuruşuna kadar alınacak.AKP Hükümeti de aynı duruma düşmek istemiyorsa bu konuyu artık halletmeli!Oh nihayet! Seneler sürdü uğraşımız. Biz boğuştuk, hukukçular boğuştu ve nihayet sonunda namus cinayetlerinde cezalar artırıldı ve töre cinayetlerindeki indirim kalktı (aslında bence bunlar da namus cinayeti sınıfına giriyor zaten...) Umarım hafif bir artış veya indirim değildir. Kadına el kaldıranı, hele de canını almaya kalkanı çıkamayacak şekilde tıksınlar içeri... Hatta "af diyenleri de tıksınlar.Hiç değilse bundan sonraki kuşakların kadınları biraz rahat nefes alır belki. Bu değişiklikten dolayı tüm kadınlar adına Meclis'i kutluyoruz. Sıra Medeni Kanun Yürürlük Maddesi nde "AB Uyum Yasaları"nı tamamlarken oradaki yanlışı düzeltmeyi de unutmamaları gerekiyor!

Devamını Oku

Tuvaletteki öğrenciler, paravan ve İranlı kadınlar

11 Haziran 2003

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Intercontinental Otel'deki konuşması sırasında sözünü kesen iki öğrenci için "Bırakın" demesini onaylayan ve destekleyen meslektaşlarımız var. Oysa bu aynanın sadece bir yüzü. İlk bakışta bize yansımayan ve kolay değerlendirilen yüzü. Ama bir kez daha dikkatle incelediğinizde sadece bu olay başlıbaşına öyle çok hatayı içinde barındırıyor ki.Şimdi dikkatle aynanın iyi görünmeyen yüzüne bir daha bakalım.1) Öğrencilerin yaptığı yanlış. Aynı fikirde olmasalar (ya da beğenmeseler) bile, üniversite düzeyine gelmiş gençlerin Başbakan'ı dinlemeyi bilmeleri, konuşmasını kesmemeleri gerekir. Ama sonuçta bu Derviş'in konuşması sırasında olduğu gibi plânlanmış bir "grup anarşisi" veya terör eylemi değil. Demokratik bir ülkede yapılmış hatalı bir itiraz... Söylenen de iki üç cümle.2) Söyleyenler işsiz, parasız, yoksul ailelerden gelen iki genç. Sözü kesilen başbakan ise, bugün her ne kadar "siyasetteki, belediyedeki çalışmaları sonucu" karun gibi zengin olmuşsa da "fakir bir aileden geldiğini" seçim konuşmalarında bize sık sık duyuran bir siyasetçi. Onları herkesten çok daha iyi anlaması gerekiyor.3) Bu gençlerden biri konuşmayı kesmemiş. Plâket verilmesi sırasında haklı olarak "Hani bize söz verecektiniz. Yoksulluğu yaşayan biri olarak konuşmak istiyorum" demiş ki bunda kızacak, suçlayacak, tuvalete hapsetmeyi gerektirecek en ufak bir suç unsuru yok. Birçok kimse benzer bir "sesini duyurma" çıkışı yapabilirdi.Bu ne baskı?4) Polis toplum üzerinde bu kadar baskı kuracak, gençleri tuvalete hapsetme hakkını kendinde görecek özgürlüğe sahip olmamalı. Ayrıca kendisine itiraz yapılan Başbakan kesin bir dille "karışmayın" dedi ise eğer, polis o sert tutumu hangi nedenle takınabiliyor?5) Başbakan Tayyip Erdoğan konuşan genç kıza "Hanım kardeşimiz..." diye hitap ediyor. Onun hiçbir şey bilmediğini ve hatta "ayrı bir galakside yaşadığını" iddia ediyor. Arkadan "Sicilleri bozuk" diyor. Tümüyle aşağılayıcı, küçük düşürücü bir ifade tarzı. "Hanım kardeşimiz" dışında bir öğrenciye seçilecek hitap yok mudur? Ve farklı düşünenler neden ayrı bir galaksiye yakıştırılır? Ayrıca Başbakan'ın kendisine "sicili bozuk" dendiğinde bu hakaret oluyor ve diyelim ki bunu bir gazeteci söylemişse hakkında hakaret davası açılabiliyor da Başbakan iki yetişkin öğrenci için nasıl bu kadar rahat ağzına geleni söyleyebiliyor? Gençlerin eksiği ''dokunulmazlıklarının olmayışı mıdır?Bence toplum üzerinde garip bir baskı oluşturuluyor. Avrupa Birliği Uyum Yasaları'na yoğunlaşan hükümet bu baskıya da öncelikli olarak yoğunlaşmak.Katmerli çelişkiKız öğrenciler "Hanım kardeşimiz" olarak ayrılınca Samsun'da Milli Eğitim Bakanlığı kontrolündeki "İlim Yayma ve Eğitim Vakfı"ndaki düğünde hanım kardeşlerle erkekler de paravanla ayrılabiliyor. Yurt yöneticileri "Buranın kuralları var, yapılamaz" demiyor. Hanım kardeşlerin ayrı oturması lâzım. İyi de bu hanım kardeşlerin erkeklerle aynı okullarda okuması nasıl bekleniyor o zaman? Katmerli çelişki!Bir katmerli çelişki de İranlı kadınlardan. Batı ülkelerine giderken daha uçakta çarşafları atan ve mini etekler, dekolte bluzlarla inen İranlı hanım kardeşler sadece çarşafı atmakla kalmamış, Türkiye'ye gelir gelmez mayo ve bikinilerle göbek de atmışlar.İşte zorla, baskıyla insanlara tercih hakkı bırakmadan "yaşam tarzı" empoze etmenin sonucu.Biz onlara özeniyoruz, onlar bize. Komik değil mi?İstanbul'un korkunç trafiğiBeşiktaş, Zincirlikuyu, Şişli, Osmanbey, Etkiler, Eminönü, Levent...Ve daha birçok semt. Nereye gitmek isteseniz trafik kilit halinde. Bebek'ten Beşiktaş'a (20 dakikalık yola) 2 saatte gidiyorsunuz. İnsanların değerli zamanları trafikte geçiyor. Çoğu kez kendilerini arabalardan atıp yürümek zorunda kalıyorlar.Nedir bu? Neler oluyor?Haydi Perşembe günleri Beşiktaş Belediyesi şehrin göbeğine, evlerin arasına, sokakların üzerine dev bir Ulus Pazarı kurulmasına izin verdiği için Etiler, Ulus trafiği, başka günlerde ise pazar kurulan diğer semtler kilitleniyor. Ama aynı anda şehrin 8-10 semtindeki bu kilit vaziyeti nedir?Arızî birşey olsa bir iki günde geçmesi lâzımdı. Günlerdir durum değişmiyor. Kazılan yollar mı, yollara fazla gelen araba sayısı mı bilmiyoruz ama Trafik ve Belediye acilen bu Çin işkencesinden beter duruma eğilmek zorunda.

Devamını Oku

Kuzular yazımı okusaydı...

9 Haziran 2003

Bana açılan iki davadan ksöz edeceğim bugün size. İkisi de garip davalar. Birinden hiç mi hiç haberim olmadı. Geçenlerde karşı tarafın avukatı;"Davayı kaybettiniz Ruhat Hanım. Dört milyar ödeyeceksiniz" diye arayınca öğrendim.'Amanın, ne davası? Haberim yok...'"Efendim, Yasemin Kumral'a 'kuzu gibi meleyen şarkıcı' demişsiniz, o da dava açtı..."'Neden? 'Bülbül gibi şakıyan' deseydim yine açacak mıydı? ikisi de hayvan sonuçta. Kuzu melemesinin nesi var?..'"Kendisi hakaret olarak kabul etmiş."'İyi ki kuzular yazılarımızı okuyamıyor. Onlar da kendilerine hakaret edildiğini ileri sürerek dava açabilirlerdi...'Konuşma bu minvalde uzun süre devam edebilir. Sonu yok çünkü. Hale bakar mısınız hayvanlar ne kadar hor görülüyor bazıları tarafından. Hem de zarif hayvanlar bunlar. Ya Barış Manço'nun "Arkadaşım" dediğine benzetseydik. Müebbet hapis veya 100 milyar filân mı ceza vereceklerdi?Zor iş gazetecilik...Tabiî ben Yasemin Kumral'ın yerinde olsaydım aynı yazıda "Şöhret uğruna sizi vitrin olarak AKP'ye almalarına ses çıkarmadınız" türünden cümlelere dava açardım. Asıl onlar kanıma dokunurdu. Yıllar boyu bu millet sanatçı adı altında ortaya çıkanların sesinin neye benzediğini gayet iyi duydu, öğrendi nasılsa...Ne yazık ki dava bana haber verilmedi. Sabah gazetesinden ayrılmadan hemen önce yazdığım için o gazeteye açılmış ve bir avukat sessiz sedasız takip etmiş. Veya hiç etmemiş (bu daha akla yakın.) Duysaydım ve kendimi savunabilseydim biraz zor kazanırlardı.Duyup savunduğum Candan Erçetin davasından beraat ettim. Erçetin "Röportajıma söylemediğim sözler ilâve edilmiş" diyerek yine Sabah gazetesine açtığı davayı kaybetmiş.Yazılan cümlelerin bantta kayıtlı olanlarla birebir aynı olduğu anlaşılmış.Böylece her gazeteciye aynı itirazların yapılamayacağını anlamış oldu Candan Hanım.Bu arada... Onun "Elbette" şarkısını beğenirdim, ama geçen Cuma akşamı Beyaz'ın (son derece eğlenceli) programında söylediği şarkıyı duyunca 'İyi ki Eurovision'a Sertab Erener katılmış. Ya ondan önce kendisine gelen teklifi kabul etse ve bu şarkıyla katılsa ne olurdu halimiz' diye düşündüm.Bir kez daha "Siyaset karıştı Eurovision'a" derdik hiç şüpheniz olmasın.Laf aramızda, banyoda mırıldanılacak türde her şarkı söylenmeli midir mutlaka?(Haydi tekrar mahkemeye Ruhat Hanım. Bu gidişle maaş mahkemelere gidecek!)(Not: 1. Mesut İktu'dan önceki İstanbul Devlet Opera'sı (İDOB) Müdürü'ne, oynanan oyunların dekorlarını yakıp, yıkıp, sattığı için "Bu da Neron Sendromu" demiştim. O da dava açmıştı. Ne dememiz gerekiyor, sizin aklınıza gelen daha iyi bir başlık var mı?)2. Yazılarımda suç oluşturan nedenler varsa cezama razıyım ELBETTE. Ama "kuzu gibi meleyen" sözüne ve trafik cinayetlerine neredeyse aynı ağırlıkta cezalar verilmesine karşıyım haklı olarak. Bunu da belirtmiş olayım!)Altın kalpli insanlarHakkari Yüksekova'da bir ilköğretim okulunun kitapları olmadığını, öğretmenlerinin okunmuş kitap istediğini yazmıştım. Sevgili okurlarımız göndermeye başladıktan sonra teşekkür ettim ama bir kez daha ediyorum; tam 30 koli kitap gitmiş.Harikasınız, muhteşemsiniz, olağanüstüsünüz. Duygulusunuz, güzelsiniz; iç güzelliğiniz mutlaka hepinizin yüzünü de aydınlatıyor. Sizleri görmüyorum ama bundan eminim. Akdeniz Üniversitesi'nde okuyan ve Antalya'dan yazan, "500 milyon TL" okul parası için adeta yalvaran, bunu borç olarak istediğini, yazın çalışıp ödeyeceğini söyleyen öğrenci okurumuzu da yazdım size. "Ecevit'in Hafızası ve Sistem" başlıklı yazımda. Ecevit'in bakmadan attığı bir imzayla 3 katrilyon birilerinin haksız kazancı olurken 500 milyona muhtaç, okumak isteyen öğrencilerimizin olduğunu söyledim, hatırlayacaksınız.Hemen o gün Türkân Sabancı aradı ve öğrenciye ihtiyacını göndermek istediğini vurguladı. Bu yardımı yazmamam için de çok ısrar etti. Umanm bana kızmaz ama yazıyorum. Sabancılar vakıflarıyla, okullarıyla, engellilere yardımlarıyla, bağışladıkları müzelerle kendilerine düşeni yeterince yapıyorlar. Ama Türkân Sabancı uzun konuşmalarımızdan da bildiğim gibi son derece dikkatli bir izleyici, okuyucu ve çok iyi kalpli bir insan. Gerçekten yardıma muhtaç birini (özellikle de bir öğrenciyi) gördüğünde duyarsız kalamıyor.Tabiî biz de o yardım yapılmadan önce mutlaka "söylenenlerin doğruluk derecesini" araştırıyoruz.İşte üniversite öğrencisinin 4 Haziran'da gönderdiği mail;"Sizlere çok teşekkür ediyorum, sağolun. Çok mutluyum, inanın duygularımı size anlatamam. Gerçekten çok teşekkür ediyorum ve başarılarınızın devamını diliyorum.Saygı ve sevgilerimle"Türkân Sabancı hemen o gün yardımı göndermiş. Ben de hem dikkatli bir VATAN okuru olduğu; hem de en acil şekilde bir öğrenciyi bunalımdan kurtardığı için ona çok teşekkür ediyorum.

Devamını Oku