Vurun Alpay'a

16 Ekim 2003

Gençliğimin yarısından çoğu İngiltere'de geçti. 16-17 yaşlarında lisan okuluyla başlayan bağlantım bugüne kadar sürmüştür.Bir İngiliz üniversitesinden (Manchester) mezunum. Daha sonra yıllarca orada yaşadım, hâlâ her yıl en az birkaç defa giderim, benim için ikinci "ev" gibidir. Neredeyse Türk kadar İngiliz arkadaşım vardır, İngilizleri severim.Ee, bu durumda nasıl oluyor da bazı arkadaşlar Alpay'a hücum eder, tek suçlu olarak onu görürken ben Beckham'ın ve İngiliz oyuncuların saldırgan, terbiyesiz, saygısız davrandığını düşünüyorum?Nasıl olduğunu anlatayım. Bir kere bütün sevgime ve bağlılığıma rağmen ben sonuçta Türk'üm. Gözlerim kör değil ve çok şükür mantığım, kafam da yerli yerinde.Bir farklılığım daha var; ben bu İngiliz milletinin maç-futbol denince nasıl delirdiğini, sınır tanımadığını defalarca yakından gördüm. Manchester'da bunu görürsünüz. Ayrıca birkaç yıl önce Leeds'de yapılan Galatasaray-Leeds kupa maçını yerinde izledim.Kendi takımımız gol attığında korkudan tezahürat yapamamayı, "pub"larda erkek gazetecilerimizin korkudan içki bile alamayışını, 'Türkiye'den nefret eden ayağa kalksın" diye bağırdıklarında stadyumdaki 40 bin kişinin ayağa kalktığını, bir maçın nasıl Roma döneminin aslan güreşi yapılan arenalarına çevrildiğini gördüm / yaşadım.Bunun üstüne bir de Beckham'ın dünya çapındaki popülaritesini küstahlığa varan bir cesaretle, maçlarda takımı lehine defalarca kullandığını biliyorum.Bu maçta Alpay söylenmemesi gereken bir sözü söylemiş, konuşmaması gereken yerde konuşmuşsa bile bunun karşılığı David Beckham'ın ve takımının o davranışları olamazdı. Kafa atan, arkasından koşan, arkadaşlarıyla Türk futbolcularına saldıran, kamerayı kapatan hep Beckham'dı. Eğer ortada yanlış olmasa kamerayı kapatmaya gerek duymazdı.'O görüntüler tekrar tekrar izlenmeli ve İngilizlere izletilmeli' ısrarım da bunun için. Federasyonlar, disiplin kuruluşları vs. var, gider şikayetini yapar. Maçtan sonra konuşur, anlatır, halleder. 'Dünyanın en centilmeni' olduğunu gerine gerine iddia eden bir ülkenin sporcusu öyle davranmaz. İngiltere'de futbolcumuza karşı böylesi bir linç kampanyası sürüyor. Bu fırsatla toptan Türk takımı kötü tanıtılıyor. Mirror yazan Oliver Holt gibi bazı İngiliz gazeteciler "Daha anlayışlı olmak lâzım. Alpay'a yapılanı haksız buluyorum. Spor centilmenliği bu değil" diyor. İngiliz arkadaşlarımın tümü onun gibi düşünüyor. Ama bizimkiler tek suçlu olarak Alpay'ı gösteriyor.Neymiş; huysuzmuş, hep yaparmış, falanmış, filanmış.Biz asla nerede ne yapmamız gerektiğini öğrenemeyeceğiz. Alpay ne kadar suçluysa Beckham ve arkadaşları 10 kat daha suçlu. İşte bantlar ortada!Listede Derviş de yok!Bir haftadır şiddetli gripten muzdarip şekilde evden yazıyorum yazılarımı. Bu yüzden, ne zamandır çıkmayı plânladığım seyahati, katılmam gereken toplantıları ve hatta... Hatta diyorum, her ne kadar Hürriyet Gazetesi'ne (yapımcısı Doğan Yayın Grubu'na bağlı bir şirket olsa bile) öncelik tanımalarına biraz kızsam da kaçırmazdım çünkü. Asmalı Konak filminin galasını kaçırdım.Eh, madem ki evde oturmaktayım, Cuma günleri yazı günüm olmamasına rağmen yazıyorum. Nerede kalmıştık?TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın milletvekilleri için hazırlattığı garip anketin tamamı açıklanmadığı için dün eksik yazmışım. Sorular yayınlandıkça daha da garip bir durum ortaya çıkıyor.Meselâ "Aşağıdaki özelliklerin sizi tanımlamada hangi ölçüde uygun olduğunu belirtiniz" sorusunun içeriğinin çoğu aynı kişiye uygun olabilir.Yani aynı kişi aynı anda "Atatürkçü, Cumhuriyetçi, demokrat, dindar, feminist, laik, liberal, muhafazakar, Müslüman, sosyal demokrat, Kemalist" olabilir. Nitekim AKP'nin kadın milletvekilleri içinde de bu tanımlara uyan isimler olduğunu sanıyorum. Kaldı ki normal şartlarda "kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olmasını isteyenlere" feminist dendiğine göre erkek milletvekilleri içinde de uyan isimler vardır.Gel gör ki AKP milletvekillerinin bu soruya dürüst cevap vermesinin hiç de kolay olmayacağını sanıyorum ben. Soranın beklentileri cevapları kesin etkileyecektir."Siyasetçi ve devlet adamlarıyla ilgili kanaatler" sorusundaki karmaşayı ise anlamak mümkün değil. Akla gelen gelmeyen, olacak olmayan isimler alt alta dizilmiş. Buna rağmen Kemal Derviş'in adı listede yok. alınmaması bir başka ilginç nokta. Oysa Derviş tekrar sahneye çıkıyor. Başrollerden birini oynamak üzere. Neden unutuldu dersiniz?Not: 'Meclisteki kadınlar hayatta mı?' yazımın devamını yarın vereceğim.

Devamını Oku

Meclis'teki kadınlar hayatta mı?

15 Ekim 2003

Polisi bıçaklayan kapkaççıların bile "17 yaşında, ceza için yaşı tutmuyor" mazeretiyle savcı tarafından serbest bırakıldığı bir ülkede adalet aramak ne derece akıllı bir davranıştır bilmiyorum. Ama ümitle aramaya devam etmekten başka çaremiz yok.Gazetelerde kadınların uğradığı şiddet haberleri hiç bu kadar yoğun şekilde yer almamıştı. Gün geçmiyor ki bir erkek arkadaş, eş ya da herhangi birileri tarafından 20-30 kez bıçaklanarak öldürülmüş, vücudu dağlanmış, tecavüze uğramış, şiddetin her türünü yaşamış kadınların fotoğraflarını görmeyelim.Türkiye'de kadınların karşılaştığı haksızlıklara, şiddet olaylarına çare bulunması gerekiyor. Bir yandan yasalar karşısında böcek muamelesi gören, isteyenin çekip vurduğu, vurulmayanların uğradığı travma ile intihar ettiği bir kadın nüfusuyla bu ülke "Uyum yasalarını çıkardım, hadi beni AB'ye alın" diyemez.Bu "uyum yasaları" kapsamında çıkarılmak istenen ve sözüm ona "reform niteliğinde" denilen yeni Türk Ceza Kanunu tasarısına mutlaka "re" ile başlayan bir benzetme yapılacaksa bu "reform" değil "rezalet" olabilir ancak. Nedenini daha önce etraflı şekilde açıklamıştım, önceki gün Vatan'da tekrar madde madde yer aldı. Örneğin; adam öldürmenin cezası 20 yıl ise "namus" gerekçesiyle işlenen cinayetlerde ceza 15 yıldan 5 yıla kadar düşebilecek. Ya da, 15 yaşından küçük kız çocuklarına tecavüz edenler bile "Rızasıyla ilişkiye girdi" dediği anda cezası 15 yıldan 4 yıla inebilecek.Daha bunun gibi akla gelmedik ne maddeler... AKP Hükümeti, eski Adalet Bakanı Aysel Çelikel'in, kendisinden de önce uzun yıllar süren çalışmaları toplayarak yaptırdığı, kadınlara karşı bu haksızlıkları ortadan kaldıracak değişiklikleri tasandan alelacele çıkarttı. Oysa aynı tasarı bir önceki hükümet döneminde Bakanlar Kurulu'na sevk edilmiş, seçim nedeniyle kadük hale gelmişti.Şimdi... Yukarıda, örnek olarak yazdığım sadece iki maddeye baktığınızda bile rezaleti görebiliyorsunuz. Bugün en vahşi cinayetlerde, öldüren erkeğin ilk sözü "Beni aldatıyordu" veya "Onu yolda bir erkekle gördüm". Geçen gün "Okumak istiyorum" dediği için sevdiği kızı vuran, muhtemelen ruh sağlığı fena halde bozuk genç de aynı sözü söylüyordu: "Sokakta biriyle gördüm..."(Devam edecek)Hep aynı yemek!"Biz bu filmi daha önce görmüştük" de diyebilirsiniz, "Yine aynı yemeği ısıtıp ısıtıp önümüze sürüyorlar" da...Daha önceki hükümetler döneminde gördüğümüz manzara tekrarlanıyor. AKP Hükümeti iktidara geldiğinden bu yana aynı taktiğin defalarca uygulandığını biz de daha önce yazmıştık zaten...Bakanlardan biri bir açıklama yapıyor, diğeri veya Başbakan çıkıp düzeltiyor. Olmayacak bir konu ortaya atılıyor, büyük tepki gelince hemen dönüş yapılıyor.Bir yanda "tabanı koruma" gayreti, öte yanda iktidarı koruma"... Ne zamana kadar? Ne zamana kadar toplum bu oyunlarla, yapay gündemlerle çalkalanıp duracak?Milli Eğitim Bakanı'nın daha imam hatiplerle ilgili yasa çıkmadan "Oldu, bitti, hayırlı olsun" demesi yine tozu dumana kattı.Arkadan Adalet Bakanı Cemil Çiçek hemen durumu toparlamaya çalıştı."Durun bakalım, daha Meclis'te kabul edilmedi. Kimse mutlaka edileceğini de söyleyemez."En son olarak Başbakan meslek okulları ile ilgili yasanın da YÖK tasarısıyla ile birlikte ele alınmasına karar verdi.Ne enteresan... Devlet yönetimi mi, mahalle arasında çelik çömlek oyunu mu anlamak imkânsız. Belki de papatya falına bakarak karar veriyorlardır kim bilir.Onlar oyuna dalınca biz de geçen hükümetler döneminde olduğu gibi yine milletçe Mehter Takımı oyunu oynuyoruz:Bir ileri, bir geri... Bir ileri, bir geri... Hadi başlayalım.Arınç'ın garip anketi TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın milletvekillerine uyguladığı anketi duyunca Kasım ayını beklemeden bir yaşıma daha girdim.Milletvekillerinin "dindar mı, laik mi" olduğunu da öğrenmek istiyormuş. Yanlış mı yazılmış acaba haber? Böyle olamaz, bir yanlışlık olmalı. Haydi, hangi lideri ne kadar beğendikleri gibi bir magazin sorusuna da gülmeyelim, TBMM'de bugüne kadar yaşanmış komikliklerin denendiğine şaşırmayalım ama bu soru şaşılmayacak gibi değil.Laiklikle dindarlığın birbirine karşıt anlamlı olamayacağını, Meclis Başkanlığına gelmiş biri herhalde biliyordur. "Laiklik" kelimesinin ancak "dinlere eşit mesafede durulması, böylece her dinin ve inancın aynı şekilde güvence altına alınması, belli bir dinin (çoğunluk bile olsa) devlet yönetiminde baskın olmaması, din ve devlet işlerinin aynlması" demek olduğunu, hele de bir hukukçu olarak öğrenmiştir.Ne derseniz deyin, bence bu anket haberinde bir yanlışlık var!

Devamını Oku

Bir avuç dolar için...

14 Ekim 2003

Uyku haram bize anlaşıldı. Türk müsün derdin var, Türk müsün huzuru rüyanda görürsün.Önümüzdeki aylarda da nasıl bir ufkumuzun olacağının, bize hangi huzursuzlukların reva görüleceğinin işaretleri gelmeye başladı. Bağdat'ta Türkiye Büyükelçiliğine yapılan intihar saldırısı, Kuzey Irak Kürtlerinin "Türkleri Kuzey Irak'tan geçirtmeyiz" sözleri, buna karşılık Genelkurmay'ın "Saldırırlarsa vururuz" cevabı, hiç üstümüze vazife olmayan bir savaşa atılacağımızı şimdiden açıkça anlatıyor.Elbette bu durumda "Ne zannediyordunuz, böyle bir işe girişirken her şey göze alınmalı. Asker icabında ölmeyi de bilmeli" diyenler olacaktır. Ama böyle bir işe girişirken kaybedeceklerimiz (hele bu kayıp yüzlerce askerimizin canıyla ve yıllarca sürecek endişe ve üzüntülerle ölçülecekse) karşılığında ülkenin gerçekten buna zorunlu olup olmadığı da iyice düşünülmeli.Amerika ne PKK, ne de Kuzey Irak'taki diğer potansiyel sorunların çözümü konusunda kesin bir söz vermiş değil. Yani 11 Eylül olayıyla terörün doruk noktasını yaşamış olan bir ülke, PKK gibi bir terör örgütünün faaliyetini önleme şartı için kendisine verilecek cevabı bekliyor.Cevap olumsuz ise belki hiçbir şey yapmayacak. Hatta belki de bu kez kafamıza çuval geçirmek yerine PKK-KADEK'i ve Kuzey Irak Kürt'lerini ceza olarak kullanacak. Kim bilir, her şey olabilir. Aynı Amerika geçmişte işbirliği yaptığı lider ve örgütlerin karşısına sonradan düşman olarak çıkmadı mı? Çıktı.Bunları ve Irak'ta kaynayan bir cehennem kazanı olduğunu bilerek, üstelik ABD'den kesin bir olumlu yanıt bile almamışken neden o kazana atlıyoruz? Aklımızı mı kaçırdık?İnsan artık bu işini bilmezliğe bu "zamanlama"dan anlamazlığa isyan ediyor.1 Mart'ta çıkarılması gereken kararı çıkaramıyoruz çünkü "TBMM istemiyor, demokrasi var, susalım" vs. vs.Şimdi çıkmaması gereken karar (üstelik 8.5 milyarcık -bizde gidenlerin yanında devede kulak- bir kredi kararından hemen sonra) çıkıyor, çünkü bu kez Tayyip Bey başbakan, kafamıza çuvalları giyip dersimizi de almışız. Hükümet de 1 Mart'taki hatasının Türkiye'ye nelere patladığını görmüş.Ama el insaf. İktidarın bir yandan tabanını, bir yandan zevahiri kurtarmak için yaptığı üst üste hataların cezasını hep 70 milyon çekiyor.Gururumuz ayaklar altına alınıyor, memleket ateşin içine atılıyor, 1 Mart tezkeresinin kayıplarını telâfi edeceğiz diye çok büyük başka kayıplara kapı açılıyor.Türkiye ABD'ye de "diplomasi"yi hatırlatmak ve bu hatadan dönmek zorunda.Onların paralı askeri durumunda "biz barış gücüyüz" palavrasıyla ne kimseyi inandırmamız, ne de bu işten kârlı çıkmamız mümkün.ABD'den başka hiç kimse tarafından istenmeyen barış gücü olur mu?TRT izletmeliİngiltere-Türkiye maçı konusunda dün başladığımız yazıya devam ediyoruz...'Türklerin şiddete başvurduğu' İngiliz basınında yaygın şekilde empoze edildi. Biz bunları sineye çekip, halı altına süpürdüğümüz için olaylar birikerek "Türkiye'ye karşı uluslararası nefret"e dönüşüyor. Bu kanı yaygınlaştıkça İngilizlerin yaptığı gibi "organize moral bozma komplosu" bile haklı bir zemin bulabiliyor.TRT'nin elindeki maç arası görüntüler tekrar tekrar yayınlanmalı, yabancı TV'lerde gösterilmesi sağlanmalı ve mutlaka İngiliz Futbol Federasyonu (ya da her ne ise) ile halkına izlettirilmeli.Tamamen suçlu olduklarını, sporun "centilmenliği" ile ilgisi olmayan tutumlarını hiç değilse görsünler. Bu kez de susar ve kabullenirsek helâl olsun İngilizlere. İyi tufaya getirdiler bizi!

Devamını Oku

TÜSİAD'ın önerisine ne diyor?

13 Ekim 2003

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Havaalanı'nda imam hatiplerle ilgili yeni yasa hakkında konuşmuş: "Hukuka aykırı düzenleme yapsak kendi kendimizi affetmeyiz. Tasarıyı hemen geri çekeriz. Ayrıca biz kimseyle koalisyon değiliz." Bir "rüya"dır tutturdular ya, rüyayı da unutmamış:"Kimsenin bizim niyetimizi sorgulamaya, rüyalarımıza sansür koymaya hakkı yoktur."Olay hukuka bal gibi aykırı, aykırı olmasına da o sözü bir yana bırakırsanız diğerlerinden sonuç çıkardığınızda elde kalan nedir?"Kardeşim sorgu, sual, tartışmaya açmak filân yok. Biz dedik, olacakkk! Çikolata kağıdına sardıklarımız yutulacak. Afiyet olsun"Geçenlerde yazmıştım, bir devlet adamı "Güç yozlaşmaya yatkındır, mutlak güç ise kesinlikle yozlaşır" demiş. Bu, birdenbire yüzde 25 oyla gelen yüzde 65'lik güç AKP'yi "gaza gelme yozlaşmasına yöneltmemeli.Hele enflasyon, ekonomi düzeldi hikâyeleri hiç. İnsanoğlu gariptir zira; kendi duymak istediği lâfı atar ortaya, sonra kimin attığını unutur, inanıverir.Ekonomistler bu aldatıcı tablonun durgunluktan, alım gücünün iyice düşmesinden ileri geldiğini söylüyorlar. "Yatınmcılar, istihdam, satışlar arttığı, ülke düze çıktığı için değil" diyorlar.Halka sorsanız, şu sıralar ceplerinden çalınan ek vergilerden başka konusu yok.YÖK Yasası'ndan önce, alelacele, neyin doğru olduğu anlaşılmadan imam hatiplerle ilgili katsayı yasasını çıkarmak, çıkmadan önce "Hayırlı olsun" demek ülke için hayra alamet midir orasını bilemem. Bildiğim şey: din adamlığı veya belli mesleki branşlarda eğitim almış öğrencilerin aynı zamanda, normal-standart lise müfredatı okumuşlarla aynı şartlarda ve bu kez ikinci meslek edinmek üzere sınava girmesi bu kez normal lise öğrencilerine karşı büyük bir haksızlık yaratacaktır. Milli Eğitim Bakanı şu soruyu cevaplamak; "Her şey tek bir sınavla oluyorsa, ortaokul mezunu bir öğrenci de ÖSS'yi kazanırsa üniversiteye girebilir mi?"Bir de TÜSİAD'ın gayet iyi bir öneri olan teklifini nasıl değerlendirdiğini..."Madem ki imam hatip mezunlarının üniversiteye girmesi bu kadar isteniyor, ihtiyaç fazlası okulları neden hemen normal liseye çevirmiyorlar?"Lütfen Sayın Bakan, cevaplayın hem ne de olsa adımız demokrasi, değil mi?Bırakın bu ezik psikolojiyi!Kararlıyım, futbol işine burnumu sokacağım yine... Hâlâ sinirim geçmedi zira.İstediğimiz sonucun alınamadığı her millî maçtan sonra kendimize bin türlü mazeret aramamız çok kötü bir huy.Son derece profesyonel bir ekip olan, oyuncuların her biri yıllardır sayısız maç (ve uluslar arası maç) yapmış olan millî takım için bunlar ne derece anlamlı sözlerdir, bir düşünün.Laf aramızdayken açık konuşabiliriz; Sakin olmak, her türlü toplumsal beklentiyi hesaba katmak, "yenilme"yi aklına bile getirmemek (yenmeye programlanmak) onların görevinin ve eğitiminin bir parçası. (Benzer cümleleri Süreyya Ayhan ikinci geldiğinde de yazmıştım.)Hele profesyonel çalışan, bu işin maddi karşılığını da hakkıyla alan insanlar için. Yok böyle mazeretler...Kendilerini psikolojik olarak ve antrenmanlarla yeterince hazırladıklarında bal gibi sonuç alıyor bu takım.Tartışılacaksa iki önemli nokta var tekrar düşünülmesi gereken... İngiliz takımının oyuncularının her şeyden önce vücutları bizimkilerden daha formda. Hepsi sırım gibiler. İnce, uzun, atletik. Eh "sağlam kafa, sağlam vücutta" olduğuna göre psikolojilerinin baştan, daha fazla artı ile yarışa başlayacağı tahmin edilebilir. Besbelli diyetlerine ve yaşamlarına çok dikkat ediyorlar. Bizim bazı millî oyuncular gibi "yaşam benim yaşamım, para benim param, kimse işime karışamaz" düşüncesinde olduklarını hiç sanmıyorum. Bir ülkeyi temsil eden görevdeki insanların bunu söylemeye hakkı olmadığını da biliyorlardır şüphesiz.Böylesine disiplinli bir görüntü, böyle bir birlik ruhu başka türlü sağlanamaz.TRT izletmeliİkincisi; İngilizlerin maç arasında plânlı ve kararlı olarak, grup halinde saldırıya geçtiği görüntülerde mevcut. Bizimkiler karşılık bile vermemişler. Alpay'ın bir cümlesi de bu organize girişime neden gösterilemez. Küfrettiği yalanının, kavga sırasında kamerayı kapatmaya çalışan Beckham psikopatı tarafından uydurulmuş olmadığını kim iddia edebilir? Başka türlü attığı kafayı nasıl açıklayacaktı? (Devam edecek)

Devamını Oku

Küstah Beckham!

12 Ekim 2003

Cumartesi akşamına kadar severdim bu adamı. Sempati duyardım en azından, bırak ister istemez yakışıklılığından, başarısından her insanoğlu gibi etkilenmeyi bir yana... Bütün o şöhrete, servete, özelliklere rağmen düzgün, güler yüzlü, mütevazı tavırlı olduğu için sempati duyardım.Bitti... O gece tamamen bitti. Neffrett... Soğuk, kendini beğenmiş, kasıntı, şımarık, aşağılayıcı, berbat bir adam olduğunu anladık.Neydi bizim futbolculara karşı o tavrı öyle? Elini uzatanı itiyor, sırtına dokunanı silkeliyor. Bir ara soyunma odasında Alpay'ı da itmiş galiba... Penaltıyı da atamadı zaten beceriksiz züppe.Ben ağzını kolay kolay bozmayan biriyimdir aslında, çook çok kızdım kusura bakmayın. Hak ediyor bu yani, yüzüne söylenmesini de hak ediyor. O gece gol atamayışımızdan değil, bu Beckham'ın yaptıklarını sindiremediğim için uykum kaçtı. Sabaha kadar cin Ali gibi oturdum öylece.Hayır neye sinirleniyorum biliyor musunuz, adam tavrını baştan belli etti. Bizimkilere cüzzamlı gibi davranıyor. O böyle yaptıkça onlar sempati gösteriyorlar. Hani saha bizim, "konuksever Türk"lük falan var serde anladık ama yine aynı hikâye. Abartıyoruz.Bizim milliler de karar alsınlar bu şımarık heriflere yaklaşıp sempati göstermesinler.İstedik mi bal gibi kendi sahalarında, en iyi takımlarını yeniyoruz. Yakında bunları da yeneriz inşallah, küstahlıklarını alır, Galatasaray-Leeds veya Beşiktaş-Chelsea maçlarında olduğu gibi gargara yaparlar.Tepeden bakmaksa tercihleri, biz de bakalım, neyimiz eksik?Tevazunun, dostluğun bile bir ölçüsü ve zamanı olmalıymış demek ki!ÇEV'in Eğitim PaneliÇağdaş Eğitim Vakfı 13 Ekim Pazartesi günü (bugün) Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in de ağı bir sempozyum düzenliyor. Genç insan gücünün yetiştirilmesini sağlayacak yeni atılımlar, 8 yıllık kesintisiz ilköğretim, mesleki ve teknik eğitimin yeniden örgütlendirilmesi, yüksek öğrenimdeki dar boğazların giderilmesi gibi birçok konunun tartışılacağı ve çözüm önerilerinin değerlendirileceği çok önemli bir toplantı ve panel olacak bu.Cumhuriyet'ten bugüne eğitim uygulamaları, gelişmeleri, eğitim-ekonomik kalkınma, eğitim-din, eğitim-feslefe ilişkileri uzmanlar, eğitimciler tarafından çeşitli boyutlarıyla değerlendirilecek.Bakan Hüseyin Çelik, Prof. Dr. Ayhan O. Çavdar (Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyesi ve İlk Başkanı), Prof. Dr. Cem Alptekin (Boğaziçi Üniv. Eğitim Fak. Dekanı), Gülseven G. Yaşer (ÇEV Başkanı), Prof. Dr. Nur Serter (İstanbul Univ. Rektör Yrd.), Doç. Dr. Şengül Hable-mitoğlu (Ankara Univ. Eko. Yük. Okulu Öğr. Üyesi), Tufan Türenç (Hürriyet Gazetesi Yazı İşleri Md. ve Yazarı) değerli konuşmacılardan bazıları.ÇEV Başkanı Gülseven G. Yaşer bu paneli benim yönetmemi teklif etti ama Pazartesi günü seyahatte olacağım için ne yazık ki bu onuru ve zevki kaçırdım. Yoksa sadece yönetme değil, izleme, dinleme fırsatını da asla kaçırmak istemezdim. Bakan'la dekanların karşı görüşleri tartışacağı bilgilendirici ve ilginç bir panel olacak. -Bari siz, İstanbul'da olanlar kaçırmayın. Eğitim ve sorunlarının çözümü ülkemizin, geleceğimizin en önemli konusu!

Devamını Oku

Ojeli eller cebe!

11 Ekim 2003

Ojeli mojeli, bu eller her şeyden önce heyecanlı şu anda. Birkaç saat kalmış olan maçı aklımdan çıkaramadığım için hafif titriyorlar. Acaba Pazar günü nasıl bir ruh hali içinde olacağız? Gazetelerinizi keyifle mi okuyacaksınız, sıkıntıyla mı? Umarım keyifle... Haydi omuzumdaki şu "erkek hakları" yükünü atayım. Yok böyle bir şey. Etiler, Erenköy, Bağcılar veya Batman... Fark etmez, Türkiye'de kadın hâlâ ikinci sınıf vatandaş. Bakın Başbakan'ın partisinin kadın kolları üyelerine söylediğine, anlayın. Ne diyor Erdoğan kadınlara; "Çalışın, çok çalışın. Ama sakın mevki beklemeyin. İşler erkeklerin."Önce şunu hemen söyleyeyim ki benim için kadın hakları kadının erkek gibi yaşaması, gecesini gündüzüne katıp sokak sokak, bar, pavyon gezmesi veya kadınsı görevlerin zorla erkeğe yüklenmesi demek olmadı hiçbir zaman. İsteyen bunları da yapar, medeni ülkelerde kimse kimseye karışamaz ama ben kadınla erkeğin her şeyden önce kafa olarak, psikolojik yapı olarak farklı olduğuna inanıyorum.Bu inancım tıpta da ispatlanmıştır sonradan. Kadınlar beyinlerinin her iki yarısını da (hazır olun beyler, sinirlenmeyin lütfen. Hele maçın sonucu umduğunuz gibi olmadıysa isterseniz devam etmeyin okumaya) gayet etkin biçimde kullanırken erkekler sadece bir yarısını kullanabiliyorlar. Matematik, dil, zekâ gibi özellikler yanında duyguları yöneten bölüm de kadınlarda daha yoğun şekilde kullanılıyor. Durum bundan ibarettir. Burada bitirecek değilim tabiî, biraz sürecek bu Pazar işkencesi... Etekli İktidar- Erkek Hakları Kitabı' nın yazarı Sinan Akyüz'den uzun bir mail geldiğini söylemiştim. Kitabı da alıp biraz göz gezdirdim, aynen tahmin ettiğim gibi, beni şaşırtan hiçbir şey yok, tek bir satır bile. Kitap feminizme yalnızca kadınların cinsel özgürlüğü hareketi, kadınlara ise "erkekleri dolar işareti olarak gören yaratıklar" olarak bakıyor. Oysa Ivana Trump'ın sözünden, yazarın arkadaşı Cihan'in duygularına, Tanrı'nın erkekten sonra neden kadını yarattığına, aşkta-ilişkide erkeğin masumiyeti(!)ne, kadın taktiklerine karşılık erkek taktiklerine kadar her ama her konuda anında ÇOK HOŞ bir karşı görüş, karşı tez üretmek mümkün. Örneğin ben iki kız çocuk annesi olduğum için çok sık olarak (15-22) yaş arası genç kız gruplarıyla sohbet ederim. Bu kitapta kadınlar için söylenenler, sadece o genç kızların "erkek arkadaşlar" hakkındaki şikayetleri yanında bile hiç kalır.Güven erozyonuDemek ki her şeyden önce sızlanmalar, şikayetler tek taraflı değil, karşılıklı. Genç kızlar (ve kadınlar) da erkeklerin taktiklerinden, komplekslerinden fena halde sıkılmış durumdalar. Haydi Türkiye'nin genelini bir yana bırakalım, zaten ona göz attığımızda erkek hakkı lâfını tümüyle rafa kaldırmak gerekiyor ama (eğer genellemeye kesin kararlı iseniz) modern, eğitimli, kariyer sahibi kadınlarla erkeklerin ilişkisinde de erkeğe karşı haksız bir durum olduğunu söylemek mümkün değil. Bu ne panik, bu ne güven erozyonudur? Durun bakalım, dün bir bugün iki. Kadınların, yüzyıllardır erkeklere ait olan hükmeden rolü paylaşmaya başladığına daha kaç gün oldu? Kadınlar bunca zamandır katlandılar, en eğitimli kocadan bile alkol, şiddet, baskının her türlüsüne göğüs gerdiler de erkekler (genellemeyelim BAZI erkekler) neden bu kadar çabuk pes diyorlar? Hem güçlü erkek rolüne yapışıp hem de neden hesap ödemekten şikayetçi oluyorlar.Demek hayat böyle olunca zor oluyormuş değil mi modern beyler? (Devam edebilir)(Not: Bu satırların yazarı kadın haklarını daha çok yasalar karşısında eşit haklara sahip olmak ve fırsat eşitliği verilmesi olarak görmektedir.)

Devamını Oku

Oldu-bitti sistemiyle karşı karşıya! (2)

10 Ekim 2003

Perşembe günü yazımın ilk bölümünde; "Demek ki Türkiye'ye bir tek parti iktidarının gelmesi, yönetimi hükümdarlık haline getirmeye yetebiliyor" demiş ve 'duble yol'dan söz etmiştim. Başbakan Erdoğan "hükümdarlık" iddiamı doğrulamış bu arada. Kendisine teşekkür ederim. Şimdi devam ediyoruz...Son haberlere göre YÖK başkanı arük Milli Eğitim Bakanı'na bağlanıyormuş. ÖSYM Başkanı'na bile ne yapacağını artık Bakan söyleyecekmiş. Duyulunca kıyamet kopmasaydı rektörleri de kendileri atayacak, böylece bırakın özerk üniversite hayalini, üniversiteler tamamen iktidar yönetiminde olacaktı. Peki YÖK başkanının Bakan'a bağlanması kararı duyulup, tartışılıp, neyin doğru olduğuna karar verildi mi? Hayır. Hükümet istedi, oldu.Meslek liseleri meselesiArkadan meslek liseleri mezunlarının (başta imam hatipliler olmak üzere) üniversiteye girişlerindeki puanlama sisteminin değiştirilmesi konusu geliyor. Plân o kadar kolay başarılmakta ki şaşmamak mümkün değil. Bu konuda yapılan itirazlarda imam hatiplere karşı olmak gibi bir temel neden yok aslında ama şöyle bir neden var; bu kadar önemli bir kararın eğitimcilerle yeterince tartışılması yapılmadan, TV'lerde bu kararın ne gibi sakıncaları, yararları ve engelleri olduğu halka duyurulmadan neden şıpın işi oldu bittiye getiriliyor? Bir kere (eğitimcilerin de defalarca tekrarladığı gibi) üniversiteler için bir hazırlık formasyon dönemi vardır ki bu ancak klasik lise eğitiminde olur. Meslek liselerinde normal liseye eşit bir formasyon veriliyorsa o zaman da o meslek lisesi olamaz. Zira lise formasyonu zaten o kadar ağır ki, öğrencilerin çoğu yetişebilmek için kurs ve özel öğretmene ihtiyaç duyuyor. Hem sıkı bir meslek eğitimi alıp, hem de diğerini aynen başaran çocukların ancak süper öğrenci, okulların da süper okul olması gerekir. İkincisi; "Biz imam hatipten veya meslek lisesinden çıkıp üniversite sınavını kazanıyoruz, size ne" deniyorsa, o zaman ortaokul mezunu bir öğrenci liseyi okumadan üniversite sınavını kazansa o da üniversiteye girmeli midir? Yani iş, sınav kazanmakla biter mi? Üç; bu kararla, örneğin sadece imam yetiştirmek amacıyla başlatılmış olan okullar, laik-çağdaş eğitim yapan devlet okullarına "paralel" ve aynı konumda yaygın bir dinî eğitim alanı açmayacak mı? Bu durumda Tevhid-i Tedrisat kanunu ile güvence altına alınmış olan tek tip ve laik eğitim nasıl korunacak? Ve sonuncu olarak, bütün o meslek okullarında laboratuvar, atölye ve malzemelere harcanan trilyonlar oradan çıkan öğrenci başka mesleğe yöneldiğinde ziyan olmuş olmayacak mı?Bu fakir milletin parasını havaya savurmaya kimin hakkı vardır? Soru öyle çok ki bitmek bilmiyor. Kim cevaplayacak?

Devamını Oku

Tartışmaya gerek yok, oldu-bitti sistemi!

8 Ekim 2003

Demek ki Türkiye'ye bir tek parti iktidarının gelmesi yönetimi bir hükümdarlık haline getirmeye yetebilirmiş.Bana kalırsa şu anda ülkemizde açıktan açığa bir baskı rejimi uygulanmakta... Şeffaflık, demokrasi filân tümüyle hayal olmuş durumda. Aksini düşünen kesinlikle YA-NI-LI-YOR.Örnek mi, çook. Alın binlerce kilometrelik duble yol projesini. Duyulur duyulmaz tartışılmaya başlandı. Tartışılacak elbette, çünkü 70 milyonluk bir ülkeyi birkaç milyar dolar için dilenci gibi kapı kapı dolaştırıp, bir de üstüne para karşılığı siyasi anlaşmalar yaparak dünyaya rezil ederken bir yandan da iktidar partisi reklâmı olarak "duble yol" lüksünü inatla uygulayamazsınız. Duble yolunuz olmadığı için trafik sıkıntısı oluyorsa her gün trafiğe on binlerce yeni araç çıkarmaktan vazgeçmek gibi başka çözümler ararsınız. En azından içecek ayranınız olacağı güne kadar... Onun için proje bol miktarda tepki aldı. Aldı da ne oldu; Başbakan Tayyip Erdoğan geçenlerde yolların bir kısmının tamamlandığını söyledi, ihaleleri filân duyan var mı? (Devam Edecek...)Sıra erkek haklarında... Güldürmeyin bizi!(3)Dünkü yazımız şöyle bitmişti: İş iznini verecek olan erkek (baba veya koca), çalışmak isteyen ve izni olan kadına iş verecek olan yine erkek. Kentlerde medya başta olmak üzere iş alanlarının yönetim kadrolarına, Meclis'e bakın. Lütfen rakamların oranını bana da bildirin.Ağlıyorum yine!Daha sonra Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu'na gelelim. Mal Rejimine, gizli kamera olaylarında mağdur olan tarafa, tecavüz olaylarının mağdurlarına ve verilen cezalara, töre cinayetlerinin mağdurlarına ve verilen cezalara.Ay sinirim bozuldu, biraz ara verip güleceğim. Gülerken ağlamaya başladım, gördünüz mü şimdi? N'oldu bana acaba?Toparla kendini Ruhat ve anlatmaya devam et neden "erkek hakları" yerine kadın hakları savunuluyor bu ülkede... Kadınların erkeklere değil, erkeklerin kadınlara tecavüz ettiğini ve edenlerin anında serbest bırakıldığını anlat.Türkiye'nin birçok bölgesinde hâlâ kızların sinemaya gittiği veya bir erkekle konuştuğu için ailesi tarafından öldürüldüğünü, adına "töre cinayeti" dendiğini, bu cinayetlere-cezaların hafifletici nedenlerle verilmediğini, AKP milletvekillerinin hafifletici nedenlerin kaldırılması gerektiğini söyleyenlere "Ama töreler?" diyebildiğini anlat.1926'da çıkarılan ve 76 yıl kullanılan Medeni Kanun'da "mal rejimi"nin tamamen ve sadece erkekleri koruyacak, kadına ise hiçbir yasal hak vermeyecek şekilde düzenlendiğini ve 2002 yılına kadar tüm evliliklerde sadece erkeklerin kazançlı çıktığını, kadınların ise erkek istediğinde sokağa atıldığını hatırlat. 2002'de Medenî Kanun değişikliği ancak, zorla kabul ettirildiğinde bile halen evli olan kadınların büyük çoğunluğunun getirilen haklardan yararlandırılmadığını anlat.Ve sonra de ki 'Erkek haklarına sıra gelmemiştir, sizin için Erkek Sorunları ve Statüsü Genel Müdürlüğü' kurulamaz. Ancak ne zaman kurulur biliyor musunuz; Meclis'te, medya ve diğer iş alanlarının tümünün yönetim kadrolarında, büyükelçilik ve konsolosluklarda kadın sayısı erkek sayısının en az üç katı olduğunda (yine de bugünkü haksızlığa eşit olmuyor)... Ve, ve, ve 'Erkek Sığınma Evleri'ne de ihtiyaç hissedildiğinde. Yasalar, cinayetler, tecavüzler, gizli kamera olayları vs.vs. tersine döndüğünde.Yani, ne zaman? Çıkmaz ayın son Çarşamba'sında... Veya kırmızı kar yağdığı zaman!

Devamını Oku