Anket sonucunu biz de duymak istiyoruz. Biz de..! Biz de!

24 Ekim 2003

Meclis Başkanı Bülent Arınç istediğinde nasıl da yumuşak, uzlaşmacı, sakin bir insan oluyor. Onu TV'de, Anahtar programında izledim ve bu çifte karakter görüntüsüne şaşırdım kaldım.Keşke hep böyle uzlaşmacı olsa, bir yandan böyle görünüp ardından hemen ortamı gerecek konuşmalar yapmasa.TV konuşmasında bir iki noktaya takıldım ben ayıptır söylemesi. Zat-ı âlîlerine bir duyurayım dedim.Kendisine Meclis'te yaptığı anketi soran Mithat Bereket e verdiği cevapta ilk söylediği cümle "Basın olayları böyle gelişigüzel yazınca insanlar ortada bir şey var zannediyorlar" oldu. Ben naçizane en çok bu basına duyulan öfkeye takmış durumdayım.Bir olay ortaya çıkıp da zor durumda kaldılar mı hemen suçu basına yıkıyorlar.Meclis'te milletvekillerine uygulanan ankette gelişigüzel yazılan, saptırılan nedir, açıklamalıydı Arınç.Orada basın en çok iki soru üzerinde durdu; birincisi "Aşağıdaki özelliklerin kendinizi tanımlamada hangi ölçüde uygun olduğunu belirtiniz" türü bir şeydi ki cevaplar "Laik, dindar, Müslüman, muhafazakâr, Cumhuriyetçi, liberal, demokrat, Atatürkçü, İslami Görüş, Kemalist" olarak verilmişti.İkinci soru ise "Aşağıdaki siyasetçi ve devlet adamlarıyla ilgili nasıl bir kanaate sahipsiniz?"Her iki soru da basından önce milletvekillerinin tepkisini çekti. Öyle ya kim, ne hakla kendilerine ait en özel bilgileri (örneğin din ve inançla ilgili olanları) sorabilirdi ve ayrıca laiklik neden Müslümanlık, dindarlık, muhafazakârlık gibi din veya kavramlara alternatif gibi gösterilmişti.Peki bu sorulan yayınlamakta basının ne gibi bir hatası olmuş ki Bülent Arınç "gelişigüzel" buluyor?Meclis Başkanı aynı programda benzer bir anketin daha önce "32. Gün-ANAR" işbirliğiyle hazırlandığını ve 400'den fazla yeni milletvekilini tanımak için bunun gerekli olduğunu da söyledi. "TBMM en önemli noktadır. Ben onun itibarını artırmaya çalışıyorum" dedi.Tamam, artırsın, tanıtsın buna kimsenin bir diyeceği olamaz ama kendisi milletvekillerinin çoğunu zaten tanıyor, görüşlerini biliyor. Asıl öğrenmesi gereken millet. Öyle değil mi, bu onların hakkı.Bakalım laik Cumhuriyet'i koruyacağına dair yemin ederek TBMM'ye girenlerden hangileri yalan yere yemin etmiş. Laik ve Cumhuriyetçi olmayanlar kimler?Haydi Sayın Arınç, önemli anketin sonuçlarını toplumla paylaşın. Bir mahzuru yoktur umarım.

Devamını Oku

Kuytu köşelerde neler oluyor?

23 Ekim 2003

Notumu almışım Tayyip Erdoğan için güzel bir şey yazacağım. Kendimi 'takiyye' kuşkularından kurtarıp "samimiyete" inandırmaya çalışıyorum, kolay da olmuyor açıkçası.Tayyip Erdoğan "İçişleri Bakanlığı ve İller Sergisi"nde silahları incelemiş ama yerinde, havaya kaldırmadan. Aynı gün Büyükada Polis Merkezi'nde görevli bir polis memurunun mafyayı anlatan Kurtlar Vadisi dizisine özenip çocuklar gibi "kim daha hızlı silah çeker" iddiasıyla silahını çekip arkadaşını alnından vurarak öldürdüğünü okumuşuz. Bırak sokakta aklına esenin silahını çekip istediğinin canını almasını, polis dahi şiddet özentisi içinde.Bu durumu bile bile başka hediye yokmuş gibi kendisine yine silah hediye edilmesine ve bir silah sergisinde olmasına rağmen elinde silahla poz vermeyen, bu duyarlılığı gösteren bir başbakanı kutlamak isterim.Tam bunu isterken Milli Eğirim Bakanı'nın "İmam hatipler için katsayı ile ilgili yasa, tepkileri durdurmak üzere alt komisyona gönderildi. Geri adım yok, mutlaka çıkacak" dediğini öğreniyorum.Arkasından Büyükada'da emlakçıların "yıllık kirası 500 milyar eder" dediği deniz kenarındaki tesisin 159 milyara, hem de 10 yıllığına Hicaz Turizm'e kiralandığını.İhaleye kimler girmiş ve ne teklifler alınmış ki sonunda Hicaz Turizm'de kalmış?Bu şirketin ortağı AKP'nin kurucularından Ahmet Aktaş olmasaydı yine ona verilecek miydi? Sessiz ve derinden ahbap şirketler devlet kesesinden semirtilecek mi?Milletin cebinden çıkacak vergileri azaltması mümkün olan 440 milyar ne hakla hediye ediliyor?Ve tabii İstanbul Üniversitesi'ne karşı sürdürdükleri kan davası(!). Cezalandırmak için inatla Baltalimanı Tesisi'ni almak istemeleri. Bin türlü oyunla Üniversite'yi buna zorlamaları.Maliye Bakanı'nın devlete ait olan araziye yaptığı kaçak ev dururken başkalarından devlet malı hesabı sorması...Yani, bütün bunları yan yana getirince aptal yerine konduğuna, birilerinin hâlâ sinsi sinsi karanlık planlar yapıp uyguladığına öyle sinirleniyor ki insan...İyi bir şey görünce kutlamak da gelmiyor içinden... Takiyye'nin ta kendisi yapılıyor, hem de her an.Gözlerimizi açmak ve dikkatle izlemek zorundayız. Hepimiz!Bakire kriziAman krizsiz kalmayın, geliyor; sıra bakire krizinde. Bakın şimdi, sakın 'Ben demiştim'lere takılmayın, hatırlatmadan yapamayacağım. Kâhin miyim, erdim mi bilemem, ne desem çıkıyor. Bu TCK tasarısını hazırlayan profesörlerin psikolojik tedaviye ihtiyacı var demiştim, tek tek bu sözün doğruluğunun sağlama 'sıra yapıyorlar sanki.Bir profesör çıkıp da 'Tecavüz eden evlenmeyi de kabul ederse suçu hafiflemeli" diyebilir mi? Haydi bir kaza oldu dedi, bunu 'Türkiye'nin gerçeği budur, herkes evlendiği kızın bakire olmasını ister" gibi bir abuk cümleye bağlayabilir mi?21 yüzyılda böyle çağ dışı bir tartışmanın yapıldığına inanamıyor insan. Demek ki her türlü sapıklık, cinayet, tecavüz, ne kadar suç varsa, yapanlara mazeret arayacak birileri de var bu ülkede. Hem de profesör birileri...CHP Milletvekili Orhan Eraslan'a kadınlar adına teşekkür ediyorum, O kadar güzel cevap vermiş ki bakanlık temsilcisi Prof. Dr. Doğan Soyaslaria... İyi ki Medis'teler!

Devamını Oku

Sezer-Chirac benzerliği

22 Ekim 2003

Biraz önce Kanal 7'den aradılar. Cuma akşamı Ahmet Hakan'ın programında "Resepsiyon krizi" tartışılacakmış. Gördüğünüz gibi maşallah hiç yapay kriz sıkıntısı çekmiyoruz. "Irak'a asker" krizi biraz duruldu anında gıcır gıcır bir kriz imdada yetişti. Bu gidişle sonunda Türkiye'nin AB'ye girişi konusunda yeni bir neden bulacak bizi istemeyenler; "Ama onlar fazla krizli bir ülke. Ya bize de bulaşırsa?"Gripten yeni kurtulduğum ve kendimi toparlamaya çalıştığım için kesin cevap veremedim ama iyi hissedersem bu tartışmaya katılmak isterim.TV programlarına mümkün olduğunca az katılıyorum çünkü bana göre bizim programların çoğunda konular bir çözüme ulaşmıyor, aksine sakız gibi her yöne uzadıkça uzuyor. Bununla birlikte "Cumhuriyet Resepsiyonu krizi" bence yine sapla samanı birbirine karıştırmakla iştigal ettiğimiz için önemli.Her kafadan bir ses çıkıyor ve toplum kimin haklı kimin haksız olduğuna karar veremiyor. AKP milletvekillerinin ve tek bakış açısında kilitlenip kalmış olanların konuşmalarına bakarsanız çok haklı görünüyorlar:"Cumhurbaşkanı vatandaşlar arasında ayırım yapıyor. Tesettürlü hanımların bayramı kutlamasını engelleyen kanun var mı? Bütün partiler tesettürlüden de oy istemiyor mu... vs...vs..."Çok haklı görünüyorlar ama acaba gerçekte ne kadar haklılar?Milletvekili yemini!Önce hatırlamamız gerekir ki her milletvekili TBMM'ye girerken hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyet'e (kurallarına), Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı kalacağına, Anayasa'ya sadakatten ayrılmayacağına namusu ve şerefi üzerine yemin eder.AKP milletvekilleri bu yeminden de rahatsız olabilirler ama mevcut kurallara göre yemini ettiler. Peki laik Cumhuriyet'in Anayasası'nın 24. maddesi ne diyor:"Kişilerin dini inancı Anayasa'nın güvencesi altındadır. Ama hiç kimse kendi bireysel dini inancını devletin sosyopolitik yapısına, kamu alanlarına taşıyamaz."Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi de aynı şeyi tekrarlıyor: "Kamu alanlarında (üniversiteler dahil) dini inançları açıklama özgürlüğüne sınırlamalar getirilebilir."Görüldüğü gibi laik rejimlerde (ve bizim Anayasa'mızda) din ve inançla ilgili sınırlamalar var. Demek ki, eğer Sezer Köşk'ü kamu alanı olarak kabul ediyorsa Cumhurbaşkanlığı'nın Resepsiyon davetiyelerinde hata esasta değil, şekilde.Kamusal alan tarifiDemek ki Cumhurbaşkanı (veya Protokol Müdürlüğü) davetiyeyi tüm milletvekillerine "eşli" olarak gönderip altına kıyafet açıklaması koymadığı için eleştirilebilir ama sonuçta "itiraz eden tarafta haklı değildir. Hele her dönemde kurallara uyulduğu için bugüne kadar görülmeyen tartışmalar son 10 yılda partilerin ideolojisi olarak artırılmış, türbanlıların sayısı da tam paralel şekilde giderek katlanmışsa. Türban, imam hatip okulları gibi konular ideolojik bir dayatma haline getirilmişse...Bugün Chirac'ın Fransa'da "laiklik-türban" ilişkisi için söyledikleriyle Cumhurbaşkanı Sezer'in tutumu ve karşılaşılan durum arasında hiçbir fark yok. Her ne kadar Türkiye'nin, Müslüman vatandaşların çoğunlukta olduğu bir ülke olması fark gibi görünse de objektif bakıldığında demokraside olduğu gibi "laiklik le ilgili kurallarda da çoğunluğun baskısı söz konusu değildir.Bence burada davetiye şeklinden başka bulunabilecek bir çözüm de Köşk, davet, orduevi gibi mekan ve olaylarda kamu alanı tarifini yeniden gözden geçirmek olabilir.Ki bu da zaman içinde sükûnetle, anlaşarak yapılmalıdır. Kavgayla, dayatmayla, popülist şovlarla değil!

Devamını Oku

Eşinle git!

21 Ekim 2003

Bu kez de Cumhurbaşkanı Sezer'in Cumhuriyet'in 80. yılı resepsiyonuna sadece eşinin türbansız olduğu bilinen AKP milletvekillerine "eşli" davetiye göndermesi ortalığı karıştırdı.Her kafadan bir ses çıkıyor, bu arada davetiyelere "Resepsiyonda Genel Kurul kuralları geçerlidir şeklinde bir not konsa daha iyi olurdu" gibi son derece akılcı çözümler önerenler oldu.Cumhurbaşkanı Sezer'in bundan sonraki davetler için gerçekten de daha uygun bir çözüm bulacağına inanıyorum. Zaman içinde sabır ve dikkatle çözülemeyecek mesele yoktur.Benim vurgulamak istediğim nokta ise eşi türbansız milletvekilleri ile ilgili. Arka arkaya "Ben eşimi götüreceğim, isterlerse içeri almasınlar" şeklinde açıklamalar yapıp duruyorlar. Gurur duyduğumuz Cumhuriyet'in 80. kutlama gününe bu tür gerginliklerle gölge düşürmeye gerek yok.Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde yapılan bir resepsiyonda hiç kimse eşi ile gelen bir milletvekiline -kurallara uygun gelinmişse- listeden bakarak "Siz eşsiz davet edilmiştiniz" demez. Bu olacak şey değildir. O zaman neden sessiz sedasız birlikte gitmek yerine bunu bir şov ve gerginlik nedeni yapıyorlar?Yabancı gazete ve dergilere malzeme, konu çıkarmak için mi? (Yerli olanlar zaten durumdan pek memnun.)Bir de küçük hatırlatma (tekrar, yine, yeniden); Atatürk döneminde yapılan resepsiyonlarda isteyen kadınlar şık şapkalar, tayyörler ve kalınca çoraplar da giymişler. Fotoğraflarda, filmlerde görüyoruz.Şu anda makyajlar, sandaletler, her türlü renkli kıyafet ve takı mevcut, tek sorun saç olduğuna göre türban yerine şık bir şapkayla saçlarını örtmek neden mümkün değil?Diyanet İşleri Başkanı ve birçok din uzmanı Kur'an'da saç örtme lafının geçmediğini, bunun yorumla getirilmiş olduğunu tekrarlayıp duruyorlar. Haydi onlara inanılmıyor, bari ortada bir çözüm bulunsa ya... Bu gerginlikten, kavgadan ne zaman bıkacağız biz?Ah bu Selahattin Duman!Yakınmamın sebebi bir yazısında Vatan Gazetesi yazarlarından kurtuluş metodlarını açıklarken herkese birer ikişer kurşun, bana ise bir şarjör lâyık görmesi değil. Hani bana gıcığı mı daha fazladır, yoksa dokuz canlı olduğuma inanıyor da "buna bir şarjör ayırmalıyım" diye mi düşündü konusu aklıma geldi doğrusu ama fazla üzerinde durmadım. Sefahattin Duman bu, yaptıklarına, söylediklerine sorgu mu olur...Kısa süre önce Özkan Ece adlı okurumuzdan gelen 'mail'de gazetelerin okunma ve taşınma kolaylığı açısından "dergi boyutlarında" çıkması, promosyonların sırayla yapılması gibi önerilerin yanında bir şikayet daha vardı onu aklıma getiren. Köşe yazılarındaki yabancı terim ve eski Türkçe kelimeler. Örnek olarak Selahattin Duman'ın yazılarını göstermiş okurumuz. "Bazı kelimeleri sözlük karıştırmama rağmen bulamayınca kızıyorum doğal olarak" diyor.Bana bir şarjör kurşun ayıran adamdan ne bekliyordunuz yani? öyle anlaşılmaz, eski Türkçe yazılar yazar işte...Olacağı budur. Şaka bir yana Osmanlı dönemini yaşamış birinin o döneme ait sözcükler kullanması normaldir. (Bu da şaka, arkadaşımız çook genç daha!) Bu tür sözcükler onun yazılarına renk katıyor, itiraf edin anlamadığınız kelimeler olsa bile yazılarını aynı keyifle okuyup bitiriyorsunuz. Ben de ondan çok genç olduğum için bazı kelimeleri anlamıyorum ama okuyorum yine de...Siz asıl bana yaptığına kulak verin. Bir süre önce kısa bir sohbet yaptık kendileriyle. O kısa sohbette dana etinden, tavuğa, çiftlik balığına kadar aldığımız her tür etin hormonlu olduğunu, insanın kendi yetiştirdiği tavukla doğal yetişmiş balık dışında kasaptan, balıkçıdan alınmış hiçbir ete güvenmemesi gerektiğini öyle inandırıcı bir uzman tavrıyla anlattı ki... O gün bugündür açım. Hani neredeyse ciddi şekilde bahçenin bir köşesini kendisinin yaptığı gibi kümes haline getirmeyi filân düşünüyorum. Zaten bir tavukla balık vardı gönül rahatlığıyla yiyebildiğimiz ondan da etti beni. Kasapta etleri nasıl bir şüpheyle inceliyorsam, daha ağzımı açmadan etlerin ne kadar güvenilir olduğunu anlatmaya başlıyor adamlar. Kısacası, ne söylese, ne yazsa akıllara zarar... Ama gel gör ki vazgeçemiyoruz ondan (Bunları Tuğçe Baran gibi bana da takmasın diye ekliyorum, aramızda kalsın.) Her gün ciddi ve sıkıcı haberlere, yazılara başlamadan önce onun köşesini açıveriyoruz, içimiz açılsın diye...Bu arada okuyucunun sıkıntısını nasıl ustaca ilettim farkında mısınız? Bunun üstüne hâlâ bana sataşırsa kimin yanında yer alacağınızı biliyorsunuz artik!

Devamını Oku

Kemal Derviş ne olacak?

20 Ekim 2003

Son günlerde Kemal Derviş'in ismi yine polemiklerin merkezi haline geldi. Adının etrafında yalnız CHP'yi değil Türkiye'yi yakından ilgilendirecek tartışmalar yapılıyor.Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'ün oğlunun düğünü ile ilgili haberlerde de "Partinin önde gelen isimlerinin Derviş'in CHP genel başkanlığına aday olması konusunda "ısrarlı olduğu"nu ve hatta Baykal'ın bile adaylık için Derviş'i ikna ettiğini (ben bu kadarına inanamam) okuduk.Öte yanda düğün öncesi yapılan Marmara Bölge Toplantısı'nda Derviş'in adı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için en güçlü aday olarak geçmiş.Kemal Derviş'in yine son dakikaya kadar konuşmayacağı anlaşılıyor ki böylesi herhalde daha hayırlı. Ayrıca bu kez çok ama çok iyi düşünmesi ve kesin kararını baştan vermesi gerekiyor.Birçok kimse (ben dahil) Derviş YTP'den ayrılıp CHP'ye geçtiğinde çok büyük hayal kırıklığı yaşadı. Çünkü orada kalsa YTP'ye büyük ivme kazandırabilir ve istenmeyen partilerin bıraktığı boşluk onun sayesinde yeni bir partiyle dolabilirdi. Şimdi bu hayal kırıklığının ümide dönüşmesi için bir fırsat var. Eğer akıllı davranılır ve bu fırsat iyi kullanılırsa CHP'ye geçiş kararı sonunda "iki yanlış=bir doğru" olarak çıkacaktır. (Birinci yanlış iyi düşünmeden YTP'nin kurucusu olarak ortaya çıkması, ikincisi ayrılarak CHP'ye geçmesiydi.)Üçüncü yanlışAmaa... Akıllı davranılmayıp üçüncü bir yanlış yapılırsa bu kez zararı sadece Kemal Bey'e değil tümüyle CHP'ye olacak. CHP şimdiye kadar yaptığı muhalefetle oylarını arttırmış değil. Aksine Meclis'te yeterli varlık gösteremediği için yerel seçimler ve il genel meclis seçimlerinde oyların azalması ihtimali var.Kemal Derviş İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olduğu takdirde şüphesiz bir başka adaydan çok daha fazla oy toplayacak, CHP seçmeni dışında Meclis'e giremeyen birçok partinin seçmeninin de oyunu alabilecektir. Bu ise bir siyasi değişimin başlangıcını oluşturabilir. AKP'nin siyasetteki gelişimi nasıl belediyelerden başladı ve Tayyip Erdoğan belediye başkanlığında güç kazandı ise Derviş'in başkanlığı ile bu CHP için mümkün olabilir. Ayrıca Kemal Derviş'in alacağı oylar partinin Türkiye genelindeki oy oranını etkileyecek ve CHP'nin muhalefetteki iddiasını arttıracaktır; bu oranın azalmasının da iddiayı azaltacağı gibi. Uzun sözün kısası, AKP bugünkü noktaya liderlik çekişmesi yaşamadığı için kolaylıkla geldi. Deniz Baykal da Kemal Derviş'in belediye başkanlığında güçlenmesinden çekinmez ve ona doğru yönde destek verirse kendisi de, partisi de kazançlı çıkar.CHP'nin Derviş'i genel başkan adayı yapması ise büyük bir hata olur. Umalım da bunun farkına çabuk varsınlar!

Devamını Oku

Bir İstanbul Masalı

19 Ekim 2003

Cengiz Semercioğlu TV dizilerinde birbirine benzer sahneler olduğunu sık sık yazıyor. Yerli dizilerin birbirine benzerliğinden söz ederken, yerli dizilerde yabancı filmlerden alınmış sahneler de dikkatini çekti mi bilmiyorum. Şimdi yazacağım benzerliği o veya başka biri daha önce yazdı ise benim gözümden kaçmış olacak.Asmalı Konak benim de hiç kaçırmadan izlediğim nadir dizilerden biriydi. Benim bir diziyi "sadık izleyici" boyutunda takip etmem hep tesadüfle başlar. Önce bir bölümüne tesadüfen rastlarım. Zevkle izlemişsem bir sonrakine de bakarım, bağlandım bağlandım, bağlanmadıysam kaçtım demektir.O bittikten sonra Bir İstanbul Masalı yakaladı beni. Nihayet TV'leri salkım saçak kaplamış olan dağ, köy, ağa, aşiret filmlerinden farklı, uzun zamandır özlediğimiz bir kent yaşamı dizisi...Harika bir ekip; Arşen Gürzap, Altan Erkekli, Mehmet Aslantuğ ve başarılı birçok oyuncu başrollerde. Yönetim iyi, mekân, kostüm her şey mükemmel.Senaryosunu da 5 kişi yazmış.Ama daha ilk bölümü izlerken hepimiz "Aa... Aynen Sabrina" dedik. Dizinin konusu bire bir Sabrina filmine benziyor. Biraz daha ilerleyince Sabrina'nın yetmediğini ve nişan yüzüğü seçme sahnesinin (kızın gözleri bağlı olarak bir kuyumcu mağazasına getirilmesi) tıpatıp "Sweet Home Alabama" filminin başlangıç sahnesine benzediğini gördük.İşte burada film koptu. TV'de değil, bizde.Bu kadar kusursuz çekilmiş, Altan Erkekli'nin oynadığı "şoför"ün ailesiyle bir aile sıcaklığını etkileyici şekilde yansıtan, renkli, hareketli harika bir dizi tartışma konusu haline geldi.Tartışma sürdükçe aynı konunun birçok izleyicinin dikkatini çektiğini fark ettim. Bu tartışma yaygın olarak yapılıyor.Demek ki iyi bir sinema izleyicisi benzerlikleri anında fark ediyor. Hele böyle baştan sona benzerlik veya sahnenin olduğu gibi alınması bir de üstüne rahatsız edici oluyor.Peki o zaman ne gerek var bunu yapmaya sorusuna geliyor insan. Fikri tabiî ki alınabilir, biraz etkileşim olabilir ama aynısını alıp yeni bir senaryo gibi sunmak olacak şey değil.Bunu söylediğimizde diziyi hazırlayanlar kızabilirler, öyle olmadığını iddia edebilirler. Ama bu, bir kitap veya köşe yazarının yabancı yazarların yazılarını, üslubunu, fikirlerini veya romanlardan bölümleri olduğu gibi almasına benziyor. Basında da bu sorunla karşılaşmak mümkün, o zaman bunlar da yazılıyor. Veya en azından yüksek sesle konuşuluyor.Çünkü alışkanlık haline geldiğinde bu aldatmaca sonsuza kadar sürüp gidiyor.Eğer senaryo aynen alınıyorsa bunun "uyarlandığı" söylenebilir. Tiyatroda dürüstçe yapılan şey dizilerde de yapılabilir.Bir İstanbul Masalı'nı zevkle izlemeye devam edeceğim ama bunu hatırlatmadan geçemedim.Bu arada Perran Kutman'ın Hayat Bilgisi dizisini de aynı zevkle izlediğimi söylemeliyim. Kutman yine müthiş, tüm ekip harika, bence her şeyiyle kusursuz bir dizi. Tebrikler doğrusu!Pop müzik yarışmasıCoca Cola'nın sponsoru olduğu Pop Müzik Yarışması'nda yarışmacılarla jüri arasında çıkan tartışmaların da çok rahatsız edici olduğunu söylemek istiyorum. "Tok, açın halinden anlamaz derler, jüri üyeleri oraya gelen gençlerin bunu yapmak için kendi içlerinde mücadele verdiğini, müthiş bir medeni cesaret göstererek ve hayallerini gerçekleştirme umuduyla oraya geldiğini çoğukez unutuyorlar."Olmadı, olmadı" uyarısı her seferinde epeyce acımasız geliyor kulağa. Bazen bu kelimeyi bile aşıyor reaksiyonlar. O gençlerin gururu, zedelenen kişiliği, kırılan cesareti düşünülmüyor.Acaba neden sonuçları hemen oracıkta bildirmek yerine bir listeyle sonradan açıklamıyorlar?Her iki taraf için de çok daha kolay olmaz mıydı?TRT iyi ki görüntüleri sattıİşte Ayşe Özgün-Ruhat Mengi karşı karşıya. Ne heyecanlı maç olurdu ama. Dediğinden kolay kolay dönmeyen iki kadın. İkisi de konularını ilk günün coşkusuyla işler. Asla vazgeçmez.Erkekler konuyu kapattı, biz İngiltere-Türkiye milli maçını bitiremedik. Ben; TRT elindeki görüntüleri Avrupa'ya (özellikle İngiltere'ye), UEFA'ya ve lüzumlu her yere izletmeli dedim. Ayşe ise dünkü yazısında "TRT, İngiltere maçının kavga görüntülerini satmamalıydı" görüşünü savundu.Neden olarak da İngiliz Spor Bakanı'nın ekranda "Bu çirkin ve ahlâk dışı görüntüleri izleyen çocuklarımız, örnek olarak ertesi gün aynı kavgaları kendi aralarında yapabilirler" demiş olmasını gösterdi.TRT logolu bu görüntülerin bizi küçük düşürdüğüne inanıyor Ayşe Özgün.Kavgada kimin haklı, kimin haksız olduğunu bir yana bırakarak olaya bir de diğer açıdan bakalım.Bu görüntüler izletilmediğinde (özellikle maç arasında koridorda yaptıkları saldırı ve sahada bizim futbolculara karşı küçümseyen davranışları) İngiliz basını halkı her şeye inandırabiliyor. O zaman da İngiltere ve onların medyasından olayın yorumlarını izleyen herkes sadece Türklere tepki duyuyor. Biz "Barbar Türkler" oluyoruz. Bu olaylar birikerek genel bir kanı oluşturuyor.İyi düşünmek lâzım. Bence TRT doğrusunu yaptı. Olan biteni gözler önüne serdi.Sonuçta Bakan'ın söz ettiği o "çirkin kavgayı" yapanlar da kendi sporcuları, kendi gençleri değil mi?Onlan biraz eğitsin Spor Bakanı sinirleneceğine.

Devamını Oku

Takıntılı profesör

18 Ekim 2003

Bu yazıdan sonra ne olacağını tahmin edebiliyorum; sözü geçen profesör büyük ihtimalle telefona sarılacak ve bunları neden yazdığımı soracak. Bana değil, gazeteden bir erkek yazar veya yöneticiye. Geçen sefer böyle yapmıştı. Kadın gazetecilerle konuşmayı sevmiyor herhalde.Zaten kadın ve çocuklara karşı her türlü suçu plânlı olarak işleyen ve hatta onları elleriyle öldürenlerin cezasının da hafifletilmesi gerektiğine inanıyor.Tecavüz, şiddet ve cinayetin bir sürü "hafifletici neden" i olmalı, bu nedenler varsa cezalar 10-15 yıl inmeli. Çocuklara tecavüz edenler örneğin; "Ama o küçük kız da bunu istedi" derse hafif bir cezayla kurtulmalı. Kurtulmalı ki biz bu haberlerden, olaylardan kurtulamayalım.İki gün önce "Meclisteki kadınlar hayatta mı?" başlığıyla yazdığım ve "devam edecek" no-tuyla bitirdiğim yazıda yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı'ndaki haksız, adaletsiz ve çağdışı maddelere itiraz etmiş, halihazırda mevcut yasalardaki bu indirimler nedeniyle genç kız ve kadınların ardarda acımasızca öldürüldüğünü belirtmiştim.Yazının devamı ilanlardan dolayı küçülen köşeme sığmadığı için (bu gidişle yakında yeni bir kodlama sistemi geliştirip edip birkaç cümleyi tek kelimede anlamanızı sağlamam gerekecek) gecikti. Bir bakıma 'Her işte bir hayır vardır, iyi ki gecikti' diyebiliriz. Ben 'neden bu tasarıya AKP milletvekili Nimet Çubukçu'dan başka -hiç değilse- kadın milletvekili itiraz etmedi acaba' diye soruyordum ki daha bu yayınlanmadan CHP Adana Milletvekili Gaye Erbatur arayarak yoğun bir çalışma içinde olduklarını söyledi.TCK konusunda iktidar ve muhalefet partilerindeki kadın milletvekillerinin birlikte hareket edeceklerini belirtti. İşte gurur duyulacak bir dayanışma!Prof. Sulhi Dönmezer'in kadın ve çocuklarla ilgili ceza maddelerinde neden bu kadar ayırımcı ve takıntılı davrandığını anlamak zor. Medeni Kanun değişirken de aynı tutumu gözlemiştik. Bence Adalet Komisyonlarında eski hukukçular yerine genç, dünyayı daha iyi izleyen, ayırımcı anlayışın tarihe karıştığını da bilenler çalışmalı artık. Prof. Sulhi Dönmezer 80'li yaşların bakış açısıyla yalnız kalıyor.Nitekim Adalet Alt Komisyonu'nda da ısrar edince milletvekilleriyle tartışma çıkmış ve salonu terketmiş.Oysa teşekkür etmeliydi. Bu tasarı o haliyle kabul edilirse kimbilir kaç kuşağın çocukları, onların aileleri, kadınlar onu anacaklar.Nasıl anacaklar, onu da kendisi tahmin etsin.Sonuç olarak... TCK Tasarısı'nı Avrupa Birliği, bir ayıp olarak tartışmadan önce bizde yeniden tartışılacak olması büyük bir şans diyorum!

Devamını Oku

"Atatürk'ün kararı"nı beğenmeyen bakan!

17 Ekim 2003

Bugün Türkiye'de bağımsız, özgür bir ulus olarak yaşıyorsak bunu kime borçluyuz? Neden soruyorum diye düşünmeyin, HATIRLAMAMIZ gerekiyor.Gerçi yabancı liderler hâlâ 21. yüzyılda, sık sık Atatürk gibi bir liderin bulunmayacağını, onun ne cesur, ne muhteşem, ileriyi gören bir önder olduğunu bize de hatırlatıyorlar ama yetmiyor. Kendi dönemindeki ünlü liderlerin tamamının unutulması, buna karşın onun hâlâ bu takdiri alan bir lider olması da yetmiyor.Atatürk ün kanıyla, canıyla hazırlayıp sunduğu demokrasi sayesinde TBMM'ye girenler onu, devrimleri, ilkeleri ile unutturmaya çalışıyorlar. Onun huzurlu bir ülke olarak teslim ettiği topraklarda yasayanları anarşi, huzursuzluk dolu yaşamlara mahkûm ediyorlar.Kaba intikamŞimdi de sıra yeni YÖK tasarısı ve meslek okulları ile ilgili yasada kendilerine karşı çıkan üniversitelerden intikama geldi... Önce Ankara Üniversitesi'nin bir tesisi elinden alındı. A.O. yargıya başvurdu ve "yürütmeyi durdurma" kararı çıkartıldı.Sırada İstanbul Üniversitesi var. Maliye Bakanlığı Atatürk'ün 1933 yılında bu üniversiteye tahsis ettiği Baltalimanı'ndaki sosyal tesisin "15 gün içinde boşaltılması için" emir verdi.Neden "Acil Eylem Planı" imiş. Yani henüz milletvekili lojmanları, binlerce lüks makam arabası, Türkiye'nin her köşesindeki devlet misafirhane ve lojmanları, devlet kuruluşları ve bakanlıklardaki 10 binlerce "fazla" memur dururken ve belediyelerde yapılan yolsuzluklar örtbas edilirken en önemli kaynak bu kez de Atatürk'ün karar verdiği ve tahsis ettiği, Türkiye'nin en büyük, tarihi bir üniversitesinin tesisi.O alınınca zengin olacaklar... Uluslararası kongrelerde bir prestij mekânı olarak kullanılan, yabana konukların kaldığı bu bina bütün açıkları kapatacak.Bir bina şart ise Maliye Bakanı Unakıtan devlet arazisine kaçak olarak yaptığı binayı versin diyorum ben. Nasıl olsa (her ne kadar aksini iddia ediyorsa da) kendisine değil, devlete ait. Toplum böyle bir kaynağın öncelikli kullanılmasına memnun olur.AKP şunu bilmeli ki bu kadar kaba bir intikam o partiye oy vermiş seçmeni bile rahatsız edecektir. Evet, insanlar her şeye tahammül etmeye çalışıyorlar ama bu Atatürk'ün kararlarına el uzatılmasına da sessiz kalacaklar seklinde algılanmamalı.Başbakan "Medya olayları yanlış yansıtıyor" diyor, buradaki yanlışı da bize bir açıklasa ne iyi olur.

Devamını Oku