Türkiye'nin her köşesinden N.Ç. olayıyla ilgili mektup yağıyor. Tüm okurlarımız Vatan'ın bu konu üzerinde ısrarla duruşunu destekliyor ve olay Bakanlık tarafından ele alınıp suçlular cezalandırılmadıkça peşinin bırakılmamasını istiyorlar.
İşte bu mektuplardan biri, Antalya'dan Emine Alagöz'ün sözleri;
"Sayın Ruhat Mengi,
Medeni Kanun ve Kızıltepeli N.Ç.'ye yapılanlarla ilgili yazılarınızı takip ediyor ve bu konular üzerinde ısrarla duruşunuzu destekliyoruz. (...)
Mardin Kızıltepeli N.Ç.'yle, utanarak yazıyorum, ilişkiye girenlerin yakınlarının ve avukatlarının davranışları da akıl almazdır. Bu insanları kınamıyorum. Kendi adıma ve insanlık adına utanıyorum. Yıllarca vermediğimiz insanlık mücadelesinin zehir zemberek acısını yaşıyorum. Yine yakın zamanda Şırnak'ta birbirini seven iki insan üstelik kadın hamile olduğu halde recmle cezalandırılırken on iki yaşında, genç kız bile olmadan bir çocuğa yapılan böyle bir saldırının sanıklarının destek verircesine tahliye olup görevleri başına gönderilmelerini yüreğim kabul etmiyor, aklım almıyor.
Toplumun bu haksızlıklarının, yanlışlarının bitmesi için daha kaç insan kirlenecek, kirletilecek acaba?"
Bu arada Mardin'li okurlarımızdan Mardin'in adı bu olayla sık sık anıldığı için kızanlar var. Kızmamalılar. Bu akıl almaz olay veya benzeri, kadını erkek için bir mal, bir malzeme olarak gören herhangi bir Doğu ya da Güneydoğu şehrinde, hatta diğer bölgelerde de olabilirdi. (Selamiçeşme tren istasyonunda üniversitedeki kızı vurup bayıltarak tecavüz eden sapığa ne oldu acaba?)
Kızacağımıza üzülelim ve bu çağdışı olayların son bulması için çalışalım. Siyasetçilerin, birinci derece ilgililerin bile önemsiz bir olaymış gibi "Ne yapalım mevzuata göre işlem" diyerek sorumluluğu atmasına, toplumun üzerine de ölü toprağı serpmesine izin vermeyelim.
Batı ülkelerinde de tecavüz olayları vardır. Ama orada bir sapık çıkar, teşhir edilir, cezası çektirilir. Teşhir edilen sapıktır, mağdur değil. Burada ise 28 sapık bir anda çıkıyor, onlara bir şey olmuyor, aksine sapıklar gizleniyor ve ödüllendiriliyor. Mağdur ve ailesi tanıtılıyor, zararın en üst noktasını görüyor.
Türkiye bu saçmalığa son vermek zorunda.
Hem de en kısa zamanda! Aa aklıma geldi; bizim bir de Kadın ve Aileden Sorumlu Bakanlığımız olacaktı bir yerlerde... Yoksa kaldırıldı mı?
Şu Prisma olayı
Pınar Altuğ'un boşanması günlerdir herşeyden çok ilgimizi çekiyor, her detayı ile şevkle, heyecanla uğraşıyoruz ya (ben değil valla, beni ilgilendirmiyor) Prisma da gündemin tepesinde...
Neden? Çünkü Pınar Prisma üyesiymiş.
Aslına bakarsanız Prisma bu olaydan aylar önce ilgi çekmiş, bazı gazetelerde örneğin Vatan'ın Cumartesi ekinde röportaj ve bilgilere geniş bir yer verilmişti. Ama o zamanlar daha Pınar Altuğ boşanmaya karar vermediği için İstanbul Cumhuriyet Savcılığı da "ivedi" şekilde "Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü"nden gerekli araştırmanın yapılmasını istememişti.
Şimdi izninizle biraz ara verip ağlamak istiyorum... Bırakın beni, tutmayın ağlayacağım... Teşekkürler, açıldım biraz. "Terörle Mücadele" diyorlar yahu, olacak iş mi bu?
Pazartesi akşamı La Pergola'da Yılmaz ve Necla Sanlı çiftinin davetlisi olarak akşam yemeğindeydik. Estetik cerrahı Dr. Onur Erol Prisma'yla ilgili yorumlara ne kadar şaşırdığını ve Türkiye'den kaçırılmalarının kayıp olacağını anlattı. Neden şaşırmış ve neden kayıp olurmuş ben de size anlatacağım. Çünkü Dr. Onur Erol'la çok önceleri yaptığım bîr röportajda dinamizmi, konsantre olmayı ve sakin bir ruh halini korumayı Amerika'da gittiği Prisma seanslarında öğrendiğini, başarısında bunun büyük payı olduğunu anlatmıştı ve bunu da o akşamki sohbet sırasında hatırladım.
Evet, Onur Bey Prisma'nın yapılan yorumlarla bir ilgisi olmadığını, insanlara sevgiyi, kendiyle ve çevreyle barışık olmayı, kafadaki lüzumsuz düşüncelerden arınarak amaca yoğunlaşmayı, kısacası pozitif enerji ve pozitif bir ruh halini elde etmeyi öğrettiğini anlattı.
"Amerika'da binlerce kişiye bunları aşılayan bir kuruluşa iki günde neler yakıştırıldı şaşırıyorum" dedi.
Buradaki Prisma, dünyadaki diğer örneklerinden farklı mıdır, öylesine esrarengiz bir öcü müdür bilemem ama ben dünya çapında bir bilim adamının sözlerine inanmayı yeğlerim. Heryerde buzağı aramaktan yoruldum belki ondandır.
Yine de terörle mücadele ekibine başarılar diliyorum.
Köşe yazarlarının sınırı nedir?
Salı günkü Kenan Işık yanıltıyor ... mu acaba? başlıklı yazıma "Kim 500 Milyar ister" in Genel Yönetmeni Fatih Aksoy'dan cevap geldi. Benim Hıncal Uluç'a aşırı tepki içeren açıklamaları ile ilgili 'Neden basın eleştirilerine karşı bu kadar tepki gösteriyorlar? Kendi açıklamalarını yaparlar, isteyen inanır' sözlerime karşılık şöyle diyor;
"Sayın Mengi,
Bugün Vatan gazetesinde yayınlanan yazınızı ilgiyle okudum. Son paragrafınıza tümüyle katılıyorum ve bunu yaptım da. (...)
Elbette yaptığımız işler eleştirilecektir, ancak bunun hakaret içeren bir üslupla yapılması sizce de biraz haksızlık olmuyor mu? Sizin dile getirdiğiniz görüşlerin önemli bir bölümüne katılmıyorum ama bu sizin izleniminiz ve ne zaman nerede isterseniz dile getirirsiniz. Ben de okur yararlanırım. Ama "Bu yapılan alenen hırsızlıktır, Kenan Işık tetikçidir, ha sokakta kapkaç yapmışsınız ha TV'de çalmışsınız" gibi cümlelerin eleştiri sınırını aştığını kabul etmemek mümkün mü?
Köşe yazarları istedikleri insana hakaret etmekte serbest midir?
Biz bu hakaretleri sineye çekmezsek uygunsuz bir davranış mı sergilemiş oluruz?"
Fatih Aksoy'un cevap hakkına saygı göstererek bu satırları yayınlıyorum. Zaten bu akşam da (dün) programı tekrar izleyeceğiz. Bakalım sonuç ne olacak?
Bir ilâvem var; köşe yazarının sözlerinde hakaret olduğuna inananlar mahkemeye verirler, onlar da karşı hakaretle cevap vermezler. Yani uygunsuz davranış "sineye çekmemek" değil, "sınırı aştığına inanılan" eleştiriye "sınırı aşan" sözlerle cevap vermek. Bilmem anlatabildim mi Sayın Aksoy?
Mektup yağıyor
Türkiye'nin her köşesinden N.Ç. olayıyla ilgili mektup yağıyor. Tüm okurlarımız Vatan'ın bu konu üzerinde ısrarla duruşunu destekliyor ve olay Bakanlık tarafından ele alınıp suçlular cezalandırılmadıkça peşinin bırakılmamasını istiyorlar
Haberin Devamı

