Bir akıllı kuyuya taş atmış, 40 akıllı çıkaramamış. Atasözünü değiştirmek zorunda kaldım af buyurun, zira değiştirmezsem dava edebilirler. Edeceklerini TV'de açık açık söylediler. Üstelik bunu yapacak olanların çoğu hukuk profesörü. Her ne kadar açıklamaları meslekleriyle çelişiyorsa da durum bu.Ve durum bu olunca benim durum da zor görünüyor. Aslına bakarsanız küçük çocuklara tecavüzde çocuğun rızasından, yetişkine tecavüzde evlenmeyi kabul eden tecavüzcünün kurtulmasından, namus cinayetlerinde töreden söz edebilen bir anlayışa karşı çıkan, yasaların bu yönde hazırlanmasını isteyenlerin de psikolojik sağlığından şüphe eden kişi bir kadın yerine erkek olsaydı yine dava etmekle tehdit ederler miydi bilmiyorum.Adalet Komisyonu'nda yaş ve deneyimleriyle ters orantılı açıklamalar yapan üyelerin kadınlara bakış açısı öyle çağdaşlıktan uzak ve aşağılayıcı ki bu tavrın, öfkenin bile karşılarındakinin kadın olmasından kaynaklandığını düşünüyor insan.Adalet Bakanı'nın danışmanı olan Prof. Doğan Soyaslan'ın tecavüz konusunda söylediği 'Tecavüz eden kişi ile evlenmek Türkiye'nin gerçeğidir. Hiç kimse bakire olmayan kadınla evlenmek istemez" sözleri ülke çapında olay yarattı, hukukçuları, sivil toplum kuruluşlarını ve vatandaşları ayağa kaldırdı biliyorsunuz. Danışmanını koruduğunu düşündürtecek sözleriyle Adalet Bakanı bile (her ne kadar "Ben kimseyi savunmuyorum ama o üniversitede ders veren bir profesör" dese de) büyük tepki aldı.Çarpık anlayış!Cumartesi akşamı Basın Kulübü programında (bu program giderek başarı çizgisini yükseltiyor) o sözleri sarf eden Prof. Soyaslan kadın hukukçu ve gazetecilerin karşısındaydı. Sabahın erken saatlerinde programa katılmam için aramalarına rağmen ben katılmamayı tercih ettim. Bu anlayışın karşısında konuşmanın gereksiz olduğuna inandığım için bunu yaptım.Nitekim programı izleyince katılmadığıma da sevindim. Prof. Soyaslan daha önce söylediklerini arka arkaya, bozuk plak gibi tekrarladı durdu. "Toplumun gerçekleri, Türkiye'nin realitesi" nden başka bir söz, hukukî bir açıklama bulamadı. Ve o beğenmediği;"Sizin temsil ettiğiniz kadınlar Türkiye'nin kaçta kaçı? Türkiye'nin gerçeği başkadır" dediği, bir ara "Bakın siz okumuşsunuz, avukat olmuşsunuz, daha az dindarsınız" gibi abuk bir cümleyi ağzından kaçırdığı kadın hukukçuların, gazetecilerin bilgisi ve doğruluğu karşısında balon gibi söndü, izleyenleri, başta kendi meslektaşları olmak üzere hayretten dehşete sürükledi.Kadınlar saatlerce irrasyonel konuşmalara rasyonel karşılıklar aramaktan bitkin düştüler.Bu programda beni memnun eden iki şey vardı; biri bazı kadın meslektaşlanmızın bugüne kadar ciddi şekilde üzerine eğilmedikleri Türk Ceza Kanunu hakkında büyük bir sorumlulukla çok güzel konuşmalar yapmaları. Kadın haklarının "cinsel özgürlük"ten çok yasalar karşısında erkeklerle eşit muamele görmek, eşit haklara sahip olmak anlamına geldiğini fark etmiş olmaları.Diğeri ise bugüne kadar ısrarla üzerinde durarak neredeyse dizi yazı haline getirdiğim, yeni tasarıdaki hatalı maddelerin tek tek tartışılması. Prof. Soyaslan'ın bir söylediğini hemen sonraki cümlede değiştirmesi sonucu ortaya çıkan çelişkilerle dolu konuşma bu ülkede yasa yapanların kimler olduğunu göstermesi açısından tam bir ibret tablosuydu.Devam edecek)Vahşi futbol!İngiltere'de Spor Bakanı Türkiye-İngiltere maçının devre arası görüntülerinin TV'lerde gösterilmesine karşı çıkmıştı hatırlayacaksınız."Bunları çocuklar, gençler de izliyor. Kavga görüntüleri onlara kötü örnek olur. Taklit etmeye kalkabilirler" demişti. Son günlerde Türkiye'de oynanan maçlarda olup bitenleri izleyen çocuklar neler yapabilir onu da bizden bir ilgili anlatsa bari.Hakemlere saldırılıyor, tribünlerden takım yöneticilerine ağza alınmayacak küfürler ediliyor, rakip oyuncular birbirini "kan davalısı" gibi görüyor ve daha neler neler. İşin en acı tarafı bunların hepsi Trabzon'da oynanacak bir maç için oraya giden Fenerbahçe taraftarlarının yaptığı yanında detay kalıyor.Başı sorundan kurtulmayan topluma bir de "toplu maç felâketi" yaşatmak üzere bıçak, pala, balta, satırla maç izlemeye gidiyor beyler.Yabancı gazetelerin, futbol taraftarlarının "Barbar Türkler" lâfını doğrulamak üzere.İyi ki sıkı bir kontrol var ve bunların çoğunu stadlara sokmuyorlar (Bu arada Trabzon Emniyet Müdürlüğü'nü de kutlamak lâzım.)Bu ölçüsüz, spora saygısız, gözünü kan bürümüş insanlar yalnız kendine ve seçeceği kurbana değil, tuttuğu takıma da büyük zarar veriyor, tepki almasına, adının kötü anılmasına neden oluyor.Lucescu'nun, "Türkiye'de maçlar savaş gibi geçiyor. Korkarak maçlara çıkıyoruz" sözünün ciddiye alınması için ne bekliyorlar acaba?Yetmedi mi maçlarda bıçaklanıp ölen gençler?
Gazetelerin, TV'lerin haberleri arasında fazla göze çarpmayan ama gündeme renk, heyecan katan küçük haberler vardır.Örneğin seksle ilgili bu tür küçük haberler çok sık yayınlanır.Geçenlerde biri galiba şöyleydi; "Yapılan araştırmada seksin mutluluk verdiği, ömrü uzattığı anlaşıldı. Sık seks kalpten beyine her organa yararlı. Prezervatifsiz seksin etkisi ise daha fazla." 'Eyvah' dedim görür görmez, yanına gerekli notu koymamışlar; "Prezervatifsiz seksin nüfus arttırmadaki etkisi de daha fazladır."Arkadan birkaç gün önce: "Seks zayıflatıyor. Yarım saatlik seks ile kaybedilen kalori oram yarım saat yürüyüştekine eşit" haberi gelince nüfus konusunda söyleyecek şey kalmadı. Zayıflama öyle çılgın bir trend halinde ve spor salonları öyle pahalı ki. Bu haberlerden sonra 3 yıl içinde nüfusumuzun 70'ten 100'e çıkmasını kimse önleyemez. Yararlarının bu kadar çok olduğu her fırsatta tekrarlanan eylemin uygulama yaşının ortaokula inmesini de. Millet sağlığını düşünecek elbet!!Bu haberlerden sonra bizim gazetede de şu haber çıktı:"Batılı kızlar da evinin kadını olmak istiyor. Yeni neslin kızları evde oturup çocuk büyütmeyi tercih ediyor. İngilterede beş bin kıza uygulanan ankette kızların yüzde 90'ı eşlerinin veya birlikte yaşadıkları erkek arkadaşlarının evi geçindirmesi gerektiğini söyledi. Her 4 kızdan birinin hayattaki önceliği kariyer yerine çocuk yapmak."İyi, güzel. Ama neden aynı ankette eş veya erkek arkadaşlarından ayrıldıkları takdirde ne yapacaklarını da sormamışlar? Öyle ya, bir beraberlik sonsuza kadar sürmeyebilir, o zaman evi kim geçindirecek?Bu tür minicik haberler bazen büyük zararlar verebilir. Meselâ İngiltere'de yapılan bu anketin sonucunun aynen evlilik hakkında sürekli yazılan olumsuzluklar, "aşkı mutlaka bitirdiğine, her evlilikte bir süre sonra "sıkılma" nın kaçınılmaz olduğuna" dair yazılar gibi (üstelik bu ahkâmların çoğu da ya mutsuz evlilik yaşamış veya hiç yaşamamış birileri tarafından kesilir nedense) gençleri olumsuz etkilemesi mümkün.Oysa örneğin yukarıdaki son haberde çok önemli bir nokta var hatırlatılması gereken. İngiltere'de ve birçok batı ülkesinde insanlan geçindirecek bir "işsizlik sigortası" verilir. Bizde ise bu yok. İşsiz kadın sokakta ve aç kalır.Ayrıca İngiltere'deki rakamlara bakılacak olursa çalışan kadın sayısında bir azalma görülmeyeceğine de eminim.Sonuç olarak... Küçük haberlere hemen inanmayın bence!Akıllı saksılarÖnce şunu söyleyeyim ki bundan sonra kızdığınız birine "aptal, boş" anlamında "saksı kafalı" diyemeyeceksiniz. Saksının bile akıllısını ürettiler artık. Akıllı saksının şık bir ismi de var: Lechuza.Almanya'da tam 2 yıllık bir laboratuvar ve Ziraat Fakültesi çalışması sonucu geliştirilen ve üretilen Lechuza saksılarının marifeti nedir, anlatayım...İçine yerleştirilen özel bir sulama sistemi bitkilerde kılcal damarların gelişmesini sağlıyor. Su haznesine suyu dolduruyorsunuz ve 1.5-3 ay arasında (saksının yerine, büyüklüğüne, bitkinin cinsine göre) saksı toprağa gereken suyu kendi veriyor.Böylece artık tatile giderken çiçeklerinizi sulayacak birini aramayacaksınız. (Kamer Genç ne yapacak bu durumda, o bir soru olabilir tabiî.) Lechuza'ların öyle büyük boyda olanları var ki, evinizi veya balkonunuzu limon, portakal ağaçlarıyla bahçeye çevirmeniz mümkün. Muz ağacı bile yetişiyor içinde. Adres mi? Vereyim hemen: Türkiye yetkili temsilcisi, AS Dış Ticaret ve Peyzaj Ltd. Şti. Mühürdar Cad. No:54, Kaptan İş Merkezi D. 19 Kadıköy
Perşembe akşamı Uğur Dündar'ın Arena'sında çok ama çok enteresan bir tablo ile karşılaştık.Zuhurat Baba Türbesi'nde seçimden bir yıl önce ve bir yıl sonra yaptığı çekimlerde işsizlik, enflasyon, vatandaşın duyguları açısından değişimi gözlemek üzere sorular soran Dündar'a cevap veren kadınlar arasında tartışma yaşandı.Seçimden önce Türbe'de toplanan çok sayıda başörtülü kadın (başörtüler türban şeklinde değil, çene altından bağlı) göğüslerini yumruklayarak ağlıyor, işsizlik ve parasızlıktan çaresiz kaldıklarını, çocuklarının bunalıma girdiğini anlatarak koalisyon hükümetine beddua ediyorlardı.Seçimden bir yıl sonra yapılan çekimlerde tablo değişmemişti. Tek bir fark dışında...Başörtülerini aynı şekilde çene altından düğümle (eşarp) olarak bağlayan kadınlar aynı şikayetlerle ağlıyor "Açız, ailelerimiz, çocuklarımız aç. Bir daha onlara oy vermeyeceğiz. Değişen bir şey yok. Kendi maaşlarını arttırıyor, kendi eş dostlarını işe alıyor, halkı hiç düşünmüyorlar" diyorlardı. Fakat bu kez aralarında başörtüsünü türban şeklinde bağlayanlar da vardı. Onlar durumdan memnundu. Gidiş gayet iyiydi, sorun yoktu. "Hükümet ne yapsın"dı.Başörtülüler türbanlılara karşıBu iki grup kadın bir süre sonra aralarında kıyasıya tartışmaya başladılar.Böyle bir tabloya ilk kez şahit olduğum için bana çok ilginç geldi.Keşke Uğur Dündar programın o sahnelerini yeniden yayınlasa.Bence hükümetin izlemesinde de toplum kadar yarar var. Siyasi başörtüsüyle diğeri arasındaki farkı görmeleri açısından!Cumhurbaşkanı su içerseSuyunu çıkardık bu işin haberiniz olsun. Söylenenleri, yazılanları görünce 'abarttık yani' dememek mümkün değil.Bazı arkadaşlar Cumhurbaşkanı Sezer'in Anıtkabir'de imza defterinin başında su içmesini öyle büyüttüler, öyle büyüttüler ki duyan kıyamet koptu sanır.Neymiş; "Ramazanda oruçluların karşısında nasıl su içer" miş.Eh pes yani. Herkes oruç tutmak zorunda değil, bu her insanın kendi tasarrufunda olan bir karar, o bir yana.Hasta olabilir insan. (Daha önceki törenlerde olmasa bile bu kez olabilir.) İlaç alıyor olabilir. Bu nedenle veya başka nedenlerle ağzı kuruyabilir. Yaş nedeniyle aşırı heyecan vücutta rahatsızlık yaratmış olabilir. Neticede Cumhurbaşkanı orta yaşın üstünde...Ayrıca insan oruç iken su içen, yemek yiyenleri görmesi onu etkilemez. Tutmayanlar bunu bilmezler, Allah'tan bir sabır gelir insana.Ve ayrıca sebebi ne olursa olsun size ne, bize ne?İşte din inanç, devlet işlerinde her gün vatandaşların önüne sürülürse sonuç bu oluyor. Bir çentik... Bir çentik daha, bööylece çorap söküğü gibi gidiyor.Hani ben de Cumhurbaşkanı Sezer'i ilk günden beri zaman zaman eleştirmişimdir ama doğruya doğru. Eleştirmemiz yanlış eleştirileri eleştirmemize de engel değil yani!Bırakın dağınık kalsın!Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in konuşmasında hayati önem taşıyan bir nokta gözönüne çıktı. "Hayatî" kelimesi tam yerine oturuyor çünkü bu kanunlar insanların hayatıyla oynuyor. Yasalardaki boşluklar yüzünden sinemaya gitmek bile genç bir kızın ölüm nedeni olabiliyor.Başa dönelim, hayati nokta şuydu; Bakan Çiçek yeni TCK tasarısının bazı maddelerine gösterilen tepkilerden söz ederken:"Acele etmemizin nedeni var. 450 maddelik tasarıyı geri çekersek bu fırsat kaçacak. Bir daha ele alınması çok uzun sürecek" cümlesini sarf etti. Ağzından mı kaçtı bilmiyorum. Zira bir yasanın palas pandıras, vatandaşları arasında ayırımcılık yapacak, çocuk tecavüzlerini, cinayetleri arttıracak şekilde geçirilmesi için bu bir neden olamaz.2001 yılında Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk tamamen aynı hataya düşmüş, bütün uyarılarımıza rağmen "Yeni Medeni Kanun bizim zamanımızdageçsin. Hazır Meclis'e gelmişken bu fırsat kaçmasın"telaşıyla işi aceleye getirmiş ve Medeni Kanun 17 milyon kadına haksızlık yaratacak şekilde çıkarılıvermişti.Kadınları Medeni Kanun uygulamalarında görülmeyecek şekilde "2002'den önce evlenenler, sonra evlenenler" diye gruplara ayıran yasa maddelerini değiştirmek için hâlâ uğraşılıyor ve düzeltilmesi için daha kimbilir ne mücadele verilecek.Onun için Adalet Bakanı'na 'Aman' dedim, 'Aman... Acele etmeyin, bırakın kaçsın. Üzerinde özenle çalışılarak tekrar gelsin Meclis'e. Bundan iyidir.'İşte TCK tasarısını izleyen, yeni maddeleri doğru şekilde oluşturan hukukçuların en çok buna dikkat etmeleri gerekiyor.Ceza yasaları da Medeni Kanun gibi, bir gece yarısı, herkes evinde uykudayken gizlice geçivermesin.Böyle de hileler yapılabiliyor malûmunuz!
Çarşamba günü Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in Adalet Komisyonu'nda tecavüz konusunda akla mantığa sığmaz konuşmalar yapan danışmanını savunması ile ilgili bir yazı yazmıştım. O yazıda, Atilla Engin adlı okurumun bana sorduğu "Flört eden genç kızlara fahişe diyen şahıs Adalet Bakanı olurken itiraz ettiniz mi, sivil toplum kuruluşlarını uyardınız mı?" soruları yer alıyordu. Aynı zamanda, danışmanının konuşmasını "düşünce özgürlüğü" ile savunan Bakan'a kanunların oluşmasına katkıda bulunan insanların anlamsız konuşmalarının düşünce özgürlüğü ile açıklanamayacağını hatırlatıyordum. Adalet Bakanı yazıyı okur okumaz aradı ve yıllar önce "Flört eden genç kızlar" için böyle bir söz söylemediğini, kendisine sorulan "İsveç'teki serbest birliktelikler" ile ilgili bir soruya "Bizim hukukumuzda nikâha dayalı evlilik geçerlidir" cevabını verdiğini, bu cevabın soruyu soran gazeteci tarafından saptırıldığını, yıllardır her fırsatta bunu açıkladığını anlattı. Kendisinin de iki kızı olduğundan, bu tür yazıların aile huzurunu bozabileceğinden, kızlarına karşı zor duruma düşmekten söz etti: "Size saygı duyuyorum ama bunları yazmayın, yazılar kalıcı oluyor, 10 yıl sonra da insanın karşısına çıkıyor" dedi.Çok hak verdim, insan kendi çocuktan büyüyüp her şeyi değerlendirecek duruma gelince daha dikkatli konuşmak zorunda kalıyor. Bakan Çiçek bunları söyleyince ben de kendilerine iki kızı olmasının TCK da çıkacak yasalara daha da özen gösterilmesine neden olabileceğini söyledim. O yasalar bütün genç kız ve kadınları ilgilendiriyor sonuçta. Bakan daha sonra danışmanını savunma gayreti içinde olmadığını, "o arkadaş"ın eğitiminin büyük kısmını yurtdışında yaptığını, üniversitede ders verdiğini anlattı. Ne yapacaksınız, öğrenmeyen nerede olursa olsun öğrenmiyor. Onun yerine o Komisyon'a girebilecek, konunun mükemmel uzmanı yüzlerce çağdaş kadın hukukçu var ülkede. Ama nedense bu "zihniyet" bir tercih nedeni. Bugün Bakan Cemil Çiçek'e söz verdiğim açıklamalarını yazdım, konuşmasının en önemli kısmını yarın anlatacağım.Ben de krizdeyim!Kriz arayacak olduktan sonra öyle çok malzeme var ki sıkıntı çekmiyor insan... Örneğin milletvekillerinin "Cumhuriyet Resepsiyonu" krizini her gün göre göre aklıma düştü. Neden biz köşe yazarlarının da bir krizi olmasın? Şu andan tezi yok krizdeyim ben. 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel döneminde yazarlar (en azından bir kısmı) Cumhuriyet Resepsiyonu'na davet edilirlerdi. Bu yıl Sayın Sezer sadece genel yayın yönetmenlerini mi davet etti, yoksa onları da mı etmedi bilmiyorum. Zaten Cumhurbaşkanı'nın gazetecileri pek sevmediğini baştan beri anlamış bulunuyoruz. Bırakın röportaj vermeyi filân onları görüş sahası içinde istemiyor. Bu da halkın sesi, gözü, kulağı olan medya görevlilerinin işlerini hakkıyla yapabilmelerini engelliyor ve onları komplekse sokuyor. Eh, milletvekilleri ne kadar kamu hizmeti yapıyorsa medya da aynını yaptığına göre, onlar eşleri için ayağa kalkıyor da biz niye kalkmayalım. Ben ayaklandım, yazıyı da ayakta yazıyorum, bundan sonra da gelmeyecek davetiyelerim için eylem yapabilirim böyle biline!(Not: Yine de eylem için çok önemli günleri, millî bayramları seçmeyeceğimi tahmin edebilirsiniz sanırım.)
Öğle namazını bitirdikten sonra pencerenin önüne oturup gazetelerini okumaya başlamış olan annem bir ara başını kaldırarak gözlüklerinin üzerinden bana baktı ve:"Bence Sezer çok haklı, ben senin gibi düşünmüyorum" dedi.Cumhurbaşkanı'nın "Atatürk'e yemini unutmayın" sözlerini okumaktaydı muhtemelen...Hemen atıldım:"Ben de haklı olduğuna inanıyorum anne, neden öyle söylüyorsun?"Bir an 'acaba yazılarımı acaba okumuyor mu veya yeterince dikkatle okumuyor mu' düşüncesi geçti aklımdan ama sonra "davetiyelerin değişik şekilde düzenlenebileceği" ile ilgili yazdıklarımı farklı algılamış olabileceğini düşündüm.Zira davetiye sorunu ortaya çıktığı gün 'Cumhurbaşkanı Sezer'in gönderdiği davetiyelerde şekilde hata olabilir ama özde, esasta hata yok. Anayasa ne diyorsa onu yapıyor' diye yazmış ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin de ilgili maddelerini yazmıştım. Bir sonraki yazım ise 'milletvekillerinin Meclis'e girerken Anayasa'ya ve laik Cumhuriyet'e (namus ve şerefleri üzerine) bağlılık yemini ettiklerini' hatırlatıyordu.Bugün (29 Ekim) Cumhuriyet'in 80. yıldönümü gibi önemli ve bütün ülkede coşkuyla kutlanan bir günde AKP milletvekillerinin, üstelik Genel Başkan'larının izniyle, şehir dışına çıktıklarını, Meclis Başkanı'nın önce güler yüzle ve tatlı dille uyum içinde görünüp "Elbette gideceğim" dedikten sonra "Annem hasta" mazeretiyle törenden, Resepsiyon'dan kaçtığını gördükten sonra özü, şekli falan da kalmadı işin...Milyonlarca insan gibi ben de bu eylemde iyi niyet olmadığına, açıkça Cumhuriyet kutlamalarına karşı bir tavır alındığına, türbanlı eşlerin bahane yapıldığına inanıyorum. Sezer kesinlikle haklı!Fırsatı oya çevirmekMaksat bal gibi 80. yıl kutlamalarına gölge düşürmek, ülkede anarşi ortamı yaratmaktır.Kendilerini halk gözünde mağdur durumuna getirme, fırsatı oya çevirme" çabasıdır."Biz çoğunlukla Meclis'e girelim de bakalım siz laiklik kurallarını nasıl koruyacaksınız" anlayışının geldiği noktadır.Sadece Cumhurbaşkanı'na, protokole başkaldırı ve inatlaşma değil, laik rejime ve ona inananlara karşı çıkmaktır. Bunu yapanlar insan haklarından düşünce özgürlüğüne kadar her kavramı siyasi çıkar uğruna yozlaştırmaktan ve olay çıkarmaktan çekinmemektedir. Değişim lafları aynen lâfta kalmıştır.Toplum bu popülist gösteriyi yutmamak "Laiklik yeniden tanımlanmalı" demagojisiyle rejimin dibini kazanlara, aykırı olmanın kendilerine puan kazandıracağını sanan aydınlar arka çıkmamalı. (Artık bu çabayı da kimse yutmuyor ya...) Çünkü savunulan ilkeler bize ait değil, evrensel kurallar, doğrulardır. AİHM'ye gidildiğinde bu açıkça ortaya çıkmaktadır.Eğer iyi niyet olsa, Meclis Başkanı ve milletvekilleri önce törenlere katık, böyle bir günde olay çıkarmaz, sonra demokratik yollarla kendilerinin çoğunluk oldukları TBMM'de çözümlerini ararlardı. Bunu yapacaklarına, TV'lere çıkıp "Ben onların yerinde olsam eylem yapardım" diyen kışkırtıcıların söylediğini yaptılar.Bence AKP bu ortamı yaratmakla huzur ve güven arayarak kendisine oy veren seçmenine de saygısızlık etmiştir.Her neyse... 80. yıl onlar olmadan da yeterince coşkuyla kutlandı. Darısı 100. yıla!Kadın milletvekillerinin basın toplantısıTBMM'deki çalışmaları yakından izleyen Avukat Sema Kendirci dün telefon ederek önemli bir gelişmeyi haber verdi. Meclis'teki kadın milletvekilleri (hangileri olduğunu yakında öğreneceğiz) hukukçularla çalışmalarını tamamlamış ve TCK'da tecavüz ve cinayetler konusunda kadın ve çocuklara büyük haksızlık yaratan maddeleri düzelterek önerge haline getirmişler. Bugün TBMM'de bir basın toplantısıyla bunu açıklayacaklar. TV ve gazetecilere bir de ben duyurmuş olayım.Yarın Adalet Bakanı bana neden kızmış onu ve yaptığımız telefon konuşmasını anlatacağım.
Bugün bu sözü söylemeye her Türk vatandaşının hakkı var. Millî Mucadele'yı kazanan, bir avuç cesur insanla yola çıkarak koca bir milleti peşinden sürükleyen, imkânsızı başararak onları kazanacaklarına inandıran büyük önderimizin kurduğu Cumhuriyeti 80 yıl korumayı başardığımız için hepimizin.Onun dediği gibi "dahili ve harici" tüm düşmanlarına, 80 yıl içinde binlerce soruna, olaya, yolsuzluğa, teröre her turlu engele rağmen sonuçta onun bize devrettiği özgür, demokratik, laik rejim olduğu gibi korunmuştur.Her ne kadar "Ne Mutlu Türküm Diyene" sözünü söylemekten ve hatta Cumhuriyet'ten rahatsız olanlar bugün, 21 yüzyılda bile rejime karşı konuşabiliyor ise de yine Cumhunyet sayesinde yapabildiklerini biliyorlar.Ve Türkiye yine o Cumhuriyet sayesinde en medeni dünya ülkelerinin sahip olduğu özgürlüğe sahip tek Müslüman ülke olma ayrıcalığını sürdürüyor. Bundan sonra da sürdüreceğine, bu ülke uğruna gözünü kırpmadan canını vermiş gençlerin, düşman kuşatması alfanda sırtına bebeğini bağlayıp cephane taşımış anaların asil kanına sahip vatandaşların güveni ve inancı sonsuzdur.Cumhuriyet'in 80. yıldönümü yurdun her köşesinde görülmemiş bir coşkuyla kutlanıyor. Günlerdir Anıtkabir on binlerce vatandaşın akınına uğruyor. İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği'nin 28 Ekim'de yine bu kutlamalar çerçevesinde yaptığı toplantının davetiyesi harikaydı. Atatürk'ün söylev ve demeçlerinden alınmış sözleri sizin de duymanızı istiyorum:"Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; sinesinde yetiştirerek başının üstüne çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki özü çok iyi incelemek dikkatinden bir an bile vazgeçmesin.""Tarihi yaşadığımız gibi yazdık; ama geleceği Cumhuriyet'e inananlara, koruyanlara ve yaşatanlara emanet etmek lâzımdır.""Kendilerine bir ulusun tarihi verilmiş kişiler, ulusun gücünü, yalnız ve ancak yine ulusun gerçek çıkarları ve yetenekleri yolunda kullanmakta sorumlu olduklarını bir an bile unutmamalıdırlar."Cumhuriyet'in 80. yıldönümü hepimize kutlu olsun. Onunla gurur duyuyoruz!Düşünce özgürlüğüAdalet Bakanı Çiçek, bekaret ile ilgili veciz(!) açıklamalarıyla takdir(l) toplayan danışmanı Doğan Soyaslariı "düşünce özgürlüğü" ilkesiyle savunmuş."Birileri beğenmediğiniz bir görüş açıkladığında saygı göstermelisiniz. Hem AB kriterleri deyip hem de size ters gelen görüşlere bu kadar sert karşı çıkamazsınız" buyurmuş.Kendisine hatırlatmamaya çalışıyoruz ama Atilla Engin isimli bir okurum uzun bir mektupta mutlaka hatırlatmamız gerektiğini iddia ederek bana soruyor;"Genç kızların flört etmesini fuhuş sayan, onları fahişe addeden bu şahıs Adalet Bakanı olarak atandığında sesinizi yükseltip itiraz ettiniz mi?""Sivil Toplum kuruluşlarını uyararak görevinizi yaptınız mı?"Cevabım 'Hayır, etmedim, yapmadım. Çünkü bize değiştiklerini söylediler. Biz de samimi olduklarını ümit ettik,'Bakan Cemil Çiçek'e şimdi hatırlatıyorum ki, bu Soyaslan isimli şahıs "birileri" değil, Adalet Bakanı adına Komisyon'da konuşan kişidir. Onun danışmanıdır. Ve o Komisyorida çıkacak kararlar bir toplumu kuşaklar boyu etkileyecektir.Bu nedenle çağdşı görüşlerini millete maletmeye çalışmasına düşünce özgürlüğü bahane edilemez. Adalet Bakanı nın savunması insana "özrü kabahatinden büyük" sözünü hatırlatıyor.Provokasyonİngilizce'den dilimize geçen ve sıkça kullandığımız bir kelime. Yine son dönemde bu konuda gayret gösterenlerin artmasıyla daha da sık kullanılmaya başlandı.Provoke etmekten (kışkırtmak) türemiş. Pazartesi günkü yazımda, son anda telefonda eklediğim "Aksini söyleyenler kesinlikle provokasyon yapıyorlar" cümlesinde bir hata sonucu "provakasyon" olarak yazılmış, özür dileyerek düzeltiyorum.
Hayırlı bir Ramazan ayı diliyorum hepinize sevgili okurlar. Her ne kadar dini-inancı tekelinde görenler kendi -siyasi- görüşlerini desteklemeyenleri iyi Müslüman saymıyorlarsa da Ramazan'in ilk sahur saatlerinde 4 evden 3'ünün ışıkları yanıyordu şüphesiz.Aynen iftar saatlerinde tüm cadde ve sokakların bir ay boyunca bomboş kalacağı gibi... Her kesimden, her yaştan insanın dini görevini seve seve yaptığını gösteren bu belirtiler toplumu inanan, inanmayan, dindar, laik, Müslüman veya olmayan şeklinde gruplara bölme gayreti içindekilere hiçbir şey ifade etmiyor.Meclis Başkanı'nın milletvekillerini anketlerle gruplara ayırmaya çalıştığı bir ülkede şaşmamak lâzım. "Tesettür Kur'an'da yok, bu söz, türban yorumla getirilmiştir" demelerine rağmen türbanlı olanlara mütedeyyin, inanan, dindar gibi tanımlamalar uygun görülüyor, türban takmayanlar ne oluyor bu durumda, belli değil. Beyler, hanımlar uygun görmüyorsa onlar kesinlikle "dindar" sınıfına alınmıyorlar. "Din ile devlet işlerinin" aynlması gerektiğine yemin edenler her Allah'ın günü insanların din duygularını sömürerek oya çevirebilmek için bu şart unutuyor, işlerine bakacaklarına ülkeyi karıştırıp insanları bir de kutuplara ayırıyorlar.Necmettin Erbakan'ın dini siyasi sömürü aleti yapma konusunu iyice abartarak ağzından kaçırdığı "Refah Partili olmayanlar Müslüman değildir" sözü, bu partilerin devamı olmadığını "değiştiklerini" iddia edenler tarafından neredeyse tekrarlanma noktasına gelecek.Şunu kafalarına sıkı şekilde vidalamaları gerekiyor ki, bu ülkede demokratik laik Cumhuriyet'in sahipleri nasıl belli bir kesim değil bütün Türk halkı ise, din ve inancın sahipleri de kendileri değil.Herkesin dini kendisinin bileceği, "dindar"ları seçme, ayırma hakkı da yalnız Yaradan'ın bileceği bir konu.Davete katılmamakDin sömürüsü yapan partilerden sağladığı çıkarlar herkes tarafından açıkça bilinen isimler TV'ye çıkıp "dindarların haklarını savunuyorum" dediğinde ne kadar tepki alıyorsa, dini bahane ederek ülkeyi karıştıran siyasetçiler de o kadar tepki alıyorlar.Cumhurbaşkanı Sezer Cumhuriyet Resepsiyonu'nu sadece milletvekillerine verip eşlerini hiç davet etmeyebilirdi. Davetiyede bir hata yapılmış ve kıyafet belirtmek yerine önlem olarak laikliğin gereği olan kıyafet zorunluluğuna uymayacağı bilinen eşler davet edilmemiş ise iktidar milletvekillerinin davete katılmayarak olay çıkarması son derece yanlıştır. Her gün ayrı bir milletvekilinin bu konuda konuşarak haber oluşturması daha da yanlıştır. Aksini söyleyenler açıkça provakasyon yapıyor.Böylesine önemli bir milli bayram davetine katılmak onların görevlerinin bir parçasıdır. Türkiye'nin, tüm yaşadıklarından sonra yeni gerilimlere ihtiyacı yok.Bunca acı deneyimden sonra hala öğrenilemedi ki hiçbir sorun bu şekilde halledilemez.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "lüks otellerde iftarı yasaklaması, onun yerine harcanacak paraların yoksullara dağıtılması için yaptığı çağrı"ya gelince.Ne kadar doğru bir karar. Müslümanlıkta israf haramdır. Özellikle Türkiye gibi yoksulu bol bir ülkede, hele de Ramazan ayında israfa gidecek masraf fakirlere dağıtılmalıdır.Peki, aynı Tayyip Bey bu kararı neden oğluna yaptığı 9000 kişilik düğünde de uygulamamıştır? Neden Erbakan ve öğrencileri en pahalı düğünleri yapıp en pahalı evlerde yaşamaktadırlar?İnsanın aklına geliyor doğrusu. Elin ağzı torba değil ki büzesin!
Öyle bir dönemden geçiyor ve öyle akıl almaz olaylara, konuşmalara şahit oluyoruz ki hiç kimse üzerine düşen görevi yapmaktan kaçamaz.Hele bundan sonraki kuşaklara birinci dereceden borcu olan mesleklerde bulunanlar.Gazeteciler, hukukçular, eğitimciler, sivil toplum kuruluşları.Özellikle de kadınlar. Kadın meslek sahipleri.Cumartesi günü "Bakire krizi" başlıklı yazımda TCK Komisyonunda Bakanlık adına konuşan Prof. Doğan Soyaslan'ın "Tecavüz eden evlenirse suçu hafifletilmeli. Her erkek bakire ile evlenmek ister" sözüne değinmiş ve bu komisyonda yeni tasarıyı oluşturan bazı isimlerin psikolojik tedaviye ihtiyaçları olduğunu bir kez daha vurgulamıştım.Doğan Soyaslan'ın "Tecavüze uğrasam evlenirdim" sözlerini henüz duymamıştım bu satırları yazarken. Duyduktan sonra bazı isimlerin derhal bir kliniğe kapatılması gerektiğine inanıyorum. Hastalığın derecesi topluma aşırı zarar verecek duruma geldiğinde bu kaçınılmazdır. Bu sağlıksız kafalar yalnız kuşaklar boyu binlerce kadın ve çocuğun (her gün sayısı 8 ile 20 arasında değişen sapıklar tarafından Türkiye'nin her köşesinde tecavüze uğramış çocuk, genç kız ve kadının haberlerini okumaya devam ediyoruz) zarar görmesine neden olmayacaklar, toplumu -özellikle de eğitimsiz, işsiz, hasta insanları-suça teşvik edecekler.Suç ve ceza kavramını, kısacası adaleti ortadan kaldırıp dengesiz, çürük bir insan çoğunluğu, felaket haberlerinin art arda duyulduğu mutsuz, anarşik bir ülke yaratacaklar.Konuşmak lazım!Prof. (demeye bile dilim varmıyor) Soyaslan ve onunla birlikte komisyonda birkaç isim "Tecavüzden kaçamıyorsan bari keyfini çıkar" gibi garip, çağdaş ülkelerde duyulamayacak bir Türkiye esprisini gerçek yapmaya uğraşıyorlar.Onlar çocuk ve genç kızlara tecavüzün cezasını hafifletmeye uğraştıkça çocuklara toplu tecavüz haberleri giderek artıyor. Okulların önü sapıklarla doluyor.Türk Ceza Kanunu konusunda bir skandal yaşanmakta. Bu skandal, Cumhuriyet Resepsiyonu konusunda yaratılan "türban krizi" gibi başka olaylarla birlikte Cumhuriyet'in 80. yılına gölge düşürecektir.Bu akşam Habertürk'te "Basın Kulübü" nde kadın yazarlar bütün bu gölgeleri tartışacaklarmış. Dün Habertürk'ten aradılar, hâlâ rahatsızlığım tam olarak geçmediği için katılabilecek miyim bilmiyorum.Ama 15 yıldır kadın hakları konusunda ilgili bakanlar ve STK'lar ile dayanışma içinde ciddi şekilde mücadele veren, ayrımcılık, türban sorunu gibi konularda en fazla yazıya sahip bir gazeteci olarak şu anda bunu içtenlikle istiyorum.Hala profesörlerinin bile böylesi kafalar taşıdığı bir ülkede verilecek zararları önlemek için her şeyin açık açık tartışılması gerçekten şart oldu!İki kitapSon haftalarda elime geçen, başucumdan eksik etmediğim iki yeni kitap var. Biri, genç bir üp doktoru olan Murat Toktamışoğlu tarafından yazılmış; Aklın öteki Sesi, diğeri ise hepimizin merakı olan rüyaların anlamını öğrenebileceğiniz Düşler Penceresi. Nil Eldem uzun bir çalışma sonucunda rüya yorumlarını çok güzel düzenlemiş. Size de duyurayım dedim.İyi Pazarlar diliyorum.