Londra'da ilk günümdü. Kızlarla Sloane Street'te dolaşırken bir mağazaya girdik. Enteresandır, yabancı bir ülkede Türkler birbirlerini lisânı duymadan da tanırlar. Diğer milletlere de oluyor mu bilmem ama bizde kesin var bu. Bakışlar mıdır nedeni, duruş mudur bilemem ama bir şekilde tanıyorsunuz.Merdivenin kenarında duran grubun da Türk olduğunu hissettim, bununla birlikte kim olduklarına dikkat etmeden aşağı indim. Büyük kızımın kulağıma eğilerek "Anne, o karşılaştığımız kadın belediye başkanı değil miydi?" sorusu, anında kimi kastettiği çağrışımını yapmıştı ki tam o sırada bir hanımın hızla merdivenden inip bana yaklaştığını gördüm. "Afedersiniz, siz Ruhat Mengi'siniz değil mi?" - Evet."Ben Gülay Atığ'ın ablasıyım. Gülay sizi tanıdı, konuşmak istiyor."Hanım yukarı çıktı, bir dakika sonra iki kişi olarak indiler. O kadar uzun süre, o kadar büyük bir öfke duymuştum ki ona karşı, gülümseyemedim bile. O gülümseyerek elini uzattı.Eski Şişli Belediye Başkanı Gülay Atığ benim tüm gazetecilik hayatımın en büyük yanılgısı olarak kalmış olan isimdir. O günlerde, yeni evlendiği eşi Orhan Aslıtürk'le birlikte yurt dışına kaçmadan önce son röportajı benimle yapmış ve "çocuklarının üzerine" yemin ederek belediyede hiçbir yolsuzluğa yeltenmediğini, tam aksine son derece dürüst çalıştığını anlatmıştı. Ben de bir annenin asla yalan yere çocuklarının üstüne yemin edemeyeceğini düşünerek ona inanmıştım. Rahmetli Gülçin Telci kitabında "O Ruhat Mengi'ye yana yakıla kendisine iftira atıldığını anlatırken adamları yan odada dosyaları yok etmekle meşguldüler" diye yazmıştı. Ertesi gün Gülay Atığ ve eşi Türkiye'den kaçtılar.Atığ benden başka hiç kimseyle konuşmamış, yerini gizlemiş, ama işte yalanını da benim aracılığımla duyurmuştu."Ruhat Hanım, sizi gördüğüme çok sevindim. Yazılarınızı internet'ten her gün takip ediyorum."Düşüncelere öyle dalmışım ki bir sürece cevap vermedim. - Teşekkürler.Biz konuşurken kızlar 'ne olur, ne olmaz tartışma çıkabilir' diye uzaklaştılar. Oysa son derece sakinim, bunun nedeni Atığ'ın görüntüsündeki ciddi değişim mi acaba?"Özellikle Türk Ceza Kanunu hakkında uzun süreden beri verdiğiniz mücadeleyi çok takdir ediyorum."Evet, kesinlikle bu olmalı. Son görüşmemizde -gayet net hatırlıyorum- cildinin ve saçlarının parlaklığı, güzelliği dikkatimi çekmişti. O gün aslında şüphelenmeliydim, öyle neşeli, genç, dinamik ve mutlu görünüyordu ki. Hiç de büyük bir yolsuzlukla suçlanan "ünlü, başarılı belediye başkanı"nın üzüntüsü yoktu üzerinde. Oysa şimdi...İfadesiz bir yüzle başımı salladım, bir daha teşekkür etmedim bile.Şimdi bu halinden eser yoktu. Tam aksine (bu satırları da okuyacak şimdi) yüzü kırışmış, gözleri, saçlan tüm parlaklığını kaybetmiş, neredeyse on, onbeş yaş almış gibiydi (o kadar çok parası olduğuna göre, bu sözlerden sonra bir estetik yaptırır mı dersiniz?)Beni gördüğüne sevindiğini tekrarlayarak uzaklaşırken arkasından baktim. Hesaplar yanlış çıkmışü. Kendi ülkesine giremediği gibi, kendi vatandaşları tarafından da yolsuzlukla suçlanan, bir zamanlar sahip olduğu onca sevgiyi yitiren, çocuklarını bile yanına almadan kaçıp giden insanları hiçbir servetin mutlu etmeye yetmeyeceğini düşünememişlerdi.Yeni bir ülke, yeni bir şato, yeni bir eş, yeni bir bebek... Hiçbir şey insana kendi güzelim vatanının ve kendi çevresinin verdiği mutluluğu veremezdi. Unuttuktan, hesaplamadıktan tek şey (ve EN ÖNEMLİ ŞEY) buydu.Onu görüp söylemek istediğim iki cümleyi söyleyebilmeyi yıllarca beklemiştim ama o anda kızamadım ona.Adalet yerini bulmuştu çünkü. Sürgünün hapisten farkı yoktu. Kızamadım, acıdım.Umanm onun hikâyesi emanete hıyanet içinde olan başkalarına da ders olur!Uçakta namaz!İngiliz Havayollan'nın Londra-İstanbul seferi öncesinde uçağın içinde namaz kılan 7 Türk'ün sebep olduğu olay, din fanatizminin nerelere varacağına güzel bir örnekti.Aynı zamanda laikliğin önemini ve anlamını vurgulaması açısından da yararlı. Demek ki kamuya açık alanlarda dinsel gösterilere, faaliyetlere izin verilse bunlar olacak. Yani "namaz vaktim geldi, ben uçak kalkıyor filân dinlemem" diyen kendini ortaya atabilecek. Eh, takdir edersiniz ki bunu yapan, hastane, pastane, mahkeme, büro demeden masasının yanında da kılıverir namazını artık.Oysa ibadet dini açıdan da kişiye özel, onun için de özel alanlarda yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Tanımı da böyledir. Avrupa gezisine çıkan Dışişleri heyetinin AKP'li Başkanı (aynı zamanda eski Diyanet İşleri Başkanı) Prof. Dr. Sait Yazıcıoğlu da namazın resmi protokole alınmasına kızarken aynı açıklamayı yapmış: "Namaz özel bir şey. Tamamen kişiye özel, resmi programa konamaz" demişti.Aynca, seyahat gibi sıra dışı durumlarda veya başka nedenlerle zamanı kaçırıldığında "kaza namazı" imkânı verilmiştir. "Oruç" için de benzer kurallar vardır.Peki, uçakta namaz kılmaya kalkıp uçağın yeniden terminale dönmesine neden olan Müslümanlar, her Müslüman'ın bildiği şeyleri bilmiyorlar mıydı acaba? Bilmemeleri mümkün değil. En azından biri hatırlamalıydı.Bana hiç doğal gelmiyor bunlar. Onca yıl yüzlerce kez İngiltere'ye, oradan Türkiye'ye uçtum, başka ülkelere gidip geldim, Türklerle Araplarla dolu uçaklarda yolculuk yaptim, tek bir kez, yemin ederim tek bir kez uçakta namaz kılana rastlamadım.Müslümanlık yeni mi çıktı ki şimdi oluyor bütün bunlar? Bence aynı kişiler kesinlikle Türkiye'de de sorgulanmalı, Türk insanını "sorumsuz" (ve "dini bilgisi eksik") göstermelerinin nedeni anlaşılmalıydı.Bu tesadüflerin)!) hep aynı zamanlara denk gelmesi ve üzerinde yeterince durulmaması fazla bunaltmaya başladı artık!
Anayasa Mahkemesi'nin töre cinayetlerine indirimi onaylaması konusuna başka bir zaman değineceğim. Bugün daha önce yayınlanması gereken bir başka "olay"ı paylaşmak istiyorum sizlerle.AKP Hükümeti'nin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Güldal Akşit, partisinin tüm kadın milletvekilleriyle birlikte yeni TCK tasarısındaki hatalı maddeleri düzelten bir rapor hazırladıklarını belirten bir açıklama ile birlikte bu raporu bana gönderdi.Muhalefet partisi CHP'nin kadın milletvekilleri kendi aralarındaki bir çalışmayla benzer bir rapor hazırladılar. Türkiye'nin en uzman hukukçuları, ceza kanunlarında töre cinayetleri, tecavüz ve diğer konularda insan haklarına aykırı maddelerin değişmesi gerektiğini, TCK'nın bu haliyle Ortaçağ zihniyetini yansıttığını söylediler.Son olarak Diyarbakır'da halasının oğlu tarafından tecavüz edilen Kadriye "töre, namus diye üstüne saldıran erkek kardeşi tarafından öldürüldü. Gerçeğin ne, asıl suçlunun kim olduğunun hiçbir önemi yoktu. Kadındı ya, namus onu öldürmekle temizlenecekti.Tecavüz edilen kadın (ya da çocuk) istediği kadar masum olsun ne fark ederdi? Anlatmak mümkün müydü?Ve bir KADIN çıktı ülkenin parlamentosundan. Adını bile anmak istemeyeceğimiz bir kadın. Adana Milletvekili Zeynep Tekin şu inanılmaz sözleri söyledi:- "Tecavüz eden delikanlı haklı olmasa bile, karşısında onu o yola sevk eden bir dişi var."- "Kadının erkek arkadaşıyla cilveleşmesi, eline dokunması, saçını okşaması tahrik edici olabilir."- "Feminist duygularla ortaya çıkarak 'erkeğe ölüm' dercesine pankartlarla dolaşılmasından yana değilim. Onlarca kadın derneği var. Giyinip süsleniyorlar, medyanın önünde özürlü çocuklarla şov yapıyorlar. Ama Adana deprem geçirmiş, bir 'sığınma evi' yok."Biraz hümanizm?Bu hanıma biraz okumasını tavsiye edebilir miyiz? En azından gazeteleri okuyarak ülkesinin gerçeklerini öğrensin. Zira bu ülkede, 21'nci yüzyılda artık "aile içi tecavüze bile" ceza getirilmesi isteniyor. Bu ülkede 11-12 yaşındaki çocuklara kazık kadar adamlar tarafından toplu tecavüzler yapılıyor. Olay şahitli, ispatlı ortadayken hepsi serbest bırakılıyor. İstanbul'da Söğütlüçeşme İstasyonu'nda okuluna gitmek için tren bekleyen kız öğrenci kafasına taşla vurulduktan sonra tecavüz ediliyor.Ve bunları anlatan haberler her gün gazete ve TV'lerden veriliyor.Önce okumayı, sonra da feminist duyguları beğenmiyorsa hümanist duyguları deneyebilir mi M1LLETVEKİLİ hanım acaba? ACABA...?Okurumuz Hülya Akdeniz Atay, onun konuşmasını duyduktan sonra "Bu tip haberleri okuduğumda artık aklıma mukayyet olmakta inanın zorlanıyorum, iyi ki Meclis'te kadınlar çoğunlukta değil, ya bu kafada başkaları da olsaydı" diyen bir mektup göndermiş. Onunla aynı tepkiyi veren öyle çok mail ve faks var ki, bir bilse...Adana'daki "sığınma evi" meselesine gelince. Ben de Adanalıyım ve hiç değilse orada kadınlarla ilgili bir konuya duyarlılık göstermesine (!) memnun oldum. Ama yine gazete okumadığı ortaya çıkıyor.Şehirlerdeki mevcut birkaç sığınma evinin de çoğu son bir yıl içinde belediyeler tarafından kapatıldı. Kadın dernekleri bundan yakınıp duruyor.Haydi bakalım Tekin Hanım, sızlanmayı bırakın şu işe bir el verin de sevap kazanın.Kredi kartlarına dikkat!İki gün önce bir arkadaşım arayarak yana yakıla kredi kartının başına gelenleri anlattı. Bu konuda uzun süre önce bir uyan yaptığımı hatırlıyorum ama bir kez daha yazmak istiyorum. Arkadaşım İstanbul'dan hiçbir yere aynlmadığı halde kartı Amerika'da, Türkiye'de havayollarından butiklere kadar her alanda kullanılmış."On beş milyar hesap gelince şaşırıp kaldım, yüreğime inecekti" diyor. Neyse ki banka bu parayı ona ödetmemiş.Bilgi edinmek üzere adı geçen bankayı aradım ama kredi kartı soyguncularına ekstra bilgi olacağı endişesiyle sınırlı yardım edebileceklerini söylediler.Ve... Bankaların ellerinden geldiğince önlem almaya çalıştığını, kartların sigortası olduğunu ama telefonla verilen kart numaralarında ve hatta alışverişte kullanımlardan sonra bile tehlikenin ortaya çıkabileceğini anlattılar.Kendimizi nasıl garantiye alabileceğiz bu durumda, orası net olarak belli değil.Hesap ekstrelerinizi dikkatle inceleyin ve mümkün olduğunca telefonda kart numaranızı vermeyin.Gelişen teknolojiyle işimiz zor görünüyor!Turkcell okutuyor!Milli Eğitim Bakanlığı'nın desteği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği işbirliği ile Turkcell'in 2000 yılında başlattığı Çağdaş Türkiye'nin Çağdaş Kızları Projesi başarıyla sürüyor. Türkiye'nin 35 ilinden seçilen 5000 kız öğrencinin eğitim imkânı bulduğu projeye katılan öğrencilerden 1500'ü ilköğretim okullarını bitirmiş.2002'de ilköğretimden mezun olarak lise sınavlarına giren genç kızların çoğu Anadolu Liseleri'ni, Süper Liseleri, Anadolu Öğretmen Liseleri'ni ve Lisan ağırlıklı okullan kazanmış.Bunlar arasında liseyi bitirip üniversite sınavlarında başarılı olanlar yine Turkcell bursuyla yüksek öğrenime başlamış. 25 genç kız ise İstanbul'da TED Koleji'nde burslu olarak okuyor.Bu büyük projenin 2003 yılı burs dağıtım töreni 17 Kasım 2003 Pazartesi günü Erzurum'da yapıldı. Yoğun çalışma programım nedeniyle çok istememe rağmen bu törene katlamadım ama kalbim onlarla birlikteydi.Eğitime, dolayısıyla ülkenin kalkınmasına büyük katkıda bulunan Turkcell'i gönülden kutluyorum.Umarım kısa sürede mezunları 10 binleri bulur ve diğer kuruluşlara da örnek olur.Not: Sevgili okurlar, uzun süredir hiç tatil yapamadığım için yazılarıma bir süre ara veriyorum. Hepinizin mübarek Ramazan Bayramı'nı kutlar, sizlere de iyi tatiller dilerim.
HSBC Bank ve İngiliz Konsolosluğu'na yapılan hain saldırılardan sonra bizimkilerle birlikte CNN International ve BBC World kanallarından yurtdışı yayınları izliyorum.İki nokta dikkatimi çekiyor, birincisi her 5 dakikada bir, Türkiye'den konuştukları uzman ve gazetecilere "Sinagog saldırılarından sonra İstanbul'da ne gibi ciddi önlemler alındı" sorusunu soruyor ve verilmesi gereken cevapları alamıyorlar (Çünkü olaydan sonra gözle görülür bir faaliyet, saldırıya uğraması muhtemel yerlerde aşırı bir önlem yoktu.)Diğeri, İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu'nun konuşmasını vermek istiyorlar, orada da söylenen anlamlı bir söz yok. Kullanabildikleri tek cümle "Sinagog saldırılarını yapanlarla bunları yapanların aynı örgüt olduğu..." Oysa, ilk anda bile bir İçişleri Bakanı kısa fakat kapsamlı "nedenleri" de içeren öyle konuşmalar yapabilir ki. Ve yapmalı ki.Cumhurbaşkanı ve Başbakan'dan saatlerce ses çıkmıyor. İlk saldırıda Emniyet Müdürü'nün maça gittiği Letonya'dan ertesi gün dönmesinden bin beter bir trajik durum.Daha sonraki tüm konuşmalara dikkat ediyorsunuz, özellikle iktidar partisinin bakanları ve Başbakan saldırıların olası nedenlerine pek değinmiyor "Uluslararası terör, uluslararası siyasi olayların bir yansıması" gibi yuvarlak cümlelerle geçiştiriyorlar.Dün VATAN'a gelirken elimdeki gazetelerde Avrupalı liderlerin ve Bush'un "Laik demokratik İslâm ülkesine en güzel model olan", "Batıyla iyi ilişkiler içinde büyük, güçlü bir Müslüman ülke olan" Türkiye'nin bu nedenle kökten dinci terörün hedefi haline geldiğini, ama hiçbir engellemenin Türkiye'yi yolundan çevirmeyeceğine, AB yolunda daha da emin ve hızlı adımlarla yürüyeceğine inandıklarını anlatan açıklamalarını okuyorum. Bir yandan da radyoda Başbakan Tayyip Erdoğan konuşuyor.Tayyip Bey medyaya hücum etmekte. Sanki saldırıların suçlusu neredeyse medyaymış gibi bir öfke ve tonlama var konuşmasında. Ama "Laik demokratik, özgür rejiminin, batılı ülkelerle ilişkisinin, Avrupa yolunda ilerleyişinin, modern bir İslâm ülkesi görüntüsünün" bu terör eylemlerindeki rolünden hiç söz etmiyor.Ne o, ne İçişleri Bakanı, ne Meclis Başkanı konuşmalarında gerçek nedenleri vurgulayıp gerçek suçluları adını anarak lanetlemiyorlar.'Lanetleme' sözcüğü kullanılıyor ama öznesi genel. Birçok kimse bunu fark etmekte. Çok garip görünüyor, hatırlatmış olayım.Not: Sevgili okurlar, ne kadar dikkatli gözden geçirsek de, yazılarda bazen hatalar gözümüzden kaçabiliyor. Dünkü "İslâmiyeti terörle özdeşleştiriyorlar" başlıklı yazımda "Kadir günü arefesi" yanlışlıkla "arefesi öncesinde" yazılmış. İki kelime aynı anlama geldiği için önemli bir hata. Özürlerimle düzeltiyorum.
Ateş düştüğü yeri yakar" sözü ne kadar doğru. İnsan bir felâketin gerçek dehşetini ancak kendisi yaşadığında tam olarak anlayabiliyor.Ne 11 Eylül'de "İkiz Kuleler"e çarpan uçakların, ne o dev binalardan can havliyle atlayanların görüntüleri, ne Irak'taki savaş kanımızı bu kadar dondurmamış, yüreğimizin üstüne taş gibi oturmuştu.15 Kasım'daki Sinagog patlamalarının üzüntüsünden, etkisinden kendimizi kurtaramadan dünkü patlamalardaki kayıplarımıza ağlamaya başladık.Kızımın "Anne koş televizyona bak" çığlığıyla TV'nin başına fırladığımda ve "HSBC Bank"taki patlamayı duyduğumda önce aklıma o pırıl pırıl genç kızlar geldi. Benim de hesabımın bulunduğu ve tam o sabah uğrayacağım Etiler ve Teşvikiye şubelerindeki güler yüzlü, nazik, çalışkan genç kızlar.Hangi şube olduğunu öğrenmeden önce titremeye başladım."Allah'ım ya onlara bir şey olduysa, ya tanıdığım birine bir şey olduysa?" "Öldüyse, yaralandıysa" diyemiyordum, dilim varmıyordu.Genel Müdürlük binası olduğunu ve Kerem Yılmazer'in de patlama sırasında bankada bulunduğunu duyunca beni bir titreme aldı. Kutup soğuğuna uğramış gibi buz kesen vücudum bir yaprak gibi titriyordu.Acaba Kerem Yılmazer?... Acaba?... Ya...?Kızım? Küçük kızım okula giderken servis aracı o binanın yanından geçer... Acaba? Telefonlara sarıldım, hiçbiri çalışmıyordu. Titremem giderek arttı. Dişlerim birbirine vurmaya başladı.Çok şükür saatler sonra kızım şimdi evde... Ama Kerem Yılmazer yok. Ne evinde, ne de başka bir yerde yok artık. O hayat dolu, başarılı sanatçıyı maalesef kaybettik. Onlarca başka insanımızla birlikte, işte terörün ve fanatizmin gerçek yüzü... ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Blair de Londra'da, İstanbul'daki patlamaların ardından yaptıkları konuşmalarda böyle diyorlardı; "Terörün ve fanatizmin dünyayı getirdiği nokta bu işte!"Bir haftada İstanbul'daki 4 intihar saldırısı Türkiye'nin rahat bırakılmayacağının, demokratik, laik bir İslam ülkesi olarak istikrarın tehlike görüldüğünün açık göstergesi. El Kaide ve Türkiye'nin içindeki ortağı aşın dinci örgütün "İsrail, ABD ve İngiltere'ye destek verilmemesi" konusundaki mesajları da gayet açık.Bu olayların sonunda gerçekten de Bush ile Blair'in söyledikleri gibi "terörizmin başını ezme" misyonu başarılacak mı bilmiyoruz.Şimdilik bildiğimiz şey Türkiye'de acilen kontrollerin arttırılması ve kuş uçurtulmaması gerektiği.Bir haftadır yazıp durduğum gibi İstanbul'un "en kolay hedeflerden biri olması"nın sorumluluğunu birileri taşımalı.Taşıyamıyorlarsa okul ve işyerlerini tatil etsinler. Kahramanlık mesajları yeterli olmuyor! Çok sevdiğim değerli sanatçı Göksel Kortay'a sevgili eşi Kerem Yılmazer'i kaybettiği için başsağlığı diliyor en derin üzüntülerimi bildiriyorum Hepimizin başı sağolsun!Günün traji-komedisiDün bütün Türkiye ve dünya ülkeleri İstanbul'daki patlamalarla çalkalanırken "Ben Evleniyorum"isimli programın en ufak bir değişikliğe uğramadan, hiçbir anons yapılmadan devam etmesi gerçekten günün önemli bir olayıydı.Tam kara mizah!Kaan ve Atilla damat beyler üstlerinde birer smokin, aynaların karşısında saatlerce kendilerini süzüyorlar. Saçlar tel tel diziliyor, omuzlardaki tozlar bir bir ayıklanıyor, Clark bakışlarla ayna çatlatılıyor.Allah'ım dayanılır gibi değil. Hele o Kaan başlı başına bir vaka.Patlama olmasa bile bu kadar kendine dönük, kadından beter süse meraklı bir adamla evlenmek için sabır ister insanda.Programı ööylece, hiçbir şey olmamış gibi verenlere ise söyleyecek tek söz var:Pes doğrusu!
Adalet Komisyonu sözünde durdu ve beni mahkemeye verdi. Şimdi sıra geldi benim verdiğim söze... Ve sizinkilere!Yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı'nda tecavüz ile genelde "töre cinayeti" adı altında ele alınan namus cinayeti suçlarına getirilmek istenen indirimlerle ilgili tartışmaları hepiniz biliyorsunuz.Çok uzun yıllardır medya, sivil toplum kuruluşları ve hukukçuların "düzeltilmesi ve çağdaş normlara getirilmesi" için mücadele verdikleri, daha önceki bazı bakanlar döneminde de düzeltilmiş taslakların hazırlandığı maddelerin son bir yıl içinde tekrar eski haline getirilmesi toplumda büyük bir tepki yarattı.Tecavüzcünün suçun mağduru ile evlendiği takdirde cezanın ortadan kalkması, çocuklara tecavüz olaylarında çocuğun rızasından söz edilmesi, tecavüz olayının yaratacağı, ömür boyu etkisi sürecek olan aile boyu ruhsal travma düşünülmeden sadece fiziksel bir olay olarak tarif edilmesi, cinayet ve diğer namus davalarında 'tahrik'in indirim nedeni sayılmasının Komisyon üyeleri tarafından savunulması sayısız gazete haberinde ve köşe yazısında verildi, TV açık oturumlarında tartışıldı.Bu konudaki en güzel ve son açıklamalardan biri de 19 Kasım Çarşamba (dün) tarihli Radikal gazetesinde Hacettepe Üniversitesi İnsan Hakları ve Felsefesi Araşfarma-Uygulama Merkezi öğretim görevlisi, hukukçu, yargıç Neval Oğan Balkız tarafından yazılmıştı. Yargıç Balkız 'Tasarının mantığı yanlış" başlıklı yazısında "kanun taslağının hukuk metodolojisi ve insan haklan açısından irdelenmediğini, böylelikle uygulamada var olan problemlere çözüm bulmak bir yana yeni problemlere zemin hazırlandığını, kanunların namus temizleme gerekçesiyle işlenen cinayetleri olduğu gibi tecavüzleri de neredeyse hoş gören ve hatta meşrulaştıran bir anlayışla hazırlandığını" anlatıyor.Düşünce özgürlüğü mü?Buraya kadar "giriş" bölümüydü, şimdi esas konuya gelelim. Yeni TCK Tasarısı açıklandıktan hemen sonra, Mayıs ayında yazdığım yazılarda ben de bu maddelerin hukuk ve insan haklarıyla bağdaşır yanı olmadığını, hazırlayan Adalet Komisyonu üyelerinin ruh sağlığından şüphe edilebileceğini belirtmiştim. Evet, yine Komisyon'da olan, üstelik Adalet Bakanlığı'nı temsilen orada bulunan Prof. Doğan Soyaslan'ın "Ben tecavüze uğrasam tecavüzcüyle evlenirdim. Erkekler bakire ister, Türkiye'nin gerçeği bu" gibi sözlerinden sonra "Bu görüşte olanların psikolojik tedavisi bitene kadar halk arasına karışmasına izin verilmemesi"ni de yazmış olabilirim ama bu düşüncenin bana değil, duyanların büyük çoğunluğuna ait olduğunu da yapılan TV programları ve gelen 'mail'ler gösteriyor. Bu tür tepki almak istemeyen bir profesörün de dikkatli konuşması ve asla o Komisyon'a girmemesi gerekirdi.Hemen her gün çocuklara 15-20 yetişkinin toplu tecavüz haberlerinin çıktığı bir ülkede ve 21. yüzyılda yasa hazırlayan Komisyon'un üyeleri böyle konuşamaz. Bunun adı "düşünce özgürlüğü" değil, "Çağdışı anlayışla insan haklarına saldırı" olabilir ancak.Suçluluk psikolojisiGörünen o ki, bu "mahkemeye verme" kararı, benim tamamiyle toplum ile hukukçuların görüşünü ve duygularını yansıtan, bu nedenle büyük destek bulan yazılanm karşısında haksız ve hatalı duruma düşmenin verdiği öfkeden başka bir şey değil.Demokratik toplum anlayış ve geleneklerinin henüz yerleşmediği ülkelerde bu tür tepkiler ne yazık ki olabiliyor. 'Ne yazık ki' dememin sebebi, ne yazık ki Türkiye de bunlardan biri. Yoksa kanun yapan bir hukukçular kurulu, toplumun tepkilerini dile getiren basına karşı böyle anlamsız bir alınganlık gösterir miydi?Göstermezdi. Demokratik anlayış olsa o kurulun üyeleri, Meclis'in (ve halkın) onayına sunulan yasa tasarılarına gelen tepkilere (ki bu tepkilerdeki 'sert ton' yapılan hatanın büyüklüğüne dikkati çekmek içindir) teşekkür eder, cesaretlendirirdi.(Devam edecek...)
Son birkaç gündür taksiciler fena halde dertli. İki akşam önce bir taksi şoförü, duraklarında 35 taksi olduğunu ama sadece 2 tanesinin işe çıktığını söylüyordu. Patlamaların yarattığı üzüntü ve endişe insanların evlerine kapanmalarına neden olmuştu.Peki ne olacak bu gidişin sonu? Bir gün Sinagog olayı, ertesi gün Adliye baskını, giderek çemberlerimizi iyice daraltıp evlerimize mi hapsolacağız?Şu anda gösterimde olan, Bruce Willis ile Monica Bellucci nin başrollerini oynadığı, 2003 yılı yapımı bir film var; Güneşin Gözyaşları. Nijerya'da isyancı grupların yönetime el koyması sonucunda ortaya çıkan vahşi tabloyu anlatıyor. Bu isyancıların hasta, kadın, çocuk, yaşlı, hamile demeden insanları nasıl acımasızca yok ettiğini izlerken kendi kanından olan kendi vatandaşlarına bile bu vahşeti uygulayabilenlerin insan olamayacağını düşünüyorsunuz. Hiçbir din, inanç veya ideolojinin böylesi bir barbarlığa neden olacağına inanamıyor, dehşet içinde kalıyorsunuz.Yeni bir imajBen filmi gördüğümde kısa süre sonra 4 Türk'ün de kendi vatandaşlarını aynı acımasızlıkla katlettiklerini göreceğimi elbette bilmiyordum. Dünkü gazetelerdeki fotoğraflara bakarken bunun ne kadar acı bir gerçek olduğunu iliklerime kadar hissettim.Düşünebiliyor musunuz, hangi ülke veya örgütle bağlantılı olursa olsunlar dünyaya karşı, bu vahşeti uygulayanlar sonuçta Türk. Dün yazımın altında "Marketing Türkiye Konferansları" nın bir ilânı vardı. Alnında "terörist, fırsatçı, gerici, cahil, az gelişmiş, barbar, işkenceci" yazan gençlerin fotoğraflarının yanında "Yeni bir Türk imajı, Türk markası yaratmak mümkün mü?" sorusunun yer aldığı bir ilân.Onlar ve biz!Demek ki bize yakıştırılan imajları gayet iyi biliyoruz. Peki kendimiz bile nüfus kağıdında "Türk" yazan birilerinin bu eylemleri karşısında dehşete düşerken dünyanın olaylara nasıl bir gözle bakmasını bekleyebiliriz ki?Patlama olaylarının hemen ardından yazdığım yazıda Türkiye'nin yolgeçen hanından farksız olduğundan, isteyen binlerce yabancının sınırlardan kolayca geçerek izini kaybettirdiğinden söz etmiştim. Yine dönüp dolaşıp aynı noktaya vanyoruz. Tatilde bir Avrupa ülkesine gidecek olan bir profesör tanıdığım (üstelik uluslararası isim yapmış bir profesör) vize almanın zorluğundan şikayet ediyor "Türklere kolay kolay vize vermiyorlar" diyordu. Birçok Avrupa ülkesinde bu zorluğun yıllardan beri yaşandığını biliyoruz, 11 Eylül olayından sonra önlemler, kontroller ABD ve Avrupa'da çok daha sıkı hale geldi. Hiç kimseye ayrıcalık tanımadan herkesi ve hele Ortadoğu ülkelerinin vatandaşlarını inanılmaz kontrollerden geçiriyorlar.Onlar bunu yaparken Türkiye ne yapıyor?Sınırlardan ajanı, işçisi, Nataşa'sı, Moldovyalı'sı, Filipinli'si, Azeri'si, İranlı'sı, Afgan'ı isteyen, istediği anda geçiyor, geziyor, çalışıyor ya da örgüt faaliyetini yürütüyor. Sonra da "İçişleri" bakanları, başbakanlar olayların arkasından inceleme yapıyor, mesaj yayınlıyor.Bu rehavet, bu başıboşluk ve sorumsuzluk sıktı artık."Türkiye'yi yöneteceğim" diye ortaya çıkanlar sözlerini tutup vatandaşlarının güvenliğini sağlasınlar.Gerekiyorsa Türkleri de giriş ve çıkışlarda sorguya çekip şüpheli gördüklerini izlesinler.Hollanda'da, Almanya'da, İspanya'da yapılamayan eylemler Türkiye'de kolayca yapılıyorsa, o yönetimlere yönetim denmez.Aylarca Çeçenistan'a, İran'a, Pakistan'a gidip her türlü faaliyette bulunan militanların nasıl bu kadar rahatça sorgusuz sualsiz ülkeye girip çıktığını bilmek istiyoruz.İçişleri Bakanı televizyondan bunu millete anlatmak zorundadır!
17 Kasım 2003 tarihli Time dergisinin çok önemli bir haberiydi söz edeceğim haber, ama öyle çok trajik olay üstüste geldi ki ilgilenmeye vakit bulamadık.Pittsburgh Üniversitesi Sağlık Merkezi'nin psikoloji profesörü Dr. David Servan-Schreiber çok önemli bir üp gelişmesini açıkladığı bir kitap yazmış: İsmi 'İyileşme içgüdüsü' olarak çevireceğimiz "The İnstinct to Heal". Bu kitap, depresyon dahil olmak üzere kronik hastalıkların kökeninde yatan nedenleri ve rahatsızlıklardan etkin şekilde, en kısa zamanda kurtulabilmek için önerilen çözümleri anlatıyor. Doğrusu Türkiye'de, örneğin depresyondan kurtulmak için başvurduğumuz tanınmış psikologların tek bir muayene için istedikleri 200-500 milyon TL. arası ücretleri düşününce bile incelemeye değer bir kitap.Uzun yıllar süren araştırmalar, deneyler sonucu elde edilen en son bilgileri içermesi dikkatimizi konuya yoğunlaştırmamız için ayrı bir neden.Dr. Servan-Schreiber tedavi ettiği hastalarda fizyolojik rahatsızlıktan olanların çoğunun aynı zamanda psikolojik sıkıntıları da olduğunu fark etmiş. Böylece, uzun yıllardır en ciddi hastalıkların başlangıç nedeni olduğundan hep şüphe edilen stres, endişe, depresyon gibi psikolojik sorunların şüphe değil, kesin bulgu olabileceğine inanmış.Doktor, yaptıkları deneyler sonucunda hastalıkların çoğunda "stres"in en önemli etken olduğunun görüldüğünü, yüksek tansiyon ilaçları ve anti-depresanların çoğu kez fizyolojik rahatsızlıkların iyileşmesinde de büyük rol oynadığını söyledikten sonra çok önemli iki noktayı daha vurguluyor.Sevginin yarattığı mucizeYapılan deneyler sonunda duygusal iletişimin, sağlık üzerindeki mucizevi rolü ortaya çıkmış. Son zamanlara kadar sevgi dolu, sakin ve stressiz bir ortamda yaşamanın, duygusal iletişimin yemek, hava, su kadar insana gerekli olduğunu bilmediklerini, bunun yeni yeni kesinleştiğini anlatan Dr. Schreiber dua etmenin de hastalıklardan korunma veya iyileşme açısından çok önemli olduğundan söz ediyor. Bazı gazetelerde bu haber kısaca "Hastalıkların iyileşmesinde duanın faydası var" şeklinde çıkmıştı, oysa sadece iyileşmede değil hastalıkların önlenmesinde de rolü olduğunu öğreniyoruz.Ama bunun bir şartı var. Duayı sadece ibadetin gereği olarak değil, manevî bir aidiyeti, huzuru, minneti hissederek, içten şekilde yapmak gerekiyor. Özellikle yaşama, sahip olunanlara şükredilerek, "pozitif beyinsel ve fiziksel şartlar" sağlanarak yapılan bir duanın sağlığa katkısı oldukça fazla.Doktor, bu duaların dinlerle ilgili olmayabileceğini, sadece yaşama karşı minnet duymanın, pozitif duygular taşımanın ve stressiz bir hayat yaşamanın yeterli olacağını da söylüyor.Biz Türklerin stressiz yaşaması neredeyse imkânsız "stres"in bir numaralı hastalık faktörü olduğunu öğrendik.Göbek dansı bize yeter!O "Padişah ve vergi" hikâyesini bilirsiniz. Hani her ağır vergi getirişinde adamlarını gönderip halkın durumunu inceleten padişah... Adamlar "Efendim millet inliyor, ağlıyor" dedikçe o vergileri biraz daha arttırmış (o günden bugüne yüklenen ağır vergilerde pek değişiklik yok değil mi? Bu arada onu da fark ettik.) Bir gün gelip "Oynuyor, şakır şakır göbek atıyorlar" haberini duyunca "Tamam" demiş padişah, "Vergileri durdurun, tırlattılar!"Bizim milletin hali aynen buna benziyor, psikolojik sıkıntılarımız arttıkça daha çok göbek atıyoruz.Kaç gündür yazmak istiyordum, dün Deniz Arman benden önce davranmış, eline sağlık. Bornova'da kafe yanıyor, dokuz genç insanımız ölüyor ertesi sabah bütün W kanalları şakır şakır... Şarkılar, espriler, göbekler, şaklabanlıklar. Sinagog patlamalarında 24 vatandaşımız ölüyor, yine kanallar şakır şakır.Sunucular deseniz dansözden farksız, her durum ve şart altında göbeklere kadar açık kıyafetlerle sabahın köründe ekrandalar.Yani el insaf. Reytingi filân anlıyoruz da bu TV'ler için reklâmdan, paradan başka hiç mi bir değer yoktur onu anlamakta zorlanıyoruz.Bu çılgınlığa biraz ara vermek için nasıl bir facia haberi lâzım ki acaba onlara?Tiyatro Değerlendirme Kurulu'nda kimler var?Kültür Bakanlığı'na tiyatrolara verilen mali destekle ilgili olarak sorular sorduğum dünkü yazıma sanatçılardan çok sayıda olumlu tepki geldi. Yıllardır birçok tiyatronun sorunu olan bu konunun artık açıklığa kavuşması gerektiğini, desteğin hangi kıstaslarla verildiğini anlamadıklarını söylüyorlar hepsi de.Yanlış anlaşılmasın, bu ölçüler kâğıt üzerinde maddeler halinde belirlenmiş. Ama uygulamada tamamen farklı kararlar verildiği için "herhalde bizim bilmediğimiz başka kriterler olmalı" diye düşünüyorlar.Öncelikle herkesin buluştuğu bir istek var: 7 kişiden oluşan "Değerlendirme Kurulu"ndaki isimler kimlerdir? Tiyatroculardan kaç isim, hangi başarı ve deneyimlerinden ötürü Kurul'a seçilmiştir? Devlet Tiyatroları Genel Müdürü, Bakanlık Müsteşarı ve ilgili müsteşar yardımcısı Kurul'da bulundu mu?Sonra da; bu isimler değerlendirmeleri nasıl yaptılar ki yeni açılmış bir tiyatroya 28 milyar verilirken, salonu bile olmayanlara 30 milyar ve üstü uygun görülürken en kaliteli ve deneyimli tiyatrolara 20 milyar civarında destek verildi?Kültür Bakanlığı sorularımızı en kısa zamanda yayınlarsa biz de merak edenleri aydınlatacağız.
Geçenlerde bir akşam Taksim'deki bir restoranda Kültür Bakanı Erkan Mumcu eşiyle birlikte yanımızdan geçerken tam da kültür ve sanattan söz ediyorduk grup olarak. Yanımda oturan arkadaşım "Bana mı öyle geldi bilmem ama sana biraz ters baktı Bakan galiba" dedi.'Olabilir, bunda şaşılacak bir şey yok' diye cevap verdim. 'Siyasetçilerin çoğu gerçekleri yazan, olayların üstüne giden gazetecileri pek sevmezler...'Sonra devam ettim:'Neyse ki artık sevmeyecekleri türden gazeteciler ve gazeteler parmakla sayılacak kadar azaldı...'Biraz daha düşününce, neredeyse bu sözün bile geçerliliğini yitirdiğini fark ederek ekledim:'Gazeteciler parmakla sayılacak kadar, cesur ve bağımsız gazeteler ise o kadar bile değil. Hatta bir VATAN kaldı diyebiliriz.'Bu görüşe kızanlar olacaktır şüphesiz. Ama basının görevinin en bağımsız, en tarafsız şekilde yönetimleri eleştirmek, bir anlamda toplum adına bir sivil toplum kuruluşu gibi denetlemek olduğunu hatırlayacak olursak böyle bağımsız çalışan ve iktidar yağcılığına gerek duymayan kaç medya kuruluşu kaldığını da tekrar gözden geçirebiliriz belki.Gelelim o akşam konuştuğumuz sanat olayına. Kültür Bakanlığı'yla ilgili son derece enteresan ve ciddi bir olay var ortada.Bakanlık her yıl tiyatrolara destek anlamında belli bir ödenek çıkanyor. Verilen miktarlara, tiyatronun oyun ve izleyici sayısı, basın değerlendirmeleri, çalışanların ücretleri, ödenen vergiler, salon kiraları gibi pek çok konudaki ölçülerin bir kurul tarafından incelenmesi sonucu karar veriliyor.Bu yılki "Profesyonel tiyatrolar" listesini incelediğinizde ise ortaya çok ilginç çelişkiler çıkıyor. Adı sanı duyulmamış. Veya Lâle Mansur'un "Açık Tiyatro"su gibi henüz yeni açılmış olan tiyatrolara 28-33 milyar TL. arasında destek verilirken uzun yıllardır büyük başarıyla faaliyet gösteren bazı tiyatrolara çok düşük miktarlar uygun görülmüş.En çarpıcı örnek Profilo Alışveriş Merkezi içindeki Tiyatro İstanbul. Gencay Gürün'ün kurduğu ve 10 yıldır her oyunu büyük izleyici kitleleri tarafından izlenen Tiyatro İstanbul'a ayrılan para 23 milyar. (Yine Profilo'da yer alan Tiyatro Kedi'ye 25 milyar, Tiyatrokare'ye 19 milyar destek verilmiş.) Oysa Tiyatro İstanbul ayarındaki (ve hatta bazıları o kadar olmayan, bazılarının salonu bile bulunmayan) diğer tiyatroların hepsi 33 ile 40 milyar arası destek almışlar.Tabii bu durum aylık salon kirası 22 milyar TL. olan ve 2003 yılında 60 milyar TL. vergi ve sigorta primi ödeyen Tiyatro İstanbul'u haklı bir hayrete düşürmüş. Açıkçası duyup da hayrete düşmemek mümkün değil.Bundan önceki dönemlerde en üst düzeyde destek alan, kadrosunu Nedret Güvenç, Haluk Kurdoğlu, Can Gürzap, Arşen Gürzap, Metin Serezli, Nevra Serezli, Cihan Ünal, Şahnaz Çakıralp, Cem Davran, Nurseli İdiz gibi önemli tiyatro starlarının oluşturduğu, sadece bir aylık kirası verilen desteğe eşit bir tiyatroya bu değerlendirme nasıl yapılıyor?Destek dağılımındaki kıstaslar nedir ki Tiyatro İstanbul 40 milyar'lık değerlendirmenin dışında bırakılıyor.Duyduğuma göre Kültür Bakanlığı "Bu yıl en adil dağılımı yaptık, halka yakın tiyatrolara fazla destek verdik" diyormuş.Bildiğimiz kadarıyla halkın vergileriyle toplanan paralar bakanların veya bakanlıkların kişisel tercihleriyle dağıtılamaz.Bu nedenle "halka yakın tiyatro" nasıl oluyor, en kısa zamanda halka bir açıklama bekliyoruz. Bilmek hakkımızdır!