Ne kadar çok yazacağım konu var beklemekte olan ama yine ne kadar çok mail var son yazım üzerine meslek lisesi öğrencilerinden ve velilerinden gelen... Tercih yapmam gerekince okur mektuplarını hemen öne alıyorum. Çünkü bu öğrenciler "gelecekleri" için meraktalar ve ben onları çok iyi anlıyorum.Şimdi... Önce meslek liselerinde okuyan (ya da mezun olan) ve üniversiteye gitmek isteyen, bunun için de YÖK Yasası'nı ümitle bekleyen, gecikmesinden dolayı hayal kırıklığına uğrayan öğrencilerin soru ve sorunlarına bakalım. Hata yapmamak için bu konuları benden çok daha detaylı, istatistiklerle bilen eğitimcilerle, "Üniversitelerarası Kurul" üyeleriyle konuşarak yazıyorum, önceden söyleyeyim. "Genç İletişimci" imzasıyla gelen bir mektupta İzmir Karşıyaka Anadolu Meslek Lisesi'ni bitirmiş bir öğrencinin sıkıntısı annesi tarafından anlatılıyor. Kızının bunalımın eşiğinde olduğunu oysa mesleğin alt yapısını okulda tamamen aldığını söyleyen anne "Neden bu öğrencilerin önü kesiliyor, imam hatipliler yüzünden onlar da yanıyor" diye sormuş.Engin Okutan adlı bir başka öğrenci "Ben 3 sene elektronik dersleri okuduğum halde elektronik mühendisi olamıyorum da düz liseden gidenler nasıl oluyor" sorusunun cevabını merak etmiş. Arkan Atak, Ahmet Ünsal, Ramazan Şahin, İlker Aksüt ve daha birçok öğrenci aynı soruyu yöneltiyor.Eğitimciler, profesörler ise onlarla hiç aynı fikirde değiller. Yeniden düzenlenmesi beklenen YÖK Yasası'nda da meslek okullarıyla ilgili kuralların değişmeyeceğine inanıyorlar. Meslek liseliler adına üzgünüm ama söylenen özetle şu;"Meslek lisesinde iletişim veya elektronik okuyan öğrenci bunun devamının ilgili fakülte olabileceğini sanıyor. Oysa meslek liselerinde verilen bilgiler teknisyen düzeyinde bilgilerdir ve bunların devamı üniversite değil ancak ilgili meslek yüksek okulları olabilir". Bütün dünyada meslek liseleri ve yüksek okullarının geliştiğini, öğrenci ve velilerin her yerde seçimi başlangıçta yaptıklarını, bütün uygar ülkelerde (örneğin Almanya'da) meslek liselerinden ancak meslek yüksek okullarına gidilebildiğini söyleyen uzmanlar aslında aranan insanların artık "ara meslek gücü"nde olduğunu ve Türkiye'nin sanayide başarısız oluşunun bir nedeninin de bu eksikliğe bağlı olduğunu belirtiyorlar. Açıklama şöyle sürüyor:"Birkaç yıl öncesine kadar bu hak vardı ve meslek liselerinden üniversiteye gidilebiliyordu ama (rakamlarla ÖSYM'de mevcut) girenlerin yüzde 99.9'unun başarısız olduğu görüldü. Türkiye'de üniversiteye alınan öğrenci sayısı 300 bin. Meslek okulu mezunlarının hepsine bu hak verildiğinde ve çoğunluk başarısız olduğunda hem düz liseden gelen öğrencilerin hakkı yenmiş hem de devlet zarar görmüş oluyor. Bunun çözümü ise şu andaki mevcut sistemde..."Kapılar kapalı değil!Burada ben "üniversite giriş sınavını kazanan normal liseli ve meslek liseli öğrencilerin üniversitede aynı başarısızlık riskini taşıyacağını" söylüyorum. Verilen cevap şu; "Hayır sizin sandığınız gibi değil. Devlet liseleri arasında en beğenilmeyen okuldan gelen öğrencinin bile almış olduğu teorik dersler, alt yapı ve kültür düzeyi, tek bir mesleğe yönelik teknik eğitim veren meslek okulundan çok farklı. Onların üniversitede basan şansı daha fazla..."Öğrenci okurlanmızın mektuplarından çıkan bir sonuç da meslek yüksek okulunu bitirenlerin üst düzey görevlere gelme şansının, üniversite mezunlarından az olmasına yapılan itiraz. Oysa bugün Türkiye'de işsiz üniversite mezunlarının (örneğin İletişim Fakülteleri) sayısı hiç de az değil. Onlar da mezun olduklarında hazır bir iş, programcılık, yöneticilik veya köşe yazarlığı gibi bir görevi anında buluyor değiller. Yani şansları, meslek yüksek okulu mezunlarından fazla değil.Ha, en iyi üniversiteleri kazanan ve başarıyla bitirenlerin şansı daha fazla o doğru. Ama aynı şans çok başarılı meslek lisesi öğrencileri için de mevcut. Üniversiteye başvuru haklan olduğu gibi bir de meslek yüksek okulunu başarıyla bitiren öğrencilerin yüzde 10'una üniversitenin 3. sınıfına dikey geçiş hakkı veriliyor. Kapılar tamamen kapalı değil yani. (Devam edecek...)
Punzel kod adıyla yazan bir üniversiteli okurum dünkü yazımda "Meslek liselerine ÖSS'de yapılan haksızlığı kaldırıyoruz diyerek imanı hatiplilere üniversite yolunu açıyorlar" sözlerime kızmış. Beni kınıyor ve;"Siz de son günlerdeki moda deyimi tekrarlıyor ve imam hatiplilere ön yargıyla bakıyorsunuz. Onların Atatürkçü olmadığını nereden biliyorsunuz? Atatürk kimsenin tekelinde değildir. Size tavsiyem bu ülkenin bir aydını olarak olaylara at gözlüğüyle bakmayın. Bu arada ben düz lise mezunuyum bunu da bilin" diyor.Çok haklı. "Ön yargı" ve "at gözlüğü" konusunda değil tabii, çünkü "Atatürkçü anlayış"la ilgili sözlerim "YÖK Yasa Tasarısı ile yapılmak istenenler" konusuyla bağlantılıydı, imam hatiplerle ilgisi yoktu. Aynca elbette o okullarda da Atatürk ilkelerine bağlı öğrenciler vardır, neden olmasın? Burada asıl itiraz ve asıl soru şu tabii bay (veya bayan) Punzel;Madem ki imam hatipli öğrencilerin üniversiteye gidip istediği mesleği seçmesi, örneğin vali, kaymakam, siyasetçi olması bu kadar isteniyor ve bu kadar önemlidir o zaman imam hatiplere neden gidiyorlar? Gitsinler hepsi normal liseye oradan da istedikleri üniversiteye... İmam hatipler madem ki imam yetiştirmek içindir o zaman da gidenler imam olsunlar. Yani burada esaslı bir yanlış var. Bir düzenleme yapılması gerekiyorsa bu imam hatip öğrencilerini başka mesleklere yöneltmek veya cami sayısının çok üstünde imam var (ve hâlâ yetişiyor) diye sürekli ihtiyaç fazlası cami açmak olmamalı. Gerekli sayıda öğrenciyi o okullara, diğerlerini baştan normal devlet okullarına yönlendirmek olmalı. Doğru çözüm budur değil mi?Aynen hükümetin özel yetenek ve zekâdaki öğrencilere paralı özel okul aramak yerine devlet okulu kontenjanı açmasının daha doğru çözüm olacağı gibi.Taslak Meclis'e gidecek mi?Dün üniversitelerarası olağanüstü kurul toplanbsı vardı ve bütün üniversite yönetimleri YÖK Yasa Taslağı'nı görüştüler. Milli Eğitim Bakanı toplantı sırasında profesörlerle konuşarak onlara "bu tasarının Meclis'e gitmeden önce üniversitelerde tartışılmasını ve görüş alınmasını sağlayacağına dair" söz verdi. Üniversite yönetimleri ise Bakan'dan "tasarının derhal geri çekilmesini" istediler. Eğer Başbakan kabul ederse YÖK Yasa Tasarısı bugün Medis'te görüşülmeyecek.Ne Türkiye'de, ne de dünyanın başka ülkelerinde en totaliter dönemlerde bile üniversitelerle ilgili konularda böyle gizlilik içinde değişiklik yapılmamıştır. Üniversiteler de bunu söylüyorlar ve çok haklı oldukları noktalar var. Örneğin 'Tasan üniversite kurullarını Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlıyor ki artık bu durumda 'özerk üniversite'den söz edilemez" diyorlar. Ayrıca bu taslakta üniversite öğrencileri açısından da çok kati ve anti-demokratik maddeler var.* "Üniversite senatolarına kendileriyle ilgili konular görüşülürken sadece 1 öğrenci girebilir..."* "Bir ay içinde harcını yatırmayan öğrenci okuldan atılır" gibi...Böylesine ciddi bir değişiklikte bu gizliliğin anlamı ne peki? Yoksa Meclis'te de gizli oturumla mı görüşmeyi düşünüyorlar?Başbakan'ın doğru kararı vermesini umuyoruz!Newsweek'ten önce bildi!Newsweek dergisinin kapağına taşınan "kolesterol hapları" haberini görür görmez anında Dr. Cengiz Aslan'ı hatırladım. O, kolesterol (ve ilaveten romatizma) ilaçlarının beyne ve kalbe iyi geldiğini, Alzheimer'ı büyük ölçüde önlediğini Nisan sonunda başladığımız Süper Doktorlar dizisinde anlatmıştı.Yazının başlığı da "Kolesterol hapları aspirin gibi içilecek"ti. Cengiz Aslan Nevinacor, Zacor, Ator gibi Vastatin grubu ilaçlar ile Voltaren gibi 'antiromatizmal'lerin yaşlanmayı yavaşlattığını ve 21. yüzyılın en popüler iladan olacağını söylemişti.Bizim doktorlarımızın tıp gelişmelerini ne kadar yakından izlediğine ve konularına hakim olduklarına iyi bir örnek değil mi?Bu arada... Kutlamak için Cengiz Bey'i aradığımda "Röportajdan sonra meslektaşlarım 'Kolesterol ilaçlarını abartmışsın' itirazlarında bulunmuşlardı" dedi. Newsweek'teki açıklamada Amerikalı doktorlar aynı abartmayı (!) ondan 2.5 ay sonra yaptı.Cengiz Aslan gibi doktorlarımızla gurur duyabilir, kendimizi onlara emanet edebiliriz. Atatürk bir kez daha haklıdır!Tedbirsizlik değil cinayet!Ercan Arıklı'ya çarparak ölümüne neden olan halk otobüsü şoförünün davasına önceki gün başlanmış.Aşırı sürat yapan ve yaya geçidinde durmayarak Arıklı'nın ölümüne neden olan şoför "tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermek" suçundan (2 ile 5 yıl arası hapis cezası) yargılanacakmış. Oysa birçok Bati ülkesinde bu suç "kasten adam öldürme"ye giriyor ve cinayet sayılıyor. Olması gerektiği gibi...Buyrun size TCK'nın yetersizliği hakkında koca bir örnek daha. Bu yasalarla trafik cinayetlerine, sorumsuz araç ve hatta otobüs kullanmaya nasıl son verilebilir bilen var mı?Sokak köpekleriCHP Adana Milletvekili Atilla Başoğlu "sokak köpeklerinin içler acısı durumunu" soru önergesiyle Meclis'e taşımış ve Tanm Bakanı'na bu konuda nasıl bir program uyguladıklarını sormuş. Duyarlı bir hareket... Keşke bir milletvekili veya bakan (örneğin köşesinde sessiz sakin, etliye sütlüye karışmadan oturan Kadın ve Aileden Sorumlu'su) da sokaktaki vatandaşların içler acısı durumunu Meclis'e getirse... Onların da çoğu aç, susuz, işsiz. Ayrıca cinayetin, tecavüzün, tacizin alıp başını gittiği yönetimsiz, yasasız bir ülkede çaresiz.Haydi bir önerge de sokak insanlarına... Yok mu bir gönüllü?
Sizde de aynı his var mı? Ben kendimi sahipsiz, yönetimsiz, başıboş bir ülkede yaşıyor gibi hissediyorum. Aslında bu duygu sadece mevcut yönetimle ilgili değil. Daha önceleri de kendi derdine düşmüş, günlerini siyasi kavgalar içinde geçiren, başbakanla cumhurbaşkanının konuşmadığı, ne içte ne dışta gerekenleri yapamayan aciz hükümetler döneminde aynı duyguya kapıldığım olmuştur. Bu dönemde zirveye çıktı moral bozukluğu ve "başıboş ülke" duygusu o kadar.Zirveye çıktı çünkü hiçbir şeyden haberleri yok. Önceden hiç değilse bilen, anlayan birileri vardı arada bir batıyor, bir çıkıyorduk. Şimdi dibe doğru hızla batışa geçtik, çünkü hiçkimse hiçbir şeyden anlamıyor.Günübirlik yaşıyor, yuvarlanıp gidiyoruz. Çok çok ciddi sorunları var ülkenin çözüm bekleyen... Vatandaşların hepsinin yüzü asık, gözleri endişe dolu. Son günlerde gençlerden en çok duyduğum sözlerden biri "Çocuğum olsun istemiyorum. Bu ülkeye çocuk yapmak delilik..." Ümitsizliğin boyutunu bundan güzel anlatacak söz olur mu?Bütün bu yönetim eksikliğine ve bunun içte ve dışta yarattığı büyük sorunlara rağmen bakıyorsunuz Tayyip Erdoğan çok mutlu gülüyor. Abdullah Gül mantı tabağının başında keyifle poz veriyor. Muhalefet Partisi Başkanı kafasına Nasrettin Hoca'nın kavuğunu geçirmiş eğleniyor. Toptan bir geçici körlük mü söz konusudur yoksa hâlâ milletle dalga mı geçiyorlar? Espri anlayışlarının oluşuna itirazım yok ama bu zamanlama doğru mudur yani?Başbakan'la Cumhurbaşkanı yine kavgalı. Sanki koca bir ülkenin zirvesinde değil de kendi özel alanlarındalar. Keyfi bir kararmış gibi haftalık görüşmeler bile yapılamıyor.Dış politikada zafiyet ve yanlış kararlar sonucu Irak'ın, İran'ın durumuna düşüyor, savaşın eşiğine geliyoruz.Birinci derece doğal SİT alanlarına, ormanlara göz dikilmiş, mutlaka imara açılacak. Ülkenin korunması başarılabilmiş kültür ve tabiat varlıkları, elde kalmış tek tuk orman arazileri birilerinin mülkü yapılacak. Eh, Maliye Bakanı'nın Hazine'ye ait 52 dönüm orman arazisi satın aldığı ve hakkında yıkım kararı bulunan kaçak villada oturduğu bir hükümetin bu kararlarına şaşmamak gerekiyor. (Düşünün inşaat 4 kez mühürleniyor, 4 kez mühür sökülerek devam ediliyor. Ve bu bey bakan oluyor.)Türk Ceza Kanunu'nun acele olarak değiştirilmesi, tecavüze veya cinayete indirim sağlayan ve sürekli olarak kadınların mağdur -ve çoğu kez maktul- olmasına neden olan maddelerin değişmesi lâzım. Medeni Kanun 17 milyon kadın vatandaşı mağdur etmiş durumda bir köşeye atılmış duruyor. Bakanlardan "tık" yok.YÖK Yasası diye Atatürkçü anlayışı üniversitelerden tümüyle temizleyip yerine kendi anlayışlarını getiriyor, 'Meslek liselerinin ÖSS'deki haksızlığını kaldırıyoruz' diye İmam Hatiplilere üniversite yolunu açıyorlar. Çok yakında bu gelişmelerle türban konusunu en büyük sorun olarak milletin karşısına dikecekler. Fransa bile bu sorunla uğraşıyorsa Türkiye'de ne olacağını düşünün.Ve lütfen silkelenerek kendinize gelin. Bugün uyumayı yeğleyenler yarın uyandıklarında çok geç olacak. Yukarda birkaçını saydığım ciddi gelişmelere gözünü kapatarak köşesine çekilenler ve SUSANLAR yarın o köşeyi de bulamayabilirler. Bıyıklılar kabinesi içerde çok hızlı yol alıyor. Benden hatırlatması!Onu belki de zamanında kaybettikÖlen insanların arkasından hep erken gittiği, daha çok şey yapacağı filân söylenir. Elbette bu sözü en çok hak edenlerden biriydi Çelik Gülersoy. Gerçi 73 yaşındaydı ama diyelim ki 83'üne kadar yaşayabilse o on yıla bir ömre yetecek ve bir başkasının belki bîr ömürde de yapamayacağı kadar çok sayıda yararlı faaliyet ve eser sığdırabilirdi. Evet, o özel -çok özel- insanlardan biriydi, buna rağmen ben erken gittiğini söylemeyeceğim. Ülkesine ve özellikle İstanbul'a bu kadar aşık, tarihi, kültürü, doğayı korumaya bu kadar kendini adamış ve başaramadığında üzüntüsünden hastalanan bir adamın kalbi bugünden sonra göreceklerine zaten dayanamazdı.Gazetecilik yaşamını süresince birçok kez Çelik Gülersoy'un önüne dikilen engelleri, onun bu engelleri tek tek aşarak her seferinde İstanbul'a yeni bir eser kazandırışını, onardığı köşkleri, Büyükada Kültür Evi'ni, müzeleri, kitaplıkları yazdım. Her seferinde mutlaka telefon eder, konuşur, anlatır, teşekkürlerini bildirirdi. Ve arkadan ya güzelleştirdiği eserlerin fotoğrafları postalanırdı ya da kitapları.Türkiye onu kendisine kültür miraslarını koruma ödülleri veren Avrupa kadar değerlendirebildi mi, hiç sanmıyorum. O hep çalıştı ama kırgın, üzgün ve mutsuz çalıştı. Kendi insanları, bırakın onca harabeyi tarihi birer sanat eserine çeviren bu yetenekli ve akıllı adamı takdir etmeyi, önüne sürekli yeni engeller koydular.Eğer yaşasaydı İstanbul'un UNESCO Dünya Kültür Mirasları listesinden çıkarılmak istenmesi (ve bu ilgisizlikle belki de çıkarılması), ormanlarımızın ve birinci derece SİT alanlarının satılması, TEMA ile Hayrettin Karaca'nın da tüm gayretlerine rağmen İstanbul ve Türkiye'nin giderek çöle dönüşmesi (inanmayanlar uçaktan İstanbul'a baksınlar), tarihi köşklerimizin Sait Halim Paşa Yalısı gibi (içindeki eserlerle birlikte!!) bir bir yanıp gitmesi onu her gün öldürecekti. Ve her gün ölmektense bir kez ölmek daha iyidir.Çelik Gülersoy, yaptıklarını takdir edenler için yaşamaya devam edecek, ismi kurtardığı her eserle birlikte sonsuza kadar yaşayacak.Kendisinden sonrakiler o eserleri orman arazileri ve SİT alanlarının akıbetinden korumayı başarabilirlerse tabiî!
Tezkere öncesinde bu ihtimalleri etraflı şekilde defalarca yazmıştık ama baskının böylesine kısa sürede bu kadar şiddetle ortaya çıkacağını doğrusu hiç kimse tahmin etmemişti.Kuzey Irak'taki yeni yapılanmanın Türkiye'yi çok yakından ilgilendireceği, kurulacak bağımsız bir Kürt devletine izin verilemeyeceği, Irak'ta uygulanacak politikayı bizim de yakından izlememiz ve bu nedenle Türk askerinin de orada bulunması gerektiği bilinen gerçeklerdi. Israrla 'Aman hiç değilse, biz aktif şekilde savaşa katılmasak bile Türkiye'den Irak'a geçişlerine izin verilsin, birçok Ortadoğu ülkesi bunu yapıyor biz de karşılarına çıkmayalım diye ısrarla uyarmalarımızın nedeni de buydu aslında. Ve tabiî ekonomik ilişkiler açısından da doğru kararın bu olduğu ortadaydı. Bununla birlikte herşeye, karşımıza dikilebilecek bütün bu ciddi sorunlara rağmen demokratik bir ülkenin Meclisi'nden çıkan karara saygı göstermek gerekiyordu. Hem ülke içinde farklı düşüncede olanların, hem de demokrasiye saygılı tüm yabancı devletlerin karan anlayışla karşılaması bu saygının gereğiydi.Ama sözüm ona dünyada (öncelikle Ortadoğu'da) barışı ve demokrasiyi sağlamaya soyunan ABD bu saygıyı göstermedi.Kuzey Irak'taki Kürt grupların faaliyetinin Türkiye'yi ne kadar yakından ilgilendirdiğini, Türkiye'nin huzurunun bozulmasının bütün Ortadoğu'yu fokur fokur kaynayan bir kazana çevireceğini bilmesine rağmen o Kürt grupların sözüne Irak Savaşı'na kadar her zaman müttefiki olmuş koca bir ülkenin sözünden daha çok değer verdi. Ve işte sonuç ortada.ABD´nin niyeti ne?Amerika Türkiye'nin Kuzey Irak'a askeri güç göndermesine karşı çıkmakla kalmıyor, büyük bir küstahlıkla Türk Özel Timi'ne ait bir büroya baskın yapıyor ve askerlerimizi esir alıyor. Öte yanda haber alıyoruz ki Ermeni Soykırım Tasarısı Amerikan Senatosu'nün, aralarında Hillary Clinton'un da bulunduğu üçte birine yakın senatörü tarafından imzalanmış.ABD ne yapmak istiyor?İstediği gelecekte Kürtlerin ve Ermenilerin Türkiye'deki haklan diye karşımıza çıkıp Türkiye'yi Irak'ın durumuna düşürmek mi?Yoksa Irak'ta kitle imha silahlarının ortaya çıkanlamaması sonucu kendi halkıyla başı derde giren Bush bunu savuşturmak için bu kez Türkiye'yi mi kullanmak istiyor?Amerika'nın hatırlaması gereken iki nokta var;Birincisi Amerika Başkanı'nın kendi kongresine ve hatta kendi partisine dahi baskı yaparak karar, kanun cıkarttıramadığı... Buna nasıl demokrasinin gereği olarak saygı duyup sineye çekiyorsa Türkiye Meclisi'nin kararına da saygılı olmayı bilmesi, intikam duygusundan vazgeçmesi.Soykırım nedir?Diğeri ise her ne kadar biz Ermeni Soykırımı iddialarına karşı zamanında önlem alamamış, Kıbrıs meselesinde olduğu gibi geç kalmış isek de (bunun uyansını da seneler önce ve defalarca yaptik) Hillary Hanım ve arkadaşlarının önce kendi tarihçilerini bir kez dinlemesi ve arşivlere hiç değilse şöyle bir göz atması. ABD'nin uluslararası şöhrete sahip tarihçileri yıllardır "soykırım" ın söz konusu olmadığını, ölen Ermeni ve Türklerin bir iç savaşta karşılıklı olarak kaybedildiğini anlatıyorlar.Amerikan senatörleri Ermeni soykırımını kabul ediyorlarsa kendi iç savaşlarında birbirlerine soykırım uyguladıklarını, aile boyu katliamlar yaptıklarını, Kızılderililere de durup dururken soykırım uyguladıklarını resmen kabul etsinler.Kendisinden önce dünyanın her köşesinden tarihçilerin de açıkladığı gibi Amerikalı ünlü tarihçi Justin Mc Carthy "Soykırım tek taraflı katliamdır. Burada karşılıklı bir savaş olduğu belgelerle de sabit. Türklerin Ermenilere soykırımı söz konusu değildir ve bu kabul edilemez" demişti.Dışişleri Bakanlığı bugüne kadar yapmadıysa hemen bugün arşivdeki ciltli bilgi ve belgeleri Amerikan senatörlerine göndermeli. Bakanlık bu konuda büyükelçilerin gösterdiği çabayı bile göstermedi. Neyi bekliyorlar ki?Bu arada... Gelecek hafta ABD Senatosu'na gelmesi beklenen şu Ermeni Tasansı'nın metnini biliyor muyuz? Merak ettim de...Ceza Kanunu Tasarısı derhal değişlmeli (2)Dünkü yazıda "N.Ç. olayı sanıkları ve tecavüzcü öğretmenlere verilecek ceza"dan devam ediyoruz. Adalet Komisyonu üyelerine ve Adalet Bakanı'na soruyoruz, onların da çocukları vardır herhalde;"Bu adalet midir? Adalet denebilir mi böylesi bir çarpıklığa, haksızlığa?"Cevaplasınlar, çünkü bu vazifeleri. 70 milyon kişiye karşı sorumlulukları var.Medeni Kanun konusunda sonuna kadar vereceğimiz mücadeleyi TCK için de yapacağız. 13 yaşındaki N.Ç. ve babası S.Ç.c üzülmesinler. Dışlanmaları, yalnız bırakılmaları sadece bu ülkede henüz adalet anlayışının gelişmemiş olmasındandır.Türkiye yerine bir Batı ülkesinde olsalardı şimdiye kadar adalet çoktan yerini bulmuş, toplum sadece suçluları dışlamış, mağduru ve ailesini ise koruma altına alıp terapi seanslarına başlamış olurdu. Medeni bîr ülkede olsalardı...Medya bu olayların peşini asla bırakmamalı ve TCK Tasansı da tacizi, tecavüzü ve yapardan koruyacak değil, ağır ceza getirecek şekilde değiştirilmeli!
Basın Konseyi, meslek ilkeleri açısından hiçbir sorun yaratmayan, cevap hakkına da gerek olmayan bir haber için Vatan gazetesine uyanda bulunmuş.Şimdi durum böyle olunca ve bu tür hatalar arka arkaya gelince Basın Konseyi gibi görüşlerine, uyarılarına saygı gösterilmesi gereken bir üst kuruluş da saygınlığı kaybediyor. O saygınlık bir kere yitirildi mi bağlantı kopukluğu oluşuyor ve kimse bu kuruluşları takmadığı gibi üstelik insanlar sinirlenmeye, Basın Konseyi nin yapısı ve haklan tartışılmaya başlanıyor.Örneğin VATAN hızla yükselişe geçmiş olan bir gazete... Acaba bundan rahatsız olanlar mı var sorusu gelebiliyor akla...Gelmesini istemeyiz, basını da belli ölçülerde denetleyen bir kurumun olmasında çoğumuz yarar görebiliriz ama yine de geliyor işte... Bu durumda Basın Konseyi'ni de denetleyen bir üst konsey mi kurulacak?Herkesin dikkatli olması lâzım. Bence ortada bir yanlış varsa -ki var- Basın Konseyi uyarısını geri çekmeyi de bilmeli!Dünyanın en güzel yeriPerşembe akşamı BankEuropa'nın 3 Temmuz'dan itibaren Türkiye'de bankacılığa başlaması nedeniyle Boğaz'da yapılan yemekli toplantıdaydık. Genel Müdürlüğü'ne Tezcan Yaramancı'nın getirildiği Türkiye BankEuropa Avrupa'nın ilk 20 kuruluşu arasında bulunan ve Portekiz'in ilk özel ticari bankası olarak kurulan BCP Grup'a ait önemli bir banka.O akşam Tezcan Yaramancı ile Banka'nın diğer ülkelerdeki üst düzey yöneticilerinden de dinlediğimize göre Avrupa düzeyinde bir hizmet kalitesi ile müşterilerin yatırım beklentilerine en uygun alternatifleri sunmayı amaçlıyor ve bu çerçevede Türkiye'ye mevcut bankalardan çok farklı bir anlayış getireceğine inanılıyor, iyi ve güvenilir bankaların ne kadar büyük bir ihtiyaç olduğu düşünülürse bizim için de memnunluk verecek bir yatırım BankEuropa. Ama o akşam bana memnunluk veren başka bir konu daha vardı izlenimlerim arasında. Türkiye'ye ilk kez gelen Portekizli bankacılar Boğaz'ın olağanüstü güzelliğini huşu içinde seyrettikten sonra içlerinden biri;"Hayatımın bundan sonrasını Türkiye'de geçirebilirim, dünyanın hemen her köşesini dolaştım, burası şimdiye kadar gördüğüm en güzel ülke" dedi. Aralarında Yunanlıların da bulunduğu diğerleri başlarını sallayarak onaylarken ekledi;"Şehir güzel ama insanları da güzel. Hepsi öyle içten ve dostça davranıyorlar ki... Hele şu Boğaz'a hayran kaldım..."Gülümseyerek derin bir nefes aldım ve gözlerimi Boğaz'ın derin mavi sularına çevirdim.Gerçekten de hiçbir yere benzemiyordu İstanbul'umuz...'Umarım bu doğa şaheserini korumayı başarırız' diye düşündüm. Umarım başarırız.Ceza Kanunu tasarısı derhal değişmeli!BankEuropa'nın yemeğinde aynı masada oturduğumuz birçok köşe yazarı ile N.Ç. olayını, Florya Tevfik Ercan Lisesi'ndeki tecavüzcü öğretmenler konusunu ve tabiî TCK tasarısındaki bu saldırıları önlemekten uzak yeni yasaları konuştuk.Bu tasarıyı hazırlayan komisyon üyeleri "Böyle kanun olmaz. Kanun değil tecavüzü teşvik bu" dediğimiz zaman kızıyor. Ama buyrun N.Ç.'ye saldıran sapıkların hepsi (buna sapıklık da denmez ya, ruh hastalığında 'istem dışı eylem' söz konusudur, bunlar bile bile suç işliyor, hastalık da yok ortada) serbest bırakıldı. Şimdi iki öğretmeni de ya hemen bırakacaklar veya hafif cezalarla... Onlar da aynen "afla sokaklara salıverilen on binlerce suçlu gibi yeni kurbanlar, yeni öğrenciler arayacak. (Devam edecek...)
Türkiye'nin her köşesinden N.Ç. olayıyla ilgili mektup yağıyor. Tüm okurlarımız Vatan'ın bu konu üzerinde ısrarla duruşunu destekliyor ve olay Bakanlık tarafından ele alınıp suçlular cezalandırılmadıkça peşinin bırakılmamasını istiyorlar.İşte bu mektuplardan biri, Antalya'dan Emine Alagöz'ün sözleri;"Sayın Ruhat Mengi,Medeni Kanun ve Kızıltepeli N.Ç.'ye yapılanlarla ilgili yazılarınızı takip ediyor ve bu konular üzerinde ısrarla duruşunuzu destekliyoruz. (...)Mardin Kızıltepeli N.Ç.'yle, utanarak yazıyorum, ilişkiye girenlerin yakınlarının ve avukatlarının davranışları da akıl almazdır. Bu insanları kınamıyorum. Kendi adıma ve insanlık adına utanıyorum. Yıllarca vermediğimiz insanlık mücadelesinin zehir zemberek acısını yaşıyorum. Yine yakın zamanda Şırnak'ta birbirini seven iki insan üstelik kadın hamile olduğu halde recmle cezalandırılırken on iki yaşında, genç kız bile olmadan bir çocuğa yapılan böyle bir saldırının sanıklarının destek verircesine tahliye olup görevleri başına gönderilmelerini yüreğim kabul etmiyor, aklım almıyor.Toplumun bu haksızlıklarının, yanlışlarının bitmesi için daha kaç insan kirlenecek, kirletilecek acaba?"Bu arada Mardin'li okurlarımızdan Mardin'in adı bu olayla sık sık anıldığı için kızanlar var. Kızmamalılar. Bu akıl almaz olay veya benzeri, kadını erkek için bir mal, bir malzeme olarak gören herhangi bir Doğu ya da Güneydoğu şehrinde, hatta diğer bölgelerde de olabilirdi. (Selamiçeşme tren istasyonunda üniversitedeki kızı vurup bayıltarak tecavüz eden sapığa ne oldu acaba?)Kızacağımıza üzülelim ve bu çağdışı olayların son bulması için çalışalım. Siyasetçilerin, birinci derece ilgililerin bile önemsiz bir olaymış gibi "Ne yapalım mevzuata göre işlem" diyerek sorumluluğu atmasına, toplumun üzerine de ölü toprağı serpmesine izin vermeyelim.Batı ülkelerinde de tecavüz olayları vardır. Ama orada bir sapık çıkar, teşhir edilir, cezası çektirilir. Teşhir edilen sapıktır, mağdur değil. Burada ise 28 sapık bir anda çıkıyor, onlara bir şey olmuyor, aksine sapıklar gizleniyor ve ödüllendiriliyor. Mağdur ve ailesi tanıtılıyor, zararın en üst noktasını görüyor.Türkiye bu saçmalığa son vermek zorunda.Hem de en kısa zamanda! Aa aklıma geldi; bizim bir de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığımız olacaktı bir yerlerde... Yoksa kaldırıldı mı?Şu Prisma olayıPınar Altuğ'un boşanması günlerdir herşeyden çok ilgimizi çekiyor, her detayı ile şevkle, heyecanla uğraşıyoruz ya (ben değil valla, beni ilgilendirmiyor) Prisma da gündemin tepesinde...Neden? Çünkü Pınar Prisma üyesiymiş.Aslına bakarsanız Prisma bu olaydan aylar önce ilgi çekmiş, bazı gazetelerde örneğin Vatan'ın Cumartesi ekinde röportaj ve bilgilere geniş bir yer verilmişti. Ama o zamanlar daha Pınar Altuğ boşanmaya karar vermediği için İstanbul Cumhuriyet Savcılığı da "ivedi" şekilde "Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü"nden gerekli araştırmanın yapılmasını istememişti.Şimdi izninizle biraz ara verip ağlamak istiyorum... Bırakın beni, tutmayın ağlayacağım... Teşekkürler, açıldım biraz. "Terörle Mücadele" diyorlar yahu, olacak iş mi bu?Pazartesi akşamı La Pergola'da Yılmaz ve Necla Sanlı çiftinin davetlisi olarak akşam yemeğindeydik. Estetik cerrahı Dr. Onur Erol Prisma'yla ilgili yorumlara ne kadar şaşırdığını ve Türkiye'den kaçırılmalarının kayıp olacağını anlattı. Neden şaşırmış ve neden kayıp olurmuş ben de size anlatacağım. Çünkü Dr. Onur Erol'la çok önceleri yaptığım bîr röportajda dinamizmi, konsantre olmayı ve sakin bir ruh halini korumayı Amerika'da gittiği Prisma seanslarında öğrendiğini, başarısında bunun büyük payı olduğunu anlatmıştı ve bunu da o akşamki sohbet sırasında hatırladım.Evet, Onur Bey Prisma'nın yapılan yorumlarla bir ilgisi olmadığını, insanlara sevgiyi, kendiyle ve çevreyle barışık olmayı, kafadaki lüzumsuz düşüncelerden arınarak amaca yoğunlaşmayı, kısacası pozitif enerji ve pozitif bir ruh halini elde etmeyi öğrettiğini anlattı."Amerika'da binlerce kişiye bunları aşılayan bir kuruluşa iki günde neler yakıştırıldı şaşırıyorum" dedi.Buradaki Prisma, dünyadaki diğer örneklerinden farklı mıdır, öylesine esrarengiz bir öcü müdür bilemem ama ben dünya çapında bir bilim adamının sözlerine inanmayı yeğlerim. Heryerde buzağı aramaktan yoruldum belki ondandır.Yine de terörle mücadele ekibine başarılar diliyorum.Köşe yazarlarının sınırı nedir?Salı günkü Kenan Işık yanıltıyor ... mu acaba? başlıklı yazıma "Kim 500 Milyar ister" in Genel Yönetmeni Fatih Aksoy'dan cevap geldi. Benim Hıncal Uluç'a aşırı tepki içeren açıklamaları ile ilgili 'Neden basın eleştirilerine karşı bu kadar tepki gösteriyorlar? Kendi açıklamalarını yaparlar, isteyen inanır' sözlerime karşılık şöyle diyor; "Sayın Mengi,Bugün Vatan gazetesinde yayınlanan yazınızı ilgiyle okudum. Son paragrafınıza tümüyle katılıyorum ve bunu yaptım da. (...)Elbette yaptığımız işler eleştirilecektir, ancak bunun hakaret içeren bir üslupla yapılması sizce de biraz haksızlık olmuyor mu? Sizin dile getirdiğiniz görüşlerin önemli bir bölümüne katılmıyorum ama bu sizin izleniminiz ve ne zaman nerede isterseniz dile getirirsiniz. Ben de okur yararlanırım. Ama "Bu yapılan alenen hırsızlıktır, Kenan Işık tetikçidir, ha sokakta kapkaç yapmışsınız ha TV'de çalmışsınız" gibi cümlelerin eleştiri sınırını aştığını kabul etmemek mümkün mü?Köşe yazarları istedikleri insana hakaret etmekte serbest midir?Biz bu hakaretleri sineye çekmezsek uygunsuz bir davranış mı sergilemiş oluruz?"Fatih Aksoy'un cevap hakkına saygı göstererek bu satırları yayınlıyorum. Zaten bu akşam da (dün) programı tekrar izleyeceğiz. Bakalım sonuç ne olacak?Bir ilâvem var; köşe yazarının sözlerinde hakaret olduğuna inananlar mahkemeye verirler, onlar da karşı hakaretle cevap vermezler. Yani uygunsuz davranış "sineye çekmemek" değil, "sınırı aştığına inanılan" eleştiriye "sınırı aşan" sözlerle cevap vermek. Bilmem anlatabildim mi Sayın Aksoy?
Medeni Kanun'un Yürürlük Maddesi ile ilgili olarak Türkiye'nin her köşesinden sürekli okur tepkileri alıyoruz. Bunlardan biri Adanalı Avukat Sayın Raci Tanrıverdi'den geliyor. İlk mektubunda Medeni Kanun'da eşler arasında mal paylaşımını düzenleyen madde ile kadınlara büyük bir haksızlık yapıldığını söyleyen hukukçu okurumuz aynı itirazı Adalet Bakanlığı'na da yapmış.İkinci mektupta onlardan gelen cevabı bildiriyor. Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü'nden "Bakan adına Hâkim Daire Başkanı Kenan Özdemir" imzasıyla gelen açıklama şöyle:"22/11/2001 tarihli Türk Medeni Kanunu'nun 'Eşler Arasındaki Mal Rejimi' bölümünde yer alan hükümlerinin yürürlük tarihine ilişkin önerisini içeren 21/04/2003 tarihli dilekçeniz incelendi.(...) Bu aşamada öneriniz doğrultusunda bir değişiklik yapılması düşünülmemektedir."Türkiye'nin bütün kadın örgütleri, hukukçular, vatandaşlar Medeni Kanun kampanyasına, eşitlik konusunda imza atılan uluslararası sözleşmeleri, AKP'nin koydurduğu "Muhalefet Şerhi"ni hatırlatmaya devam ediyorlar. 28 Haziran Cumartesi günü İstanbul'un üç noktasında Kadıköy, Beşiktaş İskelesi ve Ihlamur'da kampanya büyük kalabalıklarla sürdürüldü. AKP seçmenin yarısını oluşturan kadınların Medeni Kanun haksızlığını unutmayacağını hâlâ görmüyor mu?Ecevit hükümetinin seçim yenilgisinde kadınların payını fark etmiyor mu? Kimler geldi, kimler geçti bu ülkenin yönetiminden... Hepsi de nasıl kendilerinden emindiler. Hepsi de nasıl kaybetmeyi akıllarına bile getirmiyorlardı ve o cesaretle erken seçime hevesle, heyecanla "evet" dediler.Temel fıkrasındaki gibi "Söyledim söyledim inanmadınız. Ne oldi?"Kimse kendinden fazla emin olmasın. Kadın nüfusu ikiye bölen, "2002'den önce-sonra" saçmalığıyla hâkim ve avukatları şaşkına çeviren, çözümü imkansız kılan yasanın yürürlükle ilgili maddesi değiştirilmek, adalet sağlanmak zorundadır.Yoksa AKP önce kendi vatandaşları arasındaki eşitsizliğin düzeltilmesini sağlamadan AB'ye "Uyum Yasaları" komedisine de kolay kolay devam edemez.Prens Igor Aspendos'ta...İşte asla kaçırmak istemeyeceğim bir sanat olayı. Bugüne kadar kaç kez Aspendos'ta oynanan bir oyunu mutlaka izlemek isteyip de gidememişimdir, bu defa şeytanın bacağını kırmak istiyorum ama ah bu işler. Bu yoğun program, önceden verilen sözler yok mu... Var ve ben 'maalesef var' da diyemiyorum çünkü işime aşkla bağlıyım.Yine de, o zamanı ayırıp gitmeye çalışacağım ve tabii bu arada diğer sanatseverlere, özellikle Antalya ve civarında bulunanlara bu haberi vermek istiyorum. İstanbul Devlet Opera ve Balesi başarıyla sürdürdüğü 2002-2003 sezonu prodüksiyonlarından Prens Igor operasını 9-10 Temmuz akşamları özgün dili Rusça ile 10. Aspendos Uluslararası Opera ve Bale Festivali'nde yorumluyor. Birçok yabancı ülkenin sergilediği eserler arasında kendi sanatçılarımız tarafından oynanan bir opera.Konusu da çok hoş; Rus rejisör Dimitri Bertman tarafından sahnelenen oyunda Prens Igor'un oğlu ile birlikte bir Türk boyu olan Poloveçlerle savaşa gitmesi, yenilip esir düşmesi ve bu arada Poloveç Komutanı Konçak Han'ın kızı ile Prens'in oğlu arasında başlayan aşk anlatılıyor.Dekor ve kostüm Osman Şengezer tarafından hazırlanmış, Poloveç danslarının koreografisini ise konuk koreograf Tatyana Andonova yapmış.Sonuç tahminen tam bir başarı hikâyesi.Oralardaysanız sakın kaçırmayın derim.Ter kokusunu seviyorlar!İtirazımı geri alıyorum, kadınlar adına "Ter kokusu kadınları rahatlatıyormuş" haberine yaptığım itiraz şu andan itibaren geçersizdir. Meğer ne çok ter kokusu seven varmış. Şimdi anlaşılıyor bizim otobüslere, dolmuşlara ve tüm taşıma araçlarına, asansörlere neden ter kokusundan girilmediği... Ayrıca erkekler alınmasınlar aynı rahatlatıcı kokuya sahip hemcinslerimiz de var... Bu paylaşılamayan özelliği(!) deodorant kokusuna tercih ediyor onlar da...Kadın okurlarımdan gelen mektuplar eşlerinin ter kokusundan memnun olduklarını gösteriyor. "Bilime katkıda bulunmak için" yazan bazılarının anlattığına göre yıkandıktan sonra ikinci ve üçüncü gün çok güzel kokuyorlarmış. Demek bu eşler her gün duş almıyorlar. Neyse ki beğenilen koku ikinci ve üçüncü günlerde hissediliyormuş, ya beşinci, altıncı olsaydı?Şöyle bir durum var ortada zira, herkese kendi eşinin kokusu rahatlatıcı geliyor olabilir de bu eşler bütün günü evde gecirmiyorlar, sosyal bir yaşamın içindeler. Bulunduklan ortamları paylaşan diğer insanlar için çözüm ne olacak?Herkes eşim seviyor diye ter kokusunu mümkün olduğunca korumaya çalışırsa yandık demektir. Hem de ne yandık. Kokun arkadaşlar kokabildiğiniz kadar. En büyük biziz, başka büyük yook!
"Kim 500 Milyar İster" yarışmasında 250 milyarlık soruya yanlış cevap vererek 16 milyara düşen yarışmacı, programın sunucusu Kenan Işık tarafından yanıltıldı mı, yanıtılmadı mı?Aslında bu soruyu birçok "Kim 500 Milyar İster" programından sonra sormak mümkün. Birçok kez ben de 'Kenan Işık rahatlıkla yanıltıyor' diye düşünmüşümdür. Kendisine güvenen -nedendir bilinmez yarışmacılar baştan bir yanılgıyla onu hep kendi taraflarında zannediyorlar, belki de içten tebessümü ve gözlerinde onların tarafını tutuyormuş gibi parlayan ifadesindendir- yarışmacılar doğru cevabı söylediklerinde "Emin misiniz?" sorusunu öyle dostça bir tonlamayla soruyor ki anında duraklıyor karşısındaki.125 veya 250 milyarlık bir soru da doğal olarak zor ve tam emin olunamayacak bir cevaba sahip olduğundan karşısındakinin aldanabileceğini biliyor Kenan Işık. Eh görevinin bir gereği de büyük paraları mümkün olduğunca kaptırmamak değil mi? Kimse aksini söylemesin zira bu tür yarışmaların programlanması doğal olarak bu mantıkla yapılır. "Hepsi öyle olsa da bu yarışma farklı"ya inanmak güçtür bu yüzden.Evet bugüne kadar kaç kez Kenan Işık o muzip, sevimli ve dostça gülüşüyle yarışmacıları doğru cevaptan şaşırtmış, yanlış cevaba geçilir geçilmez de çabucak cevabı kabullenivermiştir. Daha küçük ödüllerin söz konusu olduğu bazı yanlış cevaplarda da yarışmacılara yardım ederek yine aynı ifadeyle kazandırdığı durumlar olmuyor değil. İnandırıcılığını yitirmemek için bunu da yapıyor ve sonra o etkiden büyük para ödüllü sorularda yararlanıyor. Bunu sadece biz değil programın tüm izleyicileri görüp değerlendiriyor olmalı.Hıncal Uluç son olayda yapılana itiraz edip açıkladığı için Kenan Işık ve yarışmanın genel koordinatörü Fatih Aksoy'un oldukça kaba tepkilerine hedef oldu. Kenan Işık "nazik, efendi bir sanatçı" kimliğiyle bağdaşmayacak alaycı cümlelerle, Aksoy ise "Ya konsantre olamıyor, ya da seyrettiğini anlamıyor" sözleriyle cevap verdi Uluç'a. Oysa tam aksine, sorun onun seyrettiğini gereğinden fazla anlamasından kaynaklanıyor ve anladığında yazmak da görevi.Madem ki iddianın asılsız olduğunu söylüyorlar bunun açıklamasını yapsınlar yeter, anlayan anlayacak, isteyen istediğine inanacaktır. Sonuçta daha önümüzde çok yarışma var, olacakları bundan sonra da göreceğiz. Huylu huyundan vazgeçmez. Medeni bir ülkenin, örnek olması gereken sanatçılarının, bir basın eleştirisine bu kadar tahammülsüz olmalarını insan anlayamıyor doğrusu.İşini bilmeyen çavuşlar...İngiltere nasıl İngiltere oluyor, biz nasıl olduğumuz yerde sayıyor veya geriye gidiyoruzu görmek için tek bir örneğe bakmak yetiyor. O malûm tünel örneğine.Bolu Tüneli inşaat, bile bile, göz göre göre fay hattı üzerine yapılmış ve tam 3 km, 14 yılda tamamlanmış. Bu yıllar içinde insanları işsizlikten, parasızlıktan kırılan, gençlerinin gözüne gelecek korkusundan uyku girmeyen ülkenin devleti o tünele 650 milyon dolar para yatırmış. O arada tünele farklı ellerde farklı projeler uygulanmış, kimbilir ne milyon dolarlar buharlaşmış. Ve şimdi parlak fikirli bir parti il başkanının önerisi ile patates deposu oluyor. Bu kadar patatese bir tünel yeter mi?Haydi hep birlikte cevaplayalım; yetmeeez...Patatesler kokuşmaktan kurtulur mu? Kurtulmaaaz.İşini bilmeyen (ya da bize öyle geliyor, belki tam aksine "işlerini" çok iyi bildikleri için oluyor bunlar) patateslerle pardon dilim sürçtü "kafalarla" ne o patatesler ne de bu ülke kokuşmaktan kurtulabilir.İngiltere ile Fransa'yı birbirine bağlayan, açıldıktan sonra benim de gördüğüm, geçtiğim 50 km'lik muhteşem Manş tüneli (üstelik denizin altını oyuyorlar, bizimkiler hâlâ cesaret edemedikleri için 3. köprü için tarihi Arnavutköy'ü rezil etmeyi düşünüyorlar) 7 yılda ve tam zamanında bitirilmiş.Devlet yönetimi budur işte! Yönetimin ne olduğunu bizim hükümetlere Vestel televizyonuyla Avrupa şampiyonu olan Zorlu Grubu'nun Başkanı Ahmet Nazif Zorlu anlatsa keşke... Bir çözüm daha var; Sabancı Üniversitesi Yönetim Bilimleri Fakültesi'nde bunlara hükümet olmadan önce birkaç hafta ders verilse...Yoksa 650 milyon dolarlık tünelleri buz dolabı, önce açılan sonra bir kenara atılan bilmem kaç milyar dolarlık havaalanlarını karpuz tarlası olarak kullanmaya devam ederlerse Türk vatandaşları gelecekte de AB ülkelerinde tuvalet temizlemekten kurtulamayacaklar.Harekete geçmek, bu gelip geçen yönetimlere yönetmeyi ve tasarrufu ciddi şekilde öğretmek gerekiyor artık. Nasıl öğretilecek?Sivil Toplum Kuruluşları'nın bir önerisi yok mudur acaba?