Abdullah Gül'ün özlediği Türkiye

25 Ağustos 2003

Diğer yazımda sözü geçen kavram hatası dün Milliyet gazetesinde yer alan Abdullah Gül röportajında da vardı. AKP'nin politikasından söz ederken kendisine sorulan "Toplumun 'İslâmileştirilmesi' gibi örtülü bir niyet" aranması ile ilgili soruya (ki soruda da aynı hata yapılmış):"Bizim savunduğumuz, özlediğimiz Türkiye onların (bize inanmayanların) istediği gibi olmayabilir. Dine saygı, din özgürlüğü, bunların bireysel olarak yaşanmasına inanmayanlar olabilir" cevabını vermiş Gül.Dikkat edildiği gibi, laik bir düzende siyasetin din etkisinde olmaması, dinin referans olarak kullanılmaması, dinle ilgili siyasi popülizm yapılmaması gerekirken konuşmaların çoğu açıkça bu eksende dönüyor. İktidar partisi hep dini, inancı kendi güvencesine muhtaç gören, laik düzeni savunanları yani dinin, inancın bireysel alanla ilgili özel konular olduğuna inanan ve bu yönde kamu alanlarında herhangi bir baskı yaratacak uygulamaları reddedenleri rakip gören bir tutum içinde. Gizli bir kutuplaşma havası inatla sürdürülüyor.Gül'ün cevabında yer alan "dine saygı, din özgürlüğü" bugün Türkiye'de yok mu? Var. Tek istisna kamusal alanlarda türbana izin verilmemesi. Zaten Abdullah Gül'ün "bunların bireysel olarak yaşanması" ile kastettiği de tam budur. Aynı gün kıdemli bir meslektaşımız türbanlı öğrencilerin okul, siyasetçi eşlerinin ise resmi tören sorunlarını gündeme getirerek AKP'nin bunu çözmek zorunda olduğunu belirtmişti yazısında. Oysa aynı meslektaş Avrupa ölçülerini, batılı demokratik ülkelerdeki düzenlemeleri savunan bir yazardır. AKP'nin de isteme nedenlerinden biri olduğu gibi "AB'ye girme" meselesini batının demokrasi düzeyine ve özgürlük haklarına erişebilmek için istemektedir."Avrupa İnsan Hakları" ne diyor?Kendi kişisel görüşümden de tamamen bağımsız olarak, objektif bir bakış açısıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni okuyorum. Prof. Dr. Safa Reisoğlu'nun "Uluslararası Boyutlarıyla İnsan Hakları" kitabının 62-63. sayfaları... Bakın ne diyor:"Sözleşme'nin (dini inanç özgürlüğüne ilişkin) 9. maddesi kişilere kamu alanında, dini inançlarına göre hareket etme özgürlüğünü her zaman vermez(...) Diplomaya konacak fotoğrafa ilişkin kurallar Cumhuriyet'in laik niteliğini korumaya yönelik üniversiter kurallardır. Laik bir üniversitede öğrenim görmek isteyen öğrenci, üniversitenin kurallarına uymayı kabul etmiştir. Üniversite, öğrencilerin dini inançlarını açıklama özgürlüğüne yer ve şekil olarak sınırlamalar getirebilir. Özellikle halkının büyük çoğunluğunun belli bir dini benimsediği ülkelerde, bu dinin bir yer ve şekil sınırlaması olmaksızın sembollerle veya dini törenlerle açıklanması, aynı dinden olup dinî uygulamalarda bulunmayan veya başka bir dini benimsemiş olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturabilir."Bunları bildikleri halde, AKP yöneticileri bir yandan "AB'yi çok istiyor" görünerek, diğer yandan nasıl aynı konuyu pişirip pişirip sofraya getiriyorlar acaba? Hayır, gerçekten merak konusu bu..."Kamusal alanda türban" dışında bir sorun yok memlekette... İsteyen dinini, inancını özgürce yaşıyor. Eh, o konuyu da Avrupa açıkladığına göre nedir hâlâ inatla sürdürülen bu popülist çaba, eğitim kurumlarına agresiv müdahaleler? Keşke biri bize açıklasa!İmla ve kavram hatalarıNe kadar iyi bildiğimizi zannetsek de, ne kadar az hata yapacağımıza inansak da oluyor işte. Kendi dilimiz hakkında biz de yanılabiliyoruz.Bir siyasetçinin uyarısıyla yeni fark ettiğim bir hata... Aranızda benim gibi yanılanlar olabilir (hatta çok sayıda olabilir) diye size de duyurmak istedim. "Meclis'teki oylamalarda çekimser oy kullananlar" dediğimizde yanlış yapıyormuşuz meğer. Doğrusu "çekinser oy" olmalıymış. Garip geliyor kulağa ama "çekince"den türetilmiş bir kelime olduğu için böyle kullanılıyormuş.Bir de kavram hatası var; bazen gerçekten hata, bazen de kasıtlı olarak yapılan... "Müslüman aydın", "Müslüman kitle", "İslâmi yazar" gibi. Eğer bu kelimeler "radikal İslâm"ı kastediyorsa diyecek yok tabii. Ama etmiyorsa diğer din ve inançtan olanların haklarına da saygılı, bu nedenle laik olan kesim ne oluyor? Sadece diğerleri Müslüman olunca, onlar ne? Otomatikman "din dışı" mı bırakılıyorlar? O kadar çok okuyucudan duydum ki bu şikâyeti, bir kez daha hatırlatmadan geçemedim. Din kimsenin tekelinde değildir bildiğimiz kadarıyla!Mars'ı Görmek İsteyenler!Var tabii, neden olmasın? Ben de isterim 60 bin yılda bir olan olayı görmek. Dünya ile Mars'ın birbirine en yakın mesafeye geldiği anı yakalamak.Ama teleskopum yok. Bu durumda ne yaparım? Kandilli Rasathanesi'ne gitmeyi denerim. Benim gibi düşünen birçok başka vatandaş da olabilir tabii. Sonuçta hepimiz hava alırız teleskop yerine.Rasathaneye telefon edip soranlar "böyle bir programımız yok" cevabını alıyorlar. Keşke Mars onların programını bekleseydi, ne iyi olurdu değil mi?

Devamını Oku

Bodrum, Myndos Kapısı ve yemek

23 Ağustos 2003

Yaz tatili demek deniz, güneş, dinlenme, eğlenme ve lezzetli yemek demektir çoğumuza göre. Özellikle turistler için kesin öyle... Büyüttükleri devasa göbeklere baktıkça Türkiye'ye gelmelerinin birinci nedeni yemek gibi geliyor bana. Bizim yerli turistler de pek farklı değil. Günün önemli bir kısmı, hatta deniz sefası ve gece eğlencesi bile yemekle özdeşleşmiş vaziyette.Bodrum da, yerli turistin en çok tercih ettiği tatil beldelerinin başında geliyor. Araba plakalarına baktığınızda Muğla'dan çok İstanbul, Ankara, İzmir görüyorsunuz. Hatırlayacaksınız, heyecanlı (aşırı heyecanlı) bir uçak yolculuğundan sonra kısa bir tatil için Bodrum'a geldiğimi söylemiştim. Eh akşamlan da kafeleri, restoranları belediye görevlileri gibi teftişe çıkmam alışılmış bir durumdur malûmunuz... Geçen yıl da restoran ve otelleri anlatmış, bazılarını önermiş, bazılarını yetersiz bulduğumu belirtmiştim.Burada bir not düşeyim; yemek konusunda naçizane biraz iddialı olduğumdan bana yemek beğendirmek zordur. Onun için değerlendirmelerimde mümkün olduğunca hoşgörülü davranmaya çalışıyorum.Buna rağmen... Bodrum restoranlarının fazlasıyla ticari olmaya başladığı görülüyor. Ne balık restoranlarında güzel balık, ne et restoranlarında harika bir lezzet, ne de servislerde gereken özen var. Çoğunun, özellikle de büyük şehirlerden gelen turistin en çok rağbet ettiği Türkbükü'ndeki "deniz üstü" restoranlann aklı fikri alacakları adam başı 50 milyon TL fiks fiyatta. Hiç düşünmüyorlar ki; bu parayı veren müşteri yemeğin de, servisin de en iyisini bekler.Türkbükü'nde bir kaç yerde arkadaş yemeklerine davetliydim. Benden 10 üzerinden 8 alan tek mekân Maki oldu.Bodrum'da Turkcell ile Ericsson'un muhteşem bir şekilde onararak ışıklandırdıkları, M.Ö. 337 yılında Karya Kralı tarafından şehri korumak üzere yaptırılmış olan Myndos Kapısı'nın nerede ise içine inşa edilmiş bir otel ve restoran var; LAmbiance... Bodrum'da yaşayan değerli bir arkadaşım tarafından davet edildiğimde önce böylesine tarihi kalıntıların içine yapılmış (yanlış anlamayın yine) havuz ve restorana şaşıp kaldım, sonra da yemeklerine. Ahçıya da söylediğim için tekrarda mahzur yok; yani böyle rüya gibi, böyle olağanüstü özel ve turist dolu bir yerde bu kadar mı lezzet yoksunu olur yemeklerin hepsi birden?Buna eşdeğer atmosferde, buna eşdeğer bir yer daha var; Kale'nin eteğinde Hadi Gari. Akdeniz kıyısında Türk yemeği ile alâkası olmayan garip bir mutfak. Neymiş, İspanyol mutfağıymış...Ve gelelim tüm Bodrum'da en lezzetli yemekleri, en kusursuz servisle sunan restorana. Yalıkavak'ta Cennetköy Plaj Restoranı benden ilk kez tam not alan mekân. Süper bir manzarada süper lezzetler tatmak istiyorsanız öneriyorum. Onun dışında Bodrum lokantaları eski tas, eski hamam!Muhafazakar mı, mutassıp mı?Üç gündür bu köşede eski Demokrat Partililerin ağzından AKP'nin "muhafazakâr demokrat" ve aynı zamanda "DP'nin devamı" olma iddialan hakkındaki görüşlerini okudunuz. Yaptığım röportajlarda kendilerinden başka kimlerin yer aldığını bile bilmedikleri halde, konuşmacıların hepsi birbirine benzer açıklamalarda bulundular.Oğuzhan ve Yavuz Koraltan, Hüsamettin Cindoruk, Nilüfer ve Ahmet İhsan Gürsoy'a göre DP'nin muhafazakâr demokratlığı ile AKP'nin çizgisi arasında büyük farklar var. Anlatılanlardan AKP'nin "muhafazakâr" dan çok mutaassıp tanımına uyduğu, DP döneminde ise taassup ve bugünküne benzer bir tesettür olmadığı sonucu çıkıyor. Eski DP'liler iki parti arasında felsefe ve ilkeler açısından en ufak bir benzerlik bulunmadığını, bunu açık şekilde anlamak için DP'nin tüzüğüne ve programına bakmanın yeterli olacağını, o partinin Atatürk ilkelerine, laikliğe, Milli Mücadele'ye değer verdiğini söylüyorlar.Rejime bağlılığından ve dinle, inançla ilgili konuların o dönemde hiçbir sorun yaratmadığından söz ediyorlar. Siyasetçilerin dini siyasete alet edip, bununla gösteriş yapmaktan kaçındığını ama geleneklere saygılı, halkın isteklerine önem veren bir parti olduğunu anlatıyorlar. Kısacası "muhafazakâr demokrat" bir partiyi, insan haklarına saygılı, geleneklere bağlı olduğu kadar rejime, laik, demokratik hukuk devleti tanımına, Atatürk ilkelerine ve devrimlerine de bağlı, o konularda da muhafazakâr olarak tarif ediyorlar.O dönemde israf yapılmadığını, yüz milyarlarca liralık makam otoları, yüzlerce koruma kullanılmadığını, yolsuzluğun ise sözünün bile edilmediğini belirtiyorlar.Demokrat Parti'nin de bugüne kadar Türkiye'yi yöneten bir çok parti gibi siyasi hataları olmuştur. Ama halkın büyük oy çoğunluğu ve desteği ile iktidara gelen bu partinin, hiçbir zaman toplumda rejim korkusu yaratacak veya yolsuzluklara, haksızlıklara neden olacak uygulamaları olmamıştır. Nitekim Yassıada'da yapılan yargılamalar sadece siyasi nedenlere dayanmıştır.Sonuçta bu röportajların bizleri olduğu kadar AKP yöneticilerini de aydınlattığını umuyorum. Devamı olduklarını söyledikleri Demokrat Parti'nin felsefesini gerçekten benimsemek, dini inancı siyasetle karıştırmamak, vatandaşın hakkını önce başkalarına yedirip sonra da katrilyonlarca liralık açıklan ek vergi olarak onların sırtına bindirmemek herhalde en çok yine kendilerine yarayacaktır.Ve tabii rejime, devletin temel ilkelerine, hakka, hukuka saygılı bir parti tarafından yönetilirse topluma da...

Devamını Oku

AKP Demokrat Parti'nin devamı mı?

22 Ağustos 2003

Türkiye'nin 3. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy ile eşi Ahmet İhsan Gürsoy Demokrat Parti dönemini, 27 Mayıs'ı ve sonrasını Bayar'la birlikte yaşayan bir çift. A. İhsan Gürsoy aynı zamanda Demokrat Parti Meclisi'nin hayatta kalan son üyesi... 1946 dönemi milletvekili. DP döneminin iki önemli ismi AKP'nin vurguladığı "muhafazakâr demokrat" anlayışı ile DP'nin "demokrat" olmaktan ne anladığı ve arada bir benzerlik olup olmadığını Çiftehavuzlar'da, Celâl Bayar'ın da yaşamının son yıllarını geçirdiği bahçe içindeki mütevazı evde tüm açıklığıyla anlattılar.- AKP'nin Demokrat Parti'nin devamı olduğunu iddia etme nedeni DP'nin de muhafazakâr bir çizgide oluşu muydu?- (Nilüfer Gürsoy) Ne gerekçeyle söylendiğini kendilerine sormak lâzım çünkü arada hiçbir benzerlik yok. Biz bir anlam veremiyoruz. Ne kuruluşu, ne felsefeleri, ilkeleri, hiçbirinde benzerlik yok. Önce DP'nin tüzüğüne ve programına bakmaları lâzım. Bir kere Milli Mücadele'ye üstün değer veren bir partiydi. Tüzüğünde "Milli Mücadele'ye karşı gelen DP'ye giremez" diye kayıt var. Laikliğin açık tarifi var.- Aynı soruya Ahmet İhsan Gürsoy şöyle cevap veriyor:-Atatürk hayata gözlerini kapatır kapatmaz onun programı yok edildi. Atatürk'ün hazırlattığı tarih kitapları değiştirildi, onun yazdığı önsöz kaldırıldı. Atatürk felsefesi sanki unutturulmaya çalışıldı. Demokrat Parti'nin kuruluş nedenlerinden biri Atatürk'ün felsefesini geri getirmek, ihmal edilmiş imajını canlandırmaktı, ilk icraatı, resmi dairelere Atatürk resmi koydurmak oldu. 27 Mayıs'a bakarsanız bunun tam aksini söyledikleri görülür.- O dönemde hiç türban sorunu gibi bir şey oldu mu?- Hayır. Demokrat Parti laikliği benimsemiş, özümsemiş, kurallarını bilen, Atatürk devrimlerine saygılı bir partiydi. O dönemlerde çok sayıda kadın, aralarında subay eşleri de vardı, siyasi çalışmalar yapmış, erkeklerle eşit şartlarda ortaya çıkmış ve hiçbir zaman dinle inançla ilgili konular sorun yapılmamıştır. Ülkenin asıl gündemi dururken yapay gündemlerle toplumu meşgul etmek doğrusu kimsenin aklına gelmezdi.

Devamını Oku

AKP aidiyet arıyor!

21 Ağustos 2003

AKP'nin "muhafazakâr demokrat” olma iddiası ve DP ile aralarında bir benzerlik olup olmadığını Demokrat Parti döneminde Gençlik Kolları Başkanı olan, daha sonra Adalet Partisi döneminde parlamentoya giren Hüsamettin Cindoruk'la konuştuk.Cindoruk AKP ile DP arasında bir benzerlik olup olamayacağı sorusuna önce AKP'nin meşruiyetinden söz ederek başladı."Baraj Türkiye'de yüzde 5 olsaydı AKP tek başına iktidar olamazdı. Beş parti daha meclise girerdi ve o meclis halkı daha çok temsil ederdi. Bugün halkın yüzde 50'sinin temsil edilmediği bir parlamento var. Eğer oy kullanmayanları hesaba katarsanız daha büyük bir rakam. Demokrasi sadece usulen yapılmış bir seçimle kurulmuyor."* AKP sizce "muhafazakâr demokrat" tanımına uyuyor mu? Ve neden DP'nin devamı olduğunu iddia ediyor?Demokrat Parti muhafazakâr değil, liberal partiydi. Bu programında da belirtilmiştir. 1946 yılında kurulmuş, 14 yıl ömrü olan bir partiyi tartışıyoruz. Demokrat Parti'nin temeli CHP'ye dayanıyor. Cumhuriyet'e, rejime, milli mücadeleye, laikliğe bağlılık açısından CHP'den farklı değildi. Kökleri itibariyle ikisi de rejime bağlıydı. Bununla birlikte halkta başlamış muhalefet düşüncesini ciddi bir programla ortaya koyan partiydi. Demokrat Parti, Atatürk'le ilgili en ufak kıpırdanmada Atatürk Kanunu çıkardı. İrticai hareketlere karşı 161. maddeyi çıkarttı. DP Atatürkçü partidir, Anıtkabir'i bitiren de, Atatürk'ün naaşını Arkeoloji Müzesi'nden oraya götüren de odur. DP'nin laiklik çizgisi ilk günden son güne kadar sürmüştür. Bugün dört kere irtica tehlikesi nedeniyle kapatılmış bir partinin içinde yetişmiş insanların kurduğu parti için "DP'nin devamıdır" demeye haklan yok. Bunu söyleyebilmek için rejime bağlılıklarını ispatlamaları lâzım.* Demokrat Parti'nin dine bakışı nasıldı?Benim tanıdıklarımın hepsi dindardı. Ben Bayar'la 21 yaşımda Gemlik'te Cuma namazı kıldım. Adnan Bey de dindardı, namaz kılar, Kur'an okurdu. Sabah namazlarını Eyüp'te kılardı. Duyulurdu, bilinirdi ama bunu hiçbir zaman kullanmamıştır.Adnan Menderes'in bütün konuşmaları ortadadır. Dini referans yapan bir konuşması var mı? Ben Tayyip Erdoğan'ın Siirt'teki konuşmasından dolayı mahkûm olmasına karşıyım ama orada sadece şiir okumadı. Konuşmanın tamamını çıkarsınlar ortaya. O konuşmanın tamamına sahip çıkıyorsa Demokrat Parti'nin nasıl devamı olacak? Tamamen dini istismar eden bir konuşma. Şunu söylemek istiyorum: Ben Demokrat Parti'ye 18 yaşında girdim, bu 50 yılı yaşamış biri olarak bütün partilere saygım var. Hükümete muhalefet partisi gibi rejime muhalefet partisi de olmalı. Ama o parti iktidar olmamalı. Ben AKP'nin iktidar olmasına karşı değilim ama bu oyla meclis çoğunluğunu elde etmesine karşıyım. Onlar bunu başarı olarak görüyorlar ama büyük şanssızlıktır, sonun başlangıcıdır. Bunu fark eder ve demokratikleşme sürecini hızlandırırlarsa....* Yani Seçim ve Partiler Yasası mı?Tabii. İki şey çok önemli Türkiye'de. Siyasi Partiler Yasası ve baraj... Bir de partilerin ittifak yapmasını yasaklıyorlar. Bugün Fransa'da, İtalya'da hatta Bulgaristan'da istikrar varsa partiler arası ittifaklarla sağlanıyor.* DP ile benzerlik kurmalarında 'Arapça ezan' gibi uygulamaların etkisi var mı sizce?Arapça ezan halkın talebiydi. Daha 1950 senesinde, DP iktidar olduktan bir ay sonra muhalefetle işbirliği içinde, CHP'nin katkısıyla yapılmıştır. Bu arada İmam Hatipleri açan, köy enstitülerini kapatan Halk Partisi'ydi. Onların hepsi Demokrat Parti'nin üstünde kalmıştır. İlk İlahiyat Fakültesi de Halk Partisi tarafından açıldı.Türbanlı kız yoktu* Türban Demokrat Parti döneminde arttı mı?Türban diye bir sorun yoktu. Ben Hukuk Fakültesi'nde dört sene okudum, Türkiye'nin her yanından öğrenci vardı, aralannda türbanlı yoktu. Bütün üniversite camiasında da yoktu.* O zaman bu kadar çok üniversiteye giden kız da yoktu herhalde...Yoo, meselâ Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde, Güzel Sanatlar'da kızlar daha çoktu ama orada da böyle bir sorun hiç duyulmadı.* Ama onların çoğu şehirli kızlardı belki...Olur mu? Benim sınıf arkadaşlarım içinde ilçelerden gelen taşralı çok kız öğrenci vardı. Burada asıl söylenmesi gereken şu; o dönemde her parti bazı hatalar da yapmış olabilir ama sistematik olarak dini referans tutan, öne çıkaran ne DP'dir, ne CHP'dir. İkisi de rejime ve rejimin resmi ideolojisi olan Atatürkçülüğün temel ilkelerine bağlıdırlar. O dönem hakkında ciddi, bilimsel bir araştırma yapmadı Türkiye. 1946-60 arası ciddi şekilde araştınlmalı ondan sonra Yassıada kararlarının hukuksallığına bakılmalı.Yarın:DP meclisinin hayatta kalan son milletvekili Ahmet İhsan Gürsoy ve eşi Celâl Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy ne düşünüyor?

Devamını Oku

AKP'nin "muhafazakâr demokratlığı"

20 Ağustos 2003

AKP değiştiğini, artık Milli Görüş çizgisinden ayrılıp muhafazakâr demokrat olduğunu söylüyor. Tayyip Erdoğan bununla da yetinmeyip "Biz Demokrat Parti'nin devamıyız" demişti. Son zamanlarda partiye yakın başka isimler de bu benzerliği tekrarlayıp duruyor ve AKP'nin DP ile AP'nin bulunduğu "sağ" çizgiye oturduğunu söylüyorlar. Acaba eski Demokrat Partililer bu konuda ne düşünüyor? DP'nin muhafazakâr demokratlığı ile AKP'ninki birbirine benziyor mu? Bu soruları önce DP döneminin Meclis Başkanı Refik Koraltan'ın oğlu Oğuzhan Koraltan'a, sonra Celal Bayar'ın kızı Nilüfer Gürsoy ile Demokrat Parti Meclisi'nin hayatta kalan son milletvekili olan eşi Ahmet İhsan Gürsoy'a ve DP döneminde Gençlik Kollan Başkanlığı yapan Hüsamettin Cindoruk'a sordum. Bugünden itibaren verdikleri cevapları okuyacaksınız.1950-1960 DP döneminin TBMM Başkanı Refik Koraltan DP'nin kuruluşundan sonuna kadar Menderes'ten hiç ayrılmamıştı. Adnan Menderes, oğlu Oğuzhan Koraltan'ın da nikâh şahidiydi. Oğuzhan Koraltan sorularımı eşi Süheyla ve oğlu Yavuz Koraltan ile birlikte cevapladı.* Bugüne kadar birçok partinin yaptığı gibi AKP de DP'nin devamı olduğunu iddia ediyor. Bir darbeyle son bulan bu partiyi böylesine cazip kılan nedir?DP halkın sevgisiyle ortaya çıkmış ve gelişmiş bir partiydi. Bugüne kadar onun devamı olduğunu iddia eden hiçbir parti, 27 Mayıs'ı "meşru" olmaktan çıkarmadı. 27 Mayıs'ı yapan unsurlar bundan mahkûm olmadılar, yargılanmadılar ve tabiî senatörlükleri devam etti. Bugün hâlâ senatör maaşı almaya devam ediyorlar. Burası bir hukuk devletiyse bu konunun çoktan halledilmesi gerekirdi. Neden mahkûm oldu onlar? Anayasayı ihlâlden. Başka bir şey bulamadılar. Otuz-kırk yıldır hiç kimse Anayasayı ihlâl etmedi mi?* Çok önemli bir detay var burada. 27 Mayıs meşru, yargılananlar hâlâ suçlu ise "DP'nin devamıyız" diyenler ne oluyor?Aynen öyle. "DP'nin devamıyız" demek şu anda hukuksal bir suç niteliği taşıyor. Bunu diyebilmek için, söyleyen partilerin önce 27 Mayıs'ın meşruiyetini ortadan kaldırması lâzım.* Anıt mezarlarla pişmanlık ortaya kondu ama...Milletin vicdanında çoktan temize çıktı hepsi ama hukuki olarak da kalkması gerekiyor. Hele bir iktidar partisinin "devamıyız" demesi ciddi bir hukuki sorundur diye düşünüyorum. DP halka inen, onunla bütünleşen bir partiydi. Devamı olmak isteyenlere hak veriyorum çünkü bugünkü partilerde yapılmak istenenlerin hepsi onların programında vardı, hepsine baz teşkil ediyor. AB'ye girmek isteyen ilk başbakan da Adnan Menderes'tir örneğin.Konu "kadrolaşma"ya geliyor. DP ve AKP karşılaştırması ilginç. Refik Koraltan'ın gelini şöyle diyor;"Bugün gelen hükümetlere bakıyorsunuz ilk günden 200-300 milyarlık makam arabalanna biniyorlar. Sayısız korumayla dolaşıyorlar. Ben hatırlıyorum; gerek Celâl Bayar, gerek Menderes ve kayınpederim, hepsi eski arabaları kullandılar, korumaları yoktu. Kayınpederim Saraçoğlu'nun arabasını, şoförünü, kalem mahsus müdürünü kullandı. Kimseyi işten çıkartmadı. Demokrasi budur."Demokrat Parti'de tesettür yoktu* Peki ne hissediyorsunuz AKP "DP'nin devamıyız" dediğinde? İdeolojiler birbirini tutuyor mu? AKP'nin benzetmesi "muhafazakâr demokrat"lık iddiasından geliyor galiba...DP muhafazakârdı ama mutaassıp değildi. Dine, geleneğe bağlıydı ama bunu şekle dökmüyor, göstererek yapmıyordu. DP döneminde din, başörtüsü tarbşmalan olmadı. Madem ki Türkiye üniversitelerinde böyle bir kural var, neden Erdoğan ve diğerlerinin çocukları Lübnan, Ürdün gibi diğer Müslüman ülkeler yerine ABD üniversitelerine gidiyorlar? Demokrat Parti döneminde bugün 'tesettür' dedikleri tarzda giyinen kadın yoktu. Eşarplı vardı ama hiç böyle yerlere kadar uzun mantolar, boynu saran türbanlar takan kimse görmemiştik. Erbakan'ın ilk toplantılarına bakın onlarda da yok. Sonra birden bire ortaya çıkıyor. Öncekiler Müslümanlığı bilmiyordu da bunlar mı biliyor? DP dini, inancı siyasetle karıştırmamıştır, bu bakımdan da aralarında hiçbir benzerlik yok.* AKP neden DP'nin devamı olamaz?Demokrat Parti'nin devamı olmak için açsınlar 1946'dan 1960'a kadar yaptıklarına baksınlar. O ilkelerin, tutarlılığın hangisi kendilerinde var. Siz "olabilirler mi, olamazlar mı" diye araştırıyorsunuz, onların da "oldum mu, olmadım mı" diye araştırması lâzım. Eski DP'lilere saygı gösteriyorlar ama olay nezaket, saygı değil, icraatın olması. Fikirlerin, ilkelerin olması. Halka eğitim götürülmesi, gençlere girişim yolunun açılması...* Demokrat Parti'nin devamı olmak lâfla olmaz diyorsunuz...Elbette. Bunu söyleyenler halkı açıkça isyana teşvik eden şiirler okudukları halde 8 ay yatıp çıktılar ve ülke yönetiyorlar. DP'liler böyle şeyler yapmadıkları halde senelerce yattılar, idam edildiler. 27 Mayıs öncesi çıkan olayların senaryolar üzerine oynanan oyunlar olduğu bugün açıklanıyor. Önce 27 Mayıs'ın meşruiyetini ortadan kaldırsınlar sonra DP'nin devamı olduklarını söylesinler. DP'nin ne öncesini, ne doğuşunu, ne de sonrasını anlamış değiller. Sadece Adalet Partisi DP'nin biraz devamı olabilmiştir.* Son gelen hükümetler arasında adı yolsuzluğa karışmayan pek az parti vardı. Bu açıdan nasıl bir fark görüyorsunuz?Demokrat Parti dürüst siyasetçilerden oluşmuştu. 27 Mayıs sonrasında da hiçbir yanlış bulamamışlardır. Biz hepimiz hesabımızı verdik. Diğerleri de versinler. Birileri milyon dolarlar verip destekliyor, çocuklarını eğitime gönderiyor. Bu olaylar açıklığa kavuşmadı.Yarın: Demokrat Parti'nin Gençlik Kolları Başkanlığını yapan Hüsamettin Cindoruk ne düşünüyor?

Devamını Oku

THY çok değişti, çok!

20 Ağustos 2003

Telefonda İmren Aykut'a bir gün önce uçakta çektiklerimizi anlatırken "Bu kadar tesadüf olmaz, Hıncal Uluç da aynen anlattıklarını yazmış bugün, oku" dedi.Bir gece önce geç saatlere kadar uyuyamadığım için sabah da uyanamamış ve henüz gazetelerimi okumamıştım. Okuyunca gördüm ki o da THY'den çektiklerini ve insanların "tepki gösterme" konusundaki umutsuzluğunu yazıyor. Aynı günlerde aynı şeyleri hissetmişiz demek ki. Üstelik yalnız da değiliz, kiminle konuşsam benzer hikâyeler anlatıyor.Ama şu "tepki" konusu önemli. "Tepki göstermediğimiz için hep aynı kafada devam ediyorlar. Biz eşeğiz de ondan" diyor Hıncal. işte burada biraz durmak lâzım. Tepki gösterdiğimiz konularda bir ilerleme var mı? Tepkileri dinleyen ve en ufak bir değişiklik yapan var mı? Bir ülkede "ilkeler" ve "adalet kavramı" hızla yok olup giderse, en ağır suçların bile cezası verilemez ve suç, suç olmaktan çıkarsa, toplum vicdanı ve denetimi bu sekilide sıfırlanır ve insanlar her şeye alışırlarsa, devlet bile kendisiyle ilgili veya kendi içindeki suçları sonuçsuz bırakırsa öyle bir noktaya gelinir ki o noktada halkı tepkisizlikle de suçlayamazsınız artık.Pazartesi günü ailece saat 12.30'daki Bodrum uçağına bindik. Hiç tatil yapamayan bir aile olarak birkaç gün dinlenme umuduyla Bodrum'un sakin ve uzak bir köşesine gidiyoruz.. Uçak kalktıktan bir süre sonra sarsıntı başladı. "Acaba bir arıza mı var?" diye düşündüm bir ara, sonra düzeldi. O arada içecek ve sandviç servisi yapmaya başladılar. Sandviçler de kalkmış, yerine "Tuzlu mu, tatlı mı?" diye sorarak birer çörek veriyorlar. Sert, aslında tatlısı da, tuzlusu da tatsız tuzsuz şeyler. Açsanız zoraki bir iki ısırık alıyorsunuz. Kabin görevlisine "Bu nedir, otobüslerde bile daha iyi bir servis var" diyecek oldum, kulağıma eğilerek "Biz de çekinerek veriyoruz inanın ama elimizden bir şey gelmiyor" cevabını verdi.Onlar uzaklaştılar, Bodrum'a yaklaştık ve uçak yeniden ve bu kez şiddetle sallanmaya başladı. "Kemerlerinizi bağlayın" anonsu yandı ve bende tansiyon hızla yükseldi ki düşüşe geçtik, inanın bana hiç bir abartı yok, düşüyoruz resmen... Bir uçurumdan düşer gibi hızla aşağı doğru yaklaşıyoruz, pencereden orman görünüyor aşağıda. Otuz yıldır dünyanın bin köşesine uçtum, bir buçuk yıl her hafta TV programı için İzmir'e aynı gün gidip döndüm, bindiğim uçaklara defalarca yıldırım çarptı, hava boşluğuna düştü ama ben hayatımda ne böyle bir düşüş gördüm, ne de böyle şok yaşadım.Hem düşüyoruz, hem de aynı anda sağa sola savruluyoruz. Yürüyerek yanımdan geçen hostes bir anda havalandı ve çığlık atarak dizlerinin üstüne kapaklandı. Aynen filmlerdeki gibi, inanılmaz bir görüntü."Demek uçaklar böyle düşüyor, artık kurtulmamıza imkân yok. Herhalde motorlar durdu" diye düşündüm ve kulaklarımın arkasından buz gibi bir su akmasına benzer bir duygu hissettim. İnsanın ödünün patlaması bu olsa gerek. İtiraf ederim hayatımda ilk kez gerçek korkuyu tattım.Uçağın burnu da aşağı dönmüş, hızla inerken yavaş yavaş düzeldi ve sarsıntı yavaşladı. Bir süre sonra yine de sallana sallana, paldır küldür indik alana.Kızlarım o arada ellerimi açarak ve onlara bakarak yüksek sesle dua ettiğimi ve "bir daha asla uçağı binmem" dediğimi anlattılar sonradan.İnmeden önce hosteslerle konuştum ve pilotun ismi ile yaşını sordum. Birkaç dakika geçmeden 65 yaşlarındaki pilot Tuğrul Madak yanımdaydı;- Beni sormuşsunuz...- Evet sordum. Hayatımın en berbat uçuşuydu ve bu uçuşu yaptıran kişinin adını merak ettim.Ne cevap verdi biliyor musunuz?"Ama başka kimsenin bir şikâyeti yok."İşte yaşadığı şokla hâlâ titremesine rağmen o ana kadar sakin olmayı kendine tekrarlayıp duran Ruhat'ın bam teli o saniye koptu;"Onların yok beyefendi çünkü olsa da bir faydası olmayacağını biliyorlar. Susmaya alıştırıldılar. Sessiz ve çaresiz bir sürü olduk artık ama ben susmuyorum. Hayatım kıymetli ve onu tehlikeye atanı da bilmek istedim. Üstelik ben gazeteciyim, araştırmak için böyle bir hakkım da var."Yanından ayrılırken "Gazeteci olduğunuzu biliyorum, sizi tanıyorum" dedi.Şoku atlatmam saatler sürdü. Akşam deniz kenarında İlhan -Binhan Kesici ve mimar Turhan - Zuhal Kaşo ile konuşurken benzer sarsıntılı THY uçuşlarının, rötar, uçakta saatlerce bekletme ve servisin son günlerde çok kimsenin şikâyeti olduğunu öğrendim. Hele Binhan Kesici'nin iki hafta önce bir Antalya uçuşu var ki, akıllara seza.Bir başka yazıda onu da anlatırım.Şimdilik "THY nereye koşuyor?" sorusu ile bitiriyorum. Bu ne gidiş böyle?Kalp hastalarının zaferi!Ünlü kalp cerrahı Bingür Sönmez ve ekibinin ameliyat ettiği üç kalp hastası ile Ağrı Dağı tırmanışı hastaların zaferiyle sonuçlandı. Doktorlar 1.80 yere serilip geride kaldı ve çıkışı atla tamamlarken hastalar hiç zorlanmadan finişe vardılar.By pass ameliyatı geçiren hastalara özgüven kazandırmak açısından ve tıp adına çok önemli bir gösteriydi bu. Ben bu denemenin başarıyla sonuçlanacağına emindim ve onları gönülden destekledim.Dr. Bingür Sönmez, Dr. Deniz Şener, AKUT üyeleri ve aktivitede yer alan, destek veren herkesi kutluyorum.

Devamını Oku

Ne kadar mutluyuz aslında!

16 Ağustos 2003

TV'de New York ile Amerika ve Kanada'nın diğer bazı şehirlerindeki elektrik kesintisi görüntülerini seyrettiniz mi? İnsanlar aynen kaçışan karınca sürüleri gibi sokaklara, arabaların arasına dökülmüşlerdi.Perşembe akşamı ilk kez izlediğimde ne olduğunu bile anlayamadım. Kaynayan bir cadde görüntüsü... Kaldırımlar dolu, yollar dolu, köprüler insan dolu. Tabii binlerce kişi de o dev gökdelenlerin asansörlerinde, metrolarda mahsur kalmış. Cep telefonları, sular kesilmiş. Kızgın yaz sıcağında bütün klimalar durmuş, insanlar birbirinin tepesinde telefonların, otellerin önünde kuyruk olmuş.New York Belediye Başkanı "Hava çok sıcak. Hızlı hareket etmeyin, bol su için" diye o anda akla bile gelmeyecek, komik kaçacak tavsiyelerde bulunuyor. Yani bırakın her şeyi, bütün o dehşet sonuçlar yaratacak atmosferi bir yana sadece evinize rahatça ulaşabilmek, televizyonunuzu açıp izleyebilmek, klimanızı, cep telefonunuzu, vantilatörünüzü çalıştırabilmek kısacası günlük yaşamınızın temel aktivitelerini yapma imkânına sahip olmak bile ne büyük mutluluk.Koskoca ABD bir elektrik kesintisiyle felç olup kaldı işte. Milyonlarca kişi mutsuzluğun en uç boyutunu yaşadı. Böyle anlarda hepimizin sahip olduğumuz şeylerin farkına bile varamayacak kadar şımardığımızı düşünüyorum. Teknoloji ve imkânlar arttıkça şımarıklığın dozu da artıyor. Cep telefonu tatmin etmiyor, fotoğraf çekeni isteniyor. O da yetmiyor videoya alanı... Bu gidişle yakında kısa metrajlı sinema filmi çekecekler telefonla. Sonra ne olacak?Yemek pişirip, ninni söyleyenlerini mi isteyeceğiz?Sınırı yok yani. Eğlence yerlerinde, iş yerlerinde, kuaförlerde bile çılgınca bir yarış görüntüsü hakim. Ve çılgınca bir tatminsiz insanlar kalabalığı. Hiçbir şeyden memnun olunmuyor; en iyi yemeği yiyenin gözü daha da iyisinde. En iyi eğlence yerine giden bir diğerini de hemen o gece görme peşinde. Müdür olan niye genel müdür olmadığına üzülüyor. Bir yanda işsizler ordusu dururken öte yanda kimse işinden, kazancından memnun değil.Doyumsuz ve elindeki imkânların farkında olmayan, onlarla mutlu olmayı unutan insanların en bol olduğu ülkelerden biri bizimki olmalı. Ben gidişimize bakınca bunu şiddetle hissediyorum. Bir zamanlar çok daha kanaatkar, yardımsever, sakin, huzurlu olan toplum giderek hırslı, kaba, memnuniyetsiz, huzursuz bir topluma dönüşüyor. Özellikle gençler etkileniyor bu durumdan. Büyükler böyle olunca onların boşlukta kalmasını, tüm değerleri kaybedip çılgınca bir hırsa ya da umutsuzluğa kapılmasını kim ve ne önleyebilir ki?ABD'deki elektrik kesintisi bana bunları hatırlattı işte. Siz ne diyorsunuz?Çikolata özgürlüğüBaktım 'mail'lerim arasında küçük bir kutu... Aaa nedir bu böyle hediye paketi gibi sarılmış, açtım hemen. Hediye kabul etmediğim bilinir zira.. Hatırlatalım, hediye kabul edilmez. Parası ödenmeden otelde filân kalınmaz benim gazetecilik kitabımda. Bu nedenle davet edildiğim yurtdışı gezilerine bile katılmıyorum. Ancak görülüp okuyucuya haber verilmesi gereken, onları da yakından ilgilendirecek bir olay varsa düşünebilirim. O da milyonda bir.Kısacası yazdığım konularda en ufak bir reklâm endişesi olmadığına (aslında devamlı okurlarım iyi bilirler) emin olabilirsiniz.Gelelim sürpriz paketimize. Açtım ki içinde ne göreyim; bir küçük çikolata ve Signal Integral diş macunu. İlk tepki tabiî çikolatayı acele ağzıma atmak. İkinci tepki;- Çikolatayla diş macununun yanyana ne işi var?Diş macununun yanındaki kartonda bulunan açıklama ikinci tepkimi cevapladı. Meğer Signal Integral'in üzerindeki kırmızı tabletler evde uygulanabilecek bir testmiş. Bunlarda ağızdaki plak tabakası görülüyormuş. "Gece kullanın" diyor, ben "Meraklı Melahat" olarak hemen o dakka kullandım ve ciğer yemiş kedilere döndüm, ağız baştan aşağı kıpkırmızı. Yıkasanız da geçmiyor. Şu anda halimi görmeniz lâzım. Olayın özeti şu; pakette çikolata vardı çünkü Signal Integral sayesinde çikolata bile dişlere zarar vermiyormuş.Kilo, kolesterol falan filân korkusu olmayanlar artık rahatça çikolata yiyebilir yani. Benim korkularım var ama hangi korku bana zincir vuracakmış şaşarım.Deneyeceğim çikolata destekli diş macununu!

Devamını Oku

"Her an deprem olabilir!"

16 Ağustos 2003

Ne kadar yerine yakışan ve iyi bir uzmandı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara. Keşke onu kandırmasalardı siyaset için... Keşke o da heveslenmeseydi. Her neyse artık "Kandilli"de olmasa bile uyarılarına, çalışmalarına, gözlemlerine ihtiyacımız var.Işıkara geçenlerde deprem konusunda bazı çalışmaları izlerken Belediye ile ilgili çok haklı bir konuşma yapmış."Her an Türkiye'de bir deprem olabilir. Bütün okul ve hastanelerin gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu gözden geçirme denetimi bayındırlık müdürlüklerine yaptırılmasın. Çünkü zaten yapım iznini onlar veriyor. Denetim işini bağımsız özel kuruluşlar yapsın" diyor. Aynı uyarıyı daha önce başka uzmanlar da yaptı. Bizler de defalarca yazdık. Demek hâlâ eski hamam eski tas. İşler tekelden, pardon tek elden yürütülüyor, önce yapım izni verip sonra yine kendileri denetliyor. Ohh, ne âlâ. Dr. Mete Işıkara, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne de Belediye kaynağını deprem tahminleri yerine hastane ve okul güçlendirmeye ayırmalarını öneriyor."Deprem tahminini üniversiteler, başka kuruluşlar yapar, siz kendi işinize bakın" diyor. Çok doğru bir uyarı ama tabiî yine kimse umursamayacak.Belediye'nin işi ne?Belediye'nin depremle ilgili asıl işi binaların tümünün kontrolünü sağlamak ve sağlam olmayanları güçlendirmek değil mi? Elbette öyle.Binalarının yüzde 30'u ağır hasarlı, yüzde 40'ı orta hasarlı olan ve büyük bir depremde bazı mahallelerde ayakta bina kalmayacağı, 100 binin üstünde (250-300 bine çıkabileceğinisöyleyenler var) can kaybı olacağı tahmin edilen bir şehirde belediyenin bundan daha önemli ne işi olabilir ki?Oysa onlar kitap ve afiş bastırıyor. Deprem çantası hazırlıyor. (DHL Müdürü cevap olarak Işıkara'ya bunları göstermiş.) Bu ne demektir: "başınızın çaresine bakın". "Okuyun kitapları, ilkokulda öğretilen bilgileri, alın işte size bir de ilkyardım çantası. Hadey, anca gidersiniz". Yapılan bu.Konu ciddi, uyanınA bir de evleri kendinizin denetletmenizi istiyorlar. Üniversitelerden denetim raporu 6-9 milyar arası bir paraya patlıyor. Sizce kaç kişi yaptırır? Üç beş kişi. Eh, gerisi Allah'a emanet. Saldım çayıra, Mevlâm kayıra. İnsanlar o parayı vermemek için abuk subuk işler yapıyor, evlerinin kolonlarıyla oynuyor, akıllarınca onları güçlendirmeye çalışıyorlar.Jeologlar arasında kimin ne dediği belli değil ama bugüne kadar konuşan birçok uzmanın görüşünü toparlarsanız çıkan sonuç şu;İstanbul'da 7 veya üstünde bir deprem olur ya da Adalar-Saros hattı tek seferde kırılırsa Gölcük ve Düzce depremleri olacakların yanında pek hafif kalır... Sadece İstanbul değil Türkiye bunun altından kalkamaz.Bunları hatırlayınca Prof. Işı-kara'ya hak vermemek mümkün değil. İstanbul Büyükşehir Belediyesi "550 Yeni Eser" diye milyarlarca dolar harcayacağına önce deprem konusuna eğilmek zorundaydı. Gösteriş merakı ve oy hesabı yine baskın çıktı.Umalım da zararını millet çekmesin.Yunanistan'da Perşembe günü olan 6.4'lük deprem onları biraz uyarmış mıdır dersiniz?Orman satışına vetoNasıl da masum bir ifadeyle anlatıyor "2b Osman". Orman arazilerine 'vasfını yitirdi' diyerek yapı izni verecek yasa için nasıl da kuzu kuzu çalışıyor. Bir yandan "25 milyar dolar" gelirden söz ediyor, öte yandan "20 bin dosya kapanacak" diyor. "Kamunun yararı" diyor. Yani bunları duyan rehavet içindeki halkımızın "yasa mutlaka çıkmalı" dememesine imkân yok.İncelemeyiz, sorgulamayız ki biz. Acaba arkasında siyasi beklentiler, o binlerce kaçak evden gelecek oylar, kaçak orman arazilerine yeni evler, siteler yapmaya hazırlananlardan gelecek... Gelecek... Ne diyecektim ben, herhalde yine 'oylar' diyecektim. Başka neler gelebilir ki?? Her neyse bütün bunlardan gelecek çıkarlar var mıdır diye merak etmeyiz.Birkaç ustaca cümle bizi uyutmaya yeter. Ve ondan sonra küresel ısınmayla giderek sıcaktan kavrulacak bir dünyada taş yığınları içinde cascavlak kalıveririz.Beykoz son 10 yılda ormanları süratle azalan, yerine taş sitelerle dolan bir ilçe. Osman Şimşek ise 1999'dan beri Çavuşbaşı Belediye Başkanı. Şimdi hemen bakmak lâzım; Acaba son 4 yıl içinde Çavuşbaşı'nda kaç site, kaç kaçak ev, orman arazilerine kaç bina yapıldı. Yani bu konuşmaların, savunmaların arkasında nasıl bir gerçek yatıyor... Sorgulayan, araştıran, hakkını arayan bir millet bunu bulur çıkarırdı.Cumhurbaşkanı Sezer orman arazilerinin satışına ve yapılaşmasına izin veren kanun maddesini veto etti. Hiç değilse devlette kanunsuzluğa açılan yolların önünde bir engel olabileceğini, Cumhurbaşkanı'nın baskılara kulak asmadığını gördük.Referanduma gidilse millet ne yapar bilemiyorum. Uyutulmaya, aldatılmaya, kanunsuz, hukuksuz bir ülkede yaşamaya bir kez daha razı gelir mi, yoksa "Yeter artık ağzıma vurup lokmamı aldıkları. Çocuklarımın bile hakkına tecavüz ettikleri. Ormanımı koruyacağım mı" der, onu zaman gösterecek.Şimdilik Cumhurbaşkanı Sezer'e gerekeni yaptığı için kendi adıma teşekkür ediyorum.

Devamını Oku