Zerda ve Medeni Kanun 2

29 Haziran 2003

MHP'nin Medeni Kanun Komisyonu ndaki üyeleri kabul edilen yasal rejime şiddetle karşı çıktıkları, basında eşleriyle ağız birliği ederek bunu Meclis çoğunluğuna da empoze ettikleri ve gecenin bir yarısında apar topar oylama yaptırdıkları için bu değişiklik eşitliği sağlamadığı gibi daha da büyük bir eşitsizlik ortaya çıkardı.Kadınlar unutmadıBu kanun değişikliği 2002'den önce evlenenler ve sonra evlenenler olmak üzere kadınları ikiye böldü. Birinci grup bunca yıldır o değişikliği beklediği halde göz göre göre mağdur edildi.Bunun yapıldığı günlerde "Kadınlar bunu unutmayacak, sizi cezalandıracak" demiştik, inanmadılar. Seçmen sayısının yarısını oluşturan kadınlar onları cezalandırdı. Bundan hiç şüphem yok.Bu yasa ile avukatlar, hakimler de şaşkına döndüler. Boşanma sırasında 1 Ocak 2002'den önce edinilen mallarla sonra edinilenlerin, kadın ve erkeğe miras yoluyla kalan mal-mülkün ayrılması aylar sürüyor. Oysa eğer o tarihte milletvekilleri eşlerine ve kendilerine güvenseler, mal kaçırmak istemeselerdi gayet basit bir çözümle iş halledilebilirdi. Birçok Batı ülkesinde olduğu gibi; Tüm evliliklere aynı şekilde uygulanacak ve evliliğin başlangıç tarihiyle bitiş tarihi arasında edinilen mallar (miras, bağış haricinde) paylaşılacak.Bu konu şimdi AKP Hükümeti'ne kalıyor. Geçen hükümet döneminde yapılan bu büyük yanlışa AKP milletvekilleri karşı çıkmış ve "Yasa'nın Yürürlük Maddesi "ne muhalefet şerhi koydurmuşlardı.Türkiye'nin kadın ve erkek vatandaşlara eşit haklar sağlanması konusunda imzaladığı birçok uluslararası anlaşma var. Birleşmiş Milletler'in "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi" var.AB için Uyum Yasaları çıkarılırken en başta Yürürlük Maddesi düzeltilmeli.Malûm; kadınlar unutmuyor! Zerda gelecek bölümlerinde bu konuyu da işlemeli...Hastane değil beş yıldızlı otelSağlık konularına ilginizi bildiğim için ara sıra yeni haberler vermek istiyorum size. Bir süre önce "Süper Doktorlarımız" röportaj dizisiyle (İstanbul Cerrahi, International, Cerrahpaşa, Memorial, Çapa, Amerikan Hastanesi gibi) birçok iyi hastaneden söz etmiştim. Ama hepsi o kadar değil tabii. Bunların dışında bildiğimiz ve bilmediğimiz çok iyi hastaneler ve doktorlar var Türkiye'de.Benim bilmediklerim arasında İsviçre Hastanesi var örneğin. Anadolu yakasında bulunan bu hastaneyi kısa süre önce bir arkadaşımın orada geçirdiği "by-pass" operasyonu dolayısıyla gördüm, görür görmez de yazarak size duyurmam gerektiğini düşündüm.Siyami Ersek Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Klinik Şefi de olan Dr. Fuat Bilgen ile Dr. İzzet Arkan tarafından yapılan kalp ameliyatından maşallah turp gibi çıktı ve birkaç gün sonra eskisinden de iyi bir kondüsyonla işine döndü arkadaşımız. Doktorlarının başarısını, ciddiyetini, disiplinini ise anlata anlata bitiremedi. İsviçre Hastanesi'nin düzeni, temizliği, hasta bakımı ise orada bulunduğum birkaç saat içinde benim de takdirimi kazandı.Alman Hastanesi'ne daha önce kısa sürelerde hasta ziyaretine gitmiştim ama bu kez kalp damarlarını inceleyen Bilgisayarlı Tomografi (CT) için gittim ve dolaşma imkânım oldu. Böyle, beş yıldızlı otel gibi az hastane var Türkiye'de. Hem hastane olağanüstü, hem de sadece damardan bir iğneyle verilen ilaçla girilen tomografi aleti. Bu teknikle hiçbir sıkıntıya girmeden isterseniz anjiyo da yaptırabiliyorsunuz.Hemşireler de değiştiSon olarak hemşire ve uzmanların değişiminden söz edeceğim. Çeşitli hastanelerde yaptığım gözlemlerde hemşirelerin ve fizik tedavi gibi konularda uzmanların da olumlu yönde çok değiştiğini, geliştiğini fark ettim. Doktorların ve hastanelerin başarısına büyük katkıları oluyor. Örneğin International Hospital'ın fizik tedavi uzmanı Gönül Bıçakçı alanında çok takdir toplayanlardan biri.Bu nedenle başka şehirlerden bile fizik tedavi için gelen hastaları varmış.İşini sevgi ve saygıyla yapan hemşirelere takdirlerimi de Şişli'deki Tuzun Ajans aracılığıyla tanıdığım hemşire Nihal Tandoğan örneğiyle sunuyorum. Kaza geçiren bir hastaya ancak bu kadar iyi bakılabilirdi. Hiç değilse sağlık konusundaki hızlı ve olumlu değişim beni nasıl sevindiriyor bilseniz!Ter kokusuBu saçma haberlere de bayılıyorum yani, nereden buluyorlar, hangi deneklerden o cevapları alıyorlar bir tek onu anlamıyorum."Erkeğin ter kokusu kadını rahatlatıyormuş. Ter kokusundan kurtulamayan birkaç bilimci kafa kafaya verip bulmuş olmalılar herhalde bunu. Çünkü hangi kadına "Erkeğin ter kokusu" deseniz devamını dinlemeden yüzünü buruşturur. İnsanları belki ancak kendi kokuları o kadar rahatsız etmez diyecektim ki bunun bile doğru olamayacağını fark ettim birden.Lütfen Türkiye'de bu haberleri yazmayın yaa. Şimdi bir de mazeret çıkacak yıkanmayan ve deodorant alışkanlığı olmayanlara. "Ter kokularıyla kadınları rahatlatma görevi"ni üstlenecekler. Aman almayalım. Zahmet etmeyin.Iğğğhhh!

Devamını Oku

Adalet Bakanlığı kaldırılsın o zaman!

28 Haziran 2003

Birincisi tutuklu 20 sanığın yakınlarının Adliye'de hakim ve avukatlara baskı yapmak üzere hakaret ve küfürlerle olay çıkardıklarını anlatan haber.İkincisinde ise Adalet Bakanı Cemil Çiçek, N.Ç.'nin mektubuna basında geniş yer verilmesi üzerine sinirlenerek "yasalar böyleyse ben ne yapayım" diyor. "Hakimler ve savcılar mevzuata göre işlem yaparlar" mış.Bu haberlerin ikisi de "orijinal facia"dan farksız. O ne kadar korkunç ise bunlar da aynı derecede korkunç. Düşünün... Düşününce doğal olarakasabi bir titreme alıyor insanın bütün vücudunu zaten. Hakim ve avukatlar bu masum (!) adamların yakınlarının hışmından kurtulmanın çaresini arka kapıdan kaçmakta buluyorlar ve etraflarında onlan koruyacak bir polis gücü de yok.İşlemeyen adalete bir de baskı uygulanıyor. Hakim ve savcılar korkudan doğru karar veremeyecek. Avukatlar savunamayacak.Oysa geçenlerde Digiturk kanallarından birinde "kadına cinsel saldırı" olaylarının çok daha hafif bir örneği ile ilgili bir Amerikan filmi vardı."İndir pantolonunu!"Bir kadını çıplak olarak habersiz filme alan ve İnternet'te yayınlayan adam mahkemede. Kadın hakim ona soru sorarken birden "İndir pantolonunu" diyor. Adam şaşırıyor, bozuluyor... Kadın hakim "İndir dedim sana" diye bağırıyor. Rezil herif çaresiz çekine çekine indiriyor pantolonu. Hakim şöyle bir bakıyor, suratını buruşturarak; "Öyle saklayacak önemli bir şey de yokmuş zaten" diyor ve ekliyor "Jüriye doğru dön şimdi"... Jüride başka kadınlar da var, adam iyice bozuluyor ama kurtuluş yok,dönüyor. Bütün salonda fısıltılar, gülüşmeler...Bunlara katlandıktan sonra da salonu pantolon ayaklarda terketmek zorunda kalıyor.Nasıl? Başkasının haklarına saldırıda bulunan birine aynı duyguyu bir kez olsun yaşatmak güzel ceza değil mi? Tabiî şüphesiz o ceza orada bitmiyor. Çözüm böyle olup, adalet yerini bulduğunda ve insanlar buna inandığında, hakimler zaten düzgün olan yasaları korkusuzca uyguladığında aynı suç bir daha o kadar kolay işlenemiyor.Bunun yapılmadığı ülkelerde ise 28 kişi utanmadan bir insanın geleceğini karartıyor. O ülkelerde birçok kişi "Adalet nasılsa yapamayacak" diyerek suçluların cezasını kendi vermeye de kalkıyor.Adalet Bakanı'nın sözlerine gelince ona da şunu söylemek lâzım. Bu ülkede "mevzuat" diye bir şey yok. Mevzuat toptan yanlış. Eski ceza kanunlan feci idi yeni tasarı ondan beter. "Töre Cinayetileri'ne ceza indirimi yok" diyorlar, namus cinayetlerine 10 yıla varan ceza indirimi koyuyorlar. İkisi arasında ne fark var? Kadın kaçıran veya tecavüz eden evlenirse kurtuluyor. Çocuklara tecavüzde "rıza alınarak ilişkiye girilmişse" ceza 10-15 yıldan 4-5 yıla iniyor, (çocuğun rızası ne demek?) Komedi veya trajedi burada bitmiyor, daha çook uzun.Adalet Bakanı böyle bir olay karşısında "Mesele TCK'da başlıyor. Tecavüze, çocuk tecavüzüne ve tacizine öyle cezalar gelmeli ki düşüncesi bile titretmeli. Tasarı yeniden ele alınacak. Ve bu 28 kişi cezalarının tamamını çektikten sonra bir daha göreve dönemeyecek" demeliydi. Sonuna kadar da takipçisi olmalıydı.Diyemiyorsa ve olamıyorsa Adalet Bakanlığı' nı da kapatsınlar. Kendisi mevcut olmayan kavramın bakanlığına ne gerek var. İş ve İşçi Bulma Kurumu mudur devlet?(Not 1: "Kadın yazarların sesi çıkmıyor" diyen arkadaşlarımızın sesi TCK yeni tasansı açıklandığında çıkmamıştı. Biz zamanında itiraz ettik, izliyoruz merak etmesinler!)(Not 2: Cumartesi gününden devam edecek olan Zer-da ve Medeni Kanun başlıklı yazım yukarıdaki yazı dolayısıyla bir gün sonraya bırakıldı. Gecikmeden dolayı okurlarımdan özür dilerim.)

Devamını Oku

Zerda ve Medeni Kanun

27 Haziran 2003

Bu diziyi beğeniyorum, TV'ler beni kolay kolay saatlerce esir alamıyor ama Zerda'yı kaçırmıyorum. Hem Yavuz Bingöl ve Ece Uslu başta olmak üzere oyuncularını başanlı bulduğum, hem de Anadolu kadınlarını "hakları" konusunda çok güzel bilinçlendirdiğini gördüğüm için. Senarist dahil tüm ekibe bravo doğrusu. Son izlediğim bölümde yakında kitabından söz edeceğim başarılı tiyatro sanatçımız Nedret Güvenç'i görmek de mutlu etti beni. Ne yetenek var o kuşağın sanatçılarında, izlemeye doymuyor insan.Gelelim yine son bölümdeki kadın hakları sahnelerine. Mahmut Ağa karısının çalışmasını istemiyor. O ise kendi bildiğini okuyarak çalışıyor. Sıra Ağa'nın tehditle korkutmasına geldiğinde ise eşi şöyle diyor: "Ne yaparsın yani. Boşar mısın? Senden izin alacak değilim. Kanunu biliyorum. İstersen boşanalım ben de malın mülkün bana düşen kısmını alır giderim." Şimdi, olay güzel. Kadınlara Medeni Kanun'da yapılan değişiklikle verilen haklarını gayet güzel anlatıyor ama bir hatayla. Burada sanki Medeni Kanun değişikliği tüm evlilikleri kapsıyormuş gibi bir hava var. Oysa son anda Ecevit Hükümeti'nin MHP kanadından bazı milletvekilleri tarafından yapılan baskı sonucu bu yasa değişikliği sadece yürürlüğe girdiği tarihten sonra yapılan evliliklere uygulanıyor. Ve önceki evliliklerde de sadece o tarihten (1 Ocak 2002) sonra edinilen mallara... Yani Mahmut Ağa ile karısı 1 Ocak 2002'den önce evlenmişlerse o güne kadar edinilen mallarda karısının hiçbir hakkı yok. Dizide ettiği sözlerin de bir anlamı yok. (Devam edecek)Adalete inanmıyoruz!Dün ve bugün gazete manşetlerinde yer alan "13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 28 kişi"nin serbest bırakılması ve bununla da yetinilmeyerek görevlerine iade edilmesi yalnız Türkiye'de değil yeryüzünde eşi benzeri görülmemiş bir facia haberi değilse nedir?Nedir? Bu ülkeyi yönetenler, ceza kanunlarını hazırlayanlar, uygulayanlar halka anlatsınlar bunu... Anlatsınlar ki burası gerçekten orman kanunlarının işlediği bir dağ başı mıdır, "AB'ye girdik, gireceğiz" diye sürekli olarak uyutulan, safdil vatandaşlarla dolu, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir garip üçüncü dünya ülkesi midir öğrenelim... Nerede yaşıyoruz bilelim.Bu olay ortaya çıktığında, Allah'tan korkmadan bir çocuğa aylarca tecavüz edenlerin, suratlarında korkudan, utanmadan eser olmayan fotoğrafları yayınlandığında "Korkmuyorlar, çünkü salıverileceklerini biliyorlar. Cezalandırın bunları. Öyle cezalandırın ki ibret olsun. Bu sefil saldırıları kimse yapamasın" diye defalarca yazdık. 'Yeni TCK tasarısında kadınlara, çocuklara tecavüzü önleyici yeterli madde yok. Vatandaşı veya tecavüze uğrayanı değil, tecavüz edeni koruyor. Yeniden gözden geçirilmeli' dedik ('Yazık bu çocuklara uyanın artık'- Nisan 2003, Tasarı değil skandal -Mayıs 2003.) Ama kadını sanp sarmalayıp, paketleyerek koruyacağını sanan ve bu konunun üzerinde kafa yoran anlayış nedense kadınları, genç kızları (ve hatta ayırımsız tüm gençleri) koruyacak yasalar üzerinde o kadar durmadı.Dile kolay 28 kişi... Olay filân değil gerçek bir felaket bu. Medeni bir ülkede isyan yaratacak, suçluların salıverilmesi halkı ayaklandıracak, ilgilileri istifaya mecbur edecek boyutta bir felaket. Ve mağdur N.Ç.'nin Adalet Bakanı' na yazdığı mektup bu felaketi çok güzel anlatıyor. Böylesi kararlara meydan verenlerin kendilerini mağdurun yerine koymaları da gerekir.Adalet Bakanı Türkiye'de adalet olup olmadığını halka anlatana kadar basın bu olayı asla unutturmamalı!

Devamını Oku

Avrupa şampiyonu bir Türk markası!

25 Haziran 2003

Günlük tempomuz çok hızlı, dinlenmek için zaman da aynı ölçüde kısıtlı olduğu için her toplantıya, her davete istesek de gidemiyoruz. Ama öyle toplantılar var ki kaçırmak mümkün değil; Vestel televizyonları ile bizi "Avrupa şampiyonu" yapan Zorlu Grubu'nun 50. yıl kutlaması gibi...1950'lerin başında Denizli'de küçük bir firma olarak ticarete başlayan Zorlu, tekstilden elektronik ürünlere, enerjiye kadar birçok dalda yaptığı üretim ve satışlarla yurt içi ve yurt dışında adını hızla duyurmuş. Sadece tekstilde yılda 600 milyon m2 ev tekstil üretimi yapmış.Türkiye'nin ağır bir ekonomik kriz yaşadığı 2001 yılında bile ihracat rakamını arttırmayı başararak 879 milyon dolarlık ihracat gerçekleştirmiş. Şu anda Ukrayna, Bulgaristan, Kıbrıs, Romanya, Makedonya ve Azerbaycan'da toplam 10 tekstil mağazasına sahip ve İran'la Türkmenistan'da da yatırımlara başlamış durumda.Vestel'e gelince... 2002 yılında yaptığı 1.080 milyon Euro'luk ihracat (%84'ü AB ülkelerine) ile Avrupa'da dünyanın en ünlü TV markalarını geride bırakarak satışta şampiyon olmuş. Bu başarıya şapka çıkarmaz, 50. yıl kutlamasına koşa koşa gitmez, onları alkışlamak ve o gururu paylaşmak istemez misiniz?Hepimiz isteriz elbette... Duymak ve duyurmak, gerçekten inanınca, çalışınca olabileceğini, başarının, hem de böylesine dünya çapında bir başarının gelebileceğini herkese, özellikle de gelecek için ümitsizliğe kapılan gençlere anlatmak isteriz.Nefis bir yaz akşamı. Beylerbeyi Sarayı'nın arka plânda olanca ihtişamıyla yükseldiği bahçesinde sultanların sofralarını aratmayacak büfeler hazırlanmış. Şık vapurlar, motorlar Bebek ve Ortaköy'den yüzlerce davetliyi Saray'a taşıyorlar. Eh, bu başarıyı kazanan bir grubun kutlaması da böyle olacak tabiî.Zafer Mutlu, Tayfun Devecioğlu, Güngör Mengi ve Selahattin Beyazıt'in da bulunduğu büyük bir grupla bir köşede Ahmet Nazif Zorlu'nun "Ben kriz tanımam" sözlerini tartışıyoruz. Siyasete, gelip geçen hükümetlerin başarısız yönetimlerin, ekonominin bundan fazlasıyla etkilenmesine rağmen Zorlu bu başarıya ulaşıyor. Acaba ülkeyi bu grubun yöneticileri kafasında insanlar yönetseydi Türkiye ne olurdu? Onlar "Biz hesabımızı iyi yaparsak IMF'ye de, başka yardımlara da ihtiyacımız kalmaz" diyorlar. Bunun için gerekli olan şartların başında da "iyi yönetim"i gösteriyorlar.Bir yandan "yolsuzlukların damarına girdik" derken diğer yandan elini haksız yere rahatça milletin cebine atmayan, "Kaldırın dokunulmazlıkları, önce biz temize çıkalım. Halkı sözlerimize inandıralım" diyebilen, diyebilecek yönetimleri kastediyorlar herhalde.O günler de gelecek yakında. Bu, dürüst, temiz yönetimle, çalışarak başanlacağını dünyaya gösteren firmalar, insanlar Türkiye'ye sonunda mutlaka örnek olacaklar. Onlara benzemeyenler bulundukları yerde bannamayacak. Gençlerimiz umutsuzluk içinde yaşamayacak.Ben de buna inanıyorum. Bütün kalbimle.Ve Zorlu Grubu'nü da içtenlikle kutluyor, nice 50 yıllar diliyorum.Akmerkez'de içki yasağıEtiler Akmerkez'in içinde çok güzel restoranlar var. Üst katta MAC RENZt, alt katta S CAFE ve HOME STORE...CREPERİE'nin yemekleri çok güzel ama orası kafe havasında olduğu ve belki gerçekten de böyle sayılabileceği için onu sıraya almıyorum. Ama diğer üçü (S CAFE'nin adında CAFE olmasına rağmen bal gibi dört başı mâmur restoran) enfes yemekleri olan restoranlar.Gidiyorsunuz akşam, güzel bir italyan ya da Fransız mutfağı örneği yanında bir bardak da soğuk bira veya şarap içmek istiyorsunuz değil mi? Yani hele birayı her ülkede sokak kafelerinde, öğlen saatlerinde de içersiniz.Hayır efendim, bir sıkı kontrol, bir kapatma tehdidi (ve geçenlerde üçünü de üçer gün kapattılar yapacaklarını göstermek için) adamlar korkudan Miller birayı bile veremiyor. "Ne içersiniz?"- Ne var? "Kola, su, ice tea".Çaresiz kola diyorsunuz. Şişe veya kutu olmadığı için açık, gazı kaçmış kola geliyor. Şekerli, renkli ve buzlu su... Yemeğimizin bütün keyfi de kolanın gazı gibi kaçıyor.Hani Milli Eğitim Bakanlığı'nın birinci görevinin 19 Mayıs törenlerini ve ders kitaplarından sarışın aile resimlerini kaldırmak olması gibi, bunların (kim kontrol ediyorsa, kaymakamlık herhalde) birinci görevi de içki yasağı.Neymiş efendim "öğrenciler de geliyor"muş. Avrupa'da, Amerika'da da öğrenciler her yere gidiyor ama içki alamıyor. Hiçbir restoranda 15-16 yaşında gençleri önünde içki, elinde sigarayla göremiyorsunuz. Kuralları koyun, doğru dürüst denetleyin, rüşveti önleyin isteyen yetişkinler de içkisini içebilsin.Bunun kafesi mi var? Hepsi kocaman restoranlar. Böyle saçma karar olur mu? Üstelik aynı uygulama bütün alış veriş merkezleri ve birçok benzer restorankafe için geçerli. Örneğin Mayadrom daki Bistro da da içki verilmiyor.Ne garip memleket oldu Türkiyemiz... Yazık!Önemli bir konferansARI Hareketi son yıllarda bölgesel ve küresel boyutta önemli konuları yurt içi ve dışından uzmanlar aracılığıyla tartışmaya açıyor. Böylece ülke geleceğini yönlendirecek konularda bilgi alışverişinde bulunulmasına ortam yaratırken bir yandan da sivil toplumun uluslararası ilişkilerdeki etkisinin artmasını sağlıyor...Bugünden başlayarak iki gün boyunca (26-27 Haziran) Hyatt Regency Otel'de devam edecek olan Güneydoğu Avrupa'dan Güvenlik ve İşbirliği Konferansı da 5. uluslararası konferans olacak.ARI Hareketi, Bölgesel ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü (İRİS), Friedrich Naumann Vakfı, İstanbul İsveç Konsolosluğu, Kokkalis Vakfı, Nato Kamu Diplomasisi Bölümü gibi kuruluşlar tarfından düzenlenen konferansa aralarında Kemal Derviş'in de bulunduğu çok sayıda konuşmacı (AB'den, Harvard Üniversitesi'nden, Almanya, Belçika, Yunanistan, Makedonya Cumhuriyeti'nden) katılıyor. Birinci oturum Perşembe sabahı 10.30'da.İlgilenenlere duyurmuş olayım.

Devamını Oku

Belediye nasıl ödeyecek?

24 Haziran 2003

Yaya geçidine canavar gibi giren Özel Halk Otobüsü şoförünü yüzde 50, Belediye'yi yüzde 30 ve merhum Ercan Anklı'yı yüzde 20 suçlu bulan rapor yeniden incelenmeli.Bu otobüslerin nasıl süratli ve dikkatsiz kullanıldığı, özel eğitimden geçirilmeyen yeni ehliyet almış şoförlere teslim edildiği, durağa vaktinde varamayan şoföre 100 milyon TL ceza kesildiği biliniyor. Okurlarımızdan gelen çok sayıda mail insanların sürekli olarak bu otobüslerin yarattığı tehlikeden muzdarip olduğunu gösteriyor.Yaya geçitleri dünyanın her tarafında yayanın değil, geçit noktasına gelen araçların durması esasına dayandığına göre Ercan Arıklı'nın yüzde 20 suçlu olması da mümkün değil.Belediye'ye gelince... Merak ediyorum onlar cana mâlolan bu zincirleme hatalarını nasıl ödeyecekler (ondan birkaç gün önce aynı noktada bir motosikletli genç yaralanmış, geçenlerde aynı yolda biraz ileride halk otobüsü bir başka yayaya çarptı.)Bizim paralarımızla para cezası olarak mı acaba?Benim daha parlak bir fikrim var. İngiltere'de bir ara uygulandı bu, şu anda hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum.Kazada suçlu olanların boynuna bir tabela asılarak yollarda halk arasında dolaştırılıyor. Tabelada işlediği suç yazılı. Örneğin;"Ben Esentepe'de yaya geçidinde sürat yaparak Ercan Arıklı'nın ölümüne neden oldum" yazıyor. Levhayı taşıyan, halktan gelen tepkilere katlanmak zorunda.Bizdeki kadar "aynı olayda çok suçlu"nun bulunduğu bir ülkede bu sadece sürücülere de uygulanmamalı.Bir adım daha ileri giderek belediye, karayolu ve trafikten sorumlu olanlara da uygulanmalı.Önce tercihli yol gibi hızlı gidilen bir yoldaki yaya geçidine ışık koymayan trafiğin bu işten sorumlu ismine (madem ki yaya geçidi var, duracak.)Yaya geçidini zamanında boyatmayan belediye ile karayollarının ilgili sorumlu memurlarına... Ve tabii sürücüye. 5 yıl hapisle yargılanacakmış. Bir canı neredeyse kasten denecek vurdumduymazlıkla almanın cezası olarak 5 yıl nedir ki? İndirimlerle kim bilir nasıl azaltılacak üstelik. Ehliyeti bile alınmıyor elinden. Bence...Bence "tabela"yı mutlaka denemek lâzım.(Not: Son Londra seyahatimde alışkanlık gereği yine durup bekledim yaya geçitlerinde. İyice etrafa bakındım. Oysa tüm araçlar 5-10 metre ötede anında nasıl duruyorlar görseniz.)Beyaz merakıBu konudan daha önce söz etmiştim (sanırım birkaç yıl oldu) ama durumun bu yıl iyice vahim bir hal aldığını görünce tekrar hatırlatayım dedim. Aslında köşeme bir de bu tür nezaket ve toplum kurallarını hatırlatan bir yer açmak istiyorum, elimi tutan şey bizim toplumun uyarılardan, ikazlardan pek hoşlanmaması. Herkesin 'en doğru'yu kendinin bildiğine inanması. Geçenlerde sosyete fotoğrafları sergileyen dergilerden biri kuaförde önümde duruyordu, biraz inceledim. Bir düğüne ait fotoğraflara üç-dört sayfa yer açmışlar. 15 fotoğrafın 10'unda davetlilerin (özellikle kadınlar) üzerinde beyaz kıyafetler var. Oysa dünyanın birçok köşesinde, ülkesinde (düğünde damatla gelinin yerel kıyafetler giydikleri dışında) beyaz renk geline ve (isterse) damada aittir. Konuklar nezaketen diğer renkleri tercih ederler. Bunun bir nedeni de o gecenin yıldızının gelin olması, topluluk içinde daha kolay fark edilmesinin sağlanmasıdır.Herkes beyaz giyince kim gelin anlaşılamıyor. Gelinin salonu gördüğü anki ruh halini düşünebiliyor musunuz? Yaşamın en önemli günlerinden birinde dostlarımızın keyfini kaçıracak bu kuralı unutmamak gerekiyor. Aynen iki kişi tatlı tatlı sohbet ederken zınk diye araya girmemek, biriyle konuşurken gözlerinizle sürekli etrafı taramanın, dikkati konuştuğunuz kişiye vermemenin nezaket dışı olduğunu unutmamak gerektiği gibi...Hepsini biliyoruz gibi geliyor ama rahatça atlayabiliyoruz. Ne dersiniz?Açık hava sinemalarıAh ne güzel günlermiş onlar... Çocukluğumdan, yaz akşamları mahalleden arkadaşlarla kalabalık gruplar halinde açık hava sinemalarına gittiğimiz günlerden söz ediyorum. Gündüzleri sokak başlarını trafiğe kapatıp paten yarışları yaptığımız, çevredeki bahçelerden elma aşırma seansları düzenlediğimiz (öyle demeyin, tadı evdeki elmadan çok farklıdır), yorgunluktan bitap düştüğümüz yetmez, geceleri de Türk filmlerine giderdik. Bir yandan toplu halde çekirdek çıtlatarak "Nayır, nolamaz"larla dalga geçmek, en acıklı filmlerde sandalyelerden düşecek kadar gülmek için. 14-15 yaşlarında biz daha çocukluğumuzu yaşıyor olurduk.Ankara'nın Bahçelievler semti çok keyifli, bizler için bulunmaz bir ortamdı o günlerde. Yaz akşamları ortalığı insanı sarhoş eden bir iğde kokusu kaplar, herkesi evden dışarı çıkmaya zorlardı adeta...İşte Parkorman'ın Haziran ortasında faaliyete geçen açık hava sineması hatırlattı bana bunları... Evet sadece Pazar akşamları (21.45) film gösterimi varmış ama olsun. Haftada bir gece hiç yoktan iyidir. Şu ana kadar Jack Nicholson'ın Asabiyim (harika, görmediyseniz kaçırmayın) ve Leonardo Di Caprio'nun Tut Tutabilirsen (yoksa "yakala" mıydı?) filmleri gösterilmiş. Bundan sonraki filmleri açık havada seyretmek isteyen İstanbul'lular 0212 - 328 20 00 no.lu telefon ile Münevver Taşkıran'dan bilgi alabilirler. Benim görmediğim film kalmadığı için pek şansım yok ne yazık ki!

Devamını Oku

Her şey olmak istiyorum (2)

23 Haziran 2003

Batı ülkeleriyle karşılaştırdığımızda bizim gençlerimizin huzursuz olduğu görülüyor, çoğu üniversitede seçtiği meslek dalından da hoşnut değil. Gözleri pol para ve şöhret getirecek gösteri mesleklerinde. Çoğu yaşından büyük davranışlar içinde. Batı ülkelerinde ise insanlar daha huzurlu. Herkes kendi dünyasında mutluluk yakalamayı, yetecek kadar kazanmayı hedefliyor. Taşlar yerine oturmuş. Böyle olunca gözler bile daha mutlu bakıyor dedik dün.Sahip olduğu imkânlarla bütün dünyayı çocuklarının önüne sermeyi, tüm özgürlükleri sağlamayı eğitim zanneden, sorumluluktan böylece kurtuluveren aileler dışında TV'lerin inanılmaz olumsuz etkisi var gençler üzerinde.Hiçbir dönemde magazin, eğlence programlarıyla, dizilerle, sürekli sanatçı, manken reklâmı yapılarak gençler bu kadar esir alınmamıştı. Türkiye değerlerini yerine oturtamadığı bir geçiş döneminde ve bu dönem de TV'lerin işgal boyutundaki baskısı altında.Koca ülkede birkaç bin kişiyle sınırlı olan aşırı zengin kesimin ve "sanatçı" adı altında toplanan grupların yaşantısının sürekli olarak empoze ediliyor olması gençleri tatminsizliğe, ne yapacağını bilmez bir ruh haline itiyor. Yanlış anlaşılmasın, işiyle meşgul, sansasyondan, gösterişten uzak yaşayan insanlar, sanatçılar ya da sporcular değil konumuz.Her gün medyada boy gösteren, olaylarının, gösterişlerinin ardı arkası gelmeyen hormonlu şöhretlerden söz ediyoruz. Gençlere gösterilen tek "başarı örneği" onlar. Gazetede, dergide, TV'de, restoranda, kafede, nereye baksanız her yerde onlar.Mersin Üniversitesi'nde eğitimini sürdüren genç okurumuz Yalçın Apaydın'ın mektubunda da aynı etki hissediliyor. Eksik olmasın, Vatan gazetesini önceleri benim yazılarım için aldığını şimdi ise müptelası olduğunu söyleyen Apaydın şöyle diyor 'mail'inin bir bölümünde;"Ben şimdiye kadar herşey olmak istedim, en fazla da oyunculuk. Ama işte malum sebeplerle İktisat'a düştük (şu anda çok seviyorum) ve 2-3 aydır ben GAZETECİ-YAZAR olmaktan başka hiçbir şey düşünmüyorum."Son karar güzel aslında, zaten o da İktisat'tan sonra gazeteci olup olamayacağını soruyor (ki bence gerçekten istiyorsa mutlaka başaracaktır. Basında başka mesleklerden gelen ne çok isim var). Ama bakın iktisat okumak, sevse bile onu tatmin etmiyor. Hâlâ arayış içinde, işte benim arayışım da bu; Acaba gençler oyunculuğu gerçekten tek ilgi alanları olduğu ve kendilerinde o yeteneği gördükleri için mi istiyorlar yoksa nereye baksalar dünya nimetleri sadece bu işteymiş gibi gördükleri için mi?Dizi yıldızları, şarkıcılar, oyuncular, gösteriş, eğlence gündemin en tepesine oturtulduğu için mi?Onlara yüzlerce sanatçıdan, senelerce iyi bir noktaya gelmek için mücadele verenlerden yalnızca birkaçının o şöhret şansını yakaladığını da birilerinin anlatması gerekiyor artık!Müthiş bir SARS uyarısıUçağa binerken THY'nin dağıttığı SARS kontrolü kâğıdını görene kadar hiç güleceğim yoktu. O dakika bir gülme krizi tuttu hâlâ aklıma geldikçe gözümden de yaşlar geliyor.Ciddi ciddi girmişler konuya, isminiz, uçuş numaranız vs. vs. Arkadan ateşinizin o anda kaç derece olduğunu (durun bir dakika gülme krizim başlıyor yine galiba...SARSıla, SARSıla gülüyorum elimde değil), kuru bir öksürüğünüz olup olmadığını soruyorlar. Ben ilâveten boyumu da yazdım.Düşünün şimdi yanınızda derece taşıyor olacaksınız. Ve eğer dereceniz 37'nin üzerinde ise, öksürüğünüz de varsa hemen ilgililere bildireceksiniz ki sizi uçağa almasınlar. Gerisin geriye dönesiniz.Bunu yapmak zorundasınız(!) çünkü arkadan bir tehdit geliyor. Ateş ve öksürüğü doğru cevaplamayanlar Türk Ceza Kanunları'na göre cezalandırılacaklarmış. Yani bu uyarı belki Türk kanunlarını bilmeyen ve diğer ülkelerdeki gibi kesinlikle uygulandığını sananları biraz korkutabilir. Ama artık yabancılar da Türkiye'de ciddi suçlarda bile suçlunun iki gün içerde tutulup üçüncü gün bırakıldığını, aflarla 60-70 bin ağır ceza suçlusunun bile sokaklara salındığını biliyorlar.Kim korkar hain kurttan, pardon TCK tehdidinden?Komik, arkadaşlar, hem de çok komik. Gülerken, bir kuru öksürük ('yaş'ı nasıl oluyor acaba) tuttu beni ne ola ki?

Devamını Oku

Herşey olmak istiyorum (1)

23 Haziran 2003

Dün sayfamıza gelen ilân nedeniyle bir günlük gecikmeyle yazıyorum... Cumartesi günkü Sofistike Gençlerimiz başlıklı yazıdan devam ediyoruz.Üniversite öğrencisi okurlarımdan gelen tepkiler de aynı gerçeği ortaya koyuyor. Büyük şehirlerimizde özellikle iki genç kesim var; birincisi ana baba parasıyla ve ailelerin yanlış eğitimi sonucu genç yaşta herşeye kavuşan, eli purolu-sigaralı, viskili-votkalı, altında son model jipleriyle dolaşanlarla, az gelire sahip olan ama özenti içinde yukarıdaki grubu taklit edenler.İkinci grup, çok iyi bir yaşam düzeyi olsa da olmasa da daha bilinçli, aşırıya, gösterişe kaçmadan yaşamayı seven, bilgiye, kültüre önem veren ve ancak bu yolla kişilik ve yaşam kalitesine ulaşılacağını anlamış olanlar. Asıl doğru eğitimi alan kesim işte bu ikincisi.Eğitimi nereden alıyor bu gençler? Nedir doğru eğitimi etkileyen faktörler?Önce aile... Sonra okul... Hepsini etkileyen gelenek ve görenekler... Sonuncu olarak da başta TV'ler olmak üzere kitle iletişim araçları.Çalışmalarımız dolayısıyla çok sık yurtdışına çıkamıyoruz. Mayıs ayı içinde çeşitli kuruluşlardan gelen Köln, Roma, Paris gezilerine katılamadım. Oysa gazetecilerin ufkunu genişletmek, gelişmeleri ya da farklılıkları izleyebilmek, karşılaştırmaları daha doğru yapabilmek için diğer ülkeleri gezmesi, görmesi gerekiyor.Birkaç günlük Londra seyahatimde (THY'nin 250 dolarlık gidiş-dönüş paket programı harikaydı doğrusu) bu yazıyla ilgili izlenimlerim oldu örneğin... Karşılaştırınca görüyorum ki bizim toplumumuz, özellikle gençlerimiz son derece huzursuz. Kimse bulunduğu yerden memnun değil. Herkesin gözü kolay ama getirişi fazla mesleklerde... Gençlerin çoğunun amacı bol para aynı zamanda şöhret getiren işler bulmak. Bu işlerin eğlenceli olması da aranan bir başka özellik. O sonsuz arayış içinde herşey olmak istiyorlar, en çok da sanatçı. Diğer ülkelerde bu yok. Devletin işsizlere maddi güvence sağlaması, onları açlığa terketmemesi sonucu etkiliyor mutlaka ama toplumun kendi kendini doğru eğitmesinin büyük rolü olduğunu da unutmamak lâzım. Bati ülkelerinde insanlar para, giyim kuşam, marka ürünler, araba, sosyetik mekânlarda boy gösterme yerine işyerinde, ailede, arkadaşlar arasında mutluluğa, günlük yaşamlarındaki huzura önem veriyorlar. Dostluk, içtenlik, dürüstlük, kendini geliştirme en önemli kavramlar... Taşlar yerine oturmuş. Böyle olunca gözler bile daha huzurlu bakıyor! (Devam edecek)'Özgür Kadın'ın ve Göktürk'ün tesettürüİki haber... öyle iki haber ki insan gülsün mü, ağlasın mı memleketinin haline bilemiyor. Pazar günkü Star gazetesinde, İzmir'de bir kavşakta bulunan "özgür Kadın" heykelini birilerinin kalın kumaş ve süngerlerle sansürlediği haberi. Dikkatinizi çekerim heykel çıplak değil, üzerinde tek omuzlu bir elbise var (Ya Rönesans döneminin tamamı çıplak kadın ve erkek heykelleri bizde olsaydı?)Ve bugünkü Vatan'da değerli yazar Gülay Göktürk'ün Yeni Asya Gazetesi'ndeki röportaj fotoğrafında kısa kollu tişörtünün fotomontajla uzatılması ile ilgili haber. Yine de sevinmek için iki neden var; gazetenin ismi ya "Eski Asya" olsaydı? Ya Gülay Göktürk'e tesettür uygulayanlar gazete yerine ülkeyi yönetiyor olsalardı? Kimbilir neler görecektik.Gülay Göktürk insanların giyimlerinde ve yaşamın her alanında, her türlü özgürlüğe sahip olmalarını savunan bir yazardır. Ama görüldüğü gibi "sınırsız özgürlük" böyle de işleyebiliyor. Demokrasinin "sınırlı özgürlükler, kurallar" rejimi olmasının nedenini ve önemini anlıyoruz böylece. Laikliğin de...Dinin, inancın Allah'la kul arasında olması gerektiğinin, belli bir inancın diğerleri üzerinde baskı kurmasının önlenmesinin önemini de...Bir kez başlandı mı sonu gelmiyor "kadın üzerinden yapılan siyaset"in... Tesettür şovlarının.Keşke Londra sokaklarında gece gündüz konuyla ilgili yürüyüşler yapan, pankartlar taşıyan İranlılar gelip bize anlatabilseler!

Devamını Oku

Sofistike gençlerimiz

20 Haziran 2003

Birkaç yıl için New York'a giden ve iki çocuklarına eğitimlerinin bir kısmını orada yaptıran bir Türk ailesi... Büyük çocuk, lisenin üç yılını tamamlayıp yine ABD'de üniversiteye başladığı için kurtuluyor. Küçük ise lise birde aileyle birlikte Türkiye'ye dönüyor. Ve döndüğüne döneceğine pişman oluyor.Her ne kadar giderek Batı'ya yaklaştığımızı, yaşam tarzımız, giyim kuşamımız ve hatta değişen kültürümüzle aradaki farkı kapattığımızı düşünsek de, ortada öyle büyük bir anlayış ve kültür farkı var ki...En büyük fark onlarda taşların yerine oturmuş, bizde ise halâ oturmamış olması...Bundan en fazla zarar gören ise 15-25 yaş kuşağı oluyor. Ve ben bu kültürler arası farkı (bundan gelenekleri kastediyorum) şu anda ingiltere'de sokakta dolaşırken, TV izlerken bile açıkça görebiliyorum.Tanıdık ailenin küçük kızı Türkiye'nin en iyi okullarından birini kazanarak İstanbul'da bir yıl geçirdi. (Ondan size daha önce de söz ettim aslında, yazılarımı devamlı okuyanlarınız hatırlayacaklardır.) Bu bir yıl içinde ilk şoku arkadaşlan yarattılar. Hepsi yaşlarının üzerinde davranışlara sahip olan, 15 değil 25 yaşında gibi yaşayan gençler..O yaşta bile sıcacık dostluklar kurmak, okula yeni gelen arkadaşlara yakınlık göstermek yerine dışlayan, birbirine tepeden bakan, her alanda rekabet için yaşayan, kıskanan, kıskandıran, sarkastik, alaycı gençler. Dedikoduyu, gösterişi seven, sigara, gezme tiryakisi gençler.İkinci şok bir kısmı yabancı olan öğretmenlerden geldi. "Yabancı" olanlar dahil çoğu, lise öğrencilerine çocuk gibi davranıyor, alay ve hatta hakaret ediyor, kırmaktan çekinmiyor. "Amerikalı öğretmenler Amerika'da bu şekilde davranamazlar. Şikâyet edildiğinde başları derde girer, öğrencilere orada büyüklere olduğu kadar saygı gösterilir. Burada onlar da alışıyorlar öğrenciyi aşağılamaya" diyordu genç öğrenci.İstanbul'a isteyerek dönmüştü ama mutsuzdu.Nihayet geçen Mayıs ayında anne ve babasıyla birlikte on günlüğüne New York'a gitti. Eski arkadaşlarıyla buluştu ve ne oldu biliyor musunuz? Aile yalnızca kızlarının hatırı için tekrar New York'a dönmeye karar verdi.Öylesine mutlu olmuştu yabancı arkadaşları arasında genç kız. Garip gelmiyor mu bu size de? Kendi ülkesinde, kendi insanları arasında bulamadığı, bulmak için mücadele verdiği havayı yabancılar arasında hissetmesi garip değil mi?Tabii ki öyle. Ama bu farkın milliyetlerle ilgisi yok, sadece toplumların hayata bakışı ile ilgisi var. Biz de sınayarak, yanılarak hayatta neyin daha önemli olduğunu ve çocuklarımıza ders eğitimi kadar doğru kişilik geliştirme eğitimi vermek gerektiğini öğrendiğimizde ancak, bu fark ortadan kalkacak.Kızlarının New York'taki arkadaşlarıyla neden daha iyi anlaştığını sordum annesine..."Orada 15 yaşındakiler yaşlarını yaşıyorlar ve içten arkadaşlığa önem veriyorlar. Kimse gösteriş, para ve güç yarışı peşinde değil. Strese girmiyor" dedi.ChocolateRite Carlton otelin yanında Chocolate isminde bir restoran var. Kendi güzel, yemekleri güzel, daha çok gençlerin gittiği şirin bir yer. Geçenlerde sinemaya gittiğimizde yemeği orada yedik. Yanımızdaki masada genç bir çift oturuyor. Erkek 20-21, kız 17-18 yaşlarında. Erkeğin elinde puro, kız sigaranın birini söndürüp birini yakıyor. Önlerinde birer viski kadehi. Giyimleri de aşırı gösterişli. Masum yüzleriyle tezat halindeki bu yaşlarından büyük, sofistike görüntü, insana rahatsız edici geliyor. Ama onlar bu özelliklerinde yalnız değiller. Şehirlerde aynı yaşlardaki birçok gencin özentisi aynı;"Bir an önce büyümek. Anneler, babalar nasıl yaşıyorsa öyle yaşamak."Peki bu özenti nereden geliyor ve değişmeye nereden başlayacağız?Gençlerimizin 15-16 yaşında sigara, viski, votka içmesini nasıl önleyeceğiz?(Yarın: Her şey olmak istiyorum)

Devamını Oku