Hıncal Uluç nasıl güzel anlatmış Ercan Arıklı'nın, adına kaza denen ama gerçekte cinayetten farksız bir nedenle ölümünü..."Gazeteden çıkarken 3 saniye gecikse ölüm geçip gidecek..." diyor."Telefonu çalsa, biri durdursa ya da ayağı takılsa" ihtimallerini sıralıyor.Arabasına "yolun karşısında" binmesini de söylemiş ki ben en çok buna üzülüyorum. Keşke o zaman kaybını göze alsaydı, beş on dakika gecikseydi... Keşke!Gwyneth Paltrow'un aynen bu durumu anlatan güzel bir filmiydi Sliding Doors. Aynı yaşamın bir saniyelik gecikme durumunda nasıl farklı sonuçlanacağını görüyordunuz.Kadın metroya binmek üzere istasyonda bekler. Tren gelir, kapılar kayarak açılır ve biner. Eve yanlış zamanda ulaşır ve beraber yaşadığı sevgilisinin başka bir kadınla olduğunu görür. Sevgilisinden ayrılır; çok iyi bir insanla karşılaşır ve tam yeni bir hayata başlayacakken trafik kazasında ağır yaralanarak hastaneye kaldırılır.Aynı anda "flashback"le diğer ihtimali de izlersiniz. Kadın trene saniye farkla yetişemez. Kayan kapılar yüzüne kapanır. Geç kaldığı için sevgilisini yakalayamaz ve kendisini aldattığını bilmeden yaşamı sürdürür. Hamile iken sevgilisinin ihanetini öğrenir. O şokla koşarken merdivenlerden düşer, ağır yaralanarak hastaneye kaldırılır. Aynı hastanede iki kadını yanyana odalarda görürüz. Birinci ölürken diğeri iyileşerek taburcu olur. Ve finalde ölenin evleneceği iyi kalpli adamla hastanenin asansöründe karşılaşır. Birbirlerinden hoşlanarak gülümserler.Acaba Hıncal'ın dediği ve hepimizin aklına takılan (bu kaybı kolay kolay unutamayacağız hiçbirimiz) diğer ihtimaller, "keşke"ler gerçekte olsaydı, bir kapı veya başka bir neden onu geciktirseydi Ercan Arıklı'nın hayat filminin acı finali önlenebilir miydi? Ölüm gerçekten de geçip gider miydi? Yoksa o halk otobüsü yerine yaya geçidinde durma gereği duymayan bir başka halk otobüsü şoförü mü aynı yerde bekliyor olurdu?Bu sorunun doğru cevabını asla bilemeyeceğiz. Ama bileceğimiz birkaç cevap var;Eğer halk otobüslerinin ve her türlü aracın hız kurallarına uyması ciddi önlem ve ağır yaptırımlarla önlense...Eğer yaya geçitleri ölümlerden sonra gizlice gece yarıları değil önce boyansa...Eğer bu kadar işlek ve tehlikeli noktalara trafik ışığı konsa...Eğer yollar her iki üç ayda bir delik deşik kazılmasa...Eğer biz toplum olarak hayati ciddiye alsak ve yasaları, kuralları doğru şekilde çıkarıp uygulamayan, görevini yapmayan yönetimlere, belediyelere dersini versek...Ancak o zaman arka arkaya kaybettiğimiz değerli insanlanmızı belki daha iyi koruyabilirdik.O zaman ne zaman gelecek bilmem ki?Ya da, bu gidişle hiç gelecek mi?
Lütfen aklınızı başınıza toplayın ve dikkatle düşünün şu iki sorunun cevabını;1) Sarışın Türk olur mu?2) 21. yüzyılda böyle saçma bir soru olur mu?Alem nerdeee, biz nerde? Dünya nelerle uğraşıyor, biz neyle? Milli Eğitim Bakanlığı'nın bunca önemli sorunları varken (her ne kadar Bakan da şaşırmış görünüyorsa da karar çıkmış sonuçta, hep aynı şey oluyor. Tepki gelince geri adım. İginçtir, bakanlar bakanlıkları bünyesinde olanları bizimle beraber duyuyorlar), çözülmesi gereken bu kadar eğitim konusu varken ders kitaplarındaki sarışın aile resimleriyle ilgilenmesine inanabiliyor musunuz?Sadece Bingöl depreminden zarar gören, evini, ailesini kaybeden gençlerin sınava hazırlanması, lise ve üniversite sınavlarında normal şartlardaki diğer öğrencilerin yanında bir haksızlığa uğramaması bile başlı başına çok önemli bir sorun.Bunları boş verin, Talim Terbiye Kurulu sarışınlara takmış. Zannedersiniz Hitler'den ders almışlar, "Arı Türk ırkı" yaratacaklar. Onun içinde de belirledikleri tip kara kaşlı, kara gözlü, kara saçlı, en az buğday kadar koyu tenli. Erkek varsa (ailenin babası veya genç delikanlı) o da bıyıklı olacak herhalde. Belki elinde tesbihi de vardır.Hayır şimdi şöyle bir korku da gelebilir sarışınlara. Acaba gözlerimize koyu lens takıp saclarımızı kahverengi mi yapsak? Biraz da solariumda yanmak lazım. Ne olur, ne olmaz, sarışınları toplumdan ayıklama kararı da alabilirler yakında.Birkaç kamp meselâ: "Sarışınları tecrit kampı..." Haydi bakalım teslim edin ailelerdeki sarışınları. Hele yabancı evliliklerden olan ya da Trakya, Kafkasya tarafından gelen aşırı sansın Türkler yandı. Onların "Anne Frank'ın Hatıra Defteri"ni oynamaları gerekebilir.Şaka bir yana bu akla mantığa sığmaz kararın derhal durdurulması lâzım. Balık baştan kokuyor. Protokol toplantılarında kurallar fütursuzca çiğnendiğinde, bakanlıklar böyle saçma sapan kararlar aldığında yanlışlar baştan ayağa çorap söküğü gibi gidiyor.Ve tabii bu olay duyulduğunda basının aklına gelen ilk tepki çok önemli: "En büyük Türk de sarışındı. Yoksa onun Türklüğünden şüphe eden mi var?" Sadece Atatürk'ün sarışınlığı, onun mavi gözleri, açık kumral saçları bile sarışın Türk olabileceğinin en güzel örneği.Hükümet kafayı sarışın Türklere takacağına ekonomiye, Katar'ın Bush'u ağırladığı günlerde bizim adam yerine konmayışımıza, yanlış kararlarıyla Türkiye'nin neler kaybettiğine takmalı.Ve tabii ciddi eğitim sorunlarımıza... Yoksa o değiştirdikleri kitaplar diğer ülkelerin ve bizim gelecek kuşaklarımızın "Siyaset Bilimi" derslerinde kötü yönetim örneği olarak mutlaka gösterilecektir!
Basın ve yazarlık mesleği de tiyatro gibi aslında ne yaşarsanız yaşayın perde açılacak ve siz orada olacaksınız, izleyiciye ve okuyucuya karşı ciddi bir sorumluluk söz konusu. Perde açılmaya devam ediyor, yıllar önce yine bir Haziran günü sevgili babamı kaybettiğim gün de böyleydi, sevgili Ercan Anklı'yı kaybettiğimiz gün de. Ama inanın insan ne kadar profesyonel olsa da, sinirleri ne kadar her şarta ve beklenmedik olaya alıştırılmış olsa da beyninin ve parmaklarının durduğu anlar bunlar.Önceki gün onu hastaneye gönderdikten sonra nasıl oturup da yazabildim hâlâ kendim bile hayret ediyorum. Günü de, yaşadığım şokun etkisiyle Çarşamba olarak yazmışım, okurlarım dün hatırlattılar. Öyle bir anda bu tür bir hata nasıl da doğal aslında...Ercan Arıklı'nın kaybı iki nedenle sarstı onu tanıyanları. Birincisi; mesleğine, hayatın kendisine, her şeye heyecan duyan, hayatı sonsuz bir serüven olarak görüp her saniyesini keyifle yaşayan nadir insanlardan biri olmasıydı... Böyle insanlara gerçekten o kadar az rastlanır ki. Rastladığınızda da bu şık, zarif, neşeli, enerji dolu, çalışkan, pozitif elektrik saçan insanlara hastalığı, ölümü yakıştıramazsınız.Ve tabiî bu yaratıcı ve özgür ruhlu adamın mesleğinin en verimli döneminde olması. Kim bilir Türk basınına daha ne yenilikler taşıyacak, kim bilir ne genç ve yetenekli gazeteciler yetiştirecekti. Ve kim bilir güzel bir 2003 yazı için ne plânlan, ümitleri vardı. Bodrum'a yapmayı umduğu yolculuk yerine alkışlarla son yolculuğuna uğurlandı.Yüzlerce kişinin içinden kopan alkışlarla...Vatan Gazetesi'nin önünden Teşvikiye Camii'ne uğurlanırken de alkışlarla, oradan Zincirlikuyu'ya yola çıkarken de. Ayakta alkışlanmak onun gibi çalışkanlık ve basan örneği, onun gibi bu ülkeye değerli hizmetler vermiş insanların son yolculuğunda da hakkıdır.Dünkü gazetemizde alkollü bir sürücünün çarparak öldürdüğü genç bir anneyle 9 aylık bebeğinin haberi de vardı. Ercan Arıklı, genç anneler, bebekler, bisikletli çocuklar, öğrenciler, doktorlar, mühendisler... Yollar cinayete en uygun mekân haline geldi. Ateş düştüğü yeri yakıyor ve tepkisiz toplumumuz, tepkisiz siyasetçilerimiz derin uykularına devam ediyorlar.Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde böyle haberler okumaz, duymazsınız. Yaya geçidini kullananlara otobüs, araba çarpmaz. Dünyanın hiçbir medeni ülkesinde insanlar şehir içinde otobüs, kamyon çarpmasıyla ölmez. Kaza demiyorum, asla kaza değil bunlar.Bence asıl kaza Türk toplumunu kuralsız, kaidesiz, yasasız, cezasız, başıboş yaşamaya mahkûm eden yöneticiler.Başımıza gelen en büyük kaza bu bence!..Teşvikiye Camii'sinin bahçesinde namaz zamanının gelmesini bekliyoruz. Ercan Arıklı'yı seven, sayan yüzlerce kişi avluyu doldurmuş. Biraz sonra imamın bile "Böyle bir kalabalığı bir de Kemal Sunal'ın cenazesinde gördüm o kadar" dediği bir kalabalık.Kadınların çoğunun başı açık. Oysa kısa süre öncesine kadar cenaze namazlarında camii avlusundaki kadınların eşarp taktıklarını biliyoruz. Kendi kendime "İşte türbanı zorla gündeme, siyasete sokmak, topluma empoze etmeye çalışmak böyle ters tepki yapıyor demek ki" diye düşünürken etrafımda da birçok kişinin aynı konuya dikkat ettiğini gösteren konuşmalar duyuyorum.Gülben Ergen biraz ilerde başında siyah tül bir eşarpla duruyor ama onun gibi başını örtenlerin sayısı fazla değil. Peki, cenaze namazında ve ibadet yerlerinde başörtüsü takılmalı mı, takılmamalı mı? Doğruyu öğrenmek üzere gazeteye döner dönmez Prof. Zekeriya Beyaz'ı aradım. İşte Beyaz Hoca'nın söyledikleri;"Başörtüsü, camide takmak da dahil olmak üzere bir gelenektir. Gelenekler ise değişkendir, esnektir, bölgelere ve birçok şeye bağlı olarak değişir. Mutlaka yapılması gerekmez ama geleneklerin korunması için camide takılabilir."Bunun dışında, başörtüsünün ve Nur Sûresi'nde onunla ilgili bölümün "takıların gösterilmemesi amacıyla" konmuş olduğunu "takı"nın ise "ziynet eşyası" anlamına geldiğini de sözlerine ekledi.Mecburi olmasa da, sadece gelenek olsa da camide saygı olarak bu geleneği sürdürmek doğru geliyor bana. Her şeyin bir yeri ve zamanı var değil mi?
3 Haziran Çarşamba. Saat 16:40 suları... "Ercan Arıklı'ya otobüs çarptı, koşun" diye bağırarak içeri daldı şoförümüz Mehmet. Masamda oturmuş yazı yetiştirmeye çalışıyordum, erken baskıya gireceğimiz haber verilmişti. Ahmet Vardar ve Güngör Mengi'yle birlikte deliler gibi aşağı koştuk.Vatan Gazetesi çalışanları kapının önünde birikmiş ağlaşıyor, ne göreceklerini bilmedikleri için çoğu yanına gidip bakmaya bile cesaret edemiyorlardı. Başı kalabalıktı yine de. Zafer Mutlu ve birçok kişi telaş içinde ambulansı beklemekteydi.Ercan Arıklı, o dergiler imparatoru, o yetenekli, değerli gazeteci, o "yayıncılık duayeni" yerde yüzüstü yatıyordu. Mavi bir trafik canavarının önünde öylece çaresiz, kanlar içinde ecelle pençeleşiyordu. Bu ülkenin en iyi yetişmiş, en değerli insanlarından biri daha sorumsuz ellerin kullandığı koca bir çelik yığınına esir düşmüştü. Bir belediye otobüsüne.Kalabalığı yararak yanına doğru yaklaştım. İçim kan ağlıyordu, insanın bir arkadaşını, sevdiği, değer verdiği bir meslektaşını böyle görmesi ne acı bir duyguydu YARABBl! Kazayı duyduğumuz anda aradığımız ambulans ulaşana kadar geçen zaman yüzyıllar gibi geldi. Neyse sonunda alıp götürdüler onu... Vatan Gazetesi çalışanlarının yüreğinin bir parçası da onunla birlikte gitti. Allah yardımcısı olsun... Şu andan itiberen dua etmekten başka ne gelir elimizden?Affedin onları... affedin!!O acil servise, trafik canavarı kimbilir nereye? Belediye otobüslerini, devlet araçlarını son model spor araba gibi süren, şehir içinde olduğunu, her an önüne yayaların çıkabileceğini düşünmeyen ve sık sık kaza yapan diğerleri nereye gidiyorsa, o da oraya... Üç gün sorgu sual, dördüncü gün serbest.Trafik canavarlarına ceza yok bu memlekette, insan canı sudan ucuz. O canı almak için istediğin yolu kullanabilirsin; silah, araba, otobüs ne istersen... Türkiye'nin yasaları cinayeti hoşgörüyle karşılıyor. "Cinayete teşebbüs"ten farksız trafik olaylarını mı sorun yapacak? Onlara göre hepsi "kaza". Şehir içinde son sürat giden devlet otobüsü yayaya çarpmışsa o da kaza.Tesadüfen bir ceza alırsa suçlu, cezası uygulanmadan Meclis "af" çıkarır nasılsa. Yalnız onu değil, korkusuzca suç işleyen onbinlerce kişiyi bir günde bırakır.İşte bu yüzden AĞLIYORUZ. Bu ülkeyi yönetenler, ceza kanunlarını hazırlayanlar, önüne gelene (yarı körlere bile) ehliyet verenler aklını başına toplamadıkça da ağlamaya devam edeceğiz. Bugün biz, yarın (Allah korusun ama) kimbilir hanginiz?İNANAMIYORUM!Şu anda yazacak durumda değilim...Onu kaybettik. Sevgili meslektaşımız, hayata neşeyle, gülen gözlerle bakan sevgili arkadaşımız bizimle değil artık.Yukarıdaki yazıyı olayın şoku içinde yazmaya başladığımda o hastane yolundaydı. Sonra da ameliyatta. Yazımı bitirip yetişmeye çalışıyordum. Yetişecek ve iyi haberini alacaktım. Kendimi buna inandırmaya çalışarak nefes almadan yazdım ama olmadı.Yetişemedim ona. Hiçbirimiz yetişemedik. O canavar, yaya geçidinde durmaya gerek görmeden hız yapmakla ne kazanacağını dahi bilmeyen canavar onu bizden aldı.Mutlaka ölmesi mi gerekiyordu Ercan Arıklı'nın da? Anlamamız ve adam olmamız için ÖLMELERİ Mİ GEREKİYOR?Ailesine ve tüm basın camiasına çok değerli kaybımız için baş sağlığı diliyorum.Üniversiteli okurlarımaSevgili arkadaşlar, sevgili genç okurlar her sene sonu geldiğinde ödevlerinizi bize (herhalde yalnız bana değil) gönderiyor ve yardım istiyorsunuz. Bunlar bazen arastana, bazen anket şeklinde ödevler. Bazıları ise sadece araştırmayla bile içinden çıkılacak gibi değil. Edebiyatçılara veya felsefecilere danışmayı, derin görüşler almayı gerektirecek zor sorular içeriyor. Kısacası uzun çalışmalar gerektiriyor. Sadece son birkaç hafta içinde aldığım; 19 Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı, Harran Üniversitesi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi ödevleri için saatlerce zaman ayırmak lâzım. Ve ne yazık ki böyle ekstra boş zamanlarım yok. Olsa onları köşe yazılarım dışında röportajlarla değerlendirmeyi arzu ediyorum ama işimiz sıkı bir takip ve aralıksız disiplinli bir çalışma gerektirdiğinden bunu bile istediğim sıklıkta yapamıyorum.Ödevlerinize yardımcı olamadığımda ise müthiş bir huzursuzluk duyuyorum. Kendi üniversite dönemimdeki yıl sonu ödevlerinin önemini ve zorluğunu gayet iyi hatırladığım için size hak vermiyor da değilim ama dediğim gibi hepinize yardıma olmamız imkânsız.Lütfen ödevlerle ilgili mail göndermeyin. Hepinize başarılar diliyorum. Sevgilerimle.
Kalıplaşmış tartışmalara en kolay, en popülist söylemlerle katılmaya oldum olası bayılırız. Yıllardan beri akla geldikçe veya zamanı geldikçe konular aynı sözlerle açılır ve kapatılır. Farklı bir görüş duymaya hasret kalırsınız.Yaz sezonu geldi, yazlık eğlence mekânları arka arkaya açılmaya başlandı ya zengin-fakir, eğlenen-eğlenmeyen edebiyatı yine prim yapıyor. Ezberlediğimiz cümleler tekrarlanıyor. Neymiş efendim bir yanda fakirlik sınırında, gecekonduda yaşayan milyonlarca insanımız Laila'ya gidenleri, son model arabaları görüyormuş. Bu ne eşitsizlikmiş.Tartışmaların gidişini görünce insanın içinden hep 'Bu tartışma başka türlü yapılmalıydı' duygusu geçiyor. Nedir esas mesele, rahatsızlık veren sorun; Laila'nın, Reina'nın veya benzer eğlence yerlerinin olması mı, açılması mı, insanların oraya gitmesi mi, açık olduklarında trafiğin tıkanması mı (yani trafik sorunu mu) yoksa gelir dağılımındaki uçurumlar ve başka nedenler mi?Sonuncusu ise, onun tartışması bu değil. Diğerleri ise; böyle tartışma konusu olmaz. Toplumun farklı kesimlerini birbirine düşman hale getirmeye kimsenin hakkı yok. Her ülkede farklı gelir gruplarında insanlar var. Parkta yatanı var, sosyal meskenlerde bir odalı dairede oturanı var, otellerin kral dairelerinde, şatolarda yaşayanı var... Ama onlar bizdeki gibi birbirlerine düşmanlık beslemiyorlar.Haa, neden beslemiyorlar bu tartışılabilir. Tartışılabilir ama tamamen farklı bir şekilde, çünkü bu konu yukarıda yazdığımız son soru ile ilgili.Bunu tartışalımDiğer ülkelerde, örneğin Avrupa ülkelerinde ve ABD'de gelir farklılığı olan insanlar birbirine bizdeki gibi düşmanlık beslemiyorlar. Eğlence yerlerine gitmeyen veya gidemeyenler diğerlerine diş bilemiyor, çünkü oralarda tek bir yolsuzlukla, iktidar partilerine yakın durmakla, tek bir belediye başkanlığı dönemi geçirmek veya belediyelere yakın durmakla, onlarla eş-dost, akraba olmakla, tek bir ihale veya imzayla, yalan, dolan, sahtekârlıkla trilyoner olmak bizdeki gibi kolay değil.Adamın foyasını en yakınındaki dürüst adam korkusuzca ortaya çıkarır ve bu olduktan sonra da o kişi bir daha iflah olmaz. Oralarda hukuk devleti gerçekten var olduğu, sözde kalmadığı, toplum ise ilkelerine sahip çıktığı için iflah olmaz. Haksız kazançları son kuruşuna kadar elinden alınır ve toplum dışına itilir.Oralarda gelir dağılımındaki uçurumlar ve işsizlik gelen hükümetlerin birinci sorunudur. Bu alanlardaki performans grafiği hükümetin iş başı yaptığı gün çizilmeye başlanır. Ülke yönetmek isteyenler bu işi iyi bilmek zorunda oldukları için onlara bizdeki gibi aylarca alışma zamanı tanınmaz. Trilyonların bizdeki gibi her gün, her alanda buharlaşmasına göz yumulmayacağı, denetleneceği için paralar işsizlik sigortası gibi çözümlerde kullanılabilir.Türkiye Avrupalı olduğunu iddia etmekle birlikte bu anlamda asla olamadığı için biz hep üzüm yemekle, bağcıyı dövmek konularını karıştırıyoruz.Dövülmesi gereken Laila, Reina veya alnının teriyle kazanıp oralara eğlenmeye gidenler değil, gelir dağılımındaki uçurumları, haksız kazançları yaratan ve edinenlerdir. Yolsuzlukların, hortumların hesabını sormayanlar, kendi hesabını vermeyenlere yönetim teslim edenler, balığın baştan kokmasına neden olan "dokunulmazlık" zırhını kaldırmamakta ısrar edenlerdir.Tartışmaları doğru zemine oturtmalıyız!
Bizim Türk erkekleri bir âlem. Önce kızlara aşık olup peşinden koşuyor, diller döküyorlar. Hediye ve çiçekle gönül alma işini öğrendiler, bu yolları da deniyorlar. Ama bütün olay razı edene kadar. O noktadan sonra resim ters yüz oluyor. Erkekler bir değişiyor, pir değişiyor. Tanıyana aşk olsun! Bir kafede arkadaşımla yaptığım sohbet sık sık yandaki masadaki genç çiftten gelen tartışma sesleriyle kesiliyor. Ellerine bakıyorum hemen, nişan veya evlilik yüzüğü yok parmaklarında. Demek ki -flört kelimesini sevmem- arkadaşlık ediyorlar. Kız güzel ve gösterişli. Omuzlarına inen kumral saçlan, hoş, anlamlı bir yüzü var. Hoş olduğunu dikkatle inceleyince görüyorsunuz çünkü o anda öfkeden boynuna kadar pençe pençe kızarmış, gözler çakmak çakmak, dudaklar titriyor. Erkek arkadaşı da yakışıklı bir çocuk ama istemeyerek duyduğum tartışmaya göre ne yazık ki güvensiz. O karşısındakine karşı güvensiz olduğunu sanıyor ama değil, aslında kendine güveni yok. Olsaydı, kız arkadaşının deyimiyle "hiç yoktan var ettiği" kıskançlık gösterileriyle zamanından ve mutluluğundan çalar mıydı?Bu henüz arkadaşlık dönemindeki çiftin sorunu genç kızın o sabah cep telefonunu açmayışı idi. Defalarca aranmış ama telefon cevap vermemişti. Neredeydi, yoksa başka arkadaşlarla dışarı mı çıkılmıştı? Kız açıklıyor ama bir türlü inandıramıyordu. Karşısındaki inanmayınca sinirleniyor "Nasıl istersen öyle düşün. Benden bu kadar" diyordu. Tek bir telefon olayının böylesine büyük bir sorun haline getirilmesini bir türlü kabul etmiyordu mantığı... Tartışma öylece uzayıp gitti. Daha fazla katlanamayacağımızı anlayınca biz kalktık. Biz bile keyifle geçiremediğimiz zamana yanarak ve genç kız için üzülerek. Son zamanlarda tanıdığım birçok genç kızın da erkek arkadaşlarından benzer nedenlerle şikâyetini oldukça sık duyuyorum. Hani eskiden erkekler kadınların fazla üstlerine düşüp kendilerini sıkacak sorular sorduklarından şikâyet ederlerdi ya, şimdi durum değişti galiba. Erkekler bunaltıyor."Oraya gidemezsin..." "Bu kıyafetle çıkamazsın..." "O eteği giyemezsin..." "Sana bu saç yakışmamış!.." "Karşıda oturan çocuğa mı bakıyorsun?" "Cep telefonun niye açılmadı?" "Beni neden daha sık aramıyorsun?" "Manken veya sekreter mi olmak istiyorsun? Şarkı mı söylemek istiyorsun? Kafiyen olmaz."Bütün bu yukarıdaki tepkileri gösterirken unuttuktan bir şey... Rardon üç şey var. Birincisi; kalıp değiştirmeye, farklı bir insan olmaya zorladıkları bu kızlan başlangıçta o mevcut, özgür kişilikleriyle beğenmiş olduklan. Tamamen istedikleri kalıba girdiklerinde belki artık cazip bulmayacakları, ikincisi; zaman içinde her şey gibi insanların da değişebileceği ve bu değişim için karşındakinin bir alana (değişim alanına) ihtiyacı olduğu. Bunaltılmaması gerektiği... Ve son olarak da kendilerinin bu genç kızlarla sadece arkadaşlık ettikleri. Resmi bir ilişki olmadığı... Olsa bile insanların karşısındakine böyle bir baskıya hakkı olmadığı... Bilmem ki TV'lerdeki taşfırın erkeği örnekleri zaten taşfınn erkeği yapısında olan, ailede yanlış eğitim görmüş Türk gençlerini daha mı olumsuz yapıyor? Bildiğim bir şey varsa çok çalışmaları lâzım çook. Kızlar memnun değil!Cuma günkü "İbadet Reklâm Olunca" başlıklı yazım gazetenin ilk baskılarında bir teknik hata sonucu yanlışlıkla düzeltmeleri yapılmadan önceki haliyle çıkmış. Normal olarak "namaz" için geçerli olan ve genelleme yapan bir iki cümle (örneğin 'namazın kazası', 'bir odada veya camide kılınması' gibi) Cuma namazı başlangıcıyla birleşmiş. Tashihler için okurken 'yanlış değerlendirilebileceğini' düşünerek değiştirdim ama çok az sayıda da olsa bir kısmında maalesef öyle çıkti. Gecikmeden doğan bu hatadan ötürü ilk baskıları alan okurlarımdan özür dilerim.
Türban reklâmı ve tabiî AKP iktidarda olduğu için gizli bir "güçten yana olma hevesi öyle aldı başını gitti ki sonunda olay ibadet reklâmına kadar uzandı. Şaşıracak bir şey yok aslında bunda, beklenen buydu.İbadetin gizliliği, Allah'la kul arasında olması gerektiği gibi kurallar nasılsa rafa kalkacaktı... Laikliğin ihlâl edilmesi işte tam da bu anlama geliyor.Dua, inanç, ibadetin her şekli alenen ortaya döküldüğünde, şov malzemesi olmaya başladığında laiklik ilkesi istediği kadar kağıt üzerinde öylece dursun gerçekte çiğnenmiş oluyor. Bunun çiğnendiğini, önce devlet yönetiminde din, inanç, ibadet reklâmına yer olmadığını anlamayan kafalara anlatmak ise ordunun değil, laikliği benimseyen sivillerin görevidir. Hem de sadece bazı sivillerin değil, hepsinin. Tüm medya kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinin. Mail ve fakslarıyla vatandaşların. Açıklamalarıyla diğer siyasi partilerin. Ama o korku yok mu; afişe olma korkusu, din konusunda konuşunca inançlı kitlenin tepkisini çekme ya da oyunu kaybetme korkusu, işte o korku herkesi sindiriyor. Memlekette kıyamet kopsa etliye sütlüye karışmadan, kuzu gibi köşelerinde yaşayıp gidiyorlar. Ordu ağzını açınca da tepki hazır;"Ordu konuşmasın."Buyrun siz konuşun o zaman. Bırakın çekildiğiniz köşede kumun içine kafanızı gömüp şatolar yapmayı da ortaya çıkın. Son noktaya kadar beklemeyin.Beklemeyin ve korkmadan konuşun çünkü bu tepkilerin inançlı kitleyle filân ilgisi yok. Herkesin inancı, ibadeti kendine. Reklâmını yapan veya orta yerde namaz kılan, türban takan dindar oluyor da diğerleri olmuyor mu? Kimin ne olduğuna kullar karar verebilir mi?Resmi programdaki namaz ve Hülya AvşarBu hafta Başbakan Tayyip Erdoğan'ın gündeminde, resmi programında Cuma namazı da yer almış. En dindar okurlarıma da soruyorum ne gerek var buna? İstese, o bir saati boş bıraksa gidip bir odada veya camide sessizce namazını kılamaz mı? istese kaza namazı kılamaz mı? Bunlan yapsa, ibadetini gizlese Allah katında daha mı az makbul olacak?Tabiî ki değil. Kusura bakmasınlar ama şu yaptıklarını gören insanların aklına anında "tabana verilen mesajlar" ve "din üzerinden reklâm" geliyor. Ve tabiî bu tür ucuz reklâma devlet yöneten, başbakanlık yapan insanların başvurmaması gerektiği. Bakanların, milletvekillerinin de aynı şekilde dindarlık, ibadet şovundan vazgeçmeleri gerektiği. Bu ülkede milyonlarca insan ibadetini evinde, köşesinde, ilân etmeden yapıyor.Ama arada Hülya Avşar gibi ilân edenler de var. Hülya Avşar'ı severim, haklı olduğu konularda sanatçı olarak desteklerim ama bu konuda, ibadeti reklâmla karıştırma konusunda bir eleştiri ve özeleştiriye ihtiyacı olduğu kesin. Çıktığı TV programlarında -ne tesadüftür ki- önce AKP'ye oy verdiğini söylüyor, ardından da "sonuna kadar müslüman olduğunu, kızıyla namaz kıldığını..." Zehranın başı örtülü fotoğrafı bile kullanılıyor, insaf yani.Bir kere üç-dört yaşında çocuğun başı örtülmez (gerçi bu gidişle doğar doğmaz örtüldüğünü de göreceğiz galiba)... Sonra müslümanlığın başı sonu diye bir şey olmaz. Belki "Cuma günleri namaz kılmana" rağmen hergün 5 vakit kılmadığın için "sonuna kadar müslüman" olamıyorsun, belki de oluyorsun. Takdirini sen ya da başkaları yapabilir mi bunun? Ve tabiî ki şu soru geliyor; Bugüne kadar ibadetini defalarca açıklama gereği duymuyordun da Hülya'çığım şimdi AKP döneminde mi aklına geldi?Tesettür defilelerinin şimdi birdenbire artması gibi.. Kafasını bir eşarpla, bereyle örten, açık giyinmeyenler zaten tesettürlü demektir. Bunun ayrıca defilesine, şovuna gerek yoktur zira her tayyörle, elbiseyle bunu yapmak mümkündür. Tabiî özellikle Arap kıyafetine ihtiyaç duymayanlar için.Sizi bilmem ama bu din istisman görüntülerinden, siyasetçi eşlerinin türban destekleyen haberlerinden, detaylarla gündemin meşgul edilerek zaman kaybedilmesinden bana gına geldi artık!
Bu "ödüller" konusunda her zaman emin olmak mümkün değil. Demek istediğim şu ki Oscar ödülleri gibi dünyanın en ciddi, akademi üyeleri tarafından verilen sinema ödüllerinde bile şike olabiliyorsa birçok başka ödülde de olabilir diye düşünüyor insan. Örneğin Chicago filminde Oscar alması gereken acaba gerçekten Catherine Zeta Jones muydu yoksa Renee Zellweger miydi; hangimiz emin olabiliriz? Acaba Kirk ve Michael Douglas'ların bu sonuçta bir rolü oldu mu, olmadı mı?"Hours" filmiyle Oscar Nicole Kidman'a verildi. Oysa filmdeki diğer kadın oyuncular, diyelim ki Meryl Streep de en az onun kadar başarılıydı. Sadece güzel kadın imajından çıkarak ilk kez "karakter" oynaması mı bu sonucu yarattı, bir haksızlık oldu mu, olmadı mı kim emin olabilir? Hiç kimse...Bunlan gördükten ve Oscar'larda bile dönen oyunları Hollywood'dan yapılan açıklamalardan öğrendikten sonra alınan, verilen ödüller fazla inandırıcı gelmiyor artık.Geçenlerde Amerika'da bir basın kuruluşu "en iyi oyuncular" listesini açıkladı; Nicole Kidman, Julia Roberts, Sean Connery, Dustin Hoffman, Al Pacino gibi isimlerin bile önünde. Nasıl inandırıcı gelebilir bu? Tom Cruise'la evliyken adı anılmıyordu, berbat filmlerde oynuyordu da birden bire sihirli bir değnekle mi dokunuldu Nicole'e? Fazla ani olmadı mı bu çıkış? Yoksa ben mi fazla şüpheci davranıyorum.Bizde de bakıyorsunuz her meslekte henüz yeni ortaya çıkan bazı isimler ödül alıyor. Neyle aldığına bakıyorsunuz ortada bir şey yok. Ajanslar, PR şirketleri filân mı ayarlamaktadır bu ödülleri, yoksa en fazla şov yapan, medyatik olan mı oturduğu yerde kazanmaktadır belli değil.Amaaa. Öte yanda öyle bir isim geliyor ki ortaya bazen hiç kimsenin bir itirazı, şüphesi olamıyor. Başarısına herkesin şapka çıkardığı, saygı duyduğu, yıllar boyu emek vererek, adım adım zirveye çıkmış isimler bunlar. Ve öyle kaset, kitap, oyun, film çıkardığında kanal kanal dolaşmayan isimler. Son örneği Gencay Gürün.Tiyatro İstanbul'un Genel Sanat Yönetmeni Gencay Gürün bu tiyatroyu yoktan var etti. Oyunları, oyuncu kadrosunu büyük bir ustalıkla kendisi seçerek, çevirileri ve yönetmenliği kendisi yaparak, her zorlukla mücadele edip kriz dönemlerinde bile salonunu dolu tutmayı başararak var etti.Bugün İstanbul'un en başarılı tiyatrolarından birinin sahibi. Yönettiği oyunların Broadway'de sahnelenenlerden farkı yok. Bunun için ne gerekiyorsa yapıyor. Tiyatroya kendini böylesine adayan az isim var Türkiye'de.Gencay Gürün kısa süre önce 4 ödül birden aldı. Uluslararası Rotary Kulüpleri'nden "Yılın Sanatçısı", İstek Vakfı Kemal Atatürk Okulları'ndan "Topluma Katkı Sağlayan Örnek Kişi", Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri'nde "Onur Ödülü", Selim Naşit Özcan Tiyatro Ödülleri'nde ise "Tiyatroya Bir Ömür-Onur Ödülü"...Ne mutlu ona... İnsana emeğiyle, hak ettiğinden emin olarak verilen ödül kadar mutluluk veren ne olabilir?... Cevaplayayım; bu kadar mutluluk veren başka şeyler de vardır; sahnede ise "samimi alkışlar", yazar ise okuyucusunun içten sevgisi, doktor ise iyileştirdiği hastaların mutluluğu, hiçbir şey değilse bile ailesinin sevgisi, sevdiklerinin sağlığı, huzur ve daha çok şey.Hani Bernard Shaw'un sözü gibi; "Bugün hiçbir şey yapmadım der insan bazen... Bir şey yapmadım ne demek, yaşadınız ya..." Yaşamın anlamını bilenler için sahip olduğu her şey ayrı bir ödüldür.Nerede kalmıştık, unutmayalım. Gencay Gürün'ün ödüllerinde. Evet, insanın bir ömür verdiği işinden hakkıyla ödül alması büyük bir keyiftir. Oyunlarının hemen hepsini görmüş bir tiyatrosever olarak onun heyecanını, mutluluğunu paylaşıyorum ve gönülden kutluyorum kendisini.Burada anlamadığım tek bir şey var; Gencay Hanım çalışmaya devam ediyor ve iki Onur Ödülü kazanmış. Onur Ödülü meslek yaşamını tamamlayanlara verilmiyor mu?Yanlış mı biliyorum yoksa?