Komplekssiz gazete Vatan!

21 Aralık 2003

Efendim, Türk medyasında yazdı olmayan, bununla birlikte harfiyen uyulan bir kural var. Kendi gazetenden veya televizyonundan olmayan isimleri parlatmayacaksın, onların yazı ve programlarına atıfta bulunmayacaksın. Diğer gazetelerin atlatma (veya diğer) haberlerine değinmeyecek, hatırlatmayacaksın.Ve hatta konu bir ülke, toplum sorunu ise bile üç maymunları oynayacaksın. Görmemiş, duymamış gibi yapacaksın.Kendi yazarlarını, kendi isimlerini sürekli gündemde tutacaksın. Söyledikleri, yazdıkları, avır tavırları yanlış bile olsa onları öyle omuzlayacak, reklâmlarını yapacaksın ki her biri zahmetsizce birer imparator veya imparatoriçe kesilecekler.Astıkları astık, kestikleri kestik, dedikleri dedik olacak.İstisnalar yok mu, bu genel eğilime uymayan, farklı gazetelerde olsa da yanlışa karşı, doğruya arka çıkan yazarlar, gazeteler yok mu, var, onlara saygı duyuyorum. Kendi gazetem gibi olayı abartanlar da yok değil bu arada...Vatan o kadar komplekssiz bir gazete ki yazarları diğer gazetelerin yazarlarını hiç düşünmeden göklere çıkarırlar, her fırsatta onlardan söz ederler. Röportajlarımızın çoğu diğer grupların yazarlarını övmek üzere yapılır. Onları takdir eder, gazete ve dergilerimize sık sık kapak, manşet yaparız. Umarım bağımsızlığıyla örnek olduğu gibi, kendine güveni, komplekssizliğiyle de örnek olur VATAN.Ne de olsa hepimiz aynı ülkelerin gazeteleri, gazetecileriyiz, çoğumuzun amacı kendinin değil, toplumun iyiliği ve çıkan... Değil mi?Böyle Tazminat olur mu?Cumartesi günü Milliyet gazetesinde Melih Aşık "Cumhuriyet tarihinin en ağır tazminat davası Ruhat Mengi'ye karşı açıldı. Talep edilen para tam 120 milyar lira" diyerek başladığı yazısında bu benzeri görülmemiş talebin nedenini irdeliyordu.Melih Bey, birçok hukukçunun ve okurun da sorduğu soruya değinerek "Tazminat davalarında bir kural vardır: İstenen miktar alanı zengin edecek, vereni fakirleştirecek büyüklükte olamaz. Belli ki dava açan iki hukukçu bu basit kuralı da gözetmemiş" diyordu. Ki hukukî acıdan son derece önemli bir nokta olduğu sayısız avukatın ayra konuya dikkat çekmesinden belli. Telefonda en az 15-20 hukukçu bana bunu hatırlattı, istedikleri miktara, basın tarihinde görülmemiş bir örnekle olumlu karar çıksa her iki profesör de alacakları para ile birer ev veya son model süper lüks araba sahibi olabilirler. Aslına bakarsanız birçok okurum da bana "Emekliliklerini sizden almaya mı karar verdiler acaba?" sorusunu sormaktalar.Şu anda olay yargıda olduğu için ben yorum yapmak istemiyorum, yine hukukçuların söylediği nedeni tekrarlamakla yetineceğim. Tazminat olarak istenen bu miktarın onlara göre iki nedeni var:1) Kendileri kadar önemli profesörlere karşı çıkmanın ve "bu anlayış hasta bir anlayıştır" demenin karşılığı ancak böyle astronomik bir rakam olmalı. Ve dünya âlem bunu öğrenmeli.2) Basın ayağını denk almalı. Ağzına biber sürülmeli ki bundan sonra üstüne vazife olmayan(!) konularda konuşamamalı.Oysa söz konusu yazılar tecavüze, töre cinayeti denen plânlı cinayetlere indirim, çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızasının aranması gibi Türkiye'yi 100 sene geriye götürecek, sokaklarımızı suçlularla dolduracak kanunları onaylayan zihniyete, bu anlayışta olan herkese karşı yazılmıştı.Sadece bizde değil, her toplumda basının içinde en azından birkaç sorumlu ismin belli durumlarda bu itirazları her zaman yapacağı da aşikârdır ve beklenmelidir.Hiçbir tazminat, hiçbir ceza o isimleri susturmaya yeterli değildir.24 Aralık Çarşamba günü saat 09.35'te Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde bu gerçeği bir kez daha hatırlatmaya çalışacağım.

Devamını Oku

Şşşt... Artık ağlamayın!

20 Aralık 2003

Ekranlarda göz yaşları sel oldu, akıyor. Gelen ağlıyor, giden ağlıyor. Sadece Popstar yarışmasından söz etmiyorum, ağlama öyle moda oldu ki son aylarda hangi programa baksanız koca adamların höngürt, höngürt (hüngür hüngür hafif kalıyor), katıla kaıla ağladığını görüyorsunuz.Sinirleri fena halde bozulmuş bir toplum olduğumuzun farkındayım ama yine de biraz abartmadık mı diyorum yani.Burada hemen şu açıklamayı ekleyeyim; örneğin Seda Sayan'ın programında Yılmaz Morgül haklı bir nedenle ağlamıştı. Yaptığı bir anlaşma nedeniyle evine haciz geldiğini, bununla da yetinmeyip ailesinin diğer fertlerinin de haciz, taciz hayatlarından bezdirildiğini anlatıyordu. Bunu anlatırken de, uzun süredir sinirleri yıprandığı için göz yaşlarını tutamamıştı. Eh, Yasemin Bozkurt'un programına veya "Film Gibi" ye katılanların ağlaması da anlaşılabilir.Ama kardeşim, arkadaşlar el insaf... Halk ağlayana sempati duyuyor diye en kabadayı, "vurdum mu oturturum" tipi sanatçılar bile kamera görünce ağlamaya başladılar.Ne yapsın bu millet şimdi? Zaten ağlayacak yeterince nedene sahip insanlar TV'lerini her açışta ağlasın mı? Zira bakıyorum konuşmacıların ağlamaya niyetli olduğunu anlar anlamaz stüdyo konukları onlardan önce başlıyor. Ekran başındakiler de daha farklı değil.Popstarda ilk ağlayan Armağan Çağlayan oldu. Beğendiği aday elenince öyle ağladı, öyle ağladı ki şöhreti sınırları aştı. Sonra Deniz Seki ağladı (arabada ama olsun, hepimiz gördük). Ve arkadan, daha programa geldiği akşam Zerrin. O ağlıyor, biz ağlıyoruz, o ağlıyor, biz ağlıyoruz. Birkaç damla değil, sular seller gibi. Ben Zerrin'i severim, müziğini de. Ama açık konuşmak gerekirse o gece adaylara verdiği morali, güzel sözlerini beğenmeme rağmen ağlamasını beğenmedim.Sömürü aleti!Seçilecek popstar topluma, gençlere "örnek figür" olacağı için, cezaevine girmiş bir adayın tartışması yapılırken, örnek figür olmuş, başarılı sanatçıların göz yaşlarını bir duygu sömürüsü, bir takiyye aleti gibi kullanmaları ve böyle kullanılmasının doğal olduğu mesajı vermeleri kesinlikle yanlış geliyor bana.Birçok toplumda daha çocuk yaşta kalabalık içinde ağlamanın yanlış olduğu öğretilir. Hele bir yetişkinin ağlaması tümüyle zayıflık belirtisidir. Dediğim gibi, biz bu kadar kendini sıkan bir toplum değiliz, ayrıca sanatçıların diğer insanlardan daha duygusal olabileceklerini de kabul ediyoruz ama bunu da fazla abartmamak lâzım. Duygular, göz yaşlan olmadan da anlatılabilir.Nitekim, Ercan Saatçi ve Ahmet San'ın duygularını da, ağlamadıkları halde gayet iyi anladık.Sonuç olarak, bence "Popstar" da artık ağlamalar sıkmaya başladı. Bir son verilse iyi olur.Sırası gelmişken; 'zaten katılanların çoğunun sesi ve yeteneği star olmaya yeterli değil' demiştim. Son programda bazıları çok daha iyi performans gösterdi; Eser, Firdevs, Abidin sıkı çalışırlar ve şansları da yaver giderse başarılı pop sanatçıları olabilirler gibi görünüyor.Bu benim fikrim tabii. Sonucu zaman gösterecek. Biz de çoğunluğun ne karar vereceği önceden hiiç belli olmaz!

Devamını Oku

Erkekler tecavüzcünün yanında mı?

19 Aralık 2003

Son günlerde bana en çok sorulan sorulardan biri bu... Tecavüz olayları ile ilgili yasalarda çeşitli nedenlerle indirim isteyen zihniyete neden erkekler karşı çıkmıyor? Yoksa onlar tecavüzcüden yana mı?Ben bu soruya 'Hayır, hemen genelleme yapmayın, basından, hukukçulardan, öğretini görevlilerinden, siyasetçilerden, kuruluşlardan çok sayıda erkek bu anlayışa karşılar ve bu konuda çalışmalar yapıyorlar' cevabını veriyorum. Veriyorum ama aslında Türkiye'de töre cinayeti ve tecavüz gibi olaylara birer "kadın davası" gözüyle bakıldığı da pek yanlış bir kanı değil.Anlı şanlı televizyoncularımız, yazarlarımız için varsa yoksa Kıbrıs, AB, Hükümet'in kararları, uygulamaları, ekonomi vs... Bunları kendileri için "ağırlıklı, ciddi" konular olarak görüyorlar. İçinde yaşadıkları ülkede en ağır suçların cezasız kalacak, evlerinin, ailelerinin güvenliğinin bile tehlikeye girecek olması onlara yeterince ciddi gelmiyor galiba. Bu gibi gayriciddi(!) konuları kadınlara bırakıyorlar. Sanki anaları, eşleri, kız ve erkek çocukları yokmuş gibi. (Hatırlatayım; tecavüz sadece kadınların, kızların değil, sıklıkla erkek çocukların da başına geliyor. Ensest ise Türkiye için apayrı bir büyük sorun.) Veya sanki onlar başka bir ülkede yaşıyorlarmış gibi...Adalet işliyorHer neyse, yine de genelleme yapmıyoruz, zira son bir hafta içinde çıkan iki yargı kararı bize çabalarımızın ülke çapında bir duyarlılık sağlanmasına neden olduğunu, hakimlerimizin de TCK Tasarısı konusundaki gelişmeleri dikkatle izlediğini gösteriyor.Önceki gün Posta gazetesinde Yazgülü Aldoğan'ın da Hukuk Köşesi'nde gayet güzel anlattığı gibi, bir töre cinayeti (bunlara "töre" demek de çok yanlış aslında) davasında hakim kızkardeşini öldüren 24 yaşındaki sanığa ömür boyu hapis cezası verdi. Avrupa ülkelerinde veya Amerika'da verilecek ceza gibi... "Uyum" lâfla olmuyor uygulamayla oluyor. Önce kafaları medeni ülkelerin adalet anlayışına getirerek oluyor.Huzurlu ve düzenli bir toplum yaşamı elbette kuralsız, kaidesiz, kanunsuz bir özgürlükle sağlanamaz. İnsanlara işleyecekleri suçların cezasız kalmayacağını anlatmakla sağlanır.Eskişehir'de evli bir kadına tecavüz girişimine ise hakim 2.5 yıl hapis cezası verdi. Batı ülkelerinde "sözle taciz"e bu cezalar verilirken Türkiye'de bugüne kadar çocuklara grup halinde tecavüz edenler bile aynı gün serbest bırakılıyordu.İşte bunlar doğru gelişmeler sevgili okurlarım. Belki yakınlarda bir gün Türkiye de "denize tek tek atılan deniz yıldızları" gibi, bu münferit olaylarla, kararlarla gelişerek daha adil ve insan haklarını, güvenliğini koruyan bir ülke olacak.TCK'nın 31. maddesi (Haksız tahrik) de kaldırılacak.Bu cinayetler de "nitelikli adam öldürme" başlığı altına alınacak. Tecavüz için de caydırıcı cezalar verilecek.Belki bir gün erkekler de ailelerin yaşamını düzenleyen yasalar konusunda seslerini daha çok çıkaracak.Artık ümitlenmek için nedenimiz var.Somut bir değişimi izlemeye başladık bile.Aspirin hayatınızı kurtarabilir mi?Türk sağlık sisteminde ilk kez başlatılacak (2004 yılında) olan Anadolu Sağlık Merkezi ile ortak çalışma yürüten John Hopkins Hastanesi doktorlarından, Kardioloji Profesörü Roger Blumenthal aspirinin faydaları üzerine bir makale yazmış.Kalp krizi belirtileri yaşanırken alınacak bir aspirin krizi önler mi?Kalp krizi geçirmiş kişi ikinci krizi aspirin ile önleyebilir mi?Amerikan Kalp Derneği'nin ve Dr. Blumenthal'in açıklamalarına göre bu önerilerde doğruluk payı var. Bugüne kadar ağrı kesici ve ateş düşürücü olarak kullanılan aspirin kalp krizlerini önlemede de büyük yarar sağlıyor. Kalp krizi geçirdiğine inanan veya geçirme tehlikesi olanlar bir aspirin alıp çiğnediklerinde ilaç, kan pıhtısının etkisini durduruyor, çoğalmasını engelliyor ve kan dolaşımını artırıyor.Kalp krizi geçirenler günde 75-325 mg aspirin alarak kriz riskini önemli ölçüde azaltabiliyor. Yine de doktora danışmadan almamak gerekiyormuş. Sizlere bir duyurayım dedim.

Devamını Oku

"Yaşadığımız için" vergi yok mu?

17 Aralık 2003

Türkiye'de nefes aldığınız her günün, her anın bir faturası vardır. Gelişmiş, medeni ülke insanlarının kaldıramayacağı kadar ağır bir faturadır bu. Gözlerinizi açtığınız anda başlarsınız ödemeye.Siyaset her gün yeni sorunlar getirmektedir, içte ve dışta çığ gibi büyüyen, ihmallerle katlana katlana yükselen bu sorunları siz de düşünmek zorundasınızdır.Ya AB'ye girilemezse?Ya Kıbrıs başımıza sorun olursa?Ya Güneydoğu'da ciddi problemler çıkarsa?Ya Ermenilerin "soykırım iddiası" da Batı'da kabul görür karşımıza dikilirse?Ya TCK Tasarısı böyle çıkarsa?Ya yeni bir af çıkarsa?Ya...? Ya...? ...Ya...?Ve bunlara batırılan bankalar eklenir. Omzunuza haksız yere bindirilen vergiler, yok edilen ormanlarınız, hükümetlerin işine geldiği için göz yumduktan gecekondu işgalleri... O gecekondular baraj havzalarını bile kapladıkları için kirlenen içme sularınız... Sınırlarınız ve ülkenizde güvenlik kontrolleri iyi yapılmadığı (şu anda bile yine gevşedi) için her an, her köşede muhtemel terör tehlikesi...Kısacası fark etmeden paranoyak olmuşsunuzdur. Bankaya para yatırdığınız, devlet garantili Hazine Bonosu aldığınız ve o bankaya el konduğu için mağdur yine sizsinizdir.Bankaları denetleme görevi devlete ait bir görev olmasına rağmen ONLARIN İHMALİNİ yine siz, vatandaşlar ödersiniz. Yıllarca "hayali bono" satışını fark etmeyen devlet sizin kaybınızı ödemekten de RAHATÇA vazgeçebilir.Vazgeçmese de bu parayı, sanki suçlu onlarmış gibi diğer vatandaşlardan VERGİ olarak kesmeye kalkar.Haraç gibi vergi!Maliye Bakanı Unakıtan sözüm ona cesurrr bir açıklama yapmış:"Birinin bu vergilerin kalıcı olduğunu söylemesi lâzım, milleti kandırmanın alemi yok" demiş."Bu vergiler" dediği deprem vergisi, çöp vergisi, araba vergisi vs. vs... Geriye bir yaşama, nefes alma vergisi kaldı istemedikleri.Neymiş efendim jipi olan senede 10 milyar vergi verecekmiş. Deprem için bir kez, halkın elele verip devlete destek olmak için üç kuruş maaşından keserek ödediği vergiler kalıcı olacakmış.İşte ben TCK'da yapılmak istenen çağdışı değişiklikler için de bu nedenle halkı uyarmaya çalışıyorum. Bu kadar sessiz, başına her gelene katlanan, susan bir toplum ağzına vurulup lokmasının alınmasına ve her türlü haksızlığa mahkûmdur.Bugün Japonya'da, Los Angeles'ta, San Francisco'da 7 şiddetinde deprem bile olsa tek bina yıkılmıyor. Yapılan öylesine güçlendirdiler, önlemlerini aldılar. Bizde ise, bırakın diğer bölgeleri İstanbul'da büyük bir deprem ihtimali olduğu bilinmesine rağmen birkaç kamu binası dışında (Belediye binaları güvenceye alındı çok şükür!!!) hiçbir binaya bir şey yapılmadığı gibi kaçak yapılara aynen göz yumuluyor.Eh normal, oralardan oy gelecek, alırsın Büyükşehir'in içine olur biter.Bütün bu ihmalleri ve uyanıklıktan yaptıktan sonra da halkın omzuna kalıcı deprem vergisini bindirir, CESURRRca açıklayıverirsin.İnsanların emeğiyle, taksitle, falanla filanla yıllarca ödeyerek aldığı arabalarından da araba fiyatı kadar vergileri alırsın.Ne kolay değil mi, devlet yönetimi?Halk dilensin isterse, ne önemi var.Ben size bir şey söyleyeyim mi, bu devlet vatandaşlarından yüklü vergiler alacağına aslında her birine yüklü tazminat ödemeli.Böyle mutsuz, huzursuz yaşamlara onları mahkûm ettiği için.Haberiniz olsun, kabul edilemez bir adım bu!Susmaz, sesimizi yükseltirsek yine geriye de atılabilecek -ve atılması gereken- bir adım!

Devamını Oku

Cinayetin adını "töre" koymuşlar!

16 Aralık 2003

Dün sabah Kanal 8'de Hülya Aydın'ın sunduğu Yeni Vizyon programında TCK tasarısında yer alan, "İki profesör" davasıyla tarihte de yer alacak olan tecavüzle ilgili olaylı maddeleri tartıştık. Prof. D. Soyaslan ve Prof. S. Dönmezer de davet edilmişlerdi ama gelmediler. Birincisi "İşlerinin çokluğunu" neden olarak gösterdi. İkinci Prof. ise "Tek başına davet edildiği takdirde konuşacağını" söyledi.İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve Türk Baroları Kadın Hukuku Komisyonu İstanbul Baro Temsilcisi Aydeniz Alisbah Tuskan, Psikiyatr Bengi Semerci ve benim de çok işlerimiz vardı. Ama toplum için bu kadar önemli olan, ülkemizi bir "tecavüzcüler cenneti" ne çevirecek yasalar konusunda halkı aydınlatmak, doğrulan ortaya koymak için oradaydık. Bu doğruların "tek başına" veya "çoğunlukla" tartışıldığında değişmeyeceğini bildiğimiz için bir saat içinde programa gelen yüzlerce izleyici tepkisinden örnekleri de katarak güzel bir sohbet yaptık.Birkaç TV programı daha yapılırsa olayın olanca açıklığıyla tüm toplum tarafından anlaşılacağına hiç şüphe yok.Avrupa Komisyonu'nun insan haklarına, eşitliğe, uluslar arası sözleşmelere aykırı bularak 30 maddesine çekince koyduğu, The Economist dergisinin alay edecek kadar çağdışı bulduğu ve "Bu düşünceleri savunanlar Avrupa'da olsa işten atılırdı" dediği tasarı hakkında ilgili profesörlerin iki sözünü hatırlayalım önce... Dava hakkında değil, onların TV programlarındaki konuşmaları hakkında konuşalım (farkında mısınız konuşuyoruz...) Prof. Soyaslan: "Türkiye'de kadının ekonomik özgürlüğü yok. Üstelik Türk erkeği bakireyle evlenmek ister. Onun için tecavüz mağdurunu tecavüzcüyle evlendirmek suçluyu da affetmek gerekir. İtalya'da bu kaldınldı, çünkü İtalyan kadını güçlendi. Şimdi çıkaralım 30 yıl sonra burada da kaldırırsınız" demişti.Türk erkeği tokat mı atar?Prof. Dönmezer ise: "Türk erkeği eşini sokakta biriyle görürse tokat atmaz başka şey yapar. Yoksa halk ona boynuzlu der vallahi. Şimdi burada ağır tahrik yok mudur?"Bu konuşmalarda, tecavüz ve "biriyle sokakta görüldüğünde öldürme" gibi bir suçla karşılaşıldığında direk ceza indirimi veya tamamen cezasız bırakma isteğinin olduğu görülüyor. Ve bu isteklere neden olarak da "Türkiye'nin realitesi", "Töreler", "erkeğin beklentisi" gösteriliyor.İşte Türk toplumu olanca gücüyle bu anlayışa ve çıkarılmak istenen yasalara karşı çıkıyor.Bana gelen tepkileri bugünden itibaren yazmaya başlayacağım ama önce "Yeni Vizyon" programına 1 saat içinde gelen izleyici mail'leri. Bakın ne diyorlar: (Programı telefonla arayanların numaraları yazılmış.)"Bu ve bunun gibi sapık zihniyetlere, kanunlara lanet olsun.""Tüm köşe yazarları tecavüzü protesto için bir gün aynı konuyu işlesin. Ekonomiden müzik yazarına kadar organize olsunlar.""Ruhat Mengi'yi sonuna kadar destekliyorum. Eski Devlet Bakanı Onay Alpago.""Ben yıllardır antipsikotik ilaç kullandım ancak Ruhat Hanım'ın söylediklerinden hiç alınmadım. Kendisini bir kız çocuğu babası olarak sonuna kadar destekliyorum. Maddi desteğe de hazırım. Saygılarımla. Hamdi Kaleli.""Bu yasa evlat sevgisine, yaşama ihanet. Tecavüze destek. Program konuşmacılarını destekliyorum. Genişleyelim ve direnelim. Sevil Keten""Bu yasayı çıkaranın kızı veya kansı tecavüze uğrarsa ne yapar merak ediyorum. Kınıyorum.""Sizi dinlerken tüylerim diken diken oldu, inanamadım. Bu yasayı savunanlar sorunlu insanlar olmalı.""Bu maddeleri kabul edenlerin eşleri ne düşünüyor acaba, merak ediyorum.""Tasarının bu suçlan arttıracağına inanıyorum. Avukat Serdar Baykal."Daha çok sayıda mesaj var, keşke hepsini yazabilseydim. Bu arada... Sayın Canan Arın ve birçok avukat "Sizi savunmak bana onur verir" gibi "Bana onur veren" sözlerle mail göndererek 2. duruşma tarihini sordular. 24 Aralık saat 09.35'te Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde. Hepsine, duyarlılıklarına sonsuz teşekkürler.Devam edeceğiz inşallah!

Devamını Oku

Rolünü iyi oynayana Oscar!

15 Aralık 2003

Geçen hafta yazdığım bir yazıda 'Bizim milletçe bir algılama, değerlendirme sorunumuz var. Bunu çözemedikçe doğru yolu bulmamız da zor' demiştim, bugün aynı cümleyi tekrarlıyorum. Çok önemli bir sorunumuz var, çok.Aslında belki bir değil, içice geçmiş iki sorun.1) Medyatik olan ve popülizm yapana duyduğumuz hayranlık.2) Mağdur rolünü iyi oynayan herkese Oscar vermemiz.Popstar yarışmasında Deniz Seki, yarışmacı Bayhan'ın işlediği suçtan ötürü kazanmaması gerektiğini söylediği gün Bayhan en çok oyu aldı. Ama asıl konu onun o gün çok oy alması değil. Bayhan, Ahmet, Mehmet meselesi de değil. Asıl sorun (ki o gece söylediği şarkıyı da dinledik) sesin, tekniğin ve yeteneğin kesinlikle bir müzik starı olmaya yetecek düzeyde olmayışı. Aslına bakarsanız sadece Bayhan değil finale kalanların çoğunda o düzey, o yetenek yok.Fizik olarak uygun olabilirler ama ses ve yetenek olarak değiller. Zaten şu anda star olduğunu zannederek ortaya çıkıp, senelerdir kendini bu millete yutturmuş, müzikten servet kazanmış isimlerin de çoğunda bu özellikler yok. Nitekim bin çeşit teknoloji harikasıyla hazırlanan CD'ler ve günlerce uğraştan sonra çekilmiş kliplerle, fotoğraflarla yaldızlara sarılanlar Rumeli Hisarı Konserleri'ne çıkıp ortada kalıverince dünyanın, pardon müziğin kaç bucak olduğunu anlıyorlar.Kan ter içinde, duyulmayan sesleri, varolmayan kulakları, detone şarkılarıyla rezil olup iniyorlar.Yine de yutan yok mu, var. Türkiye'de, atasözünü de atalarımızın deyi deyiverdiği gibi "bitli baklanın kör alıcısı" vardır.Yani sonuçta Popstar yarışmasında popstar olacak kimse yok gibi görünüyor. Ama mutlaka birini seçmek gerekeceğine göre kötünün iyisini bulup ona star özellikleri kazandırmaya, kusurlarını gizlemeye bakacaklar.Burada Deniz Seki'nin takıldığı nokta aslında siyasette de aynen uygulanıyor. "Örnek figür" olması gereken, bir ülkenin yönetimine talip insanlar suçlu bile olsalar bunu bir kusur görmüyorlar. Çünkü toplum da görmüyor. Mağdur rolünü iyi oynayanlan her şart altında kazandırıyor.Bayhan'a hayatta yeni şanslar tanınmalı mı; Evet, elbette tanınmalı. Ama sırf cezaevine girip çıktığı için fazladan destek ve artı puan vererek değil. Herkese tanındığı kadar tanınmalı.Ses, kulak, fizik, şarkı söyleme yeteneği star olmaya müsaitse tanınmalı.Nedense aradaki farkı bir türlü anlamıyoruz. Ve nedense müzikten de hiç anlamıyoruz. Onun için de diğer ülkelerin şarkıcıları dünya çapında şöhret olmakta zorlanmazken bizim en büyük starlarımız bile dünyaya bir türlü açılamıyor.Açıldım, açılacağım diye bizi oyalıyor, Avrupa'ya Amerika'ya gidip geliyorlar o kadar.Ben İngiltere'de yuva öğrencilerinin yaptığı müziği dinlediğimde takkem uçmuş, küçük dilimi yutmuştum.Keşke siz de dinleyebilseniz. Ne anlatmaya çalıştığımı öyle iyi anlardınız ki!Yargısız infaz mı?Yazmak için bekledim. Önce kitabı okumayı, sonra Müjdat Gezen'le konuşup düşüncelerini öğrenmeyi. Öyle ya, Dümbüllü'nün kavuğunu giymiş başarılı bir sanatçıya aksini yapmak ayıp olurdu.Dün onunla konuştum akşam bana kitabının ilk deneme baskılarından birini gönderdi. Bugün Gezen'in basın toplantısı var, sanıyorum orada magazin basınına biraz sitem edecek ve kitabının ilk baskılarını dağıtacak. Müjdat Gezen diyor ki;"Saddam'ı yakaladılar, şimdi onu bile yargılayacaklar, bana ise yargısız infaz yapıldı. 35 tane basılı kitabım var, neyi nasıl yazacağımı bilmez miyim?"Bence beklemek ve önce kitabı okumak gerekirdi. Bir hata, özel yaşamların deşifre edilmesi gibi tenkit edilecek bir konu varsa bunu eleştirmek basının hakkıdır. Ama Müjdat Gezen gibi bir sanatçıya, kitabı okumadan saldırıya geçmek de tenkit edilecek bir hata değil mi?

Devamını Oku

Derviş'in korkusu!

15 Aralık 2003

Kemal Derviş İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan adayı olmak istemiyormuş. "Benim işim ekonomi; herkes bildiği işi yapsın" diyormuş. Her meseleye ideal çözüm metodlarıyla bakan, her konuda kuralına uygun davranan bir Batı toplumu için doğru düşünce, doğru söz.Ama Türkiye'de hangi insan ehli olduğu konuda çalışıyor, hangi belediye başkanı buna bakarak seçiliyor ki?Tabii "bu benim görüşüm, benim kararım" diyebilir sayın Derviş, hakkıdır. Ama "Benim işim ekonomi" derken AB ile ilgili konulardan sorumlu olmayı da istiyor. Bu onun uzmanlık alanı mı? Kendisi Dışişleri'nde hizmet verip uzmanlaştı mı ki onu istiyor?Bence biraz rahatını seviyor ve işin kolayına kaçıyor. Yoksa Kemal Derviş'in Belediye Başkanı adayı olması İstanbul'a iyi bir alternatif sunabilir, yeni bir ışık olabilirdi.Yarı yolda bırakılmasa YTP'nin de olabileceği gibi. Yazık!Ebedi gençliğe doğruHani Amerika'da nasıl "Estetik cerrahi o kadar gelişti ve uygulaması yaygınlaştı ki artık insanların yaşlandığını ancak öldükleri zaman anlayacağız" diyorlarsa yakında bizde de aynen öyle olacak.Sadece kadınlar değil erkekler de plastik cerrahinin sunduğu imkânlardan fazlasıyla yararlanıyorlar.Cerrahi yanında ameliyatsız çözümler, Türkiye'ye gelen en son teknoloji ürünü aletler de var ki bunlar bence gerçek mucize.Örneğin "Cool Touch" ve "N-Lite" denen iki buluş... Lazerle biri küçük kırışıklıkları, diğeri daha derin olanları düzeltiyor. Örneğin boyundaki kırışıklıklar, 20 yaşından itibaren oluşması engellenemeyen bu çizgiler N-Lite'la kayboluyor (tek bir seferde bile fark gözle görülebiliyor.)Ciltteki güneş lekeleri, benleri, küçük ve cilde yakın varisleri, mor ve kırmızı lekeleri yok eden Quantum Lazer ayrı bir mucizevi buluş. Bu ışınlar aynı zamanda cilt dokusunun canlandırılıp yenilenmesini sağlıyor (4-6 seans gerekli). Amerika'da FDA'in de onayını almış olan bu aletler Türkiye'ye henüz geldi.Bayram öncesi Vatan'ın Cumartesi ekinde Etiler'deki Maya Residance'da bulunan M-Onep'te bu lazer aletlerinin bulunduğunu okumuştum. Tatilde fırsat bulmuşken, seyahat dönüşü gidip göreyim dedim. İyi ki gitmişim. Görmelere seza, akla zarar bir yer.Muhteşem bir beyazlık ve temizlik, her konunun uzmanlarıyla akla gelen en son yeniliklerin tamamı; selulit tedavisi, Botox, kızılötesi ışınlarla bölgesel zayıflama, solaryumla dengeli bronzlaşma, Medlite epilasyon ve lazerle dövme çıkarılması, beyin-omurilik-sinir sistemi terapisi, shi-atsu, kimyasal peeling, restylene enjeksiyonu, akupunktur, makyaj... Ne ararsanız. (Birkaç fiyat vereyim: Medlite C6: 50$'dan başlıyor, Botox: 300$, Quantum lazer: 150$)Eh, ışınlı aletler ve Botox için biraz masrafı gözden çıkarmak gerekiyor ama ameliyatsız gençlik de az uz bir imkân değil. Oradayken gördüğüm, bu işlemleri yaptırıp çıkan hanımların mutluluğunu siz de görmeliydiniz.Arada bir okurlarıma bu tür yenilikleri ve güvenilir klinikleri de gördükçe duyurmak istiyorum, hep siyaset yapacak değiliz ya.Vaktiniz ve imkânınız varsa M-Onep'e mutlaka uğrayın, bana hak vereceksiniz.(M-Onep - Tel: O 212 352 32 33Adres: Bebek Mah. Otlukbeli Cad. Deniz Sok. No: 16)

Devamını Oku

21. yüzyılın davası!

13 Aralık 2003

Cumartesi sabahı telefonda Türk Kadınlar Birliği Genel Başkanı, Avukat Sema Kendirci bana açılan davalar hakkında bilgi alırken birden bire durdu ve şunları söyledi:"Size bir serzenişte bulunmak istiyorum, basın bu olayları duymuyor mu ki bu kadar tepkisiz?"Evet, aynen bu soruyu sordu, geçen duruşma günü diğer kuruluşların da sorduğu, ne cevap vereceğimi bilemediğim, tekrar sorulmasından korktuğum soruyu... Acele bir cevap aradım kafamda, nasıl bir neden, bahane bulabilirdim ki basının böylesine ciddi bir meseleye duyarsız kaldığı sonucu çıkmasın.'Öyle çok konu var ki Sema Hanım' dedim 'hangisiyle ilgileneceğini basın da şaşırdı artık.'"İyi ama bundan önemli ne olabilir" diye cevap verdi "bunlar herkesin, ailelerin, ço luk çocuğumuzun güvenli bir ülkede yaşamasını sağlayacak yasalar. Duyarlı hale gelmemiz için kendi başımıza gelmesini mi bekleyeceğiz?"'Belki de böylesi daha iyi' dedim 'ayrıca basının dikkatle izlemesine çok şükür gerek kalmıyor, toplum yağdırdığı destek mektupları, tüm sivil kuruluşları ve hukukçularıyla olayın arkasında... Bu yeter, adalet yerini bulacaktır. İnanıyorum.'Konuşma bittikten sonra gazetelerimi okumaya başladım. Sıra Cumhuriyet gazetesine geldiğinde Zeynep Oral'ın "Uçan Süpürge" ile ilgili yazısında davadan söz ettiğini gördüm. Her zamanki dikkati ve duyarlılığıyla olaya eğilmişti.Konu "kadın" değil insan!1996'da Ankara'da bir avuç insanın çabasıyla kurulan ve kadın sorunları için çalışmalar yapan Uçan Süpürge grubunun Mardin'de yaptığı "Yerel Kadın Muhabirler Ağı" toplantısını anlatıyordu. Yazısının sonunda TCK ile ilgili bölüm ise şöyleydi:"Kızıltepe Mardin'den İstanbul'a döndüğüm gün, Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengi'nin duruşması vardı. Suçu mu neymiş? Türk Ceza Kanunu Tasarısı'nın akıl almayacak maddelerine, bu 'hastalıklı anlayış'a karşı çıkmak! 120 milyarlık tazminat davası... Kadın dayanışmasına inanan kuruluşlar onu yalnız bırakmadılar elbet. Her gazetenin, kadın, erkek, sayısız yazarın karşı çıktığı tasarıyla ilgili bu haber öteki gazetelerde yoktu nedense...Uçan Süpürge'nin 'Yerel Kadın Muhabirler Ağı Projesi'nde hedef her ilden bir kadın muhabir çıkarmak... Galiba en çok ihtiyaç İstanbul'da var! Duyulmayanı duyurmak, görülmeyeni görünür kılmak için..."Zeynep Oral'ın yazdıklarıyla ilgili yorum yapmayacağım. Yorumu okura bırakıyorum. Tek değineceğim şey "öteki gazeteler" sözü... Galiba kilit sorun bu. Kişisel olmayan, "Af Yasası"ndan daha büyük tehlike oluşturacak TCK yasalarıyla ilgili bir konuda bile "öteki gazete" endişesinden kurtulamamak.Ama dediğim gibi, belki de böylesi daha iyi. Gerekeni bu ülkenin halkı ve kuruluşları yapacak, başka kimseye gerek kalmayacak. Onların gözü kulağı, sadece kadın ve çocuk nüfusu değil, tüm insanları ilgilendiren bu davanın üzerinde... Sonunda Avrupa Mahkemeleri'ne kadar gidecek ve tecavüzcüyle mağdurun evlendirilmesini, çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızasının aranmasını isteyen bu anlayışın "hastalıklı bir anlayış" olup olmadığının ortaya çıkacağı davanın.Adalet Bakanlığı Sözcüsü Prof. Doğan Soyaslan Ankara Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi. Halen Bakanlık'ta çalışıyor ve davayı da (davalı yazarın ve Gazete'nin bulunduğu) İstanbul'da değil Ankara'da açmışlar.Ben yine de yargıya güvenmeye devam ediyorum. Türk yargısına ve evrensel adalete.Ayın 24'ünde Ankara'dayız!

Devamını Oku