Ağrı dağı efsanesi

14 Ağustos 2003

Önümüzdeki Pazar günü son derece heyecanlı bir gösteriye şahit olacağız. Kalp Cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez'in bypass ameliyatı yaptığı üç hasta, aralarında Dr. Sönmez, kardiyolog Dr. Deniz Şener ve üç doktorun daha bulunduğu 20 kişilik bir ekiple Ağrı Dağı'na tırmanacaklar. Amaç, kalp ameliyatı sonrasında normal günlük yaşantılarının bile eskisi gibi olamayacağı korkusuyla depresyona giren hastalara tamamen normal yaşama dönülebileceğini ve hatta en zor sporları bile başarabileceklerini göstermek.Tırmanışın dağcılık liderliği ve organizasyonu Nasuh Mahruki tarafından yapılıyor ve ekipte ondan başka 5 dağcı daha var. Bu aktivite sırasında Medline Ambulans Servisi en yakın mesafede izlemede olacak. Ağrı ve civarında isteyenlere bir hafta süreyle kalp sağlık hizmeti verilecek.Anlayacağınız iyi organize edilmiş ve Türkiye'de daha önce benzeri görülmemiş bir olay izleyeceğiz. Evet bizler de izleyeceğiz çünkü CNN ve bazı kanallardan kameralar da onlarla birlikte gidecek.Muhteşem şovDr. Bingür Sönmez'le karşılıklı bir konuşma yaparak bu ilginç olayı ondan da dinledim. Hâlâ bazı eksikleri olduğunu söyleyen ünlü cerrah;"Bu alışılmamış denemeye 'Dr. Bingür Sönmez'in şovu' diyenler var. Tabiî ki öyle. Ama bilimsel bir rehabilitasyon çalışması şovu. 'Bypass'tan sonra dağa tırmanılabileceğini göstermek için ben de adımı ve hayatımı ortaya koyuyorum" diyor.Bu yolculukta her katılımcı için tam donanımlı dağcılık elbise ve malzemesi, 5 günlük gıda ve gerekli tüm sağlık ihtiyaçları birlikte götürülecek. Satın alınan, dağcılık malzemelerinin tamamı daha sonra AKUT'a bırakılacak.Tırmanışın bütçesi 35 bin dolar ve şu ana kadar 22 bin dolar toplanmış. Sponsorların arasında ünlü sağlık kuruluşları ve iş adamları yok. Oysa böyle ilk kez yapılan riskli (elbette riskli kolay bir iş değil), büyük cesaret isteyen ama son derece yararlı sonuçlar verecek bir tıp gösterisini önce hastaneler, sağlık kuruluşları ve iş adamlan desteklemeliydi.Örneğin 2 kez kalp ameliyatı geçiren Sayın Sakıp Sabancı? Ben "Belki duymamıştır. Hâlâ Amerika'da" deyince odadaki doktorlar atıldılar;"Sakıp Bey keşke bir kalp hastanesi kursa. Bunu yapabilirdi. Atina'daki Onassis Kalp Cerrahi Merkezi o ülkenin gururu. Bizde de bir benzerini Sabancı yaptırtsa ne iyi olur..."Sakıp Sabancı gönlü zengin adamdır, Allah ona da şifa versin, kim bilir belki bir gün müzelerine, öğrenci yurtlarına bir kalp merkezi de ilâve eder.Diğer iş adamlan, o koca holdingler, kuruluşlar da yaratılacak yeni Ağrı Dağı efsanesine bir katkıda bulunmayı düşünmezler mi?Cevabı kadınlar verdi!Bravo sığınma evlerindeki kadınlara. Özellikle Konya'dakilere. Melih Gökçek'in, başka bir ülkede olsa tüm yazarlan ve sivil toplum kuruluşlarını ayağa kaldıracak cüretteki sözüne bir onlar gereken cevabı verdiler. Bizim yazar ve STK'larımızın daha önemli (!) konuları var ya "kadın" ve "sığınma evi" konuları onlara hafif geliyor.Kocalarının dayağından hakaretinden kaçarak veya sokağa atılarak çocuklarıyla birlikte ortada kalan ve Konya Kadın Sığınma Evi'ne sığınan kadınlar pankartlarla yaptıkları basın toplantısında Gökçek'i mahkemeye vereceklerini de söylemişler.Versinler. Vermeliler. Yalnız onlar değil tüm kadın sığınma evleri ve kadın kuruluşları vermeli. Ki bu bahanelerle o evleri kapatarak sıkıntı içindeki kadınların son ümitlerini söndürme hevesinde olanların hevesi kursağında kalsın. Meşum plânlarını uygulayamasınlar.Aslında batı ülkelerinde böyle sorumsuzlukları toplum affetmiyor. Öyle ceza veriyor, oyunu esirgiyor ki o denetimden korkanlar ayağını denk atıyor.Bizde ise kimsenin korkusu yok. Birazcık kendimizi toplayalım artık. Birazcık!

Devamını Oku

Kadın insan sayılmaz mı?

12 Ağustos 2003

Duygu Asena yıllar önce "Kadının Adı Yok" demişti. Sonra "Aslında Aşk da Yok" dedi. Bu gidişle kısa süre sonra "Aslında Kadın da Yok" diyebilecek gibi görünüyor. Kadın yavaş yavaş, çaktırmadan toplumdan siliniyor.Giyimiyle kuşamıyla, yasasıyla tasasıyla, "Yürütme" kurumu içinde ona verilen değerle kadın giderek radikal islamcı rejimlerdeki konumuna yaklaşıyor. Artık bunları yazarken 'Acaba zahmet etmesem mi' diye düşünüyorum. Herkes derin rehavetinin içinde, hayatından memnun, her türlü gelişmeyi kayıtsız gözlerle, esneyerek izlerken bayağı rahatsız edici türden yazılar bunlar çünkü.Rahatsız edici olması da doğal çünkü yazan kişi bu ülkede oynanmakta olan diğer oyunlarla birlikte "kadın üzerine" olanların da Avrupa Birliği'ne yaklaşmakla veya girmekle son bulacağına inanmamaktadır. Yani ona göre bugün sayılan hızla artmakta olan "burka"dan bir yüzündeki "kafes"i eksik kıyafetlerin, kadın haklarını ilgilendiren yasalardaki "kadına yönelik insan hakkı ihlalleri nin. kadınların bırakın "erkekle eşit haklara sahip" olmayı giderek tümüyle "erkeğin kölesi" durumuna getirilmesinin AB'den falan asla etkilenmeyeceğini düşünmektedir.Dünkü yazıya başlama nedenimiz Melih Gökçek'in zaten devlet yardımı alamadıkları için, ilgisizlikten çoğu kapatılan, birkaç tane geriye kalanı ise gönüllülerin çabasıyla yürümekte olan "Kadın sığınma evleri" ile ilgili söyledikleriydi. Ortaya tepki yaratacak bir iddia atan Gökçek sözünün açıklamasını yapamadı.Şimdi ben diyorum ki Türkiye'nin tüm kadınlan bir eli yağda, bir eli balda yaşamıyor. Şiddetin her türünü göreninin, sokağa atılanının sayısı milyonları buluyor. Bu kadınların kendilerini koruyacak yasalara ve sığınacak evlere ihtiyacı var. Bu güvenceyi kim sağlayıp onların hakkını koruyacak; ilgili bakanlık içindeki "Kadın Statüsü Genel Müdürlüğü" ve "Aile Kurumu"... Bunların, her ikisi de ortadan kaldırılmış durumda. Kadını birey olarak güçlendirecek, meslek sahibi yapacak Genel Müdürlük fiilen var, hukuken yok. Bu nedenle kadro verilemiyor. "Aileyi Koruma Kanunu" nu izleyecek, şiddeti, sokağa atmayı önleyecek, sığınma evlerini koruyacak ve sayısını arttıracak "Aile Kurumu" ise nerede belli değil.Memlekette bu kadar yasa çıkarılıyor, en önemsiz olanı kadınlarla ilgili yasalar mıdır?Bu kurumlan yaşatacak, kadının eşitlik haklarını sağlayacak (ceza yasaları ve Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi) yasaların hiç mi önemi yok?Bu sorulara hiç kimse "evet" cevabı veremez. Peki o zaman AKP Hükümeti neden her yasayı çıkarıyor da bunların adını bile anmıyor?Bu sorunun cevabını da keşke Bakan Güldal Akşit verse... En çok onu ilgilendiriyor zira. Ama nedense onun rehavetine de diyecek yok!Çanakkale'ye feribotPazartesi günü Kaz Dağları'nın eşsiz güzelliğinden söz etmiştim; çok önemli bir ilâve yapmak istiyorum.Çanakkale, Truva, Assos, Zeus Altarı, Bozcaada, Kaz Dağları'nda görülecek daha bir sürü mitolojik, tarihi ya da doğa harikası bölge turistler için son derece cazip. Buralara gitmek ise ancak ya karayolu ile veya İstanbul-Bandırma feribotları yardımıyla mümkün olabiliyor ki her ikisi de uzun ve yorucu araba yolculuğu gerektiriyor.İstanbul-Çanakkale arasında feribot olsa gidiş gelişlerin çok daha kolaylaşacağı kesin. Bu nedenle yerli ve yabancı turist sayısının artacağı da... Ne zaman Çanakkale, Kaz Dağları tarafına gitsem yöre halkı hep bu şikâyeti dile getirir ve sırf bu eksiklik yüzünden o bölgenin turizmine sekte vurulduğundan yakınır. Onların sesini duyurmaya söz verdiğim için soruyorum;İstanbul Büyükşehir Belediyesi Bandırma'ya işleyen feribot seferlerinin benzerini Çanakkale'ye yaptırmayı neden düşünmüyor acaba?

Devamını Oku

Açıklayın Melih Gökçek!

11 Ağustos 2003

Tam da "sığınma evleri"ni yazmak niyetiyle geldiğim gün... İki gün önce eşi tarafından bebeğiyle birlikte terkedilen ve ortada kalan bir genç kadının "yardım edin... Kurtarın beni" haykırışlarını okumuşum.Aynı durumdaki binlerce kadının sokaklarda kaldığını, fırsat düşkünü insanlara muhtaç olduğunu, bebeklerine süt, mama alacak paralarının bile bulunmadığını düşünmüş, sinirlenmişim. Ve tam o gün Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek'in "Sığınma evleri açıldıktan sonra neye dönüştü biliyor musunuz? Ne olduğunu açıklayamam çünkü burada hanımlar var" dediğini görüyorum. Gökçek bir toplantıda, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan Güldal Akşit'in de önünde bu lâfı söylemiş.Güldal Akşit neden susmuş orası bilinmiyor tabiî. Çünkü normal olarak "Sayın Belediye Başkanı madem ki böyle bir bilginiz var neden önlem almıyor da konuşuyorsunuz? Sokağa atılan kadınların haklarını kim koruyacak, sığınma evlerine ihtiyaç yok mu, kalan birkaç tane de kapatılsın mı?" demek ona düşerdi.Türkiye'de herkes gerçeklerin örtbas edilmesine, her olumsuzluğa bir kılıf bulunmasına öyle alıştı, öyle sessizce kabulleniyor ki... Durum böyle olunca işte böyle bir söz atılıyor ortaya ve sığınma evleri anında tu kaka...Bizi erkek farzedinBen alışmadım, onun içinde Melih Gökçek'i sözünü açıklamaya çağırıyorum. Madem ki kadınların (pardon hanımların) önünde konuşamıyor, lütfen bizleri erkek kabul etsin ve açıklasın; Hangi sığınma evinde ne oluyor?Olmaması gereken şeyler oluyorsa neden bugüne kadar açıklanmadı veya bir girişimde bulunulmadı?Bu ülkede katilin, hırsızın, tecavüzcünün, PKK militanının hakları düşünülüyor, kadınlar hâlâ insan sayılmıyor. Onların hakkı söz konusu oldu mu birileri tüm kapıları kapatıveriyor. İki cümlede olay bitiveriyor.Demek ki erkek evlenecek, canı isteyince kadını bebeğiyle kapı önüne oturtacak ve o zavallıyı koruyacak bir kurum, doğru dürüst yasa, bir sığınma evi olmayacak.Avrupa Birliği'ne girmeye can atıyoruz, şu AB ülkelerindeki kadın sığınma evleriyle bizdekilerin sayısını bir karşılaştırıversinler hele. Bunu yaparken kadın nüfuslarının oranını da versinler. 35 milyon kadına kaç sığınma evi olmalı bir çıksın ortaya.Sonra bakalım Türkiye'de kaç tane var? Ve meselâ Ankara'da kaç tane var?Bakanlık'ta "Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü"nü kurmuş olan İmren Aykut daha sonra kurduğu ÇESAV ile terkedilmiş kızlara eğitim, iş ve her türlü imkânı sağladı. Onun açtığı evlerde kızlar büyük bir güven içinde yaşıyor, hayata hazırlanıyor.O yapabiliyor da, devlet neden yapamıyor? Devlette eksik olan ne?Haydi hep beraber düşünelim ve Melih Gökçek'in cevabını bekleyelim. Tabiî bir cevabı varsa... Yarın devam edeceğim.Bu görüntü Türkiye değil!Vatan Gazetesi'ne benden iki tenkit var bugün. Birincisi dün üçüncü sayfada yer alan "İlknur bu son olsun" başlıklı haber için. İki hafta önce tecavüze uğradığını söyleyen, kendisine evlilik vaadiyle tecavüz ettiğini ileri sürdüğü gencin mahkeme tarafından serbest bırakılmasını kabul edemeyerek intihara teşebbüs eden genç kız için haberde "İntiharkolik kız" şeklinde bir tanım yapılmış. Bu tanım olayı hafifleten ve asıl suçludan (veya suçlulardan) çok mağduru küçük düşüren bir ifade taşıyor.Oysa burada suçlanacak kişi genç kız değil. Öte yanda ise birden çok suçlu var. Önce yasalar. Batı ülkelerinde çok ciddi bir suç olan ve ağır şekilde cezalandırılan tecavüz şimdiden Avrupa ülkesi olduğunu zanneden Türkiye'de suç bile sayılmıyor. O ülkelerde evlilik içinde dahi kadın istemeden ilişkiye zorlandığı takdirde bu tecavüz kabul edilirken bizde evlilik dışı tecavüzde erkek "O da istedi" dediği anda olay kapanıyor.Bu berbat yasalar suçlu. Serbest bırakan mahkeme suçlu. Tecavüzcü suçlu. Başından böylesine dehşet verici, izleri silinemez bir olay gecen genç kızların yaşama devam etmekte zorluk çekmesi çok mu anlaşılmaz bir durum? Hele de tecavüzcülerin serbest bırakıldığını duyduktan sonra ölmek istemesi çok mu anormal? 13 yaşındaki S.Ç. de "Yaşamak istemiyorum" dememiş miydi?Bu kızların katili, tecavüzcüsü, aynı zamanda Türk Ceza Kununu'dur, onun verdiği rahatlıkla bu olaylar ardı ardına yaşanıyor.İkinci tenkit "millî düğün"de çekilmiş "üç-dört kara çarşaflı kadınla bir erkek" fotoğrafının yanında yer alan "Nikahta tam bir Türkiye görüntüsü yaşandı" cümlesine. O gürüntü Türkiye değil, Suudi Arabistan, Cezayir, Humeyni İran'ı (bugünün İran'ı bile çok farklı), Taliban Afganistan'ı görüntüsüdür. Türkiye kara çarşaf ülkesi değildir. İsteyen tesettürünü normal bir diz altı uzun etek ceketle, elbiseyle normal bir başörtüsüyle de pekâlâ yapar. Ama ne yazık ki cesaretlendirildikleri için rahatça düğüne katılan bu insanlar Türkiye'nin yukarda saydığım ülkeler görüntüsünde tanınmasını sağlıyorlar. Biz de yanına "Tam bir Türkiye görüntüsü" yazıyoruz.Diğer gazetelerde çıkan "İslâmi şıklık" gibi yağlama, yalakalık örneklerinin de geri kalır tarafı yok. O görüntüler "İslâmi", tayyörle, normal günlük kıyafetlerle gelenler "İslâmi değil"... Bu mudur yani?Budur abicim budur. Yağlayın gitsin!

Devamını Oku

Kaz Dağları'nda bir gece...

10 Ağustos 2003

Karanlığın içinde nefesimi tutarak öylece durdum. Milyonlarca yıldızın dev bir kızıl tabak gibi parlayan mehtaba göz kırpışlarına bakarken "Sanki bu anı, tam da bu yerde daha önce yaşamış gibiyim" diye düşündüm. "Evet, sanki buraya daha önce gelmiş, bu anı yaşamış gibiyim..."Oysa Kaz Dağları'nda çam ve zeytin ağaçları arasına gizlenmiş Yeşilyurt Köyü'ndeki Öngen Otel'e ilk gelişimdi bu ve gördüğüm güzellik karşısında büyülenmiş, ağzım bir karış açık bakakalmıştım.Size de olur mu bilmem, memleketimin güzelliklerine bakarken bazen öyle coşarım ki hepsi sadece bana aitmiş gibi hissederim. Benim dağlarım, benim zeytin ağaçlarım, benim koylarım... Böylesine benimserim onları. Onun içindir ki tek bir ağaç yandığında ciğerim yanıyor gibi gelir bana.Kaz Dağları benim dağlarımdandır. Çocukluğumdan beri birçok yaz tatilim onun eteklerinde, zeytin ağaçlarının denizle kucaklaştığı koylarda geçmiştir. Bu dağların gizlediği olağanüstü güzelliklere, her virajı dönüşünüzde karşınıza bir öncekinden daha inanılmaz bir manzara çıkmasına, dünyanın en nefis havasının, suyunun, zeytininin burada olmasına alışkınımdır yani. Nereye gidersem gideyim hiçbirinin güzelliği bu bölgeye eşdeğer olamaz benim için.Yeşilyurt ve ÖngenAma bu an, gecenin yarısında, karanlıkların içinde ışıldayan bu büyüleyici, insanın heyecandan tüylerini ürperten güzellik bambaşkaydı.Daha sonraki günlerde ayaklarım beni tekrar Yeşilyurt Köyü'ne götürdü. Beş yüz, altı yüz yıl önce Oğuzların 24 boyundan biri olan Çepniler tarafından kurulan ve 1900 yılından sonra Girit'ten gelen Rumların da yaşadığı bu küçük köy şu anda dünya güzeli iki katlı taş evlerden oluşuyor. Pencerelerinden, bahçelerinden çiçekler taşan küçük sevimli evler...Köye tepeden bakan ongen Otel ustaca yapılmış bir kale gibi dağın oyuklarına gizlenmiş. Ağaçlara dokunulmadığı için her köşede, terasların içinde bile bir ağaçla burun buruna gelebiliyorsunuz. öylesine doğayla içice. Ve asıl hikâye otelin sahibinin öyküsü. Tema Vakfı'nın Çanakkale temsilcisi Avukat Mehmet Öngen mesleği dışında siyasetle de uğraşmış. Bir partinin Çanakkale İl Başkanlığı'nı yaptıktan sonra siyasetin ülkeye hizmet konusunda yeterince tatmin edici olmadığını hissetmiş ve "Hiç değilse kendi köyüme hizmet edeyim" diye düşünmüş. Yeşilyurt Köyü'nün yerli ve yabancı turistleri hayran bırakan bugünkü güzelliğinde, köy halkının doğa, turizm konusunda bilinçlenmesinde ve çevreyi, taş evleri koruma altına almasında önemli rolü ve yıllar süren mücadelesi var.Öngen Otel'de bütün besinler; tavuklar, yumurtalar, çeşitli otlar, zeytinler, keçi ve koyun peynirleri, tereyağı ve sütleri, zeytinyağı her şey doğal. Ekolojik. Böyle olduğu için de lezzeti farklı. Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden gelen devamlı müşterilerin (ve benim) burayı unutmama nedenlerinden biri de bu lezzet.Romantikler için...Assos, Truva, Zeus Altarı gibi tarihi, mitolojik yerler iki adım mesafede (biraz abartmış olabilirim. Diyelim ki üç adım.) Assos'u anarken inanılmaz bir görüntüyü vurgulamadan geçemeyeceğim. Böylesine önemli tarihi olan bir yerde o 3000 yıllık kalıntıların, surların içine yapılmış iki yeni ev görüyorsunuz girişte. Bunu ancak Türkiye'de görebilirsiniz, dikkatli bakın. Hatta fotoğrafını çekin.Siz en iyisi Yeşilyurt Köyü'ne bir gidin. Mutlaka... Yaz ve kış unutulmaz güzellikler, muhteşem bir huzur ve romantizm sunan benzersiz bir köşe bu köy.Benden hatırlatması... Bilirsiniz, gerçekten benimle aynı duyguları paylaşacağınıza inanmadığım yerleri anlatmam size!(Sevgili okurlar genellikle Pazartesileri yazmıyorum ama sayılı yaz günleri hızla geçmekteyken size Yeşilyurt Köyü'nü ve Öngen Otel'i bir an önce anlatmak istedim. Kim bilir belki kısa bir ziyaret için vakit bulabilirsiniz.)

Devamını Oku

Gelinle damat!

10 Ağustos 2003

Belediye başkanlarının nikâh kıymak için yarıştığı milli düğünümüz nihayet bu akşam yapılacak.Başbakan Tayyip Erdoğan, Necmettin Erbakan'la omuz omuza olduğu günlerde "gâvur adeti", "Batı taklidi" diyeceği türden şaşaalı bir törenle küçük oğlunu evlendirip, dünürünün deyişiyle "balayı değil ama kısa bir tatil"den sonra Amerika'ya gönderecek.Lütfi Kırdar Kongre Binası'nda binlerce davetlinin huzurunda evlenmek Bilâl Erdoğan'la nişanlısının da tercihi miydi acaba yoksa sadece "Tayyip Baba"larını kırmamak için mi kabul ettiler insan merak ediyor doğrusu. Öyle ya şimdi aklı başında, sorumluluk sahibi gençler öyle şaşaalı düğünlerden, gösterişten pek hoşlanmıyorlar.Ne de olsa bunca yoksulu, işsizi, mağduru, üç kuruşa muhtaç insanı, ameliyat parası bulamayan vatandaşı olan bir ülkede 7000 kişilik düğün oldukça rahatsız edici bir görüntü. Antipatik yapıyor sahiplerini ister istemez. Binlerce dolarlık gelinlikler, damatlıklar, alışverişler, takılar, gümüş kutularda verilecek nikah şekerleri gözler önünde. Medya doğal olarak adım adım izliyor ve duyuruyor.Din ve laik ahlakDin, inanç konusunda öylesine, böylesine hassas görünen, sık sık bunu vurgulayıcı açıklamalar yapan bir partinin lideri için çok, çook iddialı bir görüntü. Yani yolsuzlukların bile "dinle değil, laik ahlâkla ilgili" olduğunu söylemiş bir partidir hatırlatırım. Her ne kadar sonradan toparlansa da söylenmiş bulunmuştu bir kere. O hesapça da "dediğimi yap, yaptığımı yapma" sonucu çıkıyordu ortaya. Yani AKP'liler yolsuzluk yapmaz, onlar dine daha yakın duruyorlar (tekelde ya din). Diğer partiler ise laik anlayışa, onlar yapabilir. Ve tabiî sonuçta da, devlet arazilerini zimmete geçiren, kaçak evlere, arsalara sahip bakanlarını unutturma cinliği.E bu kadar dine saygılıysanız o din "israf haramdır, yiyin, için ama israf yapmayın" da diyor size. Peki bu ne?Yani inanın bunları Ecevit, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Deniz Baykal ya da bir başka lider yapsa onu da aynen yazardık. Da... Onlar hiç değilse "din, laik ahlâk" falan diye ahkâm kesmiş olmazlardı.DeğişimErbakan'la yola çıkan ve yolun yarısında değiştiğini iddia eden bir siyasetçinin biraz farklı bir üslubu olmalı değil miydi? Değişim yalnız vatandaşa yüklenecek sorumlulukların artması, arttırılması demek midir?Erbakan'ın Çırağan Sarayı düğünlerine eş masrafta (7000 kişiye gümüş şeker kutusu bile yeter) düğünler, çocuklara, gelinlere aile boyu Amerika eğitimleri nasıl bir farklılık ortaya koyuyor?İmarzedeler Vatan'ı ziyaretlerinde "Tayyip Bey 'paralarını oraya yatırırken bana mı sordular' diyor. Bizim ne Amerika'ya ya da başka bir ülkeye gidecek, ne de çocuklarımızı oralarda okutacak imkânımız var. Vatandaşın hakkını neden aramıyorlar. Bankaları neden zamanında denetletmiyorlar. Ve sonra da nasıl böyle konuşuyorlar" demişlerdi.Bu ülke vatandaşlarının çoğu açlık sınırında yaşıyor. Yolsuzluk, haksızlık, adaletsizlik had safhada...Haydi bunlar hükümetleri yeterince rahatsız etmiyor, acil çözüme yöneltmiyor. Hiç değilse gösterişten kaçınıp daha makûle, tevazuya yöneltmeli değil mi?Başbakan'larının gösterişini doğal karşılayanlar bir daha "Televole"lerdeki gösterişli yaşamlara lâf etmesinler bence!Aşkım aşkımBu şarkıyı her dinleyişimde 'Ebru Gündeş, kendi albümüne yetişmediği için kimbilir ne kadar üzülmüştür' diye düşünmeden yapamıyorum. Kenan Doğulu Aşkım Aşkım'ı aslında onun için hazırlamış. Biraz geç kalınca da kendisi söylemiş ki bence yeni CD'sinin en güzel parçası. Arabeske artık kulaklarımız iyice alıştığı ve arabeskle pop birbirine karıştığı için Kenan Doğulu'nün arabesk söylemesini de yadırgamıyor insan. "Aşkım Aşkım" gerçekten çok zevkle dinlenen bir şarkı. Doğulu Yener Süsoy'la yaptığı röportajda "Ben Tarkan kadar iyi şarkı söyleyemem, o da benim kadar iyi gitar çalamaz" demişti. Galiba kendine biraz haksızlık ediyor. İkisinin de kendine özgü, farklı bir tarzı var. Tarkan'ın parçaları elbette çok güzel ve o Türk Sanat Müziği'ne yakınlığının avantajını kullanıyor. Bununla birlikte yine albümünün en dikkat çekici parçası -gecen yıl 'Hüp' olduğu gibi- Nazan Öncel'in "Dudu Dudu"su. Nazan Öncel artık ne tür şarkıların daha çabuk benimseneceğini, daha akılda kalıcı olduğunu biliyor ve demek ki şarkı sözü çok önemli.Melez müzikHer ne kadar bana aynı söz yazarlan ve besteciler tarafından yapdan şarkılar hep birbirine benziyormuş geliyorsa da, bizde TVlerdeki "reyting" gibi müzikte de sadece "satış" önemli olduğuna göre çabuk benimsenen, sevilen şarkılar bulmak ilk tercih zira...Kısacası Türkiye pop müzikte bir (batı, arabesk, sanat müziğinden oluşan) karma dönemden geçiyor, müzik kişilik kaymalarına uğruyor, gençlerin zevki değişiyor ama bu bir geçiş dönemi. Ben sonunda Türk popunun da kendi kimliğini bulacağına inanıyorum.Dönelim Kenan Doğulu'nün son albümüne. Gerçekten parçalarda müzik ve özellikle gitar nefis. O da bir müzisyen çocuğu olmanın ve küçük yaşta gitara başlamanın avantajını kullanıyor. Kenan'ın bir avantajı da gençlere, hayranlarına karşı olan sorumluluğunu hiç unutmaması. Her zaman sevecen, halka yakın ve saygılı. Konuşmalarında, davranışlarında bu havayı hiç bozmadı.Bir hatası var, arasıra başka sanatçılara sataşmak!"İnan bana..."Murat Evgin in de son albümü arabada "başucu" ya da "direksiyon ucu" olarak seçtiklerimden. Murat Evgin'in müziği beni dinlendiriyor. "İnan Bana "ya bayılıyorum. Murat pop müziği ve "rock" tarzını hiç saptırmadan ve özgün bir stil olarak değerlendiriyor. Hiçbir başka tarzın veya müzisyenin etkisi yok parçalarında ve ben bunu çok takdir ediyorum. O da gitarı erken yaşta öğrendiği için çok güzel çalıyor ve parçalarında bunu fark ediyorsunuz. "Daha dün annemizin" isimli okul şarkısının bir pop müzik parçası olarak yorumlanacağı 40 yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Albümde söz ve müziği kendisine ait o kadar güzel şarkılar var ki profesyonel müziğe yeni başlayan Murat Evgin'i kutlamak istedim.İyi gidiyor ve pop müzikte kendine sağlam bir yer edinecek gibi görünüyor.Erol Evgin'in oğlu olarak başka çaresi de yok galiba zaten!

Devamını Oku

Oynatmaya az kaldı!

9 Ağustos 2003

Tatilde, deniz kenarında olup da gazeteye, TV'ye, habere bir süre için eğlencelik olarak bakanlar şanslı. Yine öyle günler yaşıyoruz ki olayları dikkatle izleyenlerin oynatmasına az kaldı.Aç gazeteni, haberlere şöyle bir göz gezdir beş dakika sonra deli gömleği giyecek duruma gelmezsen şaşanm yani. Tabiî dünya yıkılsa umurunda olmayan, ayağı yerde kafası uzayda tiplerden söz etmiyorum. "Bana dokunmayan yılanı okur geçerim" diyorsanız mesele yok. Benzer olaylarla maazallah kendiniz karşılaşana kadar.Ne memleketmiş, ne milletmişiz yaa. Hakikaten meleği bile kudurturuz sinirden yani. Güzelim ülke cadı kazanı sanki. Herkes birbirinin gözünü oyuyor, herkes önüne geleni kazıklıyor. Böyle durumlarda normal olarak hukuka başvurursunuz değil mi? Hangi hukuk? O da yok.Cinnet vatanBenim son oynatmam İzmir'de lig öncesi yapılan hazırlık maçında öldürülen gençle ilgili haberi okumamla oldu. Saçlarım hâlâ dimdik, beni şu anda gözünüzde öyle canlandırabilirsiniz.Üniversite sınavını kazanmış, o gün kaydını yaptıracak pırıl pırıl, aslan gibi bir genç. Maç sırasında öldürülüyor. Zan altındaki kişi "yerde bir bıçak buldum, öylece etrafa salladım. Birine geldi mi bilmiyorum" diyor. Yanında kavgaya birlikte girdiği yardımcıları da var. Hepsi serbest. Güle oynaya gidiyorlar. Bu kadar basit adam öldürmek Türkiye'de. Eh cinayet bile bu kadar kolaysa tehdidin, şantajın, gaspın, tecavüzün, dayağın, sakat bırakmanın, trafik kazasının lâfı mı olur? Onun için de memleket "cennet vatan"dan "cinnet vatan"a döndü tabii. Buyurun şimdi hayrını görün.Kimsenin de sesi çıkmıyor. Maçta ölen Murat Kongu olayı dehşet bir örnektir. Suçluları araştırmadan, soruşturmadan, mahkemeye bile çıkarmadan salıveren adalet (çok komik bu lâf) bundan sonra gençlerin cebine bıçağını koyup maça gitmesini ve "gözünün üstünde kaşın var" diyeni öldürmesini nasıl önleyecek?O hâkim ya da komiser bize açıklasın, nasıl?Yazık oldu vatanımıza, gençlerimize, çok yazık!Dikkat! Bizdeki yaya geçitleri farklıHaşmet Babaoğlu da sık sık yazıyor, ben de, Hıncal Uluç da... İstanbul'da gördüğümüz kadanyla araçlar -pek azı hariç- yaya geçitlerinde durmuyorlar. Biz de "Avrupa'da şöyledir, böyledir, yaya adımını atar atmaz tüm araçlar durur" hikâyelerini her fırsatta tekrarlıyoruz. Ama faydası yok. Olay aynen devam ediyor.Ercan Arıklı'nın yaşamını kaybettiği kazada şoför 8'de 3, Arıklı da 8'de 3 hatalı bulununca hepimiz şaşırıp kaldık, öyle ya, nasıl olur orası yaya geçidi. Bir yaya etrafını iyice incelemeden yola indi diye suçlu bulunabilir mi? Birkaç gün önce işin aslını öğrenmek üzere bu konuyu en iyi bilenlerden birini; Trafik Denetleme Şube Müdürü Ali Kemal Hanlı'yı aradım.Ali Kemal Bey o kazadan hemen sonra kaza yerine geldiklerini ve kendi incelemelerinde şoförü 5/10, yolu 3/10, Arıklı'yı ise 2/10 oranında suçlu bulduklarını söyledi.Gördüğünüz gibi yaya "geçit"te olmasına rağmen ilk anda da bir miktar suçlu görülmüş. Bunun nedenini ise şöyle açıkladı; Bizim kanunlarımız Avrupa'dan farklı. Bizde Trafik Kanunu 68. maddede şöyle tarif ediliyor:"Yaya, ışıklı işaret veya yetkili kişilerin bulunmadığı geçit ve kavşaklarda güvenliği açısından, yaklaşan aracın uzaklığını ve hızını göz önüne almak ve uygun değilse geçmemek zorundadır."Peki geçitte görevli veya ışık yoksa ve araç durmazsa sürücü suçlu değil mi?Elbette suçlu. Ama bu durumda yaya yaralansa ve hayatını kaybetse bile sürücü Avrupa ülkelerinde olduğu gibi yüzde yüz suçlu bulunmuyor.Bizim sürekli olarak Ercan Arıklı kazasından söz etmemizin nedeni önemli ve dikkat çekici bir örnek teşkil etmesi. Onunla aynı durumda geçide gelen birçok yaya ne yapması gerektiğine karar veremiyor. Araç duracak mı, durmayacak mı? Yol kendisinin mi, değil mi? Sürücülerin ise yaya geçidinde durma gibi bir alışkanlığı bile yok. Durana da diğer araç sürücüleri şaşırıyor, hatta kızıyor. Açıkça söylemiş olayım; Durmayan sürücü suçlu. Ama dikkat etmeyen yaya da suçlu. Herkes ona göre atsın adımını.En azından AB'ye gireceğimiz güne kadar (varsa öyle bir gün...) Girildiğinde onlar medeni ülkelerde ne yapılması gerektiğini öğretiyorlar zira!7000 misafirli düğün!Emin Çölaşan'ın yazılarını beğenirler, beğenmezler kendilerine kalmış ama Çölaşan dün çok güzel bir öneride bulundu.Tayyip Erdoğan'ın oğlunun 7000 kişilik düğünü Mermerciler'in 40 gün 40 gece süren (biraz abarttım mı ne, galiba üç gün üç geceydi) düğününden sonra en çok konuşulan tören biliyorsunuz. Napolyon Bonapart'ın veya Osmanlı imparatorlarının düğünlerinin bile bunların yanında sözü olmaz. Bugünlerde her sohbet sonunda "düğün" e gelip dayanıyor. Söylenen şey hep aynı:"Kimbilir 7000 kişiden ne altın, ne takı toplanacak? Bundan sonra kimse Tayyip Bey'e mal hesabı sormasın. Oğlunun altınları..."İşte Emin Çölaşan, bunun için güzel bir çözüm öneriyor. Erdoğan hediye kabul edilmeyeceğini, hediye paralarının bir hayır işinde kullanılacağını açıklayacak. Böylece yıllarca konuşulacak bir konu kendiliğinden kapanmış olacak."Devlet adamı bunu yapabilen adamdır" diyor Çölaşan. Çok doğru, hele Türkiye gibi bir ülkede.Eğer Tayyip Bey başbakan olmasaydı 7000 kişilik düğün yapmayacaktı (örneği görülmemiş bir rakamdır bu.) Ve o hediyeler gelmeyecekti. Bu aynen bir başbakanın, kendisine yabancı devlet adamları tarafından verilen hediyeleri alıp evine götürmesine benzer. Makama ya da makamdan ötürü gelen hediyelerdir bunlar. Orada kalması gerekir. Bir devlet adamının da spekülasyonlara fırsat vermemesi.Tayyip Bey bunu düşünmeli bence!

Devamını Oku

Anne... Yeter artık!

6 Ağustos 2003

Kızım Nazlı içine yağsız süt doldurduğu Nesfit'inden bir kaşık alıp ağzına atarken sabırsızca söylendi;"Anne sen de ne zaman beni bulsan aynı şeyleri tekrarlıyorsun, bıktım artık..."Tam ona sözümü kesmemesini söyleyecekken durdum. Haklı mıydı acaba itirazında? Güzel bir yaz sabahında meyve ağaçlarının altında oturuyorduk. Birbirimizi görüp sohbet edebileceğimiz nadir anlardan birini yakalamıştık ve ben yine ona tek tip beslenmenin zararlarından söz etmekteydim.Aynı yaşlardayken annemin bana yaptığı gibi... Benim rahatsız olup itiraz ettiğim gibi... Giderek anneme mi benziyordum ne? Yoksa bütün anneler zamanla kendi annelerine mi benzerler?Kim bilir belki... Aynca benim annem pek çok şeyin doğrusunu bilen bir anneydi. Öğretmendi ve bizi yetiştirirken bu yönünden yeterince yararlanmıştı. Ama yine de bence her anne kendi annesinden bir adım daha önde olmalı. Her alanda bilinmeyenler giderek azaldığına göre yapılan kuşaklar arası hatalar da azalmalı.Bunları düşünürken gülümsedim ve 'Haklısın canım, ama senin iyiliğin için' dedim. Sonra da gülmeye başladım. Yine klişe "anne" lâflarından birini etmiştim işte.Dikkat edin bakın, aynı hataya neredeyse bütün anne babalar düşüyor. Çocuklarını ne zaman görseler öğüt verme hatasına. Bugünün erken olgunlaşan kişilikli çocukları, gençleri ise öğüt seanslarına biz ve bizden önceki kuşaklar kadar sabırla dayanmıyor. Birgün geliyor kendi çocuğunuzla iletişim kurmakta zorlandığınızı fark ediyorsunuz.Aşağıdaki diyaloglar size çok mu yabancı?"İstesen pekâla başarabilirsin, ders çalışmak hiç de o kadar zor değil..."- İyi ama ben çalışmak değil, eğlenmek istiyorum."Saatin kaç olduğunu biliyor musun, yine geç kaldın."- Çocuk değilim artık istediğim kadar dışarda kalabilirim."Haydi ye şu tabağındakileri. Sağlıklı beslenmelisin."- Bana baskı yapmaktan vazgeçin, bıktım artık."Biraz gayret etsen ne olur sanki. İstesen kardeşinle daha iyi geçinebilirsin!"- Hep bana kızıyorsunuz zaten. Biraz da kardeşim fedakârlık yapsa ne olur?Bu tartışmaların önemli bir nedeni çocuklarımızın diğer çocuklardan farklı olabileceğini düşünmeden, fazla kafa yormadan belli durumlarda kalıplaşmış cümleleri kullanmamız. Ve üstelik bu cümleleri sık sık, tepki alana kadar tekrarlamamız. Arkadaşça davranmak, anlamaya ve güvenmeye çalışmak yerine sürekli olarak beklentide bulunmayı tercih etmemiz. Bir tür kolaycılık yani.Sistem Yayıncılık tarafından çıkarılan "Kes Sesini! Benimle Tartışma" isimli kitapta yazar Jacques Salome bütün bu kalıplaşmış ve tepki yaratan cümleleri, konulara ayırarak toplamış. Baktığınızda kendi hatalarınızı derhal fark ediyor ve bir daha tekrarlamamaya çalışıyorsunuz.Zamanınız varsa okuyun. Size de yararlı olabilir.Karadenizlilik varmış!Ali Müfit Gürtuna ile eşi Reyhan Hanım'ın eli silahlı resimleri çok hoştu(!) doğrusu. Eşi "Ben hiç silah atmadım. Ama şimdi çok istiyorum" demiş. Çevredeki gazeteciler de bu fırsatı kaçırmamışlar tabii. Fotoğrafın altında "Kanında Karadenizlilik var" diyor. Oysa Türkiye'de eline, beline silahı takıp aklına geldiğinde oraya buraya kurşun atmak için Karadenizli olmak şart değil. Tüm bölgelerin kanında yeterince var maşallah. Kaza kurşunlanyla ölen bebekleri, gençleri, balkonunda, penceresinde, düğünde otururken vurulan insanlan, herkesin silah taşıması yüzünden her gün işlenen cinayetleri ne çabuk unutuyoruz.Ülke çapında bir silahsızlanma kampanyası açılmasının öneminden söz edildiği bir dönemde toplumun dikkat çeken isimleri keşke biraz daha sorumlu davransalar. Başbakan'ın programı sırasında gördüğü ata binmesi gibi gördükleri silaha hemen sanlmasalar. Sizce de iyi olmaz mıydı Sayın Gürtuna?Cep telefonu kadar taşBazı durumlarda müthiş teknolojik buluşlar yapabileceğime inanıyorum. Öyle hızlı çalışmaya başlıyor bilimsel kafam (aynı zamanda bilim kadını olduğumu unutmayınız rica ederim...)Geçen gün bir uçaktayım (inanamayacaksınız, olay hâlâ uçakta geçiyor, hâlâ.) İnişe geçtik, tekerler yere değdi değmedi, cep telefonları çalmaya başladı. Yolcular dehşet içinde birbirlerine baktılar. Kafamı sesin geldiği yönlerden birine çevirdim arkada bir Çinli kadın gayet rahat bir şekilde çantasının içinde çalan telefonunu arıyor. Hadi o Türkçe bilmediği için sadece tek dilde yaptıkları anonsu anlamadı diyelim. Yanındaki sırada bir efendi, Türk, açtı telefonu konuşuyor.Biraz önce anonslarda "uçağın sistemlerine zarar verdiği" tekrar tekrar söylenmiş olmasına rağmen onun ilgisini hiç çekmemiş demek ki... O dakika kafamda bir tablo canlandı. Tepedeki oksijen maskelerinin olduğu kapak açılıyor, yaylı bir boksör eldiveni tepeden iniveriyor. Veya şöyle İbrahim Tatlıses'in el çırparken açtığı gibi parmaklan iyice açılmış koca bir el; şaaap... Okkalı bir telefon tokadı (buluşa bakar mısınız?)... O zaman herhalde anonslan dikkatle dinler ve söylenenlerin ciddiyetini anlardı. Çocuklar, gençler öğreniyor, bu koca adamlar, kadınlar anlamıyor, öğrenemiyorlar.Birkaç yolcu uyarınca, telefon sahibi tarafından sinirli bir şekilde kapatıldı. Hostes anonsu tekrarladı:"Telefonların terminale girene kadar kapalı tutulmasını....."Bunun nedeni, uçak yere inse bile frenler kilitlenebiliyor. Tek bir telefon yüzlerce insanın hayatını tehlikeye sokabiliyor. Bu olmasa bile bir sonraki uçuş için tehlike yaratabiliyor.Yıllardır, cep telefonu çıktığından beri, binlerce kez söylendi, yazıldı, çizildi. Ne bencilliktir anlamak mümkün değil.THY otomatik şaplağı bir düşünmeli bence!Tavşanoğlu aradı ama...Eğitimi için okurlarımızın para yardımı yaptığı Nurcan Kara'nın, İmar Bankası 'off-shore' zedesi olan babasının alacağını tek seferde ödemeleri için Cumartesi günü bir yazı yazmıştım.Tavşanoğlu firmasına yaptığım çağrıdan sonra Avukat Turgut Tavşanoğlu aradı. "Yazınız üzerine, Ömer Kara'nın çok yönlü mağduriyetini de göz önüne alarak ona parasını tek seferde ödemeye karar verdik" diyerek Ömer Bey'in telefon numarasını istedi. O anda bulamadım, masamdan kaldırmışlar. On dakika sonra verilen telefon numaralarını aradım yine cevap yok. Yani ben bu numaraları (0212-519 26 80-0212-528 47 55) Ömer Kara'ya versem bile sanırım işine yaramayacak.Oysa biz İş Bankası, Çukurova Univ. Şubesi'ndekî hesap numarasını vermiştik. Madem ki ödemeye karar verdiler bari parayı oraya yatırıverseler. Herkes de kurtulsa sıkıntıdan! Bu arada... Av. Turgut Tavşanoğlu'nun ilgisine teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Amerika mı istiyor, AB mi?

4 Ağustos 2003

Pazar sabahı iki günlük bir seyahat için İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalmasaydım o gece Haber Türk'te Basın Kulübü'ne katılacaktım. Aslında Türkiye'de olaylar artık tartışmalara, halkın sesine, tepkisine kulaklar (ve gözler) kapalı şekilde geliştiği, en olmayacak yasalar şıpın işi çıkarılıverdiği için ben TV programlarında konuşmayı da gereksiz görüyorum. Kendin söyle, kendin dinle aramızda oyalanıp duruyoruz işte.Basın Kulübü'nü önceki gece izleyenler görmüştür, konu "Askerin siyaset üstündeki rolünü azaltmak üzere yapılan MGK reformu..." Bunun yapılmasıyla sistemin sigortası zayıflatılmış oluyor mu? Oluşacak iletişim kopukluğu, bu demokratikleşme adımının olumlu yanı ile birlikte olumsuzlukları da beraberinde getirir mi? Telefonda bana söylenen buydu.Aslında çok enteresan bir konu tabiî... Demokrasi adına olumlu bir adım olduğunu çoğumuz biliyor ve kabul ediyoruz. Avrupa Birliği'ne girmemiz için de gerekli reformlardan biri, tamam. Bunu söylerken "AB'ye gir-nıesek de, biz kusursuz bir demokrasiyi hak ediyoruz, onun için yapılmalıyı eklemeyi unutmuyoruz, o da tamam. Hatta özellikle önemli, çünkü zaten AB'ye girmemizin daha çook uzun yıllar gerektireceği görülüyor.AB'nin "genişlemeden sorumlu" adamı Verheugen, İtalya'nın AB'den sorumlu bakanı, kendi ağızlarıyla bunu söylemediler mi?Biz yine de ümitle bekleyelim, o başka...Sorular, sorularİnsanların aklına üşüşen sorular var. Fraksiyonları, kutupları; sağı, solu, İslamcıyı, Lozan'cıyı, Sevr'ciyi falanı, filânı bir tarafa bırakırsak sokaktaki kutupsuz, sade vatandaşın merak ettiği sorular... Her an duyuyoruz bunları. İşte biri;Ordunun MGK'daki etkisinin hemen, en kısa zamanda azaltılması gerçekten AB bastırdığı için mi gerçekleşti, yoksa ABD'nin isteğiyle mi? İlginç bir tesadüf var ortada zira. ABD'nin (Wolfowitz'in de açıkça söylediği gibi) tezkere konusundan hükümeti değil orduyu sorumlu tuttuğu biliniyor. Süleymaniye olayı bu kızgınlığın bir ifadesiydi. Abdullah Gül de Amerika seyahatinde onların bu inancını doğrular şekilde konuşmalar yapmıştı.Bu durumda, üstelik yakında bir tezkere daha gerekeceğinden, acaba Türkiye'deki gelişmeler AB'den ziyade ABD'yi mi ilgilendiriyor ve o mu destek veriyor merakı oluyor insanlarda tabiî. Elin ağzı torba değil ki...Asıl merakım...Benim asıl merakım ise başka. Elbette demokratik ülkelerde sistemin güvencesi, sigortası ordu değil, demokrasinin kendisi, toplum ve Anayasa olmalı. Ama demokratik ülkelerde... Türkiye demokratik midir?Bu Seçim ve Partiler kanunları ile, dokunulmazlıklarla, hükümetlerin tartışmadan, görüşmeden, halka rağmen çıkardığı "af kanunları", kendi paçalarını kurtaracak "ihale yasaları", "ek vergi"lerle, "YÖK Tasarısı Reformu" adı altında yapılmak istenenler, Orman Kanunu, TCK'da tecavüzü-cinayeti teşvik eden maddelerle, sık sık delinen Anayasa'sıyla Türkiye'ye demokratik ülke demek mümkün müdür?Töre cinayetlerindeki ceza indirimlerinin azaltılması konusunda "Ama geleneklerimiz var" diyebilen milletvekilleriyle örneğin, bu iktidar demokrasi ve insan haklarından söz edebilir mi? Kadın vatandaşlarını ikiye bölen, yarısını mağdur eden Medeni Kanun'u düzeltmeden "AB'ye uyum sağladığından", "insan haklarını koruduğundan" söz edebilir mi?Edemez... O zaman AB bu konuların göz açıp kapayana kadar çıkıveren diğer yasalarla aynı ivedilikte çözülmesini ve bu yönde demokratikleşmeyi neden aynı ciddiyefle istemiyor?Merak ediyor insanlar. Elin ağzı torba değil ki...Öğrenciler, okullar!TV'lerde konuşan milletvekillerini dinlemek epeyce öğretici oluyor. "Hiçbir şey anlamayanlar "in bizimle sınırlı olmadığını öğreniyor insan en azından. Onlar da bir şey anlamıyorlar olup bitenden. Hatta CHP ve AKP milletvekilleri bir ağızdan "Yasalar oylanırken bile anlamadan elimizi kaldırıyoruz" diyorlar, ne ilginç değil mi?Hani insanın böylesine eşsiz bir meclise sahip olduğunu, böylesine demokrasinin erdemine ermiş bir dönemden geçtiğini anlamadan yaşaması büyük eksiklik.Biz de anlamıyoruz ama biz vatandaşız hiç değilse. Yasa yapmaktan, uygulamaktan sorumlu değiliz... Diyelim ki Milli Eğitim Bakanı "şehir içinde rantı yüksek okulları kapatıp satacağız" diyor. Atatürk Lisesi de başta geliyor ama imam hatip liselerinin adı hiç geçmiyor. Kısa süre sonra aynı bakan Atatürk Lisesi için "belki Kültür Ba-kanlığı'na tahsis ederiz, onlar kullanırlar" diyor. Demek ki satmayacak. Satmayabilir. "O zaman neden okulluktan çıkarıyorsunuz" diye soramıyor kimse. Soran olursa da cevap yok."Yoksul öğrencilere özel okullarda kontenjan ayrılması" ile ilgili kanun değişikliğini Cumhurbaşkanı Sezer'in 15 Ağustos'a kadar imzalaması gerekiyormuş."Neden iyi devlet okulları değil de özel okullar tercih ediliyor" diye soramıyor kimse. Sorulsa da cevap yok.Daha önceki hükümetler, bakanlar mutlaka bir apklama yaparlardı böyle durumlarda. Ne oldu, bu da demokratikleşme hareketlerinin bir parçası ve onu da mı bilmiyoruz acaba?

Devamını Oku