Demirel olsa ne yapardı?

26 Eylül 2003

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın üniversite rektörlerine, bir başbakan ağzından bugüne kadar duyulmamış şekilde neredeyse "edepsizlik ediyorlar" şeklinde konuşması yine ülkenin gündemini altüst etti. Bir yanda Irak meselesi ve ABD'yle, öte yanda AB'yle ilişkilerin dengelenmesi gibi çok ciddi sorunlar ve bekleyen kararlar ortadayken bizim yine ağız dalaşıyla uğraşmamız, kelimelerle oynamamız şaşılacak bir şey değil aslında. Eski alışkanlığımızdır. Okyanusu geçmemiz gerekirken derede boğulmak bize özgü, tarihten gelen bir davranış tarzıdır.Bizi şaşırtan, son hükümetle birlikte bu konudaki yeteneğimizin artık kendimizi de aşıyor olması, o kadar.Eh, Başbakan rektörlere "edepsiz" diyecek kadar ileri gidince kendisinin de ne "küfürbaz"lığı kaldı söylenmedik, ne "zurnacılığı"... Daha neler görüp duyacağız bakalım. Türkiye'de eğlence programı izlemek gerekmiyor eğlenmek için artık, Hükümet'in çekişmelerini izlemek yetiyor, işin tek üzücü yanı böylesine ciddiyetten uzak bir ülke görüntüsünün dünya tarafından da izleniyor ve açıkça dalga geçiliyor olması.Üslup!..Önceki gün hükümet-üniversite sorunu hakkındaki görüşünü sormak üzere Sayın Süleyman Demirel'i aramıştım, sanıyorum o sırada Başbakan'ı ziyarette idi. 29 Eylül Pazartesi günü Eisenhower Vakfı'nın kuruluş yıldönümü için ABD'ye gidecek ve bu arada birkaç üniversitede konferans verecek olan Demirel dün beni aradı ve eksik olmasın giderayak sorularımı içtenlikle cevapladı.Demirel, özellikle de halef-selef durumunda olduğu için Cumhurbaşkanı Sezer'le ilgili konuşmalarında ve hükümete ilişkin yorumlarında bugüne kadar hep aşırı dikkatli bir üslup kullanmıştır. İlk kez her ikisine de açık eleştiri içeren bir konuşma yaptı dün... Aynen veriyorum.* AKP iktidarının lise ve üniversitelerde yapmak istediği değişiklikler konusunda hırçın ve aşırı kararlı bir üslubu var. "Tartışalım" diyor ama tartışma zeminini ortadan kaldırıyor. Bu tutum "eğitim yoluyla, gelecek kuşaklan siyasi olarak şekillendirme çabası" olarak görülüp endişe yaratmaya da başladı. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?Bir siyasi partinin, yüzde 35 oyla -ki bu ülke sathında düşünüldüğünde %26 oydur- Meclis'in yüzde 66'sını işgal etmesi onların zannettiği kadar büyük basan değildir. AKP Hükümeti kendini fevkalâde güçlü sayıyor oysa ortada temsil adaletsizliği var. Dört kişiden birinin oyunu almışken sanki bütün milletin oylan arkasında gibi davranmak Jakobenizm dir. Millet iradesi her şeyin üstündedir ama devletin kurumlan var. Onlar da meşruiyetini millet iradesinden alıyor. Ahenk lâzım. Bu ahengi düşünmeden "Biz halktan oy aldık, devlet kurumlarına, üniversitelere, herkese istediğimizi yaparız. Biz her şeyiz" demek mümkün değildir.Bip sesi...Tam bu sırada telefondan sık sık gelen "bip" seslerinin rahatsız edici olduğunu farkediyor ve Sayın Demirel'e "Sesler için özür dilerim. Hep oluyor, galiba telefonu dinliyorlar" diyorum. Hemen atılıyor;"Benim telefonumu kimse dinlemez."* Neden efendim? "Çünkü dinlerlerse bir şeyler öğrenirler. Ben ülkenin kötülüğü için değil, iyiliği için konuşurum."Bu sözler üzerine benim gülmeye başlamamla o da dayanamayıp gülüyor. Ve devam ediyor;"Siyaset, ne yapmak istediğini bilim erbabına anlatmalıdır..."* Ama anlatamıyor, uzlaşabilecek gibi görünmüyorlar..."İş çığırıdan çıkınca kimin ne söylediği anlaşılmaz hale gelir. Toz duman havasıdır. Deniz bitti anlamına almamak lâzım, siyaset "bitti" demez, yol bulunur."* Siz cumhurbaşkanı olsaydınız nasıl bir yol bulurdunuz?(Hafifçe kızdığı sesinden farkediliyor.)"Ben orada oldum. Ne yaptığım orta yerdedir."* Şu anda Cumhurbaşkanı'nın yerinde siz olsaydınız "üniversiteler-hükümet" sorununu nasıl çözerdiniz demek istedim..."Ben olsaydım bu sorun yaşanmazdı, kiminle olsa yaşanmazdı."* Cumhurbaşkanı'nda da hata olduğunu mu ima ediyorsunuz?"Daha fazla konuşturamazsın beni!"

Devamını Oku

Yalan... Yalan... Yalan

24 Eylül 2003

Türklerin bugününü ve geleceğini karartan üç önemli psikolojik sorunu var; birincisi yalan... İki gün önce halk otobüsü şoföründe görerek yazdığım gibi zora girildiği anda yalan uyduruluyor ve gözünüzün içine bakarak rahatça söyleniyor. Şafak Pavey'i döven plâk şirketi sahibinin de "Ben dövmedim" veya "o tahrik etti" gibi iddialarda bulunacağı ve serbest kalacağı daha ilk ortaya çıktığı an belliydi. Kadınlara ve hatta çocuklara tecavüz edenlerin de "Kendi rızasıyla oldu" yalanı üzerine serbest kaldığı bilinen bir gerçek. Yolsuzluk yapanlar, örtülü ödeneğe partisi için el uzatan veya milletin cebinden kendi çıkarı için para sızdıran diğerleri de aynı çareye başvuruyor. Neden vurmasınlar, en geçerli ve kolay yol bu; yalan.Türkiye'de adalet kavramı da demek ki bundan sonra onun üzerine kurulacak.İkinci toplumsal psikolojik sorunumuz; bu yalanları bizim de adaleti sağlamakla görevli olanlar kadar kolay yutmamız. En adi yalanı en kolay yutuyoruz, afiyet olsun. Üçüncü sorun; utanmazlık! Yalanı söyleyenler, yutturmayı da başardıktan sonra daha pişkin, daha da utanmazlıkları bilenmiş bir şekilde yollarına devam ediyor, yeni yalanlara hazırlanıyorlar.Girmek istediğimiz Avrupa Birliği ülkelerinde işte bunları asla göremezsiniz. Ne yalanı, ne yutturmayı, ne de utanmazlığı. Yalan onlara bebeklikten başlayarak "en büyük yanlış" olarak öğretilir, yalan söylemeyi insanlar önce kendilerine karşı ayıp ve suç olarak görürler. Asla bizim gibi tartışmadan, incelemeden, araştırmadan yutmazlar. Yutmadıkları için de muhataplarına utanmazlık fırsatını baştan vermezler. Zaten bizdeki kadar utanmazlık örneği de şimdiye kadar hemen hemen hiçbir Avrupa ülkesinde görülmemiştir.Nereden aklıma geldi bunlar? En son Avrupa dergilerinde İngiltere Başbakanı Blair'in Irak Savaşı'nda Bush'a destek vermek üzere ileri sürdüğü kitle imha silahlarının ortaya çıkarılamayışı ile , İngiliz halkının gözünde nasıl hızla puan kaybettiğini okudum. 1997 yılında kampanyasını "Eğitim, eğitim, eğitim" sözleri üzerine kurduğunu söyleyen halk şimdi "Keşke kendi milletini de Iraklılar kadar düşünse, sözünü tutsaydı" diyormuş. Yine en son yapılan anketlerin birinde İngilizlerin yüzde 43'ünün onun istifasını istediği sonucu çıkmış.Ve diyor ki dergiler: "Blair hatasının politik faturasını ödemeye hazırdı ama faturanın bu kadar ağır olacağını düşünmemişti..."Şimdi aynı durumla İngiliz halkı yerine Türk halkının karşılaştığını düşünün... Ne anketler böyle çıkar, ne Başbakan fatura ödemeyi düşünür ve Blair gibi ülkesine karşı mahcup olmanın sıkıntısı yüzüne vururdu.Yalanlar hazırlanır, yutulur, yola aynen devam edilirdi. Bugüne kadar böyle olmadı mı? Bundan sonra yine böyle olmayacak mı?Kimseye suç bulmayalım, hatanın büyük kısmı bize, uyuyan topluma ait!Zeytinyağı gibi üste çıkmak!Abdullah Gül Türkiye'nin Irak konusunda yaşadığı sıkıntıların birinci sebebidir. Başbakanlığı döneminde Meclis'ten karar çıkmadan ABD'ye verilen sözler, başbakan olarak kendisinin ve gölge başbakan Tayyip Erdoğan'ın o kararı gruplarına kabul ettirecek güce sahip olamayışları bugün Irak'ta ortaya çıkacak sonuçlardan korkmamıza, 8.5 milyar dolar karşılığında ABD'nin güdümüne girmiş ülke durumuna düşmemize, maddi manevi tüm kayıplara neden olmuştur.Ve şimdi aynı Abdullah Gül, bugüne kadar nazik davranılıp bu hatalar yüzüne vurulmadığı için cesaretle TÜSİAD'ı suçluyor. Türkiye'nin en etkin sivil toplum kuruluşu olan TÜSİAD'a hiçbir dönemde hiçbir siyasetçi (ve hele bir Dışişleri Bakanı) "Arkasında yabancı güçler var" gibi bir suçlamada bulunmadı."Off the record" komedisiAbdullah Gül bu konuşmayı "off the record" yapmış. Kiminle? Basın mensuplarıyla. Bir bakanın veya herhangi bir siyasetçinin basınla off the record konuşması diye bir şey olabilir mi? Basının işi ve bütün beklentisi zaten o cümleleri, o şahısların ağzından kapmaktır. Siyasetçiler de bunu herkesten iyi bilir.Şimdi... AKP'nin Dışişleri Komisyonu üyesi milletvekilleri Gül'ün elinde bilgi ve belge vardır" diyorlar. Madem ki vardır ve madem ki kendisi de "O kadarını da biz bilelim" demektedir, o zaman Gül bu bilgi ve belgeleri derhal açıklamak zorundadır. (Bkz: Yalan... Yalan... Yalan yazısı). "O kadarını" milletin de bilmeye hakkı vardır.Aksi takdirde herkes 8.5 milyar dolar karşılığında 10 bin Mehmetçik'! ateş altına göndermek isteyen Hükümet'in de arkasında yabancı güçler olduğunu iddia etme hakkına sahip olacaktır.Unutulmasın ki, her ne kadar ordu da "Irak'a asker göndermek zorundayız, gelişmelere seyirci kalamayız" diyor ise de, sadece TÜSİAD değil, 1 Mart tezkeresinin çıkması gerektiğine inananların çoğu bugün şartlar tümüyle farklı olduğu için "asker gönderme" konusunda tereddüt içindedir.Ayrıca... Bu hükümet cumhurbaşkanı, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve herkesle sürekli kavga halinde. Otoyola ters yönden girip karşıdan gelen yüzlerce aracın yanlış yönde olduğunu sanan Temel gibi...Karşı taraftakilerin hepsinde mi bir terslik var acaba, yoksa kendilerinde mi?

Devamını Oku

"Döverim de, severim de" politikası!

23 Eylül 2003

Maço erkekler gibi ABD... Hani ceketini tek omuzuna atmış, ayakkabısının arkasına basan eli tespihli kıro maçolardan söz ediyorum. Karısının önce gözünü morartıp, kolunu kıran, sonra da "Karı benim değil mi, döverim de severim de" diyen "cins"lerden.Bu da önce kendisini kızdıran ülkenin kafasına çuval geçiriyor, sonra 8,5 milyar dolar karşılığında istediğini yaptıracağını anlayınca Başbakan'ının sırtını "Siz en etkin dünya liderisiniz" diye sıvazlıyor. Şimdi bu 8,5 milyar doları alıp asker göndermekten vazgeçin de dünya liderliğini görün siz. Bakın bakalım bu kez kafaya geçirilen çuvalların içi boş mu olur...Başbakan Tayyip Erdoğan Dubai'de, dünyanın en lüks otelinin süitinden, Irak için kilit durumundaki bir ülkenin başbakanı olarak tabloyu çok daha parlak görebilir. Kredi anlaşmasının imzalanmış olması keyfini daha da olumlu etkileyebilir ama durum aslmda açıkçası hiç de keyifli değil. TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan da "Şu anda durum tezkere öncesinden çok farklı ve çok riskli. Asker göndermemiz yanlış olabilir" sözlerinde pek haksız değil.Rüşvet!Bir kere AKP Hükümeti'nin iktidara geldiği halde iktidar olamayışı ve 1 Mart tezkeresini Meclis'ten geçiremeyişi Türkiye'ye çok pahalıya patladı. O tezkere Hükümet tarafından samimiyetle desteklenseydi durum baştan farklı olacak, Türkiye bugün kararsız, ne yapacağını bilmeyen, 8,5 milyar dolar rüşvetle asker göndermeye razı edilen bir ülke durumuna düşmeyeceği gibi aldığı maddi yardım da bunun 4 kati olacaktı.Bu arada BDDK Başkanı'nın açıklaması da zamanında geldi: "Fon kapsamındaki bankalara 21.7 milyar dolar gitmiş, tahsil edilen miktar 2.1 milyar dolar."Yani bir yanda 20 milyar doların hüp edilmesine göz yumulurken, 8,5 milyar dolar için O.K diyor durumuna düşüyoruz.Evet, belki şartlar ne olursa olsun, geldiğimiz (getirildiğimiz) noktada Irak'a asker göndermekten kaçınamazdık ama zamanlama bu kadar mı kötü olabilirdi?ABD, Avrupa ülkelerinin, özellikle Fransa ve İspanya'nın "En kısa süre içinde sivil bir Irak hükümeti kurulması" teklifine asla yanaşmıyor. Aslına bakarsanız tabii ki Türkiye'yi de kendi güç gösterisine kalkan olarak düşünüyor. Biz ise bu durumu bundan önceki tezkerenin neden olduğu kayıplarımızı biraz olsun telâfi için kullanmaya bakıyoruz.Bakalım kim kimi kullanacak? Allah yardımcımız olsun!TÜSİAD susturulmamalı!Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri sivil toplum kuruluşlarının sesini duyuramayşıdır. Ya bir çoğu pasiflikten muzdariptir veya zamanlamayı tutturup tam sırasında konuşamazlar. Kendi aralarında koordine olup, çoğu kez göz göre göre yapılan yanlışlara itiraz edemezler. Bunu yapabilen bir tek sivil toplum kuruluşu var, o da TÜSİAD. Bir ülkenin en önemli otokontrol sistemi olan STK ihtiyacını tek başına karşılıyor. Ve TÜSİAD çok şanslı ki başında "zamanlaması doğru", "konuşabilen" ve "hükümetle göbek bağı olmayan," yalakalığa gerek duymayan bir başkanı var.TÜSİAD Başkanı'nın söyledikleri her zaman hükümetlerin kararıyla birbirini tutmayabilir. Zaten sivil toplum kuruluşlarının asıl amacı farklı görüşler üreterek ufku genişletmek, bir anlamda medya gibi "toplum adına denetleyici görev üstlenmek", bir emniyet subabı olabilmektir. Hele de TÜSİAD gibi özel sektör gücünü temsil eden, siyasi kararların sonucuyla yakından ilişkili ekonomiyi düşünmek zorunda olan bir kuruluş. Ve hele de etkin bir siyasi muhalefetin bulunmadığı, muhalefet görüşlerinin dikkate alınmadığı bir ülkede...Başbakanlar ve hükümetler hiçbir bati ülkesinde sivil toplum kuruluşlarını susturamaz, onları küçümseyen veya baskı anlamına gelecek tavırlar sergileyemez. Her şeyden önce toplum buna izin vermez. Bizde ise başbakanlar ya konuşması anında cep telefonuyla arayarak veya sonradan danışmanlarına aratarak TÜSİAD başkanına ve üyelere baskı uygulayabiliyor, "Hükümetin vermesi gereken karan herhalde bir sivil toplum örgütü verecek değil" gibi önemini küçümseyen sözler edebiliyor. Oysa kimse demokratik bir ülkede padişah yetkilerine sahip değildir. Düşünce ve ifade özgürlüğü gibi, eleştiriler de herkes için geçerlidir.TÜSİAD'ın bazı üyelerinin, Başbakan danışmanı arar aramaz geri adım atmaları konusunda ise söyleyecek söz bulamıyorum. "Yazık" mı desem acaba?

Devamını Oku

"Biraz da biz ölek"

22 Eylül 2003

Tam Nasreddin Hoca hikayesi gibi yemin ediyorum. Hani hoca davete gitmiş, ortaya bir büyük kap nefis çorba gelmiş. Yiyecek, ama ev sahibine yetişemiyor bir türlü. Herkesin elinde küçük birer kaşık, onun elinde kepçe... Üstelik her büyük lokmadan sonra da "Ooh, öldüüm" çekiyor. Dayanamamış sonunda, koluyla ev sahibini dürtüklemiş "Ver şu kepçeyi de biraz da biz ölek!"Cem Uzan da "Çocuklarıma vasiyet ettim, başbakan da olsam, cumhurbaşkanı da olsam hayatınızı burada kurmayın. Türk vatandaşı olarak ikinci sınıf muamele görürsünüz. Çocuklarım Amerikan pasaportuyla her yere gidebiliyorlar..." demiş. Çok güzel bir tavsiye. Ya da vasiyet. Sadece Uzan için söylemiyorum, aynı durumdakilerin hepsi için geçerli. İnsan onlar kadar zengin olunca çocuklarına da istediği gibi vasiyette bulunabilir, imkân bol... Seçenek bol... Bugün burda, yarın orda. Peki İmarzedeler ne yapsın? Onlar çocuklarına ne vasiyet edebilecekler? "Yavrum, bir köşede iki kuruş paramız vardı, sizin yaşamınızı sürdürmek, geleceğinizi güvence altına almak için emekliliğimizi, tüm birikimimizi İmar Bankasına yatırmıştık. Ama ne yazık ki uçtu. Başınızın çaresine bakın. Ekmeğinizi kendiniz arayın" mı diyecekler?Uzanlar gibi ne batık banka patronları var, trilyonları, katrilyonları devletin, milletin üstüne yıkıp bir kenara çekilmiş, aynı zengin yaşamını devam ettiren... Jipini, villasını koruyan... Kredi kartını aynı keyifle kullanmaya devam eden. Ne onlar vicdan rahatsızlığı duyuyor, ne devlet "Verin bakalım, bunlar millete ait" diye malı, mülkü ellerinden alabiliyor.Ama Cem Uzan bir de üstelik siyaset yapmayı sürdürüyor ve millete "haksızlıklardan" dem vuruyor. O zaman da ortaya tam bir "Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" tablosu çıkıyor. Ortada esaslı bir haksızlık olduğu bir gerçek ama asıl kime veya kimlere haksızlık?Haydi bırakın açılan katrilyonlarca liralık delikleri toptan milletin ödemesini bir yana, Imarzedelerin ne günahı var?Onlar neden Hükümet'le Uzanlar arasına sıkışıp kaldılar?Şimdi "Biraz da biz ölek, biz de keşke çocuklarımızı hiç değilse kaçamadıkları kendi ülkelerinde yaşatabilsek" deseler, haksızlar mı yani?İki haberBiri İngiltere'den, biri Türkiye'den tecavüz konusunda iki haber... Gazetelerde de iki gün arayla yer aldı.İngiltere'de, Shaun Farrell isimli bir psikolog, bir turist kıza tecavüz ederken yakalanınca ömür boyu hapse mahkûm olmuş.Alanya'da, adı daha önce de cinsel taciz olayına karışmış olan Ali Başan isimli sabıkalı, erkek arkadaşını ağaca bağlayarak gözleri önünde tecavüz erliği Alman turist kız tarafından fotoğraftan teşhis edilerek yakalanmış.Birinci olayda tecavüze verilen cezayı görüyorsunuz: ömür boyu hapis, ikincide göremiyorsunuz. Henüz verilmediği için göremiyorsunuz şu anda ama, zaten hiçbir zaman da verilmeyecek.13 yaşındaki çocuklara grup halinde tecavüz eden kazık kadar adamlar salıverilirse, turist kıza tecavüz eden tutuklanır mı? Bence onu yakalayanlar olsa olsa gıptayla bakmışlardır kendisine... Çay, kahve ısmarlayıp karşılıklı sigara bile tüttürmüş olabilirler.Bana çok acı geliyor bu kadar adaletsiz bir ülkede yaşamak... Size gelmiyor mu? Geliyorsa Alanyalılar neden o güzelim beldenin şerefini korumuyorlar ellerinde pankartlarla sokaklara dökülerek?Her suç, yapanın yanına kâr mı kalacak bu ülkede? Ve ne zamana kadar?Halk otobüsü dehşetini yaşadımErcan Arıklı'yı sürat yapan bir halk otobüsü yüzünden kaybettiğimiz günden bu yana yazıp duruyoruz... 'Son durağa geç kalan otobüslerin şoförlerine ceza kesiliyormuş, adamlar bu nedenle yarışıyorlar, bir çare bulun' diye çırpınıyoruz, değişen bir şey yok. Ayrıca diğer belediye otobüsleri de süratte onlardan geri kalmıyorlar. Bugünlerde yayaların yüzde 90'ının en önemli şikayeti otobüsler.Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül "Sıfır kazalı Şişli" diye bir proje başlattı biliyorsunuz, ama ben bu otobüsler varken nasıl uygulanabilir anlamış değilim. Daha dün Şişli'deki gazete binamızın önünden bir şehir otobüsünün 'Vınn' diye son sürat uçuşuna şahit oldum.Gelelim 18 Eylül Perşembe gününe. Saat 18.50'de arabayla Beşiktaş'tan Eminönü yönüne doğru gidiyorum. Arabada 3 kişiyiz, sağ tarafta da kızım oturuyor. İki halk otobüsünün durağa daha önce yanaşmak üzere yarıştığını gördük. Yol araba ve yayalarla dolu iken yapılan bu yarışı hayretler içinde izlerken otobüslerden arkada olanı diğerini geçmek için aniden sola çıktı. Biz de yanında, orta şeritte gitmekte olduğumuzdan hızla üzerimize geldi, en sol şeride kaçmak istedik, doluydu. Yalpaladık, arada sıkıştık ve can havliyle bir şekilde hızla ileri fırlayarak son anda kurtulduk.Bunun üzerine döneceğimiz yerden sağa dönmeyerek otobüsü izlemeye başladık. Şoför fark edince elini camdan çıkararak af dileme anlamında bir işaret yaptı.Tamamdır, onun için bu kadar basit olay, elinle af dilersin olur biter. Bitmezse araçtakiler yaralanır, ya da ölür o zaman da biraz para cezası verirsin. Canını sıkar ama olacak o kadar.Durağa yanaşınca arabadan indim, otobüse girdim ve sürücüye neden otobüsü böylesine dikkatsiz kullandığını sordum. Ehliyeti bile olmayacağını düşüneceğiniz kadar genç sürücü, yanında yardımcısı gibi oturan iri kıyım bir adamla birlikte bağıra çağıra "önlerine bir çocuk çıktığını" söylediler.Nasıl gözünüzün içine bakarak yalan söyleyebileceklerini fark ettim o anda. Biz arabada 3 kişiydik ve sadece yarış amacıyla sürat yaptıklarını net bir şekilde görmüştük.34 UMP 61 plakalı halk otobüsünü şikayet etmek üzere "154 Trafik İmdat" servisini aradım. Meşgul... Sürekli meşgul.Ertesi gün konuşmayı başardığımda, o saatlerde hatların dolu olduğunu söylediler. Bugün, aradan dört gün geçti, ben hâlâ şikayetimin sonucunu, cevabını bekliyorum.İl Trafik Müdürlüğü'ne de bu şikayeti duyurmak istiyorum. Otobüs yolcularının ve diğer araçlardaki insanların yaşamını bilerek tehlikeye atan şoförlere ne ceza veriliyor bize anlatsınlar.Ayrıca... Trafik, bütün şehiriçi otobüs ve minibüs sürücülerini hız yapmamaları konusunda uyarmak için ne bekliyor acaba?

Devamını Oku

Beyoğlu'nun göbeğinde dayak yiyen kadın

20 Eylül 2003

Onu İsviçre'de 7 yıl önce geçirdiği tren kazasıyla tanıdık. İri mavi gözleri, anlamlı yüzüyle çok güzel bir genç kadındı. Bu kazada sol kolunu ve sol bacağını yitirmiş, aylarca hastanede yatmış ama müthiş bir irade gücüyle ayağa kalkarak yaşamına bıraktığı yerden devam etmişti. Duymuşsunuzdur, Şafak Pavey birkaç gün önce Beyoğlu'nda yanındaki İsveçli gazeteci arkadaşlarının önünde saldırıya uğradı. Zahmetsiz paranın tadını alarak ortalığı sürüler halinde istila eden korsan otoparkçıların teröründen nasibini alması son derece kolay oldu Pavey'in... Parkçılardan birinin kullandığı arabayla bir kadın gazetecinin ayağını ezmesine gösterdiği tepki yetti de arttı bile. Aşağılık saldırganlar karşılarındakinin ufak tefek bir kadın olmasına aldırmadan üzerine saldırdılar, öyle şiddetle hırpaladılar ki onu, dudağının patlaması, yüzüne gözüne aldığı darbeler yetmedi, yediği tekmelerle kol ve bacak protezleri yerinden fırladı.Bana göre bu çok acı ve utanç verici olayın daha da üzücü yanı (daha üzücü ne olabilir demeyin) bundan sonra başlıyor. O, sözüm ona "haksızlığa dayanamayan, yardıma koşan" Türk halkının öylece durup bu vahşeti izlediğini duyuyoruz. Sokak dolu ama kimse bir kadına yapılan böylesi bir saldırıya müdahale etmiyor. Polise gidiyorlar, Emniyet amiri "Derhal elimizden geleni yapıp suçluları bulacağız" demesi gerekirken "O saatte orada ne işiniz vardı" diye soruyor. Bu soru Türkiye karakollarında kadın mağdurların karşılaştığı genel tavırdır ve komisere verilecek cevap da "Asıl bu kafada bir adamın burada ne işi var" olmalıdır. Aynı anlayış aile içi şiddetle karşılaşan kadınlar şikayet için karakola gittiklerinde de karşılarına çıkıyor. Görev sorumluluğundan uzak polisler tarafından "Kimbilir ne yaptın da kocandan dayak yedin" gibi ikinci bir saldırıyla karşılaşıyorlar. Devlet Bakanı Güldal Akşit benim daha önce "Kadın Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü" ile ilgili bazı sorularıma gönderdiği yazılı açıklamada "yeni yasama döneminde bu tasarıları öncelikli olarak gündeme getireceğiz" derken kadına yönelik şiddetin önlenmesine de değinmişti. Cümle aynen şöyleydi: "Kadının insan hakları konusu çalışmalarımızın temelini oluşturmaktadır. Bu çerçevede ilk ele aldığım konulardan biri de 'kadına yönelik şiddetin önlenmesi' konusudur."Madem ki durum böyledir, neden bu kadar akıl almaz bir saldırı sonrası Bakan'ın sesi hiç duyulmuyor? Neden ortaya çıkıp buna izin verilemeyeceğini, suçluların bulunması konusuyla bizzat ilgileneceğini, emniyet amirinin sözünü de araştırıp, karakollarda bu anlayışın değişmesi için çalışacağını söylemiyor? Türkiye'de kadın her türlü şiddetin içinde, önlenmesi için çalışma yapılacaksa başladığını görmek istiyoruz. Hemen... Bu olaydan! Şafak Pavey'e de geçmiş olsun diyorum. Olaydan dolayı arkadaşlarına karşı duyduğu utanç hepimize ait.

Devamını Oku

Seçim diyeti kimin cebinden?

19 Eylül 2003

Duydunuz mu bilmem, Hükümet yeni bir projeyle imam hatip liselerini yenileyecek, teknik donanımı sağlayacak, böylece "seçim diyeti"ni ödemiş olacakmış. Ondan sonra da bu okullar "Anadolu İmam Hatip Lisesi" uygulamasına geçeceklermiş. Hani ellerinde olsa, din eğitimi verilen okullarla evrensel kıstaslarla çağdaş eğitim veren, genel kültür öğreten okulların birbirinden farkı olmadığını söyleyip onlara direkt olarak "Anadolu Lisesi" deyiverecekler, olup bitecek.Bırakın bunu, sanki imam hatip liselerine teknik donanım ve yenileme kararına öncelik verirken kendi paralarından söz ediyorlar. Harcanacak olan devletin, milletin parası olduğuna göre devlet okulları arasında hangi hakla bir ayırım yapabilme ve bazılarına açıkça öncelik tanıma yetkisini kendilerinde görebiliyorlar belli değil. Bu kararları verirken, verilen kararların hesabını vermeye de zorunlu oldukları hiç akıllarına gelmiyor mu, o da belli değil.Teşviki herkes isterÖrneğin; kendilerine doğal olarak 'devlet tarafından okutulacak 10 bin öğrenciyi özel okula gönderme yerine, neden iyi devlet okullarına acele sınıf ilâve edip, kontenjan arttırarak oralara gönder iniyorsunuz' diye soruluyor. Cevap yok."Özel okulları teşvik etmek lâzım" cevap değildir. Orta ve dar gelirli sınıfın çocuklarını okuttuğu, sınavlarda özel okullardan iyi sonuç alan buna rağmen kaloriferi, temizlik görevlisi, tebeşiri olmayan devlet okullarının "teşvik"e daha çok ihtiyacı var. Ayırım yapılmadan gerçekten en çok ihtiyacı olanlardan başlayarak... Ayrıca o 10 bin "başarılı" çocuk ancak "iyi" özel okullara giderlerse hak ettikleri eğitimi alırlar. Listelerde yer alan, adı sanı duyulmamış yüzlerce özel okulun iyi eğitim verebileceğini kim söyleyebilir?İktidar olabilmekBakın, Başbakan Tayyip Erdoğan "İktidar partisi olduk ama iktidar olamadık" cümlesini kendi ağzıyla söyledi, iktidar olabilmenin iktidarın gereklerine harfiyen uymak, şeffaf ve samimi olmak, özü-sözü bir olmak gibi şartları vardır. Bunu uygulamayan hükümetlerin ve partilerin siyaset sahnesinden bir anda nasıl silinip, sıfırlandığı daha önce görülmüştür bu ülkede...Düşünün, daha "iktidar olamadan" üniversiteleri hükümet güdümlü kurumlar haline getirmeye, din eğitimi ile laik ve çağdaş eğitim veren okulları bir yandan eşdeğer görüp bir yandan aralarında maddi destek farklılıkları yaratmaya, sağlıktan eğitime her alanda kıyım şeklinde ideolojik kadrolaşma yapmaya kalkan bir hükümet "iktidar olsa" neler yapmazdı?AKP Hükümeti'nin AB yanlısı oluşunu "İslah olma", "din merkezli çizgiden merkez sağa kayma" gibi görmeye başlayan, AKP'nin "muhafazakâr demokrat" söylemine inanmak isteyen çok kişi var. Ama bence acele etmemek lâzım.AKP buna inandırabilmek için zigzaglı gidişinden vazgeçmeli. Newsweek dergisinin 22 Eylül tarihli son sayısında 8 Avrupalı ve Rus liderle birlikte çıkan resminin altında da Tayyip Erdoğan'ın kararsızlğı belirtilmişti. Sadece onun... Bir ileri, bir geri adımları...Ne iç, ne de dış politikada devlet yönetimi kararsızlığa, nabza göre şerbet vermeye gelmiyor. Hükümet, toplum için en önemli konu olan "eğitim" deki hatalı tutumunu gözden geçirmek zorunda!Eğitim zorunluysa!Çocuğunun kayıt parasını ödemek için okulun temizliğini yapmak zorunda bırakılan anne ile ilgili yazıma okurlardan çok sayıda olumlu tepki geldi. Bu mektupların çoğunda "Madem ki temel eğitimin ülkemizde bedava olduğundan söz ediliyor, böyle bir psikolojik ve maddi baskıya nasıl izin verilebilir?" sorusu soruluyor ve okullara "zorunlu bağış"ın haksızlığı vurgulanıyor. Sadece bir tanesinden alıntı yapabileceğim; Okan Gözen'in sözleri: "Sayın R. Mengi, Okulda zorla temizlik yaptırılan anne hakkında yazdıklarınıza tamamen katılıyorum. İzninizle bir de şunu eklemek istiyorum.Devlet vatandaşına 'İlköğretim zorunludur' diyor. Çocuğunu okula göndermeyenlere ceza öngören yasa maddeleri var. Öte yandan 'bu zorunlu eğitimi yaptırabilmen için 100 milyon TL. ödeyeceksin, ödeyecek gücün yoksa okulda temizlik yapacaksın' deniyor. Buna izin veren nasıl bir devlettir? Bunu demek Anayasa suçu işlemek değil midir?Yapılanı onaylayanlar, aynı olayı kendileri yaşasalardı acaba aynı fikirde olabilirler miydi?"Milli Eğitim Bakanlığı'nın geçen yıl izin verilmeyen bağışlara ve kayıt paralarına bu yıl karışmaması ortalığı alt üst etti. Maddi yükü devletin omuzundan kaldırarak vatandaşın omuzuna transfer eden bu haksızlığın önlenmesi için herkes sesini yükseltmek, görevini yapmak zorunda. Fakir halk, Hazine'de yolsuzluklarla açılan deliklerini kapatır, geri döndürülemeyen katrilyonları ağır vergilerle öderken bir de bu rezaletlere katlanmaya mecbur edilemez. Tabii burası bir "koyunlar cumhuriyeti" zannedilmiyorsa!Gaziler BayramıDün Pendik Muharip Gaziler Derneği'nden gelen bir not 19 Eylül'ün Gaziler Bayramı olduğunu hatırlattı bana."Sakarya'da üstün düşman kuvvetlerine karşı kazandığı zaferden dolayı büyük kahraman, büyük yurtsever Mustafa Kemal'e TBMM tarafından mareşal ve gazi unvanının verildiği günün yıldönümü..."Gazetelere baktım, Gaziler Bayramı ile ilgili bir haber göremedim, demek ki göğsünü ülkesine siper eden Atatürk'e ve diğer gazilere borcumuz yok. Ben olduğunu düşünüyorum, onun için bir kez daha, bin kez daha yazacağım.Şehit ve gazi analarından, eşlerinden gelen mektuplar zor durumda olduklarını, ucuz kömür peşinde koştuklarını, ailelerin işsizlik sıkıntıları çektiğini anlatıyor.Şehit aileleri ve gaziler (asgari ücretin üçte biri kadar) üç kuruş maaş alıyorlar. Bu yetmezmiş gibi verilen abuk subuk kartlarla gazilerin serbest dolaşım haklan bile doğru işlemiyor. Vasıtalarda hakaret dinliyor, sağlık karneleri ellerinden alındığı için sağlık sorunlarını çözemiyorlar.Anayasa'da kanunlarla bu konular güvence altına alınmış olmasına rağmen, kanunlara da uyulmuyor. Şehit aileleri ve gazilerin sorunlarını anlatmaya devam edeceğim. Şimdilik " Gaziler Bayramı"nda tüm gazilerimize sevgi ve saygılarımı gönderiyorum.

Devamını Oku

Okul temizlemek onur kırıcı mıdır?

18 Eylül 2003

Neden haberi duyar duymaz hepimiz aynı tepkiyi verdik? Kayıt parasını veremediği için okul müdürü tarafından okulu temizlemek zorunda bırakılan veli bizi neden rahatsız etti? Neden çoğumuz "Madem ki parası yok o zaman o da böyle katkıda bulunsun okula, çalışmak ayıp değil ki" demek yerine ilk tepki olarak öfke duyduk?Ben bu tartışmaları seviyorum, taşlan doğru yere oturtmak için bu konuları irdelememiz gerekiyor. Acaba gerçekten birbirimizi gaza getirerek doğruyanlış demeden toplumsal linçler mi yapıyoruz, yoksa vicdanlarımızın, beyinlerimizin bir köşesinde o güne kadar edindiğimiz değerler toplamı mı bizi o noktaya getiriyor bunu anlamak lâzım.Ertuğrul Özkök Salı günkü yazısında birinci şıkkın doğru olduğunu, örneğin bu olayda okul müdürünün haklı olarak veliye bir seçenek sunduğunu savunuyordu. Yazıyı okuduktan sonra uzun uzun düşündüm. Güvendiğim birçok kişiye ne hissettiğini sordum. Sayın Özkök'e hak verenler de vardı, benim gibi düşünenler de. Hepsini dinledim. Ve sonuçta durup içimden gelen sese kulak verdim. Bakın içimden gelen ses neler söylüyor;Konuşanların bazılarının da belirttiği gibi devletten yeterli yardımı alamayan okullarda veliler iş bölümü yaparak okulları temizliyorlar. Bunu biliyoruz. Ayrıca çalışmak ayıp değildir, dürüst şekilde çalıştıktan sonra her işi yapabilirsin. Sen de üniversite yıllarında, hayatı öğrenmek için kısa süre İngiltere'de bir restoranda garsonluk yapmadın mı? Üstelik bunu en akıllıca kararlarından biri olarak anımsamıyor musun?... (Ses bu soruları bana soruyor...) Ama İngiltere'de yapmıştın, acaba Türkiye'de aynı kararı, aynı rahatlıkla verir miydin? Hayır, hayır yanılgıya düşme. Hangi iş olursa olsun, çalışmak insan onuruna aykırı değildir. Ancak...Eğer kendi özgür iradenle karar vermişsen değildir. İnsan onuruna aykırı olan, bir durumabaskıyla boyun eğmek zorunda bırakılmaktır.Sınıf farkı yaratmakTürkiye'de zaten parası olanla olmayan arasında bir özel okul-devlet okulu ayırımı var. Çocuğunu devlet okuluna verenler arasında bir de parası olduğu için kayıt yaptıran ve olmadığı için okul temizletilen ayınmı yaratmak, bir sınıf farkı ortaya çıkarmak, üstelik o velinin çocuklarını bunun psikolojik yükünün altında bırakmak yanlıştır.Serbest kıyafet yerine "okul önlüğü" kullanılmasının nedeni de o sınıf farkını ortadan kaldırmak değil midir? İmkânı olan Gucci ayakkabıyla, olmayan Salı Pazarı'ndan aldığıyla okula gitse daha mı doğru olacaktı? Okul müdürünün velilerle okul temizlemesi veya bir velinin geçimini temizlik yaparak da kazanabilme ihtimalinin olması bu olayı haklı çıkarmaya yetmez. Bağış istemekle, veliyi buna zorlamak, herkes için işleyen bir sistemin parçası olmakla, çocuğunun kayıt parasını ödeyemediği için tek başına temizlik yapmak zorunda bırakılmak farklı şeylerdir.Burada bütün veliler temizlemiyor, sadece parası olmayan temizliyor. Ve en önemlisi; seçeneği yok. Kendisi de, okulundaki arkadaşlarıyla eşit şartlarda görünmek isteyecek çocuğu da baskı altında.Kısacası, ben bu olaya baktığımda müdürün ve fakir ama okumak isteyen öğrencilerine eğitim imkânı sağlayamayan devletin hatalı olduğunu görüyorum.Bugün iktidarda olanlar kısa süre öncesine kadar millete "çoğalın, çoğalın" demekte, nüfus plânlamasına karşı çıkmaktaydılar. Bugün de devlet okullarına öncelik vereceklerine "özel okul teşviki"nin öneminden söz ediyorlar. Ve ayrıca; okullara giremeyen öğrencilerden bile milyonlarca lira ön kayıt parası istemek veya devlet okulunda 100 milyon kayıt parası almak nasıl hak olabilir?Eğitim konusunun daha çook tartışılması gerekiyor.Hangisi doğru?Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik eğitim konusundaki yazılarımla ilgili açıklamalar yapmak üzere kısa süre önce beni Gaziantep'ten aradığında üniversitelerle ilgili sorunları da konuştuk. Örneğin bir yazımda Başbakan'ın "Ulusa Sesleniş" konuşmasında sözünü ettiği "daha özerk yönetim" in hükümetin seçerek Cumhurbaşkanı'na sunduğu rektör adaylarıyla mı olacağını sormuştum. Bu soruya Bakan Çelik "Bizim üniversitelere siyasi hegemonya giydirme hevesimiz olmadı. Hükümetin rektörleri seçeceği doğru değil. Üniversite yönetimleri adayları seçecek, YÖK bu adayların sayısını 2'ye indirecek ve o iki aday Cumhurbaşkanı'na bildirilecek" cevabını verdi. Sonra da ekledi;"Bütün ülkelerde rektörler bakan tarafından seçiliyor, biz bunu istemiyoruz. Biz 7 kişilik bir konsey kurduk, bu konsey rektör seçimlerini koordine edecek. Ama akademik işleyişe karışmıyoruz." Hangi ülkelerde rektörleri bakan seçiyor, 7 kişilik heyetin bir baskısı söz konusu olur mu olmaz mı bunları bilmiyorum, ama benim bildiğime göre üniversiteler için oluşturdukları son tasarıda rektör adayları başbakanın teklifi olarak cumhurbaşkanına gönderilecekti. Bakan'ın açıklamasına bakılırsa tasarıda yine değişiklik yapıldı. Keşke şu son halini çıkıp açıklasalar da "daha özerk yönetim"den neyi kastettikleri bir anlaşılsa!Genelleme alışkanlığımızHer zaman bunu savunmuşumdur; bir iki örneğe bakarak bir olaya "İşte basının bakış açısı", "İşte iş dünyasının görüşü" gibi etiketler yapıştırmak yanlıştır. Bu alışkanlıkta olanlar kendi yazılarından alınti yapılarak hataya işaret edildiğinde rahatsız oluyorlar ama aynı şey sık sık yapılmaya da devam ediliyor.Son olayda Deniz Arman yakalandı (!) "Kadın gazeteciler" başlığıyla yazdığı ve genelleme yaptığı yazısıyla aynı gün (dün) kendi gazetesinde bir kadın yazar (o ben oluyorum) aynı konuda kendisini haksız çıkaracak iki yazı yazmıştı. Ayrıca... Kadın gazetecilerin tümü kaset olayına "magazin" boyutuyla yaklaşmadılar, aralarında gerçekten çok güzel yazıları yayınlananlar oldu.Eğer sadece magazin yönünden ele alan bir iki kişi varsa ve bu konu yazılacaksa, onların isimleriyle yazılması gerekirdi.Bu genelleme huyundan vazgeçme zamanımızın geldiğini bir kez daha hatırlatayım dedim!

Devamını Oku

Şantaj ve tehdit şart değil!

17 Eylül 2003

Gülben Ergen'in kaset olayıyla ilgili enteresan TV programları yapıldı. İntikam duygusuyla olayı biraz da memnuniyetle karşılayan iki kadın sanatçı dışında hemen herkesin yapılan çirkin eylemi protesto ettiği, konuya doğru bakış açısıyla yaklaştığı görüldü. Sorumlu şahsın, şu andaki TCK yasalarına güvenerek "Şantaj yok, tehdit yok" mazeretine sığındığı görüldü. Ve yeğeninin ağzından bu işten maddi kazanç sağladığı da duyuldu.Çok önemli üç nokta... Bir defa burada anlaşılması gereken şu ki tartışma konusu olan "Gülben Ergen'in kişilik haklarına yapılan saldırı" değildir. Mağdur her kim olursa olsun, olay kimleri ilgilendirirse ilgilendirsin "bir insanın kişilik hakkına" yapılan saldırıdır. Gelinen noktada açıkça görülüyor ki "Şöhretli, halka malolmuş insanların özel hayatı olamaz" tezi de yanlıştır. O insanların da "bilinmesine izin verdikleri" dışında kalan bir özel yaşam alanına ihtiyaçları ve hakları vardır. Ünlü olmaları, kendilerine ait her saatin gözler önüne serilmesi, her sorunun kendilerine sorulabilmesi hakkını ne hayatlarını paylaşan insanlara, ne de medyaya verir.Bu nedenle gizli kamera kullanan şahısların "Tehdit yok, şantaj yok" mazeretine henüz TCK'da çözüm getirilmemiş ise de Medeni Kanun ve Borçlar Hukuku insanların (şöhretli veya şöhretsiz) kişilik haklarına yapılan saldırılara çok ağır maddi-manevi tazminatlar öngörüyor.Konuyla ilgili bir önceki yazımda açıklamaları yer alan Hukuk Profesörü Safa Reisoğlu'nun "Borçlar Hukuku Genel Hükümler" kitabında bu 'gizlilik hakkı' şöyle tarif edilmiş;"Manevi tazminat isteyebilmenin ilk şartı şahsiyet haklarına tecavüz edilmiş olunmasıdır. Kişilik haklarına yapılan saldırıdan maddi bir zarar doğmasa dahi manevi tazminat istenebilir (...) Kişisel veya mesleki şeref ve haysiyetin ihlâli, kişisel gizliliğin ihlâli, cinsel şeref ve haysiyetin ihlâli (cinsel ilişkiye zorlama) gibi hallerde şahsiyet haklarına tecavüz vardır."Burada sözü edilen kişisel gizlilik; "nişanlıya yazılan bir mektup veya özel albümdeki resimlerin gizlice yayınlanması" olarak tarif edilmiş. Gizli kamera olayını düşünün artık.Toplum ve AKP Hükümeti kişilik haklarına saldın ve özellikle "gizli kamera kullanımı na gereken cezanın TCK'da da bir an önce kesinleşmesi için harekete geçmek zorundadır. Aksi takdirde, liseli öğrencilerin Internet'te kendi çektikleri seks bantlarından, ilişkiye zorladığı yoksul kadınları bir de kameraya çektiren karaktersiz belediye başkanlarının bantlarına kadar her türlü çağdışı rezaleti 21. yüzyılda yüz karası olarak izlemeye devam edeceğiz.Bu arada... Sivil toplum kuruluşları hayattalar mı acaba?Psikolog gözüyleBu "gizli kamera" olayı bir tür röntgencilik... Cinselliği tek taraflı, bir "erkek eylemi" sayan, bu eylemde erkeğe özel bir rol, özel bir konum atfedildiğine inanan kafaların veya hasta anlayışların bir sonucu. Olaya dışardan bakanların da bu kadarını anlamalan mümkün. Ama acaba psikolog gözüyle nasıl değerlendiriliyor?İşte International Hospital'dan psikolog Dr. Ferahim Yeşilyurt'un açıklaması:"Cinsel yaşamla ilgili olayları açıklama veya gizli kamera gibi yöntemlerle paylaşma, teşhir etme isteği duyan insanların genellikle çocukluk yıllarına veya sonrasına ait çözümlenmemiş problemleri, iç çatışmaları vardır.Bunlar daha çok, sağlıklı insan ilişkileri kuramayan, güvensiz, saplantılı cinsel yaşamı olan kişilerdir. Yetişkin hayatında elde edemedikleri bir gücü bu yolla elde etmeyi denerler.Bu olayların bir başka nedeni de Türkiye'de cinsel olayların hâlâ tabu olarak görülmeye devam edilmesidir. Batı toplumlarında yaşamın doğal bir aktivitesi sayılan cinsellik bizde hâlâ tabu. Bu nedenle sağlıklı yaşanamadığı için toplum hayatinin karanlık köşelerine itiliyor. Toplumun birçok kesiminde ise sadece erkeğe ait bir hak ve özgürlük gibi algılanıyor. Ataerkil toplum alışkanlıkları hâlâ terk edilmediğinden erkek cinsiyeti kayırılıyor. Bunu aldatma olaylarında da sık sık ve açık olarak görmek mümkün. Aldatılan kadın kocasını suçlayacağına diğer kadını suçluyor.Toplum olarak cinselliğin tabu olmaktan çıktığı bir süreçten geçiyoruz. Bu dönemde medyanın katkısı da çok önemli. Olaylara doğru ve sağlıklı bakış açısı getirmek onlara düşüyor.Sonuç olarak; sağlıklı, kendine güveni olan insanların özel ilişkilerini teşhir etme, paylaşma, izletme gibi sorunlarının olmayacağını, bunların problemli kişilere özgü bir davranış şekli olduğunu söyleyebiliriz."Hiç değilse tartışmayı da sağlıklı bir zemine oturtabiliriz şimdi... Bir hastalığı tartıştığımızı bilerek!

Devamını Oku