Paşa da soruşturulmalı, bakan da...

4 Eylül 2003

Vatan'ın haberi manşetten vermesinin üzerinden birkaç gün geçti, olay halen yargıda ve Türkiye sonucu merakla bekliyor.Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı İlhamı Erdil Paşa'yla ilgili yolsuzluk iddiasından söz ediyorum. Gerçekten de şok edici bir iddia bu. Halkın en güvendiği, en temiz kalmış kurum olduğu söylenen ordunun içinde de ihale baskısı, rüşvet gibi olayların olabileceğini ya da olduğunu düşünmek bile kâbus gibi geliyor insana.Yani yozlaşma öyle boyutlarda ki hiç bulaşmadığı tek kurum kalmamış... mı? Yani bu menhus hastalıktan toplumumuzu kurtarmak, medeni ülkeler gibi dürüst, ilkeli bir düzen kurmak böylesine zor... mu? Bunu mu düşünelim, buna mı inanalım?Trafiğinden, kapkaçına, adi soygunundan kendi bankasını soyanlara, belediye soygunlarına, bakanından paşasına Türkiye sonsuza kadar soyulmaktan kurtulma işiyle mi uğraşacak?Veya bir yanda dişiyle tırnağıyla kuruş kuruş kazanarak yaşayan millet sonsuza kadar yolsuzluk yapanların Hazine'de açtığı katrilyonlarca liralık açıklan ek vergilerle mi kapatmaya çalışacak?Her neyse dediğim gibi, bir Deniz Kuvvetleri Komutanı'nın adının yolsuzluğa karışması 1.5 milyon dolarlık çifte katlardan söz edilmesi üzüntülerimizin üstüne tüy dikiyor. Ama buna üzülsek de sevinebileceğimiz bir şey var; suçlanan bir paşa da olsa olay ortaya çıkıyor ve soruşturuluyor. Sonunda iddialar doğru çıkar ya da çıkmaz orasını bilemiyoruz.Ama demokrasi işliyor. Peki paşaya işleyen demokrasi siyasetçiye aynı şekilde işliyor mu? Önemli olan ve üzerinde çok ciddi olarak durulması gereken nokta bu.Bir bakanın veya milletvekilinin yasa dışı girişimi, yolsuzluğu ortaya çıktığında, belgelerle ortaya konsa bile olay örtbas ediliyor. Parlamenter dokunulmazlığı zırhının arkasına gizlenilerek sanki hiçbir şey olmamış gibi yola devam ediliyor. Meclis isterse dokunulmazlığı kaldırıyor, çoğunluk eldeyse ve istemezse kaldırmıyor.İşte her fırsatta insan haklarını gündeme getiren bir hükümet acilen bu eşitliğe, insan haklarına aykırı durumu ortadan kaldırmalı. Her vatandaş eşit şartlar altında yargı önüne çıkabilmeli.Dokunulmazlık konusunun gündemden kaldırılmasına sessiz kalmamak gerekiyor, hazır zamanı gelmişken hatırlatayım dedim.Sahi, İstanbul Belediyesi'nde geçen dönemde yapılan yolsuzluklar ne oldu, o konu tümüyle kapandı mı yoksa hâlâ askıda mı?Suçlananların tümü görev başında da, merak ettim.Ne Sümela kaldı, ne Kapadokya!Bilmeyen kimse yoktur sanıyorum, çünkü Trabzon'daki Sümela Manastırı yalnız Türkiye için değil dünya için de eşi benzeri görülmemiş değerde bir tarih kültür mirasıdır. Dimdik bir yamaçta kayalar arasında, nasıl inşa edilebildiğine akıl sır ermeyen, içi paha biçilmez fresklerle dolu, 1600 küsur yıllık muhteşem bir eser.On yıl kadar önce gördüğümde hayranlıkla izlemiş ve "Umarım koruyabiliriz" demiştim kendi kendime. Koruyamadık. Ne yazık ki o da bakımsızlıktan olabileceğinin en kötüsü bir durumda şu anda. Geçenlerde bir fotoğraf yayınlandı. Orada açıkça görünüyor. Kuşaktan kuşağa aktarılması ve bir dünya hazinesi olarak korunması gereken değerli fresklerin üzerine aşk mesajları, kalpler, isimler kazınmış. O güzelim resimlerin yüzleri oyulmuş.Burada asıl mesele içeri girip bu işleri başaranların dangalaklığı değil yalnız, oraya görevli diye konulanların (o da varsa eğer) ilgisizliği. Uzun zaman alacak bu kazıma işlemleri nasıl böylesine rahatlıkla yapılabiliyor? Gezenlerin yanında tek bir memur bile yoksa demek ki bu insanlar daha ileri gidip başka ilginç eylemler de yapabilirler. Aynı olay, tarihi kalıntıların üzerine isim ve aşk ilânı kazıma ilginçliği(l) Kapadokya'da da var. Bu nasıl iştir anlamak mümkün değil. Meraklılarının, tarihe saygısı olanların binlerce kilometre katederek dünyanın öbür ucundan görmek için geldiği, bir başka ülkede olsa azami dikkatle korunacak en önemli tarihi eserlerimiz "Güzin abla" köşesine döndürülüyor. Ve kimsenin de umurunda bile değil.Kültür Bakanlığı daha önemli neyle meşgul bu arada, bilen var mı?Tatlı hayat!Cengiz Semercioğlu önceki gün köşesinde Tatlı Hayat dizisinden söz ediyor ve İhsan rolünde Haluk Bilginer ile hizmetçi rolündeki Asuman Dabak'ın diziyi sürükleyen isimler olduğunu, kimsenin Türkân Şoray'ın oyunundan etkilenmediğini söylüyordu. O kendi görüşüdür, saygı duyarım ama... Örneğin ben Türkân Şoray'ın bu dizideki fazla öne çıkmayan, bununla birlikte son derece sevimli tiplemesini beğendiğimi belirtmek istiyorum. Diziler tüm oyuncuların kendine düşeni hakkıyla yaptığında başarılı oluyorlar. Nitekim "Friends" dizisini veya "Asmalı Konak"ı ele aldığınızda "şu oyuncu iyi, bu o kadar iyi değil" demiyorsunuz. Kimi daha baskın rolde, kimi biraz daha geride, ama sonuçta hepsinin başarısıyla istenen çizgi yakalanıyor. Türkân Şoray dizi ilk başladığında, sinema ile TV dizisi arasındaki farktan ötürü bu tür oyuna alışık tiyatrocular arasında biraz acemilik çekmişti, doğru. Bunu kendisi de söyledi zaten. Ama sonra alıştı ve giderek rahatladı. Çok az dizi izlememe rağmen onların "Tatlı Hayat"ını kaçırmıyorum. Ve Türkân Şoray'ı da diğerleri kadar başarılı buluyorum. Söylemeden geçemedim, maksat sanatçılara haksızlık olmasın!Seksi erkek!California Üniversitesi'nin 3653 kişiyle konuşarak yaptığı araştırmanın sonucuna göre... Çok önemli bir sonuç bu; kadınlar erkeğin ev işi yapmasını veya sorumlulukları paylaşmasını (bunu ben ekledim, mutlaka öyle olmalı) çok çekici buluyorlarmış.Erkekler bugüne kadar tam aksinin doğru olduğuna, maço, ev işiyle filân alâkası olmayan, "aman lâf olur" diye eşine asla yardım etmeyen erkek türünün kadınlar tarafından cazip bulunduğuna inanaraknasıl zaman kaybettiler ama... Hiç değilse bundan sonra akıllarını başlarına toplasınlar.Haydi bakalım sıvayın kolları beyler... İşte bu akşam için size bir menü;Kadınbudu köfte, bezelyeli pilav, cacık...Kadınbudu köfte nasıl yapılır bilmiyor musunuz? Siz de hiçbir şey bilmiyorsunuz, nasıl çekici bulunabilirsiniz ki bu durumda?Haydi bir ipucu vereyim; ev hanımlarının mutlaka yemek kitaplan da vardır. Arayın biraz etrafı!

Devamını Oku

Elinin hamuruyla...

3 Eylül 2003

Kadın gazetecilerin erkeklerden daha acımasız ve üstelik siyasete meraklı çıktığını ileri süren bir erkek meslektaşımızın iddiasına cevap vermiştim dün, hatırlayacaksınız.Üstüme vazife mi aslında, ben kimsenin ne dediği ile pek ilgilenmem (arasıra ilgilenirim tabiî), yazarım yazımı yürür giderim ama basında kadınlara karşı bu baskı da bazen gizliden gizliye, bazen açıktan açığa hâlâ sürüp gidiyor, onun için karşı tarafın ne hissettiğinin açıklanması gerekir diye düşünüyorum.Düşünüyorum... Bu konuda daha derin, daha bilimsel bir analize ihtiyacımız var. Öyle ya Mehmet Barlas gibi geniş bir dünya görüşü olan, mesleklerde kadın-erkek ayırımı yapmaması beklenen bir yazar bile böyle derse analiz gerekmez mi? 21. yüzyıl Türkiye'sinde hâlâ böyle bir iddia olabilir mi?Derin ve bilimsel analizi değerli toplumbilimci Prof. Nur Vergin'den rica ettim. Nur Vergin bildiğiniz gibi bir yandan üniversitede öğretim görevine devam ederken çok önemli kitap ve köşe yazılarına imza atmış bir isim... Bu konuyu en iyi onun değerlendirebileceğine inanıyorum."Ben erkek yazarların bu tepkisini normal karşılıyorum" diyerek başladı konuşmasına..."Normal karşılıyorum çünkü kadınlara basında yıllarca beklenen yer verilmedi. Seneler boyu uğraştılar. Ve önce köşe kaptılar. Uzun süre sadece kendilerinden beklenen tarzda, suya sabuna fazla dokunmayan konularda yazdılar. Sonra yavaş yavaş başka konulara ve siyasete el attılar. Olay ciddi bir rekabet boyutuna ulaştığında erkekler 'Hoppala, bunlar da nereden çıktı böyle' dediler doğal olarak..."Mutlaka erkek olmalı!* Neden doğal? Ve nasıl oluyor da kadın erkek ayırımı yapmaması gereken isimler bile böyle diyor?* Burada konu o isim, bu isim meselesi değil. O kuşak böyle büyütüldü. Kadınlara bakış açısı insanların benliklerinin derinliklerinde yer alan, çocukluktan başlayarak oluşan bir olgudur. Bunu söyleyenler kendi eşlerine kişilik hakkı tanısalar da aslında genelde bu eşitliği beyinlerinde tümüyle kabullenmemişlerdir. Değerlendirmelerinde bir ikilem sürüp gitmektedir.Siyaset kamusal alanı düzenlediği için o konu ve diğer ciddi, asil konular erkeklere bırakılmalıydı. Eski egemen anlayış bu yöndeydi.* Aynı anlayış neden hâlâ sürüyor?* Kadınlar kendilerine yer edinebilmek için uzun süre yönlendirmelere katlanmak zorunda kaldılar. "Git dedikodu yazan ol, görgü kuralları anlat, aşk meşk yaz" dendiğinde bunu uyguladılar. Bazı kadınlar hâlâ erkek egemen ideolojiyi benimsiyorlar. Bazısı ise benimsemiyor, asıl sorun bunu sahiplenenlerde. Öte yanda erkek egemen anlayış hâlâ eşit şartlarda başarı isteyen kadına şüpheyle bakmaktan kendini kurtaramıyor. Başarılı kadının başarısının ya kocasından, ya babasından, ya sevgilisinden ileri geldiğine inanıyor. Kadın kendi başına yeterli olamaz, mutlaka bir itici güç olacak ve bu itici güç de mutlaka erkek olacak.Dekoratif unsur* Buna karşılık "Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır" sözünü hatırlatabilirler mi?* "O muhteşem erkeğin hayatini kolaylaştıran kadın" dan söz edilmekte burada. Gömleklerini kolalayıp çoraplarını katlayan, kravatını düzeltip sofrasını hazırlayan, emre amade bir kadın. Güzel yemek yapacak, çocukları büyütecek, dırdır yapmayıp huzuru sağlayacak. Herkes ister böyle biri olsun değil mi, kim istemez? Dekoratif, destekleyici, erkeğin hayatini kolaylaştıran bir kadındır burada kastedilen... Adam başarılı oluyor, karşılığında o da karısını mutlu ediyor. Onu süs eşyalarıyla veya diğer isteklerini yerine getirerek ödüllendiriyor. Oysa adam yerine konmayı tercih etmeli kadın.* Kadın yazarların daha acımasız ve hırçın çıktığı ileri sürülüyor."Doğrudur ki bazı kadınlar da hırçın yazıyor. Bu, kuşaklarca, yıllarca susturulmuşluğun tepkisi... Bu tür yazarların çoğunun özel yaşamlarında sevgi dolu olduklarını biliyoruz. Yazarken bir hırçınlık ve kendini kanıtlama dürtüsü görülmesi doğaldır, kadınların 'acımasız' olduğunu söylemek bence çok abartılı. Şu anda hâlâ basında tek bir kadın genel yayın yönetmeni var. Erkeklere sormak lâzım nedenini, o kapasitede kadın yok mudur hiç?Var ise neden o yerlere getirilmiyorlar?"İşte böyle sevgili okurlar. Uzman gözüyle "basında kadına bakış"... Erkekler keşke sporda da kadına bir baksalar. Süreyya Ayhan çok hırslı, mücadeleci ve disiplinli olmasa, atletizme filân el atmasa daha mı iyi olurdu acaba?Milletvekili ve gazi maaşlarıDün gazetemizin ilk baskısını alan okurlarımız bu köşede "gazi maaşları" ile ilgili yazıyı okudular. Erken baskı olduğu için hemen gönderilmiş. Oysa ben çok kısa bir zaman sonra (dakikalardan söz ediyoruz) birinci yazıyı kısaltıp ikinci yazıyı da daha uzun olan bir başkasıyla değiştirdim. Yani birçok bölge ve şehirde ikinci hali çıktı. Gazi maaşları önemli biliyorsunuz, özellikle "başşehir"dekilerin harekete geçmesi için yazılıyor.Bu nedenle dün okuduğunuz yazıyı "şehir baskıları için" tekrar vermek zorundayım. Kusura bakmayın olur mu? Önceki gün Kurtuluş Savaşı gazilerinin maaşlan ile ilgili yazımda 'Bir dönem milletvekilliği yapanlar, memleketi ekonomik krize sürükleyenler dahil ömür boyu milyonlarca TL'yi almalarını sağlayacak yasaları gizlice çıkarırken onlara o Meclis'i hediye edenleri hangi yüzle unutuyorlar' demişim. Buradaki hatayı hemen fark etmişsinizdir tabiî... Ne "milyonlarca" sı, milyonun lâfı mı olur, milyarlarca.Hepsi milyarlarca TL. maaş alıyorlar oturduktan yerde. Bugünkü Meclis büyük ihtimalle daha da arttıracaktır maaşlan önümüzdeki yıllarda. Ve onlar da hayatlarının geri kalanında her ay oturdukları yerde milyarları alacaklar.Bu zaten büyük haksızlık, onlar alırken Kurtuluş Savaşı gazilerinin 135 milyon alması çok daha büyük haksızlık.29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'ndan önce milletvekili maaşlarıyla karşılaştırmalı şekilde arttırılmasını bekliyoruz!

Devamını Oku

Taşfırın kadınları!

2 Eylül 2003

O kadar çok konu var ki yazmam gereken... İstanbul dışında olduğum bir hafta-on gün içinde biriken -hiç abartı yok- yüzlerce mail ve mektup arasından yazılması gerekenler, Devlet Bakanı Güldal Akşit'in açıklaması, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Başkanı Başaran Ulusoy'un mektubu ve turizm... Ve gündemdeki bir sürü ilginç olay. Böyle durumlarda enteresan bir ruh haline giriyorum. Aynen içimden gezmek, seyahat etmek, tatil yapmak gelip de yapamadığım zamanlardaki gibi... Sanki ruhum içimden çıkıyor, uçarak gitmek istediğim bütün yerlere gidiyor, yapmak istediğim şeyleri gerçekleştiriyor, geziyor, tatil yapıyor ve mutlu bir şekilde gelip tekrar sakin ve hareketsiz, köşesinde okuyan, yazan Ruhat'la bütünleşiyor.Bu olduğunda inanılmaz bir şekilde huzura kavuşuyorum. Yazmak istediğim her şeyi bir anda yazamadığımda da aynen böyle. Daha okurken mektupları, kafamda cevaplar yazılıyor. Hepsi köşemde sırayla yerini alıyor. Ve o panik, bunlara bu kadar kısa zamanda nasıl yetişeceğim heyecanı kayboluyor. Bir yerden başlayıveriyorum.Bugün örneğin, önce Mehmet Barlas'ın kadın gazetecilerle ilgili yorumundan başlayacağım."Aslında kadınların genlerinde annelik bilgisi vardır ve erkekten daha affedicidir. Daha yumuşak kalplidir. Oysa kadın gazeteci kuşağımız erkeklerden daha acımasız, daha iğneleyici ve siyaset tutkunu çıktı" demiş Barlas bir yazısında.Kendisini yıllardır tanıdığım, yazılarında ve yaşamında kadınlara karşı ne kadar nazik olduğunu bildiğim için kadın gazeteciler konusunda yaptığı bu genelleme de bana acımasız geldi.Nedir sorun merak ettim. Siyaset, siyasetçiler ve olaylar hakkında erkek ve kadın yazarlar tarafından yapılan yorumlar arasında mutlaka fark olması gerekiyor da bu mu olmuyor? Kadınların ciddi konulara ciddi şekilde eğilmesi ve gerektiğinde erkeklere benzer sert ve keskin bir dil kullanması mı rahatsız ediyor? Yoksa siyasete karışmaları mıdır asıl rahatsız edici neden?Yani kadın gazetecilerin de aslında toptan "light" olmaları, sonsuza kadar kendilerine biçilmiş "cici, uslu kadın" rolüne devam etmeleri gerekirken taşfırın kadınlarına mı dönüşmüşlerdir?Kendi yorumumla başlayayım; bence bu, kadın yazarların "light" konularla uğraşmaları, kedi-köpek, börtü böcek, aşk meşk, evlilik, ilişki gibi konularda yazmaları beklentisinin modası çoktan geçti. Kadın ve magazin dergilerinde yıllardır bu tarz yazılar bol bol yazılıyor zaten. Son yıllarda aynı beklenti ve çaktırmadan yapılan yönlendirmelerle gazeteler de kadın ve magazin degilerine döndü. Hayatla, insanla ilgili konular eğlenceli ve ilgi çekici aslında, abartılmadığı, hakkıyla yapıldığı, istismar edilmediği takdirde asla bir itirazım yok. Bu tür konuları başarıyla yazan veya Tuğçe Baran gibi en ciddi konuyu bile eğlenceli, esprili bir dille anlatan yetenekli, zeki kadın yazarlar zevkle okunuyor ve büyük okuyucu kitlesine hitap ediyor. Siyaset ve ciddi sosyal sorunlara eğilen ya da her konuda yazan diğer kadın yazarlar da arada sırada yine, Mehmet Barlas gibi düşünen erkek yazarların beklediği tarzda "light" konulan işliyorlar, iyi ama her şeye rağmen nedir bu tenkit ve yönlendirmeler?Siyaset yazmasınlar, sert üslup kullanmasınlar baskısı? Kadın yazarların erkeklerden belli bir tarz ve üslup talep etmeleri bugüne kadar söz konusu olmuş mudur ki erkeklerin böyle bir hakkı olabilsin?Ve aynca yazılı ve görsel basında kadının kadın özelliklerini ön plâna çıkarmak, onu bir süs çiçeği, dekor veya cinsellik malzemesi gibi kullanmak isteyen bir anlayış, buna izin veren veya şöhretini bu yolla yapan kadınlar süregelir, süregiderken erkek-kadın ayrımını hatırlatacak bir üsluba gerek görmeden tanınmak isteyen kadın yazarlar olması şaşılacak bir durum mudur? (Devam edecek)Gazi maaşlarıDün, gazi maaşları ile ilgili yazımda 'bir dönem milletvekilliği yapanlar, memleketi ekonomik krize sürükleyenler dahil ömür boyu milyonlarca TL'yi almalarını sağlayacak yasaları gizlice çıkarırken onlara o Meclis'i hediye edenleri hangi yüzle unutuyorlar' demişim. Buradaki hatayı hemen fark etmişsinizdir tabiî... Ne "milyonlarca"sı, milyonun lâfı mı olur, milyarlarca.Hepsi milyarlarca TL. maaş alıyorlar oturdukları yerde. Bugünkü Meclis büyük ihtimalle daha da arttıracaktır maaşları önümüzdeki yıllarda. Ve onlar da hayatlarının geri kalanında ayda milyarları oturdukları yerde alacaklar.Bu zaten büyük haksızlık, onlar alırken Kurtuluş Savaşı gazilerinin 135 milyon alması çok daha büyük haksızlık.29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'ndan önce maaşlarının rasyonel şekilde arttırılmasını bekliyoruz!

Devamını Oku

Süreyya, madalya, hastalık!

1 Eylül 2003

Gazetedeki kat komşum Deniz Arman dikkatimi konuya çekmeseydi yazmayacaktım. Sabah gazetede okuyunca da aynı şeyleri düşünmüştüm ama yazmak aklıma gelmemişti.Önce ben de tekrarlayayım ki Süreyya'nın dünya ikincisi olması da bizim için yeterli bir gurur. Altın olmasın da gümüş olsun, öyle değerli bir madalyayı kazanmak için aylar, yıllar süren düzenli bir çaba, çalışma az şey mi? Hayır. Biz bu madalyaları atletizmde daha önce kazanabildik mi? Hayır.Ne bizim ona kusur bulacak, ne de onun özür diler bir havaya girecek hali yok. Ama Süreyya biraz bu psikolojideydi. Kazanmaya alıştığı ve koca Türkiye'nin beklentisini de bildiği için tamamen haksız sayılmaz yine de...Bence bu olayda rahatsız edici olan kaybetmemiz değil, Süreyya'nın hastalığının açıklanması. Ortadaki ihmale bakın ki giden ekipte bu konuların çözümünü bilen ve hemen harekete geçerek yarışmacıya yardımcı olacak, onun sıkıntısını hafifletecek doktorlar, uzmanlar yok. Doping kabul edilebileceğinden hormon haplarıyla adetin geciktirilmesini sağlayamadığı söyleniyor. Oysa bu uluslararası yarışlara katılan sporcular muhakkak ki benzer önlemleri alıyorlardır. Muhakkak ki kadın sporcular için çareler, çözümler mevcuttur. Diyelim ki stres nedeniyle aniden oldu ve önlem alınamadı. Daha önce aynı şart altında vücudun alıştırılmış olması çalışma programına dahil değil midir?Biz bu konulan iyi bilmiyoruz ama mantık yürüterek bir sporcunun her şarta alıştırılması gerektiği tahmin edilebilir.Kısacası, acımasız ve katı görünmek istemem tabiî ama doğrusu dünya şampiyonluğuna oynayan bir profesyonelin mazeret olarak "hastalığı" ileri sürmesi bana fazla amatörce geldi. Aynı durumda bir Rus atlet olsa örneğin, ne yapılırdı, sonuç ne olurdu merak ediyorum. Öğrenmemiz hiç fena olmaz değil mi?Yine de... Atletimizi ben de gönülden kutluyorum. Kısa bir süre sonra bize altın madalyalar da getireceğine hepiniz gibi ben de eminim.Gazi maaşları!Her fırsatta yazacağım, konu halledilinceye kadar... Yunanlı gaziler 2.5 milyar, bizim Kurtuluş Savaşı gazilerimiz 135 milyon alıyorlar. Gelip geçen ve her birinin döneminde (bir kısmı da kendilerine ait olmak üzere) yolsuzluğun bin çeşidi duyulan hükümetlerin hiçbiri bu ayıbı ortadan kaldırmamışlar. Eğer AKP Hükümeti de düzeltmezse en az 4 yıl daha aynı parayı almaya devam edecekler.Anlayacağımız şu ki, Türkiye'nin dibi israfla, yolsuzlukla delinmiş Hazinesi'nde her şeye para var (giden paraların da hesabı sorulmaz, geriye alınmaz) ama savaş gazilerimize yok... Hesaplasalar keşke; 135 milyon ile bir ayda (ekmek, peynir dışında) hangi ihtiyaçlar karşılanabiliyor... Anlatsalar keşke; bir dönem milletvekilliği yapanlar, memleketi ekonomik krizlere sürükleyenler dahil ömür boyu milyonlarca TL'yi almalarını sağlayacak yasaları gizlice çıkarıveriyorlar da onlara o Meclis'i hediye edenleri hangi yüzle unutuyorlar...Gazilerden, şehit ailelerinden gelen mektuplarla birlikte Türkiye Harp Malulü Gaziler, Şehit Dul ve Yetimleri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı'ndan da bir faks aldım. Şehit pilot eşi Başkan Gönül Apaydın "Duyarlılığınız için gazilerimiz adına sizi candan kutlarız. Eğer bize bir randevu verebilirseniz, sizce eksik olan bilgileri sunabilmek, sizleri bu konuda aydınlatmak ve 1915 tarihinden beri faaliyet gösteren Derneğimizi tanıtmak isteriz" diyor.Kapımız onlara sonuna kadar açık. İstedikleri herhangi bir gün saat 12 ile 15 arasında gelebilirler. Bir faks yeter.Bakalım AKP Hükümeti ve Meclis de gazilerimize aynı saygı ve sevgiyi gösterecek mi?PromosyonGazetemizde yayınlanan promosyon kuponlanyla ilgili olarak Pazar günü yazdığım yazıya gelen ve çoğunluğu teşekkür niteliğinde olan mail'ler arasında "promosyonsuz gazete" isteyenler de var. Vatan'ı sadece okumak için aldıklarını ve bütün gazetelerdeki promosyonlara kızdıklarını belirten okurlar.Tamamen katılıyorum. Ama gördüğünüz gibi bunlar kap kaçak, cep telefonu vs. kampanyaları değil, Atlas, sözlük, ansiklopedi kampanyaları. Eğitim araçları konusunda eksiği olanlara yardım, kolaylık amacı taşıyor. Arada büyük fark var.Genelleme yapmamak ve o farkı görmek lâzım. Ne dersiniz?

Devamını Oku

Nur yüzlü dedecik

30 Ağustos 2003

Onlan göğüslerinde gururla taşıdıkları ay yıldızlı madalyalarla gördüğüm dakika gözlerim yaşarır. Beyaz, pamuk gibi sakalları, eski kalın camlı gözlükleri, bastonları, nurlanmış yüz ifadeleriyle dünyanın en tonton derecikleridir Kurtuluş Savaşı gazilerimiz.Kaç tane kalmışlar? Kimine göre 26, kimine göre sadece 3...Kaç kişi olurlarsa olsunlar, bugün biz muhteşem bir ülkenin istediğimiz köşesinde huzur içinde, özgürce yaşayabiliyorsak onların sayesinde yaşıyoruz. Gazi'lerinin emriyle korkusuzca, bir an tereddüt etmeden gerekirse ateşe atlayan bu kahramanların sayesinde.Peki Yunanlı gaziler 2.5 milyar TL. maaş alırken bizim kahramanlarımız ne kadar maaş alıyorlar? Sıkı durun; 135 milyon TL. Onlarla birlikte Kore Savaşı ve Kıbrıs gazileri de aynı maaşı alıyor.Böyle bir rezalete nasıl susulur? Nasıl susuyoruz milletçe? Hele yapılan soygunları, kaybına göz yumulan yüz milyarlarca dolan, onları hüpletenlerin hâlâ sürdürdüğü imparator yaşamlarını gördükçe bu haksızlığa nasıl topluca isyan etmiyoruz?Yo, yoo duygularımızı bu kadar yitirmiş olamayız. Asıl bu gazileri başımızın üzerinde taşıyıp, imparator hayatı sunmamız gerekirken onların son yıllarında sefalete terkedilmelerine, ailelerinin sıkıntı içinde yaşamasına seyirci kalamayız.Ben mümkün olan her gün köşemin bir bölümünü bu haksızlığı hatırlatmaya ayıracağım. Tayyip Erdoğan ve bakanları her şeyden önce bu utancı ortadan kaldırmak zorundalar. Hazır 30 Ağustos'u yeni kutlamışken tam zamanıdır. 29 Ekim'den önce halledilmesini bekliyoruz!Du bakali n'olcak?Bindiğim takside Vatan Gazetesi'nden Şişli'ye doğru ilerlerken radyo "haberler"! veriyor."Bir türlü yakalanamayan Uzanlar için kırmızı bültenle arama emri çıkarıldı."Bu haberi duyar duymaz şoför gülmeye başlıyor. Neye güldüğünü soruyorum; "Yakalasalar nolacakki?"- Neden?"Şimdiye kadar bu ülkeyi hortumlayanları yakaladılar da ne oldu? Bunlan da önce yakalar, sonra temize çıkarır, daha sonra da bırakırlar..."- Bu hükümet farklı davranır belki? İnanmıyor musunuz?"Ben inanmıyorum abla. Bugüne kadar farklısını görmedik. Bunlar da geldiğinden beri hortumlayanlara bir şeycik yapmadılar. Giden para gitti gider. Ne Uzanlar'dan, ne diğerlerinden alacakları yok. Alsalar alsalar yine bizden alacaklar."Bunları duyunca 'insanlar adaletin yerine getirileceği inancını tümüyle kaybettiler' diye düşünüyorum. 'Nasıl da çaresiz bir teslimiyet içindeler.'Daha ben düşüncemin ortasına varmadan şoför öfkeyle atılıyor; "Ama her şeyin bir sınırı var. Bu AKP hükümetini halk bir şey zannetti, öncekiler gibi davranırlarsa bir daha iktidarı zor görürler..."Vay vay vay. Demek o kadar da çaresiz bir teslimiyet değil bu. Yeni bir sandık ümidi hiç bitmiyor bu milletin. Eee, onu da AKP düşünsün. Bekleneni yaptı, yaptı. Yapmadı...Şoför ne demişti?Kampanya!Eskişehir'den yazan 22 yaşındaki okuyucum Alper Horozoğlu nün bir şikayetini kendi gazeteme (ve aynı şekilde promosyon yapan diğer gazetelere) duyurmak istiyorum.Alper önce Vatan'in tarafsız haber yayıncılığını ve ucuz fiyatına rağmen yaptığı eğitimle ilgili promosyonları kutlayarak başlamış mektubuna. Sonra da diyor ki; "Tam Atlas kampanyasının kuponlarını biriktirmeye başladım ki ardından İngilizce Game Books kampanyası ve Fono Sözlük kampanyası başladı. Eğer sözlük kampanyasının başlayacağını önceden bilseydim kesinlikle Atlas'a başlamazdım. Simdi ise başlamış olduğum için bırakamıyorum. Lütfen promosyon kampanyalarını üst üste bindirerek seçme hakkımızı kısıtlamasınlar."Bu şikayeti gazetelere duyuruyorum ama Promosyon Bölümü'müzden aldığım bir bilgiyi de mağdur olduğunu iddia eden okurlanmıza iletmek istiyorum. Vatan Gazetesi peş peşe gelen kampanyalarda (örneğin Atlas 1 ve Atlas 2) okuyucuya avantaj sağlamak için ekstra kuponlar veriyormuş. Bunun dışında aynı zamanlardaki kampanyaların ancak birine katılmanın mümkün olduğu anons ediliyormuş. "Aksi takdirde 200 bin TLye 4 kampanya bu kez de gazeteye mağduriyet olmuyor mu?" diyorlar. Onlar da haklı, değil mi Alper?

Devamını Oku

Amerika Irak'tan çekilirse...

29 Ağustos 2003

Bu ihtimal henüz Türkiye'de tartışılmaya başlanmadı. Başbakan Tayyip Erdoğan dün CNN'de Türk askerinin Irak'a "dost ülkenin banş gücü" olarak gitmesi ve Irak halkının da buna inandırılması konusunda neler yapılabileceğini anlatmaktaydı. Ona göre askerin gitmesi kesinleşmiş de nasıl gideceğine karar veriliyormuş gibi bir görüntü... Oysa tezkereyi kısa vadede Meclis'e getirecek cesaret ortada yok henüz. Alıştırma ve inandırma dönemindeyiz yani.Bu konu gündeme gelmeden haftalar önce Türk askerinin oraya bir anlamda ABD askerlerini korumak ve göz önünden biraz çekmek için istendiğini, Iraklılar buna inandıktan takdirde bizimkilere de aynı muameleyi yapacaklarını söylemiştim. Ben demiştim değil bu, Amerikan dergilerinden, TV'lerinden oradaki asker kayıplarını, Bush yönetiminin kendi toplumu gözünde düştüğü durumu, istatistikleri dikkatle izlediğinizde o günlerde de görülüyordu zaten açıkça.Biz 'Irak'ta barışı sağlamak üzere giden komşu ülke askeri' olduğumuza inandırmalıydık. Bu misyonun zorluğu da Iraklıların açıklamalarıyla ortaya çıktı. İşte Başbakan Erdoğan da dün aynı zorluktan söz ediyordu. Iraklıları 'barış gücü olduğumuza' inandırmak için orada hastane ve okul inşa etme niyetini anlatıyordu. Tam da benim okuyuculardan ve çevremdeki dar gelirli insanlardan aldığım okul şikayetlerinin ayyuka çıktığı bir günde. Zenginler için sorun yok, onlar en imkânsız durumda bile istedikleri okula para bağışı yaparak çocuklarını kaydettirebiliyorlar.Ya diğerleri? Öteki Türkiye?O Türkiye'nin vatandaşları çocuklarını semtlerindeki okullara yazdırmak istediklerinde "yer yok" deniyor. Bir başka semtin okullarına başvurduklarında "kendi semtinizdeki okula gidin" deniyor. Kısacası okul yok ve bu insanlar çocuklarını en az bir yıl okula gönderememe tehlikesiyle karşı karşıya. Biz ise Irak'a hastane ve okul yaptırmaktan söz ediyoruz. Hani bir "ayran" ve "tahtırevan" sorunu var ortada aslında ama...Ama buna rağmen Iraklıları "barış gücü"ne inandırma açısından gerekliyse, anlaşılan yine bağrına taş basması gereken kendi ortadireğimiz olacak.Tanrı rolü oynamak!Neden her şeye rağmen, kendi ihtiyaçlarımız varken onlara yardıma mecburuz bunu da 1 Eylül tarihli Time dergisinde Charles Krauthammer isimli yazar "Yardım aranıyor" başlıklı yazısında açıklamış.Özerle diyor ki;"Amerika dünyada terörün kökünü kurutmak veya iç savaşın pençesine düşmüş ülkelerde barışı sağlamak için elinden geleni yapıyor. Somali'de, Haiti'de, Bosna, Kosova, Liberya'da ve birçok başka ülkede yaptı, İngiltere dışında ABD dünyanın savaşan ve savaş kazanan tek ülkesi. Ama, eğer diğer ülkeler ABD'nin uluslararası yarar sağlamasını isterken ve beklerken, kendileri küçük parmaklarını bile oynatmazlarsa, sıkıntıları azaltmak için -özellikle Irak'ta- yardıma koşmazlarsa ABD sonsuza kadar bu çabayı sürdürmek zorunda mı?"Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Saddam rejiminin geçerliliğini kabul ederken şu anda Irak'taki yönetime uzaktan baktığını, diğer ülkelerin barış gücü göndermesi için yeni bir karar çıkartması gerekirken bunu yapmadığını anlatan yazar bu inada devam edildiği takdirde ABD'nin bambaşka bir ; politikaya geçebileceğini vurguluyor. Diğer ülkelerdeki sıkıntıları umursamayan ve yalnızca kendi çıkarlarına göre siyaset yapan bir uluslararası politikaya...Aynı yazıda Irak'taki askerlerin yorgun ve yardıma muhtaç durumda olduğu, hastaneleri korumak gibi sosyal işleri yapmak yerine asıl görevlerini yapmaları gerektiği gibi noktalara dikkat çekilmiş. Finalde ise şöyle diyor; "Eğer dünya ABD'nin Tanrı rolünü oynamasını istiyorsa yardım etsin!"Elbette bu durumda "İstemiyor. En azından biz bu rolün böylesine esnetilmesine karşıyız" diyebiliriz. Bununla birlikte Amerika'nın zorlanırsa Irak'tan çekilme veya beklenmedik işbirliklerine girme ihtimalini de en fazla biz düşünmeliyiz değil mi?Başka hangi ülkeyi bizim kadar yakından ilgilendiriyor ki?

Devamını Oku

Düğün şekeri kaça?

27 Ağustos 2003

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilâl Erdoğan evlendi biliyorsunuz, Allah mesut etsin. Öyle bir düğündü ki magazin dergilerinin kapağında bile ilk kez bir başbakan çocuğunun düğün fotoğrafları yer aldı. Ve tabiî Avrupa ülkelerinin basını da böyle azametli bir düğünü kaçırmadı.Diğer ülkelerden gelen turistlerle konuşurken merak edip konuyu açıyorlar, en çok neye hayret ediyorlar biliyor musunuz?Dokuz binin üstünde davetli oluşuna. Bizim toplum o kadar şaşırmadı, onlar şaşırıyor. O zaman aklıma gelmemişti, bu kadar hayretten sonra küçük bir araştırma yaptım. Gümüş kaplama kutular içinde verilen nikâh şekerlerinin tanesi 15 milyon TL.'ye maloluyormuş. Sanıyorum ısmarlanan şeker sayısı en az 8000 civarında... Bu hesapça, Lütfi Kırdar'a da para ödendiyse masraf 140-150 milyardan aşağı değildir. Ödenmediyse tabiî "Neden ödenmedi" sorusu gelebilir arkadan. Siyasetçilerin, hele de başbakan gibi elinde önemli devlet gücü bulunanların hiç bir ikramı (çocuklarına iş adamları tarafından verilen özel bursları da) kabul etmemeleri gerekir sanıyoruz. Yani ilkeli yönetimlerde, özellikle dürüst,temiz toplum çabası içinde olan ülkelerde hiç kabul etmemeleri gerekir. Ettiklerinde, Türkiye'de örneği hep görüldüğü gibi balık baştan kokuyor. Koku ayağa doğru hızla yayılıyor ve bugün gelinen noktaya geliniyor. Sadece banka batıranların Hazine'ye açtığı delik 22.3 katrilyon... Belediyelerin açtığı delik 11 katrilyona çıkmış.Temiz değil sessiz toplumKimsenin de korkusu yok. Nasılsa hesap mesap sorulmuyor. Başbakan büyük oğlunun düğününden toplanan altınları mal varlığı açıklamasında kullanır (oğluna ait altınlar nasıl ona geçmişti hatırlayamıyorum, çok zaman oldu) ve bütün uyarılara rağmen ikinci düğünde çekinmeden 9000 davetliden de altın toplarsa, belediyeden gelen ve kısa süre önce parti başkanı (aynı zamanda başbakan) olan biri 150 milyarlık düğünü kolayca yaparsa ve toplum bunu sorgulamazsa... Aynı toplum bozulmaya mahkûmdur, kaçışı yok bunun.Nitekim ne banka batıranlara hesap sorulabiliyor, ne de kendi parti çalışmaları, çıkarları için milletin cebinden katrilyonlar götüren belediye başkanlarına. Batik banka patronları hâlâ yatlarda, katlarda, yalılarda, en lüks restoranlarda alenen keyif yapıyorlar.Yargı korkusu olmayan bir ülkede zavallı milletin de o Hazine'de açılan delikleri kapatmak için beli bükülüyor. Hükümetler utanmadan, sıkılmadan insanların emekli aylıklarıyla, maaşlarıyla borç harç aldığı evden, arabadan "ek vergi"yi analarının helâl sütüymüş gibi söke söke topluyor.Yüzde 34 oyla başbakan olmak bizde çok kolay ama "halkın başbakanı" olmak o kadar kolay değil. Bu ülkenin vatandaşları parasızlıktan, issizlikten okuyamaz, evlenemez ve hatta yaşayamazken siz 150 milyarlık düğün yaparsanız, trilyonluk altınları, hediyeleri, kıyafetleri sergilerseniz bunlar bir kenara yazılır. Türkiye tarihinde hiçbir başbakan veya siyasetçi 9000 kişilik ve 150 milyarlık düğün yapmadı.Ayrıca... Düğün çok özel bir olaydır ve aile yakınları arasında yapılır. O yakınların hediye getirmeye hakkı vardır. Dış kapının tokmağı ne kadar isim varsa davet edilen bir düğünde, ilk kez karşılaşılan insanlardan altin toplamak nasıl bir gelenek(!)tir hâlâ anlamış değilim.Ama olsun, onlar da 15 milyonluk gümüş kutulu şeker aldılar nasılsa değil mi?Yoksa yetmediği için onu da mı alamadılar?Turkcell!Bir küçük sorun var Turkcell'le ilgili. Daha doğrusu Turkcell için küçük, muhatap olanlar için büyük bir sorun, internet yoluyla kontör alanlar kontörlerin zamanında yüklenmediğinden yakınıyorlar. Örneğin; yabancı bir ülkede okuyan öğrenci aldığı 750 kontöre kavuşamadığında Turkcell'i aramış "Aldığınızı belgeleyin" demişler. Emin olduktan sonra da "Biz size geri döneceğiz" cevabını vermişler. Dönüş o dönüş. Öğrenci Türkiye'den ayrılmış, kontör hâlâ ortada yok."Bir iki aya kadar hallederiz" cevabını alanlar da var. Para kredi kartlarından çekiliyor ama gereken işlem zamanında yapılmıyor.Herhalde sadece toplum yararına, tarihe, sanata, kültüre hizmet için kucak dolusu para döken Turkcell gibi bir firma müşterilerine hizmetten kaçmaz. Sanıyorum memurların kişisel hatası var ve uyarılmaları gerekiyor.Ben Turkcell'i uyarıyorum, gerisi onlara kalıyor.Sigara yiyenler...Abartbk bu sigara konusunu iyice. Kısa bir tatil fırsat buldum ya (çalışarak nasıl tatil yapılıyorsa) plajda da biraz gözlem yaptım o arada. Plaj çok tipik bir yer; temiz hava, spor vs. onun için örnek olarak onu veriyorum. Şimdi... Denize girilip çıkılıyor, sigara yakılıyor. Tavla oynanıyor bir elde sigara. Çay iç sigara, kola iç sigara. Sevin sigara, üzül sigara. Bu sigara firmaları sadece Türkiye satışıyla ihya olurlar yemin ediyorum. İçilmiyor, yeniyor adeta. Özellikle gençlerin durumu feci. Anne babalardan beter tiryaki çoğu. Üstelik yine çoğu en ağır sigara olan ve reklâmındaki kovboyun da akciğer kanserinden ölümüne neden olan (yanılmıyorsam oydu) Marlboro'yu içiyorlar. Günde bir pakete bana mısın demeden... Düşünün 35-40 yaşına geldiklerinde (bu gidişle gelebilirlerse o da) ciğerlerin, damarların halini.Şimdi ders verecek değilim ama hatırlatmadan edemeyeceğim; Sigaranın büyük rol oynadığı "kalp krizi" nden ölenlerin sayısı diğer bütün hastalıkları geçmiş. Özellikle kadınlarda nikotin östrojenle reaksiyona girdiği için sigara içen kadınların kalp krizi ihtimali üç katına çıkıyor. Bırakırsanız bu risk 2 yılda yarıya iniyor. Tamamen ortadan kalkması içinse tam 10 yıl gerekiyor.Kronik stres de kalp krizi riskini arttıran önemli bir neden. Sigara içiyor ve stres nedeniyle miktarını artırıyorsanız riski de ikiye katlayarak artırıyorsunuz.Yemeyin şu mereti Tanrı aşkına!Not: Dünkü yazımda benimle ilgili olmayan bir hata sonucu "Güneydoğu" kelimesi "Güney Doğu" olarak yazılmış. Özür diliyor, düzeltiyorum.

Devamını Oku

Tribünlere oynamanın dayanılmaz hafifliği

26 Ağustos 2003

Ne büyük bir keyiftir geniş kitleleri yanınıza almak... Ya da sözlerinizle, yazılarınızla tek hamlede binlerce alkış almak. Bazen sırf aykırı olma adına doğrulara karşı çıktığınızda, bazen de toplum çoğunluğunun doğal tepkisini tahmin ederek konuştuğunuzda o alkışı kolayca alıverirsiniz. Üstelik bunu yaparken olayların sonucunu hesaplamak, tarihi bilmek ve ondan ders çıkarmak gibi zorluklarınız da yoktur.Örneğin "savaşa hayır" gibi bir slogana sarılır ve derin düşüncelere, çalışmalara dalmadan barış yanlılarından veya kendi çıkarı uğruna Türkiye çıkarlarına karşı çıkanlardan bol miktarda takdir alırsınız."Bir dakika... Durun, sloganlara aldanmayalım, düşünelim ve uzun vadede başımıza neler gelebileceğini hesaplayalım" diyenler ise yalnız kalırlar genellikle. Sonunda haklı çıkacak olsalar bile tribünler onları alkışlamaz. Çünkü bu hesapların sonunda bazen "alınacak büyük riskler" söz konusudur. Oysa tarihte birçok başarılı devlet adamı da risk almayanların başarıyı hayal etmeye hakkı olmadığını söylemiştir.Türkiye'de maaşallah tribünlere oynayanların sayısı oldukça kalabalık.Irak savaşında ABD askerlerinin Türkiye'den Kuzey Irak'a girmesine imkan tanıyacak, aynı zamanda Irak'ta istediğimiz sayıda Türk askeri bulundurmamızı sağlayacak ikinci tezkere Meclis'e gelmeden önce de en kolay şey "savaşa hayır" demekti, şu anda da öyle."Kendi köşemizde oturalım, bizim başlatmadığımız bir savaşa katılmayalım." Tek açıdan baktığınızda doğru da görünüyor. Ama tek açıdan bakmak doğru mu, buna hakkımız var mı asıl soru bu.Avrupa bizi kurtarır mı?İkinci tezkere Meclis'te reddedildiğinde Avrupa bunu "gelişmiş bir demokrasi göstergesi" saydı diye böbürlenen siyasetçilerimiz, yazarlarımız oldu. Peki Türk askerlerinin kafasına çuval geçirildiğinde Avrupa ne yaptı? Türkiye ile ABD arasında savaş nedeni olabilecek başka olaylar çıksa ne yapabilecek? Avrupa da Amerika'ya savaş mı açacak, yoksa oturup izleyecek mi? Bu da asıl sorulardan bir başkası.Amerikan halkı da savaşın yanlış olduğuna inanıyor, Irak'ta ölen ABD'li askerler ve savaş sonrası çıkan karışıklıklar Bush için de tehlike yaratıyor, aman asker gönderecek-sek dikkat edelim dedik. Bunu dedik ama bir de kaçışı olmayan durumlar, gerçekler var.Kuzey Irak'taki Kürt liderler kurulacak bağımsız bir Kürt devleti için her şeyi göze aldıklarını gösteriyorlar. Öte yanda Türkmenler'e yapılanlar ortada. Amerikan halkının neredeyse yüzde 50'si ABD'nin Irak'tan çekilmesi görüşünde. Türkiye, oraya gidecek askerlerimiz için mevcut bütün tehlikelere rağmen şu anda da varlığını göstermediği, Irak'ta olanlara seyirci kalmayacağını ortaya koymadığı takdirde gelecekte olacaklara da itiraz edemeyecek. Tehlike kapısına dayandığında veya kapısını dahi zorladığında sesini duyuramayacak.Belki de özellikle Avrupa hiç umursamayacak bu sesi...Komplo teorisiİngiltere Parlementosu'na yakın bir kaynak, bir İngiliz arkadaşımız Ermeni ve Kürt faaliyetlerinin giderek arttığını ve taraftar bulduğunu anlatıyor. İngiliz üniversitelerinde Türkiye'nin Güney Doğusu'nu Kürdistan olarak gösteren haritalar kullanıldığını uzunca bir süre önce yazmıştım.Dünkü gazetelerde şöyle bir haber vardı: "İsveçli politikacı ve entelektüeller Sevr Antlaşması'nın yıldönümü nedeniyle düzenlenen toplantıda 'Kürdistan'in kurulmasını' talep ettiler. AB eğer Türkiye'yi alacaksa Lozan Antlaşması'yla yapılan hatayı düzeltmelidir. Kürtler'in mücadelesine sonuna kadar destek vereceğiz dediler"Aynı toplantıda Sevr Antlaşması'ndaki (ve İngiliz üniversitelerindeki) Kürdistan haritası da gösterilmiş. Buna karşılık Stockholm Büyükelçisi Tomur Bayer ne demiş:"Türkiye olarak sonsuza kadar dimdik ayaktayız. Kimse hayallenmesin."Bravo vallahi ancak bu söylenebilirdi sıkı bir büyükelçi tarafından. Tarih ve hukuk bilgisi içeren bir açıklama mı yapılacaktı? Sevr'in, imzaları tamamlanmadan tarihin çöplüğüne atılan bir paçavra olduğu mu söylenecekti?Ne yapacağını bilmeyen bir ülkeye, ne söyleyeceğini bilmeyen hariciyeciler... Yakışıyor!Tribünlere oynayanlar bu dama taşlarını birleştirmekten hoşlanmayabilir, olanlara yine komplo teorisi gözüyle bakabilir. Ama devlet bakamaz. Malûm, sonunda mat olmak ve bunun sorumluluğunu sonsuza kadar taşımak var!

Devamını Oku