Bugüne kadarki tüm tecavüz olaylarını yazdık, çok iyi etki yapmış olmalı ve Adalet Bakanlığı da tecavüzcülerin her olayda neden serbest bırakıldığını araştırmış, hesabını sormuş bulunmalı ki yeni olaylarda da aynı hukukî(!) sonucu görüyoruz.Birisi bir Türk ile evli (ve tabiî bu olaydan sonra doğal olarak evliliği boşanmayla sonuçlanacak) olan iki Rus kadınına tecavüz edenler de serbest bırakılmış. Hele kadınlar Rus olduğu için daha da çabuk olmuştur bu. Türkiye sınırlan içindeki tüm Rus kadınların "Nataşa" olduğu kesindir ya! Nataşalara tecavüz millî bir haktır (Tecavüze uğrayan iki kadın tecavüzcülerin serbest bırakılmasına isyan etmişler. Ne cehalet!)Kadınlar Rus değil de Alman, Avusturyalı, Fransız olsalardı durum farklı mı olacaktı? Yoo, onlar da ülkelerine döndüklerinde "tecavüz Türkiye'de turistik programlara dahil. Turizme katkı olarak görülüyor" diyeceklerdi. Öyle olması bekleniyor bu şartlar altında zahir. Daha önce de Türkle evli olan Rus kadınlara polis tecavüzleri bile duyulmadı mı bu ülkede? Çocuklara tecavüz edenlerin ve diğerlerinin tümüyle serbest bırakıldığı duyulmadı mı? Evli kadına, bekâr kadına, genelev kadınına tecavüz suçlarına yeni TCK Yasa Tasarısı'nda farklı cezalar getirileceği açıklanmadı mı? Tecavüz "bireye karşı suç" olmaktan çıkarılıp "Edep törelerine karşı suç" gibi anlamsız bir başlık altına alınmak istenmedi mi? işte, alın size yüzlerce edep töresine karşı suç. Ve gördüğünüz gibi bu SUÇ BİLE DEĞİL. Ne acı böyle bir ülkede kadın olmak.Ondan sonra da oturup kadın intiharlarının nedenini merak ediyorlar. Türkiye'ye neden yeterince turist gelmediğini de... Kendi vatandaşlarının canını nasıl kurtaracağını bilmediği başıboş bir ülkeye siz olsanız ailenizi götürür müsünüz?Birileri bu rezalete, adaletsizliğe dur demek zorunda artık!Ne özerklik ama!Hükümet yeni YÖK Yasası Taslağı'nı incelemek üzere üniversitelere göndermeye karar verdi biliyorsunuz. Uygulamaya başladı da. Taslak inceleniyor.Biraz zor oluyor mamafih... Önce yeni bir taslak gönderip, gönderdiğini iki gün sonra değiştirerek ve rektörlerin hangisine inanmaları gerektiği konusunda kafalarını karıştırarak ilginç bir "inceleme ve ortak çalışma" yöntemi bulmuşlar. Bu gidişle 3-5 yıla kalmaz anlaşırlar herhalde. Aynca yayınlanan yeni bir genelge ile doçent ve profesör atamaları dışında tüm atamalar durdurulmuş. Yani yardımcı doçent, araştırma görevlisi gibi elemanlara ihtiyaç duyulduğunda hiçbir şekilde bu elemanlar bulunup çalıştırılamayacak. Ne hoş bir fikir(!) ama...Bir yandan "Üniversitelere idari özerklik" derken öte yanda mevcut bağımsız karar verme inisiyatifini de ortadan kaldıran, her karar, her ihtiyaç için bakanlıkları devreye sokan muhteşem bir sistem. Bu kadarına "pes" demezseniz ne dersiniz?Bizim ormanlarımızBodrum ve Marmaris'teki yüzlerce hektarlık orman yangınının "orman vasfını yitirmiş alanlarda inşaat izni" verileceği haberinden sonra çıkması hepimizin kafasında soru işaretleri oluşturdu. Orman Bakanı'nın "Kimse heveslenmesin, o bölgeler yeniden ağaçlandırılacak" açıklaması da bizleri rahatlatmaya yetmedi çünkü benzer sözleri daha önceki yangınlarda da duyduk. Bu sözlerin ardından kısa süre sonra imar afları ve "orman vasfını yitirmiş arazi" izinleri gelmiştir hep.Nitekim birkaç gün önce 31 Aralık 2002 tarihine kadar Hazine arazileri üzerine yapılan kaçak yapılara af getirileceği haberini hep birlikte duyduk. Yanan orman alanlarına dikilecek yapılara af gelmeyeceğine kim inanır böyle bir ortamda? Bu nedenle ancak somut, kesin çözümlere inanabiliyoruz artık. Bodrum'da yanan 126 hektarlık orman alanının Doğuş Holding tarafından yeniden ağaçlandırılması için bakanlıkla bir protokol imzalanmış.Dikilenlerin yeniden yanmayacağı (veya yakılmayacağı) bilinemez ama onlar her şeye rağmen yeşili korumaya karar veriyor ve harekete geçiyorlar. Hepimize, çocuklanmıza, torunlarımıza ait olan bu ormanlar yandıkça/yakıldıkça biz mantar gibi yeniden türetmezsek orman bırakmayacaklar. Bodrum'u, Marmaris'i kel tepelere çevirecekler. O zaman nereye kaçacağız?Ayhan Şahenk Vakfı' nın yaptığı takdir edilecek bir girişimdir, inşallah başka vakıf ve holdingler de bu katkıyı genişletirler.Ama önce. Orman Bakanlığı ellerini kavuşturup ağaç dikecek gönüllü bekleyeceğine, ekilecek ağaçları korumak için gerekli önlemleri alacağını açıklasın. Ormanlık arazilerde ot yakan köylüleri, ateş yakıp piknik yapanları, izmarit atanları nasıl önleyeceğini, hangi ekiplerin ne gibi koruma çalışmaları yaptığını bilmek istiyoruz.Vergilerimiz nereye gidiyor?Nurcan'ı okutalım!Ekonomik krizde çalıştığı fabrikadan atılan ve aldığı 12 milyar TL tazminatı İmar Bankası'na yatıran Adanalı Ömer Kara'nın ve kızı Nurcan'ın üzücü hikâyesini dünkü haberlerde duydunuz.Aldıklan faizle geçinmeye çalışırken BDDK'nın bankaya el koymasıyla her şeyini yitiren ailenin kızı Nurcan "Artık beni okutamazlar" diyerek bir çatıdan atlamış, belinde ve bacağında kırıklarla kurtulmuştu.İnanın ben geçimlerinden çok, bu kadar okumak isteyen bir gencin tüm şansını kaybetme ümitsizliğini düşünüyor ve üzülüyorum.Evet, birikimini kaybeden bütün "off-shore"zedelere yardım edemeyiz ama belki Nurcan Kara'ya biraz ümit kazandırabilir, hayalini gerçekleştirmesine yardım edebiliriz.Ömer Kara ile görüştüm, bir hesap numarası verirse yazabileceğimi ve okurlarımızın yardımını isteyebileceğimi söyledim. "Hesabım filân yok ki. Bütün hesabım oydu işte" dedi. Yirmi-otuz milyonla bir hesap açtırmasını söyledim. Yarın bana cevap verecek. İlk parayı ben kendi maaşımdan göndereceğim.Siz de katılmak isterseniz, hesap numarasını Çarşamba gününe yazabileceğim. Bir düşünün... Belki istersiniz...
12 Temmuz'da "Anadolu Ateşi" gösterisi ile yapılan açılış törenine gidemedim ama bütün kalbim ve ruhumla oradaydım. Bodrum Antik Tiyatrosu benim için özel bir önem taşır.Yıllar boyunca bu antik tiyatronun bakımsızlığına, oraya buraya atılmış taşlarının çalınarak ev inşaatlarında kullanılmasına o kadar çok üzülmüş, öyle çok yazı yazmışımdır ki... Bir TV programında Bodrum'da tarihe gösterilen ilgisizliği, binlerce yıllık kalıntılar üzerine site inşaatı yapıldığını konu ettiğim için dönemin Kültür Bakanı programı kaldırtmıştı. Bunun gibi birkaç olaydan sonra birilerinin ayağına bastığında programa mutlaka zarar verildiğini görünce Türkiye'de haber programı yaparak gerçekleri anlatmanın zorluğunu anlamış ve kızarak vazgeçmiştim.Daha sonra "Gel haberleri hazırla ve sun. Haber merkeziyle birlikte çalış" gibi teklifler geldi ama hele Tansu Çiller döneminde 20 kadar "danışman" adı altındaki gözcünün eşliğinde hazırladığım programlardan sonra bana hiç de cazip görünmedi doğrusu.Neyse gelelim Bodrum Antik Tiyatrosu'na.. Turkcell ile Ericsson Türkiye, Myndos Kapısı'nın restorasyonu ve Osmanlı Kalesi'nin tarihi mirasımıza kazandırılmasından sonra Bodrum Antik Tiyatrosunu ele alarak restore etmiş ve baştan sona yenilemişler. Yazarken bile mutluluktan gözlerim yaşarıyor. Bu bizim için ne büyük bir şans, onlar için ise ne takdir edilesi çabadır.Hiç değilse tarihin, kültürün değerini bilen, korunmasınının ve kuşaktan kuşağa taşınmasının sorumluluğuna sahip birileri var. Devletin hatırlamadığını, yapmadığını onlar hatırlıyor ve yapıyorlar.Turizmi bilmiyoruz!Antalya'ya bir günde şu kadar turist geldi diye seviniyoruz. Antalya'ya gelen turistin yüzde 90'ı deniz, güneş ve kum için, ucuz ve kaliteli tatil için geliyor. Ama aynı sayıda turist Ege'ye gelmiyor. Hatta İstanbul'a bile gelmiyor. İstanbul'un en güzel otelleri yaz sezonunu yarı dolu (belki de o kadar bile değil) geçiriyorlar.Tarihimizi, kültürümüzü korumayı, kongre turizmini, eko-turizmini canlandırmayı ve elbette sunmayı bilsek, Avrupa'nın, Yunanistan'ın tarihi şehirleri gibi Türkiye'nin her bölgesi dolardı. Bizdeki tarih, kültür ve doğa zenginliği hiç bir ülkede yok ama değerlendiremiyoruz.Hâlâ turizmi güneş ve deniz turizminden ibaret sanıyoruz. Böyle sanırken bile en güzel sahillerimizin yeşilini yok edip arasında tek ağaç bulunmayan sitelerle doldurarak (Bkz Kuşadası, Kaz Dağları) doğanın dokusunu mahvediyoruz.Onun içindir ki Turkcell ile Ericsson Türkiye gibi özel kuruluşların tarihi koruma gayretleri çok ama çok önemli.Bu kuruluşlara minnet ve binlerce teşekkür borçluyuz.Bravo Greenpeace, bravo RadikalSahilde güneş altında kuruyan deniz yıldızlarını tek tek denize atan adamın hikâyesi gibi... Kendisine "binlerce deniz yıldızını tek tek atman ne fark eder ki?" diye sorana bir deniz yıldızını suya atarken "Bak, onun için fark etti" diye cevap veren adamın hikâyesi...Bu öykü bana hep bir kişinin dünyayı değiştirebileceği gerçeğini hatırlatır. Israrla, yılmadan çalışan bir ya da birkaç kişi dünyayı değiştirebilir. Küçük ve sonuçsuz görünen gayretler bile hayatlar kurtarabilir.Basın ve sivil toplum kuruluşları üstlerine cehennem zebanisi gibi gelen olumsuzluklardan yılmadan gayrete devam ediyorlar Türkiye'de. VATAN gazetesinin yolsuzlukların üzerine korkusuzca gitmesi diğer gazeteleri de cesaretlendirir ve olaylar bir bir açığa çıkarken Radikal de zehirli madde taşıyan bir geminin Türk karasularına girmesini önledi. Radikal önledi diyorum çünkü birçok gazete "yüksek miktarda zehirli asbest maddesi bulunan Novoçerkask adlı gemi" haberini verdi ama o manşet yapti. Manşetler çok önemli. Hepimizden koca bir alkış da Greenpeace üyelerine. Bir avuç insan küçücük teknelerle yanaşarak gemilere tırmanıyor, zehirli atık arıtma tesislerine giriyor eylem yaparak, afiş asarak dikkatleri çekiyorlar. Konu tamamen çözüme ulaşana kadar da peşini bırakmıyorlar.Bu memlekette tutuklanması gereken tecavüzcüler, katiller salıverilirken onlar gözaltına alınıyor ama yılmıyorlar.Helâl olsun Greenpeace'çiler, iyi ki varsınız. Onları tutuklayanlara bir çift sözümüz var:Yazıklar olsun toplumun iyiliği, sağlığı için çalışanları durduranlara!Ne Novoçerk...Her ne haltsa onu, ne de diğer zehirli atik gemilerini istemiyoruz. Gidip atıklarını kendi ülkelerinde temizlesinler.Burası ÇÖPLÜK DEĞİL!Erkek değil sürüngen!Ne aşağılık bir mikrop, ne solucanmış bu James Hewitt...Prenses Diana onu senelerce sevmiş, güvenmiş besbelli. Evliliğinin ilk gününden başlayarak kendisini o acuze kılıklı kadınla aldatan, hakaret eden, küçümseyen kocasının sebep olduğu bunalımdan kaçıp ona sığınmış. Evet, doğru olanı boşanmaktı, aldatacağına boşansaydı diyebilirsiniz ve haklısınız da. Ama başkalarını genel kurallara göre yargılamak da o kadar kolay olmamalı. Kadın boşandı, başkasıyla evlenecekti ve cinayet mi, değil mi belli olmayan bir kazada öldü. Ben cinayet olduğuna inananlardanım.Neyse olay bu değil, olay James Hewitt denen sürüngenin kadının ölümünden sonra bile arkasından açıklamalar yapması. İkisine ait özel bilgileri açıklaması. Para karşılığı satmasına hiç girmeyelim; o eyleme uygun sözcük bulmak bile zor.Kendisi için "Ben ahlâksızım, annem de böyle söylerdi" diyen bu aşağılık herifi keşke bir yere oturtsalar ve bütün dünya kadınlarını onun önünden geçip istedikleri tepkiyi vermekte serbest bıraksalar. Herhalde tükürükte boğulurdu rezil herif. O ana kadar sağ kalabilirse...Bir insanın, hele de bir erkeğin beraber olduğu kişi hakkında konuşmasından, özel bilgileri genel hale getirmesinden, hele de bundan çıkar sağlamaya çalışmasından daha zavallı bir durum olabilir mi? İki yetişkin insan arasındaki ilişki -eğer gerçekten insan iseler- karşı tarafın nzası olmadan açıklanamaz. Bunu yapanlar çıkıyor işte böyle ara sıra.Ve insanda tek bir duygu uyandırıyorlar; tiksinme!
Böyle de filozofik bir tartışma başlatılmış bulunuyor gezetemizde, katılmamak ne mümkün?Ben filozofça lâflar edecek değilim, ölüm hakkında onların söylediği lâfların çoğunda da ölüm korkusunun izleri fark edilir zaten.Normal, sağlıklı her insan, her ne kadar "ölüm de doğum kadar doğaldır" dense de bu düşünceden mümkün olduğunca uzak durmaya çalışır. Ölümden hiç korkmayan, düşündüğünde morali bozulmayan, yakınlarını, sevdiklerini kaybettiğinde bile camide gülüp eğlenerek konuşan, onları içip coşarak uğurlayanlar yok mudur; vardır elbet. Ama istisnadır onlar.Titanic filmini hatırlıyor musunuz? Orada sadece kaptan ve orkestra üyeleri korkusuzca bekleyebilmişlerdi sonu. Kaptan içkisini yudumlayarak, müzisyenler çalarak... Öbürleri her yolu denemişlerdi ölümden kaçmak için. Son ana kadar... Ya ateistlerin ölüm tehlikesiyle karşılaştıklarında birdenbire Allah'ı hatırlayıp kurtuluş için dua etmelerine ne demeli?Haşmet Babaoğlu Zincirlikuyu Mezarlığı'nın kapısına yazılan "Her canlı ölümü tadacaktır" nevinden tüyler ürperten bir sözü sınırsız bir hoşgörüyle karşılamakla kalmıyor, oraya böyle bir yazının asılmasına karşı çıkan Ayşe Özgün ve Deniz Arman'ın şahsında aynı düşüncede olan herkesi ölümden korkmakla suçluyor. Ona göre modern insanın çıkmazı ölüm düşüncesinden kaçmak. Oysa yüzyıllar önce yaşayan insanlar da aynı korkuyu hissetmiş ve bu konuda düşünceler açıklamışlardır.O mezarlığın önünden her gün geçen binlerce insanın gözü bu yazıya ilişiyor ve her ilişmede tüyleri ürperiyor."Her canlı ölümü tadacaktır." İyi, güzel de sabahın 8'inde işine ya da okuluna giden bir genç örneğin bunu hatırlamak zorunda mı?Ve acaba hatırladığında yaşamın anlamı bir an için bile olsa kaybolmuyor mu? Hayatı seven, coşkuyla yaşayan ve daha gelecekle ilgili bir sürü planı olan bir tanıdığınızı, yakınınızı aniden yitirdiğinizde... Bir mezarlıkta, kaybettiğiniz insanları ziyarete gittiğinizde de bu duyguyu hissetmiyor musunuz?"Bütün bu çabaların, bir gün beklemediğin bir anda her şey bitiverecekse, yaşamın ne anlamı var ki?"Güzel bir noktadan, harikulade bir manzaraya baktığınızda hiç "Yüz yıl sonra da buradan birileri geçecek ve aynı güzelliği görecek. Ama ben artık hayatta olmayacağım" diye düşündüğünüz olmadı mı? Küçük bir bebeğe baktığınızda "O yaşlandığında ben olmayacağım" diye düşündüğünüz? Ve öyle anlarda yaşamın bir rüya, bir halüsinasyon gibi olduğu, göz açıp kapayana kadar geçtiği duygusuyla ürpermediniz mi?Haşmet Babaoğlu'nun yazısını okuduktan sonra küçük bir araştırma yaptım. Genç, orta-yaşlı ve yaşlı bazı okurlarımıza oradan geçerken yazıyı gördüklerinde ne hissettiklerini sordum, istisnasız hepsi "Korkunç geliyor. Yazıya bakarken sinirlenip kaza yapmak bile mümkün" cevabını verdiler. Özellikle gençlerin fena halde siniri bozuluyor.Bizim yaptığımız kendi görüşlerimizi açıklamak. Oysa konu çoğunluğu ilgilendiriyor. Belediye böyle hiçbir başka mezarlıkta rastlanmayan bir uygulama için geniş çaplı anket yapmalı. Rahatsız edici bir yazıyı emrivaki ile asamamalı. Yoksa anketi biz mi yapsak?Güzellik uykusu kime lazım?Şimdi çoğunuz, özellikle de erkekler hemen "Kadınlara tabii" dediniz değil mi? Bilemediniz işte.. Güzellik uykusunun kadınlardan çok erkeklere gerekli olduğu bilimsel şekilde ispatlanmış.14 Temmuz tarihli Newsweek dergisindeki haber Penn State Tıp Koleji'nde kadın ve erkeklere uygulanan deneyi anlatıyor. İki ayrı grup, deneyin ilk 4 gecesinde 8'er saat, daha sonraki 8 gecede ise 6'şar saat uyuyorlar. Erkek ve kadınlar bu uykuların sonunda uygulanan konsantrasyon testinde aynı başarıyı gösteriyorlar ama... Yorgunluk yapan TNF-alpha hormonu kadınlarda, erkeklerden daha düşük çıkıyor.Uzmanlar bundan kadınların anneliğe göre programlanmış vücutlarıyla 6 saat sürede bile derin bir uykuya erkeklerden daha kolay ulaştıkları sonucunu çıkarmışlar.Basit bir sonuç olmadığını söyleyeyim. Az uykunun veya uykudan dinlenerek kalkmamanın neden olduğu "yorgunluğa bağlı yüksek hormon düzeyi" uzun vadede kalp problemlerine yol açıyormuş.Erkekler, güzellik uykularınıza önem vermek zorundasınız. Haberiniz olsun.. Bu iyiliğimi de unutmayın.
O fotoğrafa bakarken Kim teselli edebilir ki bu bağrı yanık anayı? Bebeğini kucağına geri veremedikten sonra hangi söz onun acısını hafifletebilir?" diye düşünmüştüm. Ali gitti gider, maganda hâlâ bulunamadı.Bulunsa ne farkeder ki? Muhtemelen onu da "Yeri nasılsa belli" diyerek serbest bırakırlar, içeri alsalar ne farkeder? Bu yasalarla 3-5 ay sonra salıverirler. O da olmazsa bir ara "af çıkar nasılsa.Şu haberlere bir göz atin. Bodrum'da iki gazeteci kafalarında şişe kırılarak kan revan içinde bırakılıyor. "Zevk için dövdüm" diyen saldırganlar serbest..Hamile eşlerini bebekleriyle birlikte öldürenler serbest, 11-12 yaşındaki kız çocuklara tecavüz edenler serbest.. Adalet, hukuk olmayınca bir ülkede eline tabancayı, bıçağı alan fırlıyor sokağa. Hiçbir neden bulamasa etrafa körlemesine, keyif için ateş açarak can alıyor. Cezası yok nasılsa. Böyle saçma sapan bir düzen düşünülebilir mi?Kör kurşunların sahibini bulamıyorsunuz, diğer suçlular ise yasadaki boşlukları, yargılama sisteminin zaafiyetini bildikleri, önceden ezberledikleri için hafifletici nedenleri yakalandıkları anda sıralayıveriyorlar. Aklı bal gibi başında olanlar birden bire "aklî dengesi bozuk" hale ; dönüşüyor. Öldürülen kendini savunamayacağı için "ağır tahrik'te bulunmuş oluyor. 60 yerinden bıçaklanan kadınlar "kocasını kıskandırmış, şüphe uyandırmış" oluyor. Tecavüz olayında mağdur çocuk bile olsa "kendi rızası ile" gelmiş oluyor.Silâhlanma şartıKısacası Türk Ceza Kanunu'nün yetersizliği, zayıflığı ve o zayıf yasaların bile uygulanmayışı koca ülkeyi kanlı bir cadı kazanına çeviriyor. Adalet Bakanı'na "Çıkın açıklayın, bu adamlar ne hakla serbest bırakılıyorlar" diye soruyorsunuz, Bakanlık'tan çıt çıkmıyor.Küçük Ali'nin Iskoçya'daki cenazesinde rahip "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi için silâhsızlanmasını şart koşalım" demiş.Bunu biz de en az o rahip kadar istemek, silâhsızlanmayı desteklemek zorundayız. Oğlunu bir arkadaş kurşunuyla yitiren Nazire Dedeman kurduğu vakıfla senelerdir bu konuda tek başına mücadele veriyor.Vatandaşlarının güvenliğini sağlayacak bir adalet sistemi olmayan ve doğal olarak alti üstüne gelen ülkede hiç değilse magandalar silâh taşımanın karşılığında ağır bir ceza olduğunu bilmeliler. Ama o yasadan da önce adalete önem veren bir Adalet Bakanı'na ihtiyacımız var!(Not: Şartlarımız muhteşem yani; Ulaştırma Bakanı'nın gemi işiyle başı dertte, Maliye Bakanı'nın devlete ait orman arazisinde kaçak evi var, Adalet Bakanı olaylara seyirci, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan'in ağzı var dili yok, neyle meşgul belli değil. Bundan iyisi olabilir mi?!)
Her kelimesiyle doğru bir tanım; 25 yıl milletvekili ve senatör olarak hizmet eden ama bir an bile dürüstlükten şaşmayan bir insandı.Aynı dönemin bir çok siyasetçisi için benzer bir tanımı yapmak mümkün. Onlar siyaseti "zenginliğe kavuşmak" için istemezlerdi. Askerlik gibi bir vatan göreviydi bu. En onurlu, en üst düzeyde dikkatle taşınacak bir görev, bir sorumluluk Son 20 yılda zirveden tabana doğru nasıl bir olumsuz değişim yaşadık, inanılır gibi değil.Ağabeyim mimarlık eğitimini Almanya'da bitirerek döndüğünde annem çekinerek babama "Acaba ona nereden başlaması konusunda fikir verir, yardımcı olur musun?" diye sormuştu.Hiç unutmuyorum babamın kaşlarını kaldırarak verdiği cevabı: "Hayır, olmam. Kendi düşünsün, karar versin, istediği yerden başlasın..." Bunun üzerine ağabeyim bir süre Türkiye'de uğraşmış, sonra da Almanya'ya dönerek oradaki arkadaşlarıyla çalışmaya başlamıştı.Aradaki farka, değişime bakın. Şimdiki siyasetçiler bırakın yol göstermeyi, çocukları için her türlü nüfuz kullanma, büyük firmalarla karşılıklı "sırt kaşıma" işlemlerini fütursuzca yürüttükten sonra "Ne yapsın çocuklar yani, çalışmasınlar mı?" diye soruyorlar.Babadan zengin oğullarUlaştırma Bakanı'nın oğluna para veren firma bir hafta sonra devletten ihalesiz olarak gemi kiralayıp üzerine Bakan'ın da daha önce genel müdürlüğünü yaptığı şirketin ismini koyabiliyor.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın oğlu Ülker'in Anadolu yakası bayiliğini yaptığı için Cola Turka'nın da dağıtımını yapıyor. Coca Cola'nın Anadolu yakası bayiliğinde ise eski Başbakan Mesut Yılmaz'ın oğlunu görüyoruz. Durum böyle olunca babalar mal varlığı açıklarken oğullarından borç aldıklarını söyleyebiliyorlar tabii, oğul 20-25 yaşında babadan zengin duruma gelirse neden söylemesinler?Bakıyorsunuz bazı siyasetçi babalar çocuklarına peri masalları gibi düğünler yapıp onları yabancı ülkelerin en pahalı otellerinde balayına gönderiyor. Kendine 5 milyon dolarlık yalılar alıyor. Çocuklarının altına yine milyon dolarlık sürat tekneleri çekiyor. Evler en pahalı ithal mobilya mağazalarından döşeniyor. Ailece 20-30 kez Hac ziyareti yapılıyor.Milyonlarca üniversiteli genç öğrenci ve mezun iş endişesiyle kırılırken, halkın büyük kesimi açlık sınırında yaşarken bu ne refah, bu ne utanmazca bolluk?En iyi okulları başarıyla bitiren gençler hayata uluslararası gemi ulaştirmacılığıyla veya kola dağıtımıyla başlama şansına sahip değil. Onlar sıfırdan başlamak için bile imkân arıyorlar. Bırakın gençleri yıllardır ticaretle uğraşan insanlar bile hâlâ krizde kaybettikleri işleri kazanmaya çalışıyor.Minik, minicik adımlarla. Tırnaklarıyla kazıyarak...Neden onlara da birer gemi veya kola dağıtım bayiliği verilmiyor?İstemez misiniz gençler?Ben size bir şey söyleyeyim mi; bu olayların binde biri İngiltere'de olsaydı kıyamet kopar, her şey açığa çıkana kadar da o halk susmazdı. O hükümet de ayakta kalamazdı.Ne sabırlı milletmişiz biz!AKUAKUNe güzel yerler var bu Şehr-i İstanbul'da da ben bilmiyorum. On yıldan fazladır Ulus'ta otururum iki adım ötedeki Ortaköy'ün küçük bir Bodrum'a dönüştüğünü kısa süre önce gördüm. Bir akşam "Haydi gidip bir kahve içelim" dedik ve öyle indik Ortaköy'e. Baktık Ertekin yerinde oturuyor. Bir başka masada Hıncal ve Ali Poyrazoğlu. Haydi bir sütlü espresso orada. Kalktık şöyle bir gezindik ki, aman, ne olmuş buralar?Önünden denize girilmesi işini de hallettiler mi hakikaten Bodrum'a filân gerek yok.Neyse iki sürpriz restorandan söz edeceğim bugün, onlar Ortaköy'de değil. Biri Ritz Carlton Otel'in girişinde AKUAKU Lounge. Şu anda Meksika restoranı ama birkaç güne kadar deniz ürünleri ağırlıklı Hawai restoranı olacakmış. Nasıl şirin, nasıl romantik bir yer, nasıl güzel yemekler. Ve uygun fiyatlar. Birçok kimse Ritz'in yakınlarındaki restoran ve kafeleri pahalı zannettiği için gitmiyor ama hiç öyle değil. Herhangi bir yerde çok daha pahalı yemek yenebiliyor. AKUAKU Lounge özellikle gençler için ve özellikle de Ritz Otel'in içindeki sinemaya gidenler için harika bir seçim.AKUAKU Hawai restoranı olunca oradaki Meksika yemeklerini nerede bulacaksınız' diye sordum. Profilo Alışveriş Merkezi'nin içindeki Kaktüs Cafe Bar'da aynı yemekleri bulmak mümkünmüş. Kaktüs'e daha önce gittim, orası da gerçekten süper bir Meksika lokantası. Hem lezzetli, hem bol porsiyon, hem de uygun fiyatlı mönüler.İnanmıyor musunuz, (İnanmamak mı? Siz bana inanırsınız canım) işte size birkaç örnek;Sebzeli, tavuklu spagetti: 5.950.000 TL.Bonfileli fajitas: 11.500.000 TL.Sebzeli, patates kızartmalı Kaktüs köfte: 7.000.000 TL.Yetmez mi arkadaşlar?Ulus Pazarı Açıklaması!Efendim Beşiktaş Belediyesi "Sinekli Semt" başlıklı yazım için bir açıklama göndermiş, asker mektuplarından esinlenerek öncelikle teşekkür eder; ben de selâmlarımı gönderirim.Şehrin göbeğine evlerin arasına pazar kurulması, yol kenarlarına atılan tezgâhlar, kesilen ağaçlar, trafik sorunu, semt sakinlerinin huzurunun kaçması önemsiz olmalı ki belediye sadece sinek konusuna değinmiş. Sık sık ilaçlama yapıldığını "yazımda belirtilen hususlar dikkate alınarak bölgedeki kontrollerin sıklaştırılacağını" bildiriyorlar.Onlardan bir gün önce ise Avukat Levent Decdeli beni arayarak bölge sakinlerinin şikâyeti üzerine 1,5 yıl önce İstanbul 2. İdare Mahkemesi'nde bir dava açıldığını, bir ay önce bittiğini, davayı kazandıklarını ve Belediye'nin 1 ay içinde pazarın yerini değiştirmesi gerektiğini anlattı. İmar Planı'nda değişiklik yapılmadan yol aralarına pazar kurulması "şehircilik ilkelerine aykırı" bulunmuş.Beşiktaş Belediyesi için bir anlamı yok mudur bunun acaba? Zaman içinde anlayacağız herhalde.
Yaşam bazıları için şarkıdaki gibi habersizce geçip gidiyor. Hem de öyle habersiz ki sanki o günleri, anları hiç yaşamamış, hiç görmemişler. Ecevit, başbakanlığı döneminde kendi imzasıyla yapılan 3 katrilyonluk soygun için "Farkında değilim kağıtlar önüme geliyordu imzalıyordum. Hatırlamıyorum" demişti (Yaşından dolayı gerçekten hatırlamıyor olabilirdi, ama bunun da mazur görülecek tarafı yoktu.)Daha sonra sorgulanan başbakan ve bakanlar da, örneğin Enerji Bakanı Cumhur Ersümer de "Hatırlamıyorum çok zaman oldu. Önüme geleni imzalıyordum" türünden sözler söylediler. Bu ülkede devlet yönetimini ve belediyeleri ele geçirenlerin tipik davranışı... Şaşırtmıyor artik bizi.Şaşırtmadığı o kadar ortada ki hâlâ bir yandan her türlü suçu işleyenleri önemli görevlere atayan, koskoca devlet kurumlarının başına getiren, zararlı faaliyeti görülerek görevden uzaklaştırılanları iktidara gelir gelmez ödüllendiren, ülkeye zarar verecek yasaları çıkararak orman, SIT alanı demeden esip üfüren, ihale açmadan işleri yandaşlarına gördüren, öte yanda "Damardan girdik", "Yetim hakkı yedirmeyeceğiz", "Yolsuzlukları önleyip fakiri doyuracağız" türünden bildik popülist söylemlerle gösteri yapan bir hükümeti mahmur gözlerle izliyoruz. Bu iki yüzlü politikaları açıkça ifade edenlere gözdağı veriliyor: "Yasal yola başvururuz"... Doğruları yazarak toplumu uyaran basın yalancılıkla suçlanıyor. Yakında basına yeni susturucu metodlar uygulanırsa ona da şaşırmayalım. Hazır saşırmamaya alışmışken...Bakanın hafızasıBakın hükümetin Maliye Bakanı en ağır suçlardan 65 dosyası bulunan bir ismi KTHY Yönetim Kurulu Başkanlığı için önerdikten, atama yapıldıktan ve olay basında yer aldıktan sonra ne diyor; "Amma adam atamışız yahu, durdurun bu atamayı"... O da farkında değil. Nasıl geçti habersiiz, o iktidar yıllara...Yine ara verip ağlamak istiyorum aslında ama yapmayacağım. Benim ağlamam yetmez, toplu ağıtlar yakışır bize... Bir "yahu" da ben çekeyim bari; Nasıl bilmezsiniz önerdiğiniz adamın suç dosyalarını yahu, bakansınız siz, bakan!Beyefendi Amerika'da önemli işler hallediyor, ya da gezide... Dönüşte havaalanında öğrenmiş... miş... miş olayı. Oracıkta da bu "yahu"lu açıklamayı buyurmuşlar.Orman bırakmayacaklarBodrum ve Marmaris'te yüzlerce hektar cam ormanı cayır cayır yandı, bitti, kül oldu. Şimdi sıra geldi Karadeniz Bölgesi'ndeki ormanlara. Onlardan nasıl kurtulabileceğimiz planlanıyor. Orman Kanunu' nda yapılacak bir değişiklikle Doğu Karadeniz'in başlıca ağacı olan "kızılağaç" in "orman ağacı" statüsünden çıkarılması sağlanacakmış. Bilin bakalım bir sonraki adım ne olacak? İşte size durup dururken bir bilmece... Cevap: "Güneyde yanan arazilerle kuzeyde kızılağaç ormanları orman vasfını kaybetmiştir" olabilir mi dersiniz? Olur olur. Burası Türkiye, hükümet AKP neden olmasın, kimse bu millete hesap mı borçlu ki, o ormanlar gelecek kuşakların emaneti midir ki?Koca ülkeyi parsel parsel çöle çevirmekte, ormanlan satarak zengin hükümet olmakta ve birilerini ihya etmekte ne mahzur vardır ki?Şile Yeşilvadi'de üç muhteşem orman köyünü de unutmamışlar. Oraya da bir baraj yaparak bu güzelim yemyeşil köyleri, Karadeniz sahillerinin en güzel noktalarından birini sular altında bırakacaklar. Baraj ihalesi kime veriliyor acaba? Ya da bir ihale var mı?Yakalım, yıkalım, satalım, yasayı, kuralı ortadan kaldıralım abicim. Çekirge sürüleri gibi...Bizim siyasetçilerimiz doğruduur.Bizim siyasetçilerimiz çalışkandıır.Bizim siyasetçilerimiz... Siz tamamlayın, ben yoruldum!
Kim ne kadar çabalarsa çabalasın Türk toplumunun her geçen yıl medeniyete biraz daha yaklaşması, insanıyla, çevresiyle, yasasıyla, uygulamasıyla giderek kalitesini artırması çok zor görünüyor. İşin asıl üzücü yanı bu tahmin kötümser bir bakışın sonucu da değil. Tarafsız ve hatta iyimser olmaya çalışan bir bakışla görülen tablo...Bakalım Cumhurbaşkanı ile Başbakan barışmışlar mı? Haftalık görüşmeler başlamış, sorunlar tartışılıyor mu? Yoksa hâlâ birbirlerine mazeret mi bildiriyorlar? Büyük ihtimalle hâlâ "sonuncu şık"tayız.Peki Cumhurbaşkanı ile Başbakanı kavgalı bir toplumdan hayır bekleyebilir misiniz? En iyimser bakışla cevaplayın lütfen, bekleyebilir misiniz?Hükümet üyelerinin her konuşmalarında kendi partilerinden ve görüşlerinden olmayanları dışladığı, onlarla inatlaştığı, her cümlelerinde sadece geleceğe yatırım siyasi mesajlar verdiği bir ülkede iyi niyetten, dostça duygular geliştirmekten söz edebilir misiniz?"Milli Eğitim" bakanlarının ilk uygulama olarak üniversitelerle, rektörlerle kavgaya tutuştuğu, kendi görüşü dışında kalan rektörleri silmek için çalıştığı bir ülkede üniversite gençlerine pozitif duygular taşımayı, çözümleri sükûnetle, ortak çabalarla, uzlaşma ile bulmayı öğretebilir misiniz?Nasıl bakarsanız bakın, gözlerinizi ister kısın, ister açın, isterseniz şaşı bakın bu soruların cevabı "hayır"dır. Zaten bu nedenle toplum gözlerini (ve kulaklarını) kapalı tutuyor. Bir açsa o zaman İtalya'nın AB'den Sorumlu Bakanı'nın sözlerini de görecek ve duyacak:"Türkiye'nin kısa vadede AB'ye girmesi imkânsız gibi... Ya girdikten sonra radikal İslâm ülkeyi kontrol altına alırsa? Ya askeri darbe olursa..."İşte üç cümle ile Türkiye'nin dışardan nasıl göründüğü...Ve bu sözler aslında Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen bir ülkenin bakanından çıkıyor. Yani entellerimiz, dantellerimiz, uyuyanımız, iktidar destekçimiz ne derse desin, ortada bir "radikal İslâm" ve "darbe" korkusu hâlâ mevcut.AB'ye girdikten sonra da mevcut!Yalancı olan kim?İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu ile yaptığım konuşmadan söz ettiğim dünkü yazım üzerine Milli Eğitim Bakanlığı'ndan Alemdaroğlu'na bir... bir... ne diyeyim ben şimdi?.. Bir, baskı mektubu gitmiş. Başka bir adı yok ki bunun açıkça baskı.Rica ettim bana faksladılar. Şöyle diyor:"14 Temmuz 2003 tarihli VATAN gazetesinin dördüncü sayfasında Ruhat Mengi'nin köşesinde size ait olduğu iddia edilen ifadelere yer verilmiştir."Dikkat edelim bu ifadede "yalan haber" iması var."Makalede Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'e atfen 'Milli Eğitim Bakanı AKP Hükümeti'nin amaçları önünde bizi önemli bir engel olarak görüyor. Bizi yıpratıp meydanı boşaltırsa türban sorununu çözeceğini sanıyor. YÖK'e ve Kemal Gürüz'e hakaretler yağdırdığı, 'Türban Allah'ın emridir, bu sorun çözülmelidir' dediği konuşmalarını kendilerine hatırlattığımızda 'Onlar muhalefette söylediklerim' diyor, dışarı çıkıp aynı sözleri tekrarlıyor. Her an başka bir yalana başvuruyor' ifadelerine yer verilmiştir. Söz konusu ifadeler size ait değilse (yazar yalan söylüyor. R.M.) tekzip yayınlatmanız isteğimizdir. Aksi takdirde yasal yollara başvurulacaktır. Saygılarımızla.."Şimdi... Önce şunu açıklayayım ki Rektör Kemal Alemdaroğlu tekzip yayınlanmasını istemediğini söyledi, çünkü bu konuşma aynen olmuştur.Aynca Sayın Alemdaroğlu anlatılanların 140 kişinin gözü önünde olduğunu da belirtiyor.Sonra... Milli Eğitim Bakanı bir rektörün, kendisini "söylediklerini inkâr etmekle" veya "yalana başvurmakla" suçlamasından yasal yola başvurmakla tehdit edecek kadar rahatsız oluyor da kendisi nasıl böylesine rahat ve emin şekilde bir köşe yazarını yalan haberle suçlayabiliyor? Bırakın 15 yıldır tek bir kez bile "yalan haber"le suçlanmamış bir yazara söylenmesini, herhangi bir vatandaşa karşı bile bu hakkı kendilerine kim veriyor?Rektörlerin söyledikleri bilinen şeyler, insanlar bu konuşmaları, inatlaşmaları, konuşup konuşup ardından yalanlamaları duyuyor, görüyor. Radikal İslâm tehlikesini bize Avrupa hatırlatıyor.Hükümet artık çok dikkatli olmalı!
10 Temmuz Perşembe... Saat 16.30'da Şişli yönünden Levent'e doğru giderken Vatan gazetesinin önünden geçiyorum. Her geçişte olduğu gibi istemsiz şekilde gözlerim Ercan Anklı'nın yaşamını kaybettiği yaya geçidine kayıyor. Genç bir erkek adımını geçide atmış karşıya geçmek üzere yürüyor. Tam o anda yine Şişli tarafından gelmekte olan 34 BAY 82 plakalı halk otobüsü hızını biraz olsun azaltmaya gerek görmeden süratle yaya geçidine dalıyor. Yaya panik içinde geri kaçıyor. Ve tam son anda ayağını yoldan çekmeyi başarıyor.Halk otobüsü dehşetini bizzat yaşamış, değerli bir basın mensubunu o otobüslerden birinin önünde cansız yatarken görmüş olmanın verdiği olumsuz duygularla halk otobüslerine ister istemez dikkat ediyorum. Büyük çoğunluğunun bir otobüsün, tonlarca ağırlıkta ve üstelik içinde yolcu taşıyan bir aracın sorumluluğunu taşıyamayan ellerde olduğu apaçık ortada. Yukarıdaki şoförün durdurulması için mutlaka birini öldürmesi mi gerekiyor?Gazetelere bakıyorsunuz haberler yine azmış vaziyette. Dirhemini gören kudurur. Arabasında uyuyan 2.5 yaşındaki bebeği öldüren maganda kurşunu mu istersiniz, kansına karnındaki bebeğiyle birlikte kurşun sıkıp öldüren sonra da "Bana şunu dedi, bunu dedi" diye hafifletici neden arayan mı, 6 aylık hamile eşini öldüresiye döven mi? Ne ararsanız var. 11-12 yaşındaki kızlara utanmadan, Allah'tan korkmadan tecavüz eden ve arkasından "Rızasıyla oldu" veya "Parasıyla yattım" diyen mi? Yoksa tecavüzü kamerayla görüntüleyen mi?Rezilliğin, sefilliğin her türlüsü. Tabiî bu akıl almaz olayların bazıları da yabancı gazete ve dergilerde Türkiye reklâmı (!) olarak yerini alıyor.Yeni TCK tasarısını hazırlayan komisyon üyeleri için "Psikolojik tedaviye ihtiyaçları var" dediğimde fena halde bozulmuşlardı. Ama onların yoksa bu yasalarla yakında 70 milyon kişinin ihtiyacı olacak.Türk toplumu hiçbir dönemde bu kadar dehşet verici olayı bir arada görmedi.Bizden başka "YETER" diye bağıracak kimse yok mu hâlâ?Köşe yazarları kimleri okuyor?Geçen Perşembe çıkan son "Haftalık" dergisinde "Köşe yazarları kimleri okuyor" köşesinin sorusu bana soruldu. İlginç bir fikir aslında, insanı bayağı zorluyor. Çünkü herhangi bir meslek sahibine yöneltilecek en zor soru kendi meslektaşlan arasında bir tercih isteyen sorudur, nitekim o kadar şaşırıyorsunuz ki "İlk 10 isim" dendiğinde, tam doğru cevap da çıkmayabiliyor. Bazı dengeleri gözetmek gerekiyor.Burada konuyu tamamlayacak bir açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum çünkü o cevapların girişinde de söylediğim gibi her gün en az 15-20 köşe yazarını aynı ilgiyle takibediyorum. O ilgi sürerse sonuna kadar okurum, sürmezse yarısında bırakırım.Köşe yazılan benim için haberler kadar önemlidir, beynine, bilgisine güvendiğim, üslûbunu esprilerini sevdiğim yazarların yazılarından hem bir şeyler öğrenir, hem de bazen çok eğlenirim. Vatan yazarlarının çoğunu okurum örneğin ama sorulunca sadece onların adını vermek olmuyor. Birol Bayram'ın muhteşem karikatürlerini de (Salih Memecan'ı da) kaçırmam. Zülfü Livaneli, Okay Gönensin, Murat Birsel, Deniz Arman, Ayşe Özgün, Tuğçe Baran ve diğer gazete arkadaşlarımı önce okurum. Sonra Emin Çölaşan, Ertuğrul Özkök, kadın haklarını kadın yazarlardan çok savunan Fatih Altaylı, Can Dündar kaçmaz. Güngör Uras ve Asaf Savaş Akat'tan ekonomi bilgileri alınm. Mehmet Barlas ve Serdar Turgut hangi gazeteye giderlerse gitsinler mutlaka okurum. Turgut'un Amerikalılar'in Irak politikası ile ilgili yazdığı son yazılan hiç akla gelmeyen bazı ihtimalleri ne güzel açıklıyordu.Yani durum budur. Bu soru çok zordur. Niye soruyorlar böyle soruları yaa?"Dini öğrenmek için"...(Dünkü yazının devamı)tmam hatiplilerden gelen "O okullara sadece imam olmak için değil, dini öğrenmek için de gidiliyor" itirazlarına gelince... Adı üstünde bu okullar da meslek lisesi, "imam" veya "hatip" yetiştirmek üzere açılmış. Onlan da üniversite öncesi temel eğitim olarak tarif etmek "eğitim birliği" ni inkâr etmek olur. Devlet okullarında din eğitimi veriliyor. Daha fazlasını isteyenler yazlık kurslara gidebilirler. Eğitimciler de bu konuda "Din konusundaki merakını gidermek için ortaöğretimi kullanmaya kimsenin hakkı yoktur, yeterli din eğitimi okullarda verilmektedir" diyorlar.Umarım bilimadamlarının yaptığı bu bilimsel açıklamalar sizi biraz aydınlatabilmiştir. Meslek liseli ve mezunu okurlarıma da başarılar diliyorum.