Sıra erkek haklarında... Güldürmeyin bizi! (2)

7 Ekim 2003

Dünkü yazı şöyle bitmişti: Sinan Akyüz sosyal bir misyon(!) üstlenmiş ve kadınlar tarafından mağdur edilen erkeklerin haklarını savunmaya karar vermiş."Erkekliğin kitabını yeniden yazmak gerekiyor" dediği konuşmasındaki çelişkileri mi yazayım, yoksa "Erkeğin Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü" kurulması isteğine mi güleyim bilemedim.Bir yandan erkekliğin kitabının yeniden yazılması gerektiğini söylerken kendi deyimiyle "geleneksel kültürün geleneksel erkek kalıbı" ile konuşmasını sürdürüyor."Hesaplarını ödediğimiz kadınlarla eşit olamayız" diyor meselâ, önce hesaplan neden erkeklerin ödediğini iyice bir düşünmesi lâzım. Soruna sadece kendi çevresi, kent (özellikle de İstanbul) gözüyle bakıyor. Aynen feminizme "İstanbul sosyetesi kadınlarının ekstra hakları" olarak baktığı gibi. Oysa olay kuşaklar öncesine ve Anadolu'nun her köşesinde gelenek haline getirilmiş "kadın ezikliği" ne dayanıyor.Kadın daha çocuk yaşta para ile satışa çıkarılan bir aksesuardır. Başlık parası. 13-17 yaşında kız çocuklarına göz koyan erkekler (ki bunlar 70 yaşında ve 10 torun sahibi de olabilir) kızın babasına başlık parasını sayınca onun sahibi olurlar.Türkiye'nin birçok bölgesinde kızlar hâlâ okula gönderilmez. Babalar çocuklarını sayarken kızları saymaz bile. Onların miras hakkı, çalışma hakkı da yoktur.Ve şaşacaksınız ama Sinan Bey, 2000 yılında Başbakanlık tarafından yapılan istatistiklerde durum Türkiye genelinde pek farklı değil.İşgücüne katılım: Kentte kadın oranı-yüzde 16, erkek-yüzde 70, kırsal alanda kadın-yüzde 37 (tarlada parasız çalışıyor), erkek-yüzde 77.İş iznini verecek olan erkek (baba veya koca), çalışmak isteyen ve izni olan kadına iş verecek olan yine erkek. Kentlerde medya başta olmak üzere iş alanlarının yönetim kadrolarına, Meclis'e bakın. Lütfen rakamların oranını bana da bildirin. (Devam edecek)Bırakın içinizdeki çocuğu!Ekim ayının ilk Pazartesi günü 1954 yılında Birleşmiş Milletler Örgütü tarafından Dünya Çocuk Günü ilân edilmiş. O ilk Pazartesi'yi izleyen hafta ise tüm dünyada "Çocuk Haftası" olarak kutlanıyor.Bu nedenle, dünyanın en büyük çocuk süpermarketi olan TOYS "R" US da bana kocaman bir kutu göndermiş. Ben de çocuğum ya! Koca bebek.Yo, yoo gerçekten içimdeki çocuğu hep korumaya çalıştım ben. Bunu da çocuklar gibi pırıl pırıl, içten bir kişilikle yansıtmaya (reklâmları izlediniz). Onun için de hâlâ Lunaparklara, çocuk bahçelerine, havuzlara bayılırım.'Hediye kabul etmem' derim ama içinde oyuncak olduğunu tahmin ettiğim bir kutuyu da açıp içine bakmamaya dayanamam.Açtim ki hakikaten dayanılır gibi değil. Yumuşak mı yumuşak, şirin mi şirin bir "Irish setter". Öyle mahzun bakışlı. Ve Murat Beyazıt'tan şık, zarif bir not:"Her yetiştin insanın içinde ortaya çıkmak isteyen bir çocuk var." Hem de nasıl, hem de nasıl."Ama gelin görün ki içimizdeki çocuğu bastırıp olgun birer yetişkin olacağız diye kendi neşemizi yok ettiğimizin farkında değiliz." Ben yapmıyorum bunu Murat Bey."Madem Dünya Çocuk Günü ve Haftası, çocukken hissettiğimiz o heyecanı biraz olsun hatırlamanız için size ufak bir hediyemiz var. İş yüküne biraz ara verip gülümseyin"... Geniş bir gülümseme.TOYS "R" US'a beni hatırladıktan için çok teşekkür ediyorum. Dünya Çocuk Haftası hepimize, içindeki çocuğu koruyanlara ve tüm çocuklara kutlu olsun.Gece rehberiNihayet istediğim gibi bir şey çıkmış ortaya. Diğer ülkelerin önemli şehirleri hakkında yazılmış kılavuz kitapçıkları gördükçe hayıflanırdım hep 'Neden bizde bu kadar güzel ve geniş kapsamlı olanları hazırlanamıyor' diye. Olmuş işte, hem de harika olmuş.Üstelik "gecce night guide" sadece İstanbul'un değil, Uludağ, Kartalkaya ve Palandöken'in de gezilip görülecek yerlerini anlatıyor. Bütün oteller, kafeler, restoranlar, şarap evleri, tavernalar, kulüpler, aklınıza gelen tüm eğlence ve dinlence mekânları. Türkçe ve İngilizce olarak.Herkesin elinin altında bulundurması gereken, çok lüzumlu bir rehber.Beni dinleyin ve mutlaka bir tane edinin diyorum. Görünce hak vereceksiniz zaten!

Devamını Oku

Sıra erkek haklarında... Güldürmeyin bizi!

6 Ekim 2003

Bazı yazıları anında yazarım, bazen de bir konuya başlarım elime günlerce yapışır kalır. Onun için roman yazmaya başlayamıyorum zaten...Bir işi yaparken hayatı unutmamalıyım, doya doya yaşamalıyım her ânı. O ânın, o günün bir daha asla geri dönmeyeceğinin farkında olarak yaşamalıyım.Mis gibi sabah havasını içime çekip ondaki binlerce ayrı rayihanın hiç değilse birkaçını hissedebilmeliyim. Çimlerin üzerinde yalınayak dolaşıp yapraklara, çiçeklere dokunabilmeli, küçük bahçemde elimle dikip büyüttüğüm narları, elmaları okşayabilmeli, kuş cıvıltılarını dinlemeli, Yaradan'a bu güzellikleri fark etme şansı verdiği için şükredebilmeliyim.Sevdiklerime zaman ayırıp onlarla tek tek ilgilenmeli, varsa sıkıntılarını yoksa neşelerini paylaşmalıyım. Arkadaşlarımı arayıp seslerini duymalıyım sık sık. Hasta olanlar, bebeği olanlar, evlenenler varsa onların yanına koşabilmeli, evimin ihtiyaçları ve sorunlarıyla ilgilenebilmeliyim. Katılmam gereken toplantılara, panellere katılmalı, sıkılıp bunaldığımda ise çok sevdiğim bir arkadaşımın deyimiyle "bir kedinin kendi tüylerini yalayarak yaptığı gibi" kendi kendime terapi uygulayıp iyileştirebilmeliyim.Bütün bunların hepsine istediğim gibi vakit ayırmak için kendimi klonlatmalıyım artık biliyorum. Birimiz roman yazarken diğeri günlük yazıları yazacak, üçüncü ve dördüncü "hayatın içinde" yaşayacak. Sonra akşamlan buluşup o günü konuşacak vekendi aralarında "olup biteni" paylaşacaklar.Simdi gelelim asıl konuya. Erkekler artık "erkek haklarını savunma" zamanının geldiğini söylüyorlar. Gazeteci Sinan Akyüz'ün "Etekli İktidar" kitabını duyup, konuşmasını okuyunca geçen Cumartesi günü yazıya başladım ama bitemedi, elime yapıştı.Konu uzun çünkü. Türkiye'de neden erkek hakları yerine kadın hakları savunuluyor? Erkekler neden korkmaya başladı. Benim elime yapışınca Haşmet Babaoğlu daha çabuk davrandı ve dün yazdı Etekli İktidar'ı. Ben sadece 'etekli'yi değil,'eteksiz'i de, yazarının sözlerini de inceleyeceğim. Haydi başlayalım.Erkek haklarını savunacakmış!Aslında bu "yem"in bizim gibi temel kadın haklarını, yani aslında kadının insan haklarını savunan balıklara, pardon yazarlara atıldığının farkındayım. Ama bile bile yutacağım, çünkü konunun önümüzdeki günlerde tekrar tekrar gündeme getirileceğini tahmin edebiliyorum.Sık bir kitap kapağından anladığım kadarıyla Etekli İktidar-Erkek hakları kitabı, içini daha okumadım. Okumadım zira yazarı olan gazeteci Sinan Akyüz'le yapılan röportaj bana yeterli ipucunu verdi.Sinan Akyüz sosyal bir misyon(!) üstlenmiş ve kadınlar tarafından mağdur edilen erkeklerin haklarını savunmaya karar vermiş.(Devam edecek)XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXYazılarımızdan dolayı "Mahkemeye vereceğiz" tehditlerini sık sık alırız da, bilmeden, araştırıp soruşturmadan, gerçeklere dayanmadan yazmadığımız için pek umursamayız.Çoğu kez arkası gelmez zaten. Gelinse haksız çıkabileceklerini ikinci düşünüşte fark ederler.Kızılay Genel Müdürü'nün basın müşaviri Faruk Erbil, Ayşe Özgün'ün Kızılay'ın verdiği kandan henüz 20 günlük iken HIV virüsü kapan YO. ile ilgili yazısında geçen şu sözlere takmış:"Geçmişte binbir yolsuzlukla elde edilmiş paralar çıkmalı, o paralar bu çocuğun eğitimine harcanmalı.""İlgisizlik ve umursamazlık sonucu ortaya çıkan bu dram..."Takmış ve Ayşe Özgün'e "Mahkemede görüşeceğiz" diyor. Duyunca neyi görüşeceklerini merak ettim. Bir görüşme olursa zararlı çıkan taraf yüzde 99 ihtimalle Ayşe Özgün olmayacak zira. Bunun için o kadar çok neden var ki.Bir defa Kızılay'da yapılan yolsuzluklar 17 Ağustos depremi sonrasında, gönderilen eski, yırtık çadırlardan başlayıp ayyuka çıkmamış mıydı? Bu nedenle yönetimler değişmedi mi? Başkan Dr. Kemal Demir istifa etmedi mi?Bilinmeyen, gizli bir şeyden mi söz etmiş Ayşe Özgün?Sonra... Ben de yazacaktım, sıra gelmedi. Kızılay gibi bir kurumda nasıl AIDS'li kan verilebilir? Haydi verildi, bir çocuğun ve ailesinin tüm hayatını gölgeleyen, yönünü değiştiren böyle feci bir hatanın karşılığı 60 milyar olabilir mi? ABD'de, Avrupa'da olsa en az 1 milyon dolardan, 1 milyon pounddan başlardı tazminat.Ayşe de bu sorulan sormuş tabiî Faruk Erbil'e. Aldığı cevap YO. olayından da büyük bir facia.Kan veren kişilerden sadece birer form doldurmaları isteniyor ve (bu formlara güvenilerek) şişelerin üstüne yapıştırılıyor. Sıkı bir araştırma yok. Buraya kadar ilk rezalet.Anlaşılmazmış!Devam ediyor Faruk Bey ve diyor ki: "Bütün kan merkezlerinde aynı tehlike mevcut. Kan alan bütün vatandaşlar aynı durumda..."Sıkı bir araştırma yapılmamasına gerekçe olarak da "Dünya üzerinde kanda AİDS virüsü olup olmadığını gösterecek bir teknolojinin olmadığını" ileri sürüyor.Nasıl bir danışmanlıktır bu, Kızılay gibi aynı zamanda tıpla ilgili olması gereken bir merkezde anlayan var mı?Şimdi biz bütün Kızılay orijinli kanlardan şüphe mi etmeliyiz?HIV virüsü bugün bütün laboratuvarlarda 2 saatlik tahlil sonunda ortaya çıkarılıyor. Kızılay aldığı kanları tahlil etmeden veriyorsa bunun açıklamasını halka yapmak zorundadır.Yani, açıklama Ayşe Özgün'den değil, onlardan bekleniyor, hem de acilen, haberleri olsun!

Devamını Oku

İnsan haklarına aykırı bir karar

5 Ekim 2003

Duvara "Savaşa Hayır" yazdıkları için 10 ay hapis cezasına çarptırılan gençlerle ilgili haber sanırım herkese Pes dedirtmiştir.Bırakın o parti bu partiyi bir yana, yazanların partili olması, ya da olmamasının hiçbir anlamı yok aslında. Her ne kadar hukuken var olduğunu öğreniyorsak da. Olaya bakın; yazı yazılan yer bir köprünün altındaki duvar. Yani görülmesi bile zor. Ama suç "Kamuya ait alana zarar vermek"miş. Şu bizim hakimleri arada bir yurt dışına göndermek lâzım. Dünyayı bir uçtan öbürüne dolaşıp köprü altlarını incelesinler. Metrolara, ara sokakların duvarlarına baksınlar. Hemen her ülkede duvarlar bir uçtan öbürüne yazı dolu.Bu ilk akla gelen şey. Sonra hemen Türkiye'de "kamuya ait alanlar"da katrilyonluk dolaplar çevirenlerin hepsinin serbest olduğu geliyor. Servetleriyle birlikte serbest. Onların dokunulmazlığı var. Güç+suç=özgürlük demek bu ülkede. Kamu ödesin o zararları, milletin beli bükülsün yıllarca önemli değil. Orada hukuk işlemez ama duvara yazı yazdın mı birden işleyiverir.Bürokraside veya siyasette devleti soyarsan, her türlü kanunsuzluğu yaparsan (kaçak arsa-ev alım satımları, orman arazilerini, gölleri, tarihi eserleri yok edip gökdelen inşaatları yapmak gibi) hukuk yok, "öğretmen istiyoruz" diyen öğrenciye hukuk var.Cüce hukukBöylee düşüne düşüne ilerliyor ve insan haklarına geliyorsun. "Savaşa Hayır" yazmak bir düşünceyi ifade şekli. Toplumun yüzde 70'inin düşüncesi üstelik.Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi bu düşünceyi açıklama özgürlüğü ile ilgili. Sadece paylaşılan düşünceleri değil, yadırganan düşünceleri de. Şöyle diyor: "Sadece devletin ve/veya toplumun benimsediği görüşleri değil, fakat toplumun yadırgadığı, hatta kaygı verici bulduğu değişik düşünceleri de kapsar." Kısacası bu bizim cüce hukukumuza, daha da doğrusu hilkat garibesi hukukumuza göre neyin suç olması, neyin olmaması gerektiğini eminim hukukçular bile anlamıyor. Onların anlamadığını vatandaşın anlayabilmesi elbette beklenemez.Tecavüzcünün, katilin, kapkaççının, hırsızın, şantajcının, özel yaşam alanlarına saldırı yapanın, kadına çocuğa karşı şiddetin cezası olmayan bir ülkede duvara yazı yazana hapis cezası verdiniz mi işte toplumun kafası böyle karışır.Adalet kavramı tümüyle kaybolur.Ve insanlar isyan eder. Ben ediyorum doğrusu... Keşke adaletin doğru şekilde uygulandığı bir ülkede doğsaydım!Gönül Ülkü'nün dönüşüÖyle bir "Oh" çekmişim ki haberi duyunca Gazanfer Özcan gülmeye başladı. Gönül Ülkü-Gazanfer Özcançiftinin tiyatro ile ilgili anılarımda çok özel bir yeri vardır. Hemen hemen hiçbir oyunlarını kaçırmadım bugüne kadar. Bazılarını çocuklarıma da izletmek için ikişer kez gördüm. Bence Türk Tiyatrosu'nun bu başarılı ikilisinin komedilerinin keyfi bambaşkadır.Onun için de Gönül Ülkü aylar önce rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığında içim titremişti. İşte 'Oh'lamamın nedeni budur. Tiyatro sezonunu açmak üzere olduklarını duyar duymaz; 'Ya, Gönül Hanım' demişim ve 'Oyunda o da var' cevabını almışım. Kaçırır mıyım artik o oyunu ben?Müjdeyi diğer tiyatroseverlere de duyurayım: 16 Ekim Perşembe günü KOMEDİ başlıyor. Oyunun adı "Yürü Ya Kulum"... Kul nasıl mı yürüyor? Torpille tabii. Türkiye'de ancak böyle yürüyebildiğine göre... "Yürü Ya Kulum" dayısız, torpilsiz hiçbir işin halledilemeyeceğini anlatan bir oyun. Mecidiyeköy Efe Sanat Merkezi'nde... Biletlerinizi tiyatrodan veya Biletix'ten alabilirsiniz.Gönül Ülkü ve Gazanfer Özcan'a tekrar geçmiş olsun diyor, yeni sezonlarında yeni başarılara imza atmalarını diliyorum."AKP'li değilim ama..."Sevgili okurlar, a gözümün nuru okurlar, bu mektuplara da bayılıyorum yani söyleyeyim. Hangilerine?"Oyumu onlara vermedim ama...""Ben AKP'li değilim ama..." diye başlayanlara. AKP'li değiller ama bazıları benim AKP Hükümeti'ne karşı çok eleştirel olduğumu, bazıları önyargılı olduğumu ve hatta "Şahinper" mail adıyla yazan okurumuzun dediği gibi "hazımsızlık problemim" olduğunu ileri sürüp duruyorlar.Üstelik bu mektupları yazanların bir kısmı, "Şahinper" gibi, gazeteyi benim yazılarım için okuduklarını söylüyorlar. Bunun hemen arkasından "yanlış anlamayın" diye de devam edip veryansın...Bakın arkadaşlar, bakın iki gözümün nurları, benim 15 yıllık gazetecilik yaşamımda ne hükümetler geldi, geçti. Buyrun açın arşivleri, bakın. Her hükümet döneminde ve hele Tansu Çiller ve hele Refahyol, ve hele Ecevit-Yılmaz-Bahçeli dönemi...Bir göz gezdirin. Bakın bakalım ülke için hata olan tek konuyu atlamış mıyız.'Süleyman Demirel çok iyi bir cumhurbaşkanı oldu' derken aynı zamanda onun cumhurbaşkanlığı süresinin uzatılmasına karşı çıkmamış mıyız.Sonra konuşun. Benim için o hükümet, bu hükümet yok. Evrensel doğrular ve Türkiye var. Onun geleceği, onun refahı.Bu tür yazıları dinlemem onun için. Haberiniz olsun deyiverdim.Daum'un fesiYabancıların Atatürk'e ve devrimlerine bizden daha saygılı olduğunu görmek ne enteresan değil mi?Fenerbahçe Teknik Direktörü Daum Kapadokya'da kendisine fes giydirip fotoğrafını çekmek isteyenmuhabirlere "Atatürk fesi kaldırmıştı, siz bana niye giydirmek istiyorsunuz" demiş. Aldık mı ağzımızın payını... Aldık!Bundan sonra hiç değilse onların hafızasının bizimkinden daha iyi olduğunu unutmayız belki.

Devamını Oku

İran' lı kadınların hayali...

3 Ekim 2003

Ne kadar gizlemeye çalışsalar da sonsuza kadar gizlenemezdi. Duyduk nitekim, uçağa biner binmez çarşaflarını çıkarıp rengarenk modern kıyafetlerle kaldıklarını... Gördük gizlice çekilmiş fotoğraflarda defileleri nasıl izlediklerini ve iç çamaşırı sergileyen mankenleri. Mağazalarımızda normal günlük kıyafetlerle başörtüsüz dolaştıklarını, mayolarıyla sahil kentlerimizde özgürce tatil yapıp, fotoğrafçılara çekinmeden poz verdiklerini gördük. İngiltere'de, Fransa'da bir Avrupalı kadından ayırt edilmeyecek kadar şık, çağdaş giysilerle gezindiklerini... Hemen her evin mahzeninde şarap yapıldığını ve içildiğini... Tarkan'ın arkasından koşup boynuna sarılan İranlı kızları gördük, duyduk.Ve nihayet şimdi Tahran'dan yazan muhabirlerin haberlerinde iran'da değişimin hızlandığını, katı kuralların artık eskisi kadar ciddiye alınmadığını, özellikle kadınların ve gençlerin çok daha özgür hareket ermeye başladıklarını okuyoruz. Tahranlı kadınların giyimi birkaç yıl öncesine göre çok değişmiş. Çarşaflar artık pek tercih edilmiyor. Cuma günkü Hürriyet'te "Başörtüsü yine var, ancak renkli ve desenli, saçların ön kısmı görünüyor. İnce çorap ve topuklu dekolte ayakkabılar giyiliyor" demiş Tahran'dan Çiğdem Toker. Gençlerin kendi aralarında dans partileri düzenleyip eğlendiklerini, kadınların çalışma hayatında ve devlet yönetiminde giderek daha etkin hale geldiklerini de anlarmış. Demek ki bunaldılar. Uzun yıllar baskı altında, korku içinde yaşamak, ancak dört duvar arasında özgür olabilmek, 1500 yıl öncesinin gelenek ve alışkanlıklarını 21. yüzyılda aynen sürdürmek zorunda olmak onlara yetti. Dinin, inancın insanın içinde olduğunu, Müslümanlığın 'baskıya gerek olmadan, daha özgür ve mutlu' yaşanabileceğini, "geriye" değil "ileriye" bakmak gerektiğini fark ettiler. Ne mutlu onlara. Dansı "bizimkilerin" başına! İran gibi uzun ve acı bir tecrübe yaşanmadan anlarlar inşallah!Daha kaç kız harcanacak?Devlet Bakanı Güldal Akşit geçenlerde beni aradı. Kadın sorunlarıyla ilgili ciddi çalışmalar yaptığını, karakollardaki ayrımcı zihniyetin değişmesi için de gayret gösterdiklerini anlattı. Bunları duymak sevindirici ama yeterli değil, acil ve somut çözümler gerekiyor. Her kaybedilen gün, kaybedilen yeni canlar, yeni genç kızlar demek. Kaybedecek zaman yok.Batmanda fakir bir ailenin 12 ve 13 yaşındaki iki kız çocuğunun 3 yıl içinde binlerce erkeğe pazarlanması haberi vahşetin son perdesidir artık! Bence Avrupa Birliği'nin asıl bu haberleri duyması lâzım. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'ndan yardım alırken tanıştıkarı bir görevlinin tecavüzüyle başlıyor olay. Bu vakıflarda ve Çocuk Esirgeme Kurumları'nda neler oluyor? Koruma altına alınan çocuklar gerçekten korunuyor mu? Böyle bir vakıfta bu rezalet nasıl olabilir? Ve sonra sıra Güneydoğu'da, özellikle Batman'da yaşayan kızların dramına gelecek. Batman'da arkası kesilmeyen intihar olaylarının nedenlerini bilmek istiyoruz artık. Sivil Toplum Kuruluşları, Devlet Bakanı Güldal Akşit i ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek'i bu olayları incelemek ve tecavüz sucuna en ağır cezanın en kısa zamanda getirilmesini sağlamak için göreve davet konusunda ne bekliyorlar acaba?

Devamını Oku

Kelepçeli para olmaz olsun!

1 Ekim 2003

Bahattin Uzan'ın jandarmalar arasında, gözlüklerin arkasına gizlenmiş, ölümcül bir sıkıntıyı anlatan fotoğrafına bakıyorum. Sanki ruh uçup gitmiş, geriye iki yanındaki genç adamlar tarafından sürüklenen külçe gibi bir beden kalmış sadece...'Değer mi' diye düşünüyorum. Bu anı yaşadıktan, ellerde kelepçeyle içinde yaşadığın toplumun ve hatta tüm dünyanın önüne çıkmak zorunda kaldıktan sonra değer mi o trilyonlara?Bunca emeklinin, hastanın, genç yaşlı binlerce insanın aylar boyu mahkûm edildiği bunalımları görerek değer mi?Bahattin Uzan ne düşünüyor, ne hissediyor bilmiyorum ama daha önce aynı sahneleri yaşayan birçoklarının hiçbir şey olmamışçasına eski refah dolu yaşamlarına döndüklerine bakılırsa onlar için değer. Nasıl olsa o günler geçip gidiyor. Söylenen cezalar verilmediği, sonuçta herkes suçsuz çıktığı gibi milletin kesesinden hortumlanan trilyonlar, katrilyonlar da cepte kalıyor.Özel banka sahiplerinin kendi şirketlerine aktardığı paraların toplamı 11 milyar dolar. Yaklaşık 15.5 katrilyon.İmarzedeler mutlu, gençler mutsuz!Bu paraları kim ödeyecek? Elbette biz. Peki yutanlar ne ödüyor? Bugüne kadar devede tam kulak denecek kadar küçük bir miktarı geriye alındı. Bırakın paralan geri ödesinler diye işine gücüne dokunulmayanların bir şey ödemediğini, sıkıyı gören hortumcu villaların kapısına bir "vakıf tabelası astı mı onlar da garantiye alınmış oluyor. Her şey yerli yerinde.Şimdi İmar Bankası mudilerinin 15 milyara kadar olan paraları ödenecek. Gerisi 5 yıla yayılacakmış. İlk etapta Hazine'den çıkacak para 3 katrilyona yakın. İmarzedelerin aylardır çektiği sıkıntının biteceğine seviniyoruz ama onların mutluluğu o katrilyonları çalanların değil, hiçbir suçu, günahı olmayan milletin mutsuzluğuna mal oluyor sonuçta.Neden?Bakın Erciyes Üniversitesi Veteriner Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Aytürk İslâm nasıl isyan ediyor bu duruma; "Ben bir üniversite öğrencisiyim ve 4 yıl sonra işe başlayacağım. Yani üretmeye başlayacağım ama ülkemde olanları görünce isyan noktasına geliyorum. Birileri masum insanların parasını çalıyor, bunu devletimiz ödemeyi taahhüt ediyor. Bu para da benim ödediğim vergiyle yerine konuyor. Yani hortumcuların süper lüks araçlarının benzinini, yat parasını, lüks çiftliklerinin elektrik ve su parasını ben ödüyorum. Neden?"Yalnız bu genç değil, herkes merak ediyor "neden"i?Neden o villalara, araçlara, yatlara, işyerlerine el konmuyor? "Vakıf filan anlamayız, bunlar milletindir" denmiyor?Bu "devlet" denen şey, her neyse, cevap da verir mi acaba?Yasemin Bozkurt'un programıHafta içi her gün öğleden sonra milletin TV'lerine yapışıp izlediği kadar var... Yasemin Bozkurt'un hazırlayıp sunduğu program özellikle Türkiye gibi insanların kolayca sindirildiği, susturulduğu, güçlünün güçsüze her alanda hakim olduğu bir ülke için çok ilgi çekici...Çünkü orada isteyenler konuşuyor.En gizli sırlarını, en çok zarar gördüğü, öfke duyduğu insanları hiç çekinmeden anlatabiliyor. Stüdyo konuklarından ve izleyiciden destek alıyor. Ve aynı zamanda diğer ezilmiş ve sorunlu insanlar konuşmacıda kendinden bir şeyler bularak rahatlıyor.İlgi çekici ama sunması çok zor bir program. İnsanların özel yaşamlarının en mahrem olayları gözler önünde. Sunucu da bu olaylarda taraf olup görüş bildirmek durumunda. Her iki tarafı da konuşturuyor ama kendisinin de istediği tarafı tutma hakkı var.Pazartesi günkü programda şu meşhur Albayraklar ailesinden Mevlüt Albayrak'ın çocuk yaşta bir kıza tecavüz konusu işlendi. Kız ve Albayrak saatlerce tartıştılar. Tehditler savruldu, bütün kirli çamaşırlar ortaya döküldü. O arada Yasemin Bozkurt da olaya tek taraflı bakmakla suçlandı Mevlüt Albayrak tarafından. Kendisi de her istediğini söylüyordu ama yine de onu suçlamaktan da geri kalmıyordu.Telefonda savrulan tehditlerin arkasından, tecavüz iddiasında bulunan genç kız da stüdyodan kaçıp gidince olayın tehlikesini farkettim. Suçlanan tarafın öfkesinin nereye uzanacağı belli değil.Ve sonuçta tecavüz, cinayet, trafikte ölüm gibi birçok olaym, suçun cezasız bırakıldığı, isteyen herkesin istediği her silahı özgürce kullandığı bir ülkede yaşıyoruz. Yasemin Bozkurt'un korunması iyi olur gibi geliyor bana... Ondan bu kadar cesur bir program bekleyen ve reytingini de fazlasıyla alan TGRT bu konudaki sorumluluğunu da düşünmeli.Aslanların önüne atılan gladyatörler gibi olmamalı sunucular!(Not: "O da bunun maddi karşılığını alıyor" gibi itirazlar geleceğini biliyorum. Buna rağmen... Böyle tehlikeli görevleri yapanlar için gerekli önlemler diğer ülkelerde alınıyor.)

Devamını Oku

Y.O. olayı baştan aşağı yanlış!

30 Eylül 2003

Bu gidişle çocuğun psikolojisi öyle bozulacak ki kanındaki bozukluk ve eğitiminin önemi onun yanında hiç kalacak. Her olaya sağlıksız toplumsal bakış açımız burada da kendini gösterecekti elbette, nitekim gösterdi.Kavgaya, gürültü patırtıyla sorun çözmeye bu kadar alışmış bir toplum, çok ciddi sağlık problemleriyle boğuşan bir çocuğun hayatının en önemli olayında bile ortak bir çözüm bulamadı. Sonuçta Y.O.'nun velileriyle diğer veliler birbirlerine girdiler.Bugüne kadar "Y.O. konusunda yazmayacağım, bu, uzmanların karar vermesi gereken bir durum" diyordum. Böyle düşünmekte de haklıydım, akıl verenlerin hemen hepsi sonunda "Bence diğer öğrencilerle birlikte okumalı ama ben olsam kendi çocuğumu o sınıfa göndermem" kararında buluşuyordu. Peki neydi o zaman söylenen "Dediğimi yap, yaptığımı yapma" mı?Komik şey yani...Bir kere ortada son derece dengesiz bir tablo var; televizyoncular, basın çocuğun peşinde. Çocuk gazete ziyareti bile yapıyor. Amcalar, teyzeler muhteşem bir ilgi gösteriyorlar. Sonra okula dönüyor; annesiyle kavga eden veliler, sınıfına girmeyen, yanına yaklaşmayan öğrenciler... Ne yapacağını şaşırmış, hastalık bahanesiyle kaçan öğretmenler.Önce çocuğu olan eğitimciler ve gazeteciler düşünsün; bu çocuğun psikolojisinden hayır gelir mi? Mevcut şartlar altında okusa bile, 7 yaşından itibaren bunları yaşayan bir çocuk dengesini ne kadar koruyabilir? Bu arada şunu da not edelim ki hiçbir olayda "arada bir çözüm" de bulamıyoruz. Ya arkadaşı gidip yanağından öpüyor veya yanına yaklaşmıyor. Abartmaya ne gerek var, git yerine otur. Oyna ama fiziksel temasta dikkatli ol. Veliler çocuklarına bunu öğretemiyorlar mı?Almanya'ya gönderilmeliY.O.'nun ailesinin çocukları için verdiği mücadele takdire değer ama medya onlan da o kadar şaşkına çevirdi ki "doğru karar" yerine "medyatik karar"ı tercih ettiler. Türk Alman Sağlık Vakfı (TASV) ve Giessen Üniversitesi Çocuk Sağlığı Bölümü Y.O.'nun tedavisini ve yol parasını üstlendiği gibi derslerinden geri kalmaması için Türk öğretmen tutacaklarını da bildirdiler. TASV Başkanı Dr. Yaşar Bilgin "Yapılan tahlillerde Türkiye'deki tedavinin olumsuz olduğunu ve çocuğun acilen Almanya'ya götürülerek tedavisinin yapılması gerektiğini" açıkladı. "Hacettepe bu sonuçları açıklamak zorunda" dedi. Bu durumda ailenin "Tedaviye Türkiye'de devam edeceğiz" ısrarı size mantıklı geliyor mu? Bence başka insanlardan önce ailesinin Y.O.'yu düşünmesi lâzım. Çocuk önce normale dönsün, hayati kurtulsun, normal yaşam şartlan ondan sonra düşünülür. Kimbilir belki o zamana kadar AİDS'e kesin çare bile bulunabilir. Şu kavgayı bırakalım artık. Bu kavgada haklı-haksız yok çünkü. Durduğunuz noktaya göre herkes kendince haklı!Bir yaşam gurmesiGastronomiden anlayan, mutfak sanatını bilen insanlara gurme deniyor. Ama bence aslında bu özellikler yeterli değildir "gurme"yi tarif etmeye. Gerçek gurmeler, yani doğuştan mutfak zevkine, ağız tadına, o yeteneğe sahip olanlar hayatın da lezzetine varabilen insanlardır. Tuğrul Şavkay da öyleydi. Birçok yemekte, toplantıda birlikte olduk, aynı masaları, sohbetleri paylaştık. Hep aynı coşku, aynı neşe ve zerafetie varlığını hissettirirdi.Bu kadar hayata yakışan ve renk veren bir insanın daha aramızdan erken ayrılışı beni çok üzdü. Son yıllarda iş hayatının ağırlaşması, bütün o ismiyle satışa çıkarılan ürünler, yemek okulu, kitaplar ve yaptığı tüm çalışmalar onu fazlaca mı yordu acaba diye düşünüyorum. Ama üzüntünün, "keşke"lerin ecele faydası yok. Geride kalanların yapabileceği tek şey; unutmamak ve bize yaptiğı katkılardan bundan sonra da yeterince yararlanabilmek... Onu yakından tanıyan meslektaşlarına, dostlarına ve ailesine başsağlığı diliyorum. Nur içinde yatsın.

Devamını Oku

Yavaş yavaş rafa kaldırıyoruz...

29 Eylül 2003

Ünlü bir uluslararası ilişkiler ve sosyoloji uzmanı ile konuşuyorum.'Rejime ve Atatürk ilkelerine, devrimlerine bağlı insanlar, eğitimciler, yazarlar Türkiye'de bir karşı devrimin gerçekleşmekte olduğunu söylüyorlar. Abartılı bir iddia mı sence?'soruma "Hayır, hiç abartılı değil. O karşı devrimin önemli bir kısmı tamamlandı bile... Detaylar kaldı geriye" cevabını veriyor.Daha sonra Türkiye'de aydınların bilerek ya da bilmeyerek bu karşı devrime verdikleri destekten, Atatürkçülüğe, devlete, orduya karşı olmanın, bu kavram ve kurumlan yıpratmanın neredeyse aydın olmanın birinci şartı haline getirildiğinden söz ediyor.Sonra duraklıyor ve ünlü bir gazetecinin adını söylüyor. Atatürk'e, laik demokratik rejime, cumhuriyete sadakatiyle tanınan deneyimli bir gazetecinin adı bu... "Ona da uyarı gelmiş biliyor musunuz?" diyor. "Bir daha Hükümet'e ve icraatlarına bu kadar karşı olmaması, karşı devrimden filan söz etmemesi için..." Dinleyen kalabalık grup donup kalıyor. Zira öyle bir isim ki bu, ona da çekinmeden uyan yapabiliyorsa bir gazete yönetimi, "bağımsız gazetecilik" gerçekten birçok gazete için hayal oluyor demektir.Haberi veren ünlü uzmanın doğruluk payı olmadığı takdirde asla böyle bir açıklamayı çok sayıda insanın önünde yapmayacağını bildiğim için ben daha da çok şaşırıyorum. Hani ortada inanılmaz bir iktidar şakşakçılığı , iktidarın da sivil toplum kuruluşundan üniversitelere ve hatta cumhurbaşkanına kadar herkesi susturma yönünde belirgin bir baskısı olduğu aşikâr ama basının önemli gazetelerinin, önemli yazarlarına da mı sıra geldi, durum bu kadar mı vahim?"Evet öyle ne yazık ki" diyor ünlü uzman. "Moral bozmak istemem ama bence durum pek iç açıcı değil."Tufan Türene dün köşesinde yazarların kendi aralarında kavgasının, düşüncesizce sarfedilen sözlerin basına ne kadar zarar verdiğini, okuyucuyu da rahatsız ettiğini anlatıyordu.İncir çekirdeğini doldurmayacak nedenler yüzünden birbirlerinin kişiliğine yönelttikleri hakaret dolu suçlamaları hatırlatıyordu. Ne kadar haklıydı...Örneğin bir meslektaşımızın tartıştığı diğer yazarlar için "köhnemiş gazeteciler, ahlaksız yazarlar" gibi tanımlamalar kullanması hepimiz, tüm basın adına ne kadar üzücü gelmişti okurken...Böyle bir basın, kendisine yapılan veya yapılacak baskılar karşısında nasıl kenetlenebilir, bunlara nasıl karşı koyabilir ki?Türkiye'de buna benzer bir baskı Tansu Çiller döneminde uygulandı. Medya yönetimleri hanımefendinin keyfini kaçıracak programları, yazıları ya kendi iradeleriyle makasladılar veya siparişi açıkça o verdi.Bugün anlattığım gazeteci olayını yazmamın nedeni yaz aylarından bu yana bazı Atatürkçü gazeteciler için bu tür söylentilerin çıkması. Hükümet ve ona yakın isimler Atatürkçülüğü tartışmaya açarken, bir yandan da o çizgideki yazarlara uyanlar geldiğinden söz ediliyor.Umalım da bu duyduklanmız doğru olmasın. Atatürkçülük de "reform" adı altında yapılan uygulamalara katılıp kısa bir süre sonra modası geçmiş bir kavram olarak rafa kaldırılmasın. Umalım...Bir mektup!Her gün yazılarıma başlamadan önce okurlarımdan gelen postalara mutlaka bakarım... Çoğu o kadar akıllıca, o kadar dikkatli ve hoş bir üslûpla yazılmış, öyle önemli olaylara değinilmiştir ki yazıları silininceye kadar hiçbirini atmaya kıyamam. Yanıbaşıma koyarım üst üste. Şimdi tepe gibi kâğıt yığınlan arasında yazıyorum onun için...Bazıları da sevgi ve ilgileriyle beni motive ederler. Aynen sokakta, mağazada, sinemada karşılaştığımızda sevgi dolu gözleri ve sözleriyle mesleğime duyduğum aşkın artmasına neden olanlar gibi... Yıllar süren, bir yaşamı kapsayan gayretlerin, daha güzel ve düzgün bir ülkede yaşamamız için dökülen göz nurlarının boşa gitmediğini anlarım o kısa zaman dilimlerinde. İşte birkaç gün önce elime gecen ve beni mutlu edenlerden biri, hukukçu olduğunu sandığım bir okurumdan geliyor.Ve genel olarak biraz pesimist bir hava yansıtsa da benim için düşüncesi çok hoş doğrusu, sizinle paylaşmak istiyorum."İyi günler Ruhat Hanım, Ben 25 sene Almanya'da yaşadıktan sonra son 6 seneden beri Türkiye'de yaşıyorum. Sizin yazılarınızı devamlı okuyorum. Sizi okudukça Türkiye'de azınlık bile olsa duyarlı insanların da olduğunu hissediyorum ve bana burada yaşamaya devam etmek için cesaret veriyor. Ben bu yalancı, saygısız, sevgisiz insanların çoğunlukta olduğu toplumda sizin yazılarınızı okuyarak kendimi rahatlatıyorum. Şafak hanımı döven, Ercan beyi ezip öldüren insanların elini kolunu sallayarak dolaştığı bir toplumda yaşamak çok zor. Her sabah karşıdan Mecidiyeköy'e gelirken insanların sürekli olarak emniyet şeridini ihlal ettiklerini görerek kahroluyorum. O arabalann içine baktığımda kravatlı, takım elbiseli, tıraşlı, eğitimli insanlan görünce daha da bunalıyorum.Sevgili Ruhat Hanım sizin bir köşeniz var. Orada doğru gitmeyen birçok konuyu yazıp rahatlama imkânınız var. Benim böyle bir imkânım olmadığı için size yazıyorum.Bu ülkede insanların insan gibi yaşamaları için mücadeleye sizinle devam edeceğim.Saygılarımla.Zafer Akman"Eğer okurlarımın duygularına bu ölçüde tercüman olabiliyorsam ne mutlu bana. Sonuna kadar ben de, sizin, bizim, çocuklarımızın daha mutlu ve sorunsuz bir ülkede yaşaması için aralıksız ve korkusuz yazmaya devam edeceğim. Söz... Sevgilerimle.

Devamını Oku

Anayasa' dan habersiz bir meclis başkanı!

27 Eylül 2003

Bu konuyu daha önceki olaylarında da yazdık. Meclis Başkanı Bülent Arınç, adı üstünde Meclis Başkanı... Anayasa'ya ve İç Tüzük'e göre siyasi konularda taraf olmaması gerekiyor. Durum böyleyken ve üstelik kendisi de hukukçu iken nasıl oluyor da her konuda siyasi görüş bildirme, yorum yapma hakkını kendinde görüyor anlayan var mı? Eğer Meclis başkanlarının taraf olmasında sakınca görülmeseydi onlara oy hakkı tanınırdı. Oysa gizli oylamalarda bile oy hakları yoktur, taraf tutmaları yasaklanmıştır. Üyesi oldukları parti tek oy farkla yasa tekliflerini kaybedecek bile olsa o tek oy kullanılamaz. Hukukçular, siyaset bilimi uzmanları ve siyasetçilerle de konuyu tartıştım, söylenenler yukardaki açıklamayı tümüyle doğruluyor.Hepsi de "Meclis Başkanı ile ilgili 'tarafsızlık ilkesi' sadece gelenek değil, oy hakkı verilmeyerek kesin kural 'mutlak tarafsızlık' olarak belirlenmiştir. Başkan günlük tartışmaların tarafı haline gelemez. Bu yapıldığı takdirde siyasi partiler arasında düzeni sağlayacak sistem ortadan kalkar. Bülent Arınç ise sadece partiler arası taraf olmakla kalmıyor, birçok olayda kendi partisine karşı da görüş bildiriyor. Kesinlikle önlenmeli" diyorlar. Arınç, üniversite öğretim üyelerini "Anayasa görevi geldiğinde 'emirlere uymakla' suçlayacağına" önce Anayasa'nın kendisiyle ilgili maddelerine bakmalı. Örneğin 94. Madde'nin 2. fıkrası na... Meclis başkanı adaylarını neden siyasi partilerin gösteremediğine. Yine 94. Madde'nin son fıkrasına... Medis başkan ve başkanvekillerinin neden tartışmalara katılamadığına... Bir hukukçu olarak aynı hatayı tekrarlayıp durması yasalara saygısızlık oluyor. Arınç aynı konuşmada Siyasi Partiler Kanunu'nu hatırlatmış... Başlamışken şunu değiştirmeyi de AKP'ye hatlrlatsa keşke!

Devamını Oku