Yavaş yavaş rafa kaldırıyoruz...

Tufan Türene dün köşesinde yazarların kendi aralarında kavgasının, düşüncesizce sarfedilen sözlerin basına ne kadar zarar verdiğini, okuyucuyu da rahatsız ettiğini anlatıyordu ...

Haberin Devamı

Ünlü bir uluslararası ilişkiler ve sosyoloji uzmanı ile konuşuyorum.'Rejime ve Atatürk ilkelerine, devrimlerine bağlı insanlar, eğitimciler, yazarlar Türkiye'de bir karşı devrimin gerçekleşmekte olduğunu söylüyorlar. Abartılı bir iddia mı sence?'soruma "Hayır, hiç abartılı değil. O karşı devrimin önemli bir kısmı tamamlandı bile... Detaylar kaldı geriye" cevabını veriyor.

Daha sonra Türkiye'de aydınların bilerek ya da bilmeyerek bu karşı devrime verdikleri destekten, Atatürkçülüğe, devlete, orduya karşı olmanın, bu kavram ve kurumlan yıpratmanın neredeyse aydın olmanın birinci şartı haline getirildiğinden söz ediyor.

Sonra duraklıyor ve ünlü bir gazetecinin adını söylüyor. Atatürk'e, laik demokratik rejime, cumhuriyete sadakatiyle tanınan deneyimli bir gazetecinin adı bu... "Ona da uyarı gelmiş biliyor musunuz?" diyor. "Bir daha Hükümet'e ve icraatlarına bu kadar karşı olmaması, karşı devrimden filan söz etmemesi için..." Dinleyen kalabalık grup donup kalıyor. Zira öyle bir isim ki bu, ona da çekinmeden uyan yapabiliyorsa bir gazete yönetimi, "bağımsız gazetecilik" gerçekten birçok gazete için hayal oluyor demektir.

Haberi veren ünlü uzmanın doğruluk payı olmadığı takdirde asla böyle bir açıklamayı çok sayıda insanın önünde yapmayacağını bildiğim için ben daha da çok şaşırıyorum. Hani ortada inanılmaz bir iktidar şakşakçılığı , iktidarın da sivil toplum kuruluşundan üniversitelere ve hatta cumhurbaşkanına kadar herkesi susturma yönünde belirgin bir baskısı olduğu aşikâr ama basının önemli gazetelerinin, önemli yazarlarına da mı sıra geldi, durum bu kadar mı vahim?

"Evet öyle ne yazık ki" diyor ünlü uzman. "Moral bozmak istemem ama bence durum pek iç açıcı değil."

Tufan Türene dün köşesinde yazarların kendi aralarında kavgasının, düşüncesizce sarfedilen sözlerin basına ne kadar zarar verdiğini, okuyucuyu da rahatsız ettiğini anlatıyordu.

İncir çekirdeğini doldurmayacak nedenler yüzünden birbirlerinin kişiliğine yönelttikleri hakaret dolu suçlamaları hatırlatıyordu. Ne kadar haklıydı...

Örneğin bir meslektaşımızın tartıştığı diğer yazarlar için "köhnemiş gazeteciler, ahlaksız yazarlar" gibi tanımlamalar kullanması hepimiz, tüm basın adına ne kadar üzücü gelmişti okurken...

Böyle bir basın, kendisine yapılan veya yapılacak baskılar karşısında nasıl kenetlenebilir, bunlara nasıl karşı koyabilir ki?

Türkiye'de buna benzer bir baskı Tansu Çiller döneminde uygulandı. Medya yönetimleri hanımefendinin keyfini kaçıracak programları, yazıları ya kendi iradeleriyle makasladılar veya siparişi açıkça o verdi.

Bugün anlattığım gazeteci olayını yazmamın nedeni yaz aylarından bu yana bazı Atatürkçü gazeteciler için bu tür söylentilerin çıkması. Hükümet ve ona yakın isimler Atatürkçülüğü tartışmaya açarken, bir yandan da o çizgideki yazarlara uyanlar geldiğinden söz ediliyor.

Umalım da bu duyduklanmız doğru olmasın. Atatürkçülük de "reform" adı altında yapılan uygulamalara katılıp kısa bir süre sonra modası geçmiş bir kavram olarak rafa kaldırılmasın. Umalım...



Bir mektup!
Her gün yazılarıma başlamadan önce okurlarımdan gelen postalara mutlaka bakarım... Çoğu o kadar akıllıca, o kadar dikkatli ve hoş bir üslûpla yazılmış, öyle önemli olaylara değinilmiştir ki yazıları silininceye kadar hiçbirini atmaya kıyamam. Yanıbaşıma koyarım üst üste. Şimdi tepe gibi kâğıt yığınlan arasında yazıyorum onun için...

Bazıları da sevgi ve ilgileriyle beni motive ederler. Aynen sokakta, mağazada, sinemada karşılaştığımızda sevgi dolu gözleri ve sözleriyle mesleğime duyduğum aşkın artmasına neden olanlar gibi... Yıllar süren, bir yaşamı kapsayan gayretlerin, daha güzel ve düzgün bir ülkede yaşamamız için dökülen göz nurlarının boşa gitmediğini anlarım o kısa zaman dilimlerinde. İşte birkaç gün önce elime gecen ve beni mutlu edenlerden biri, hukukçu olduğunu sandığım bir okurumdan geliyor.

Ve genel olarak biraz pesimist bir hava yansıtsa da benim için düşüncesi çok hoş doğrusu, sizinle paylaşmak istiyorum.

"İyi günler Ruhat Hanım, Ben 25 sene Almanya'da yaşadıktan sonra son 6 seneden beri Türkiye'de yaşıyorum. Sizin yazılarınızı devamlı okuyorum. Sizi okudukça Türkiye'de azınlık bile olsa duyarlı insanların da olduğunu hissediyorum ve bana burada yaşamaya devam etmek için cesaret veriyor. Ben bu yalancı, saygısız, sevgisiz insanların çoğunlukta olduğu toplumda sizin yazılarınızı okuyarak kendimi rahatlatıyorum. Şafak hanımı döven, Ercan beyi ezip öldüren insanların elini kolunu sallayarak dolaştığı bir toplumda yaşamak çok zor. Her sabah karşıdan Mecidiyeköy'e gelirken insanların sürekli olarak emniyet şeridini ihlal ettiklerini görerek kahroluyorum. O arabalann içine baktığımda kravatlı, takım elbiseli, tıraşlı, eğitimli insanlan görünce daha da bunalıyorum.

Sevgili Ruhat Hanım sizin bir köşeniz var. Orada doğru gitmeyen birçok konuyu yazıp rahatlama imkânınız var. Benim böyle bir imkânım olmadığı için size yazıyorum.

Bu ülkede insanların insan gibi yaşamaları için mücadeleye sizinle devam edeceğim.

Saygılarımla.
Zafer Akman"

Eğer okurlarımın duygularına bu ölçüde tercüman olabiliyorsam ne mutlu bana. Sonuna kadar ben de, sizin, bizim, çocuklarımızın daha mutlu ve sorunsuz bir ülkede yaşaması için aralıksız ve korkusuz yazmaya devam edeceğim. Söz... Sevgilerimle.

DİĞER YENİ YAZILAR