Konuştuğum hemen herkeste müthiş bir ümitsizlik duygusu hâkim. "Her kafadan başka ses çıkıyor, istikrar yok, Türkiye nereye gidecek?" sorusu şu anda geçmiş hükümetler döneminde olduğundan bile çok daha fazla soruluyor.'O dönemlerden bile daha çok' vurgusunun nedeni, son dönemlerde Türkiye'nin koalisyon hükümetleriyle yönetilmiş olması. O zaman hiç değilse iki teselli vardı; birincisi "Bunlar yapamazsa başka bir koalisyon kurulabilir", İkincisi ise "Eh, ne yapalım, farklı partilerin koalisyonunda uyumsuz görüşlerin ortaya çıkması olağandır, nasılsa kamuoyu tepkisine bakarak sonunda doğruyu bulurlar."Oysa şu anda bir çoğunluk hükümeti tarafından yönetilmekteyiz. Türkiye'nin kısa vadede onlardan başka şansı yok. Bu nedenle ümitsizlikler "çıkmaz sokaklara bakıyor.Bir ümit yine onların kendi içinden çıkmalı. Neyse ki o ümit tamamen ortadan kalkmış değil. Örneğin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in, Dokunulmazlıktan Araştırma Komisyonu Başkanı'nın "Yargının bağımsızlığı sağlanmadan dokunulmazlıklar kaldırılamaz" sözünden sonra kamuoyunda ve devletin kendi içinde ortaya çıkan tepkiye katılması büyük bir ümittir. Aynen AKP Hükümeti'nin iki bakanının (İçişleri Bakanı Aksu ve Devlet Bakanı Akşit) TCK'da yapılmak istenen hatalı değişikliklere toplumla birlikte karşı çıkması gibi... Demek ki Hükümet'in içinde akıllı ve geleceği gören, sağduyulu karar verip, bunu cesaretle açıklamaktan çekinmeyen üyeler de var.70 milyon nasıl güvenecek?Öte yanda Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin kendi içinde çelişkili konuşmalar yapıyor. Bir yandan "Yargıya güven yüzde 100 olmalıdır. Kamuoyunda güven sorunu ile ilgili bir konu varken bunu göz ardı edemeyiz" diyor."Milletvekillerine sormaya gerek yok, halka sorulmuş, anketlerde yargıya güven en sonlarda" diyor. Arkadan "yargıya güvenmiyorum" demedim açıklaması geliyor.Peki ne dedin? Bir düşünce daha açık olarak nasıl ifade edilebilir? Madem ki güvenmiyor değilsin, kafaları neden karıştırıp ortalığı bulandırıyorsun? Siyasetçi düşünmeden konuşur ve her söylediğini kendisi yalanlar mı?Dokunulmazlıkları Araştırma Komisyonu Başkanı Fehmi Hüsrev Kutlu'nun "milletvekili dokunulmazlıklarının ömür boyu olması" isteğine bulduğu ek kılıflar da insanların aklına mukayyet olmasını gerektirecek cinsten."Yargıda 70 milyona bir şey olmaz ama kendilerine olur" muş."Dokunulmazlıkların olmadığı ülkelerde Genelkurmay Başkanı, Bakanlardan önce gelmiyor 'muş70 milyona bal gibi oluyor. Yasalarda "bazı ağır suçlara hafif ceza" gibi açıklar, eksikler var ama genellikle herkes hesabını veriyor. İnsanlar (çocuklar bile) baklava çaldığı, duvara yazı yazdığı için cezalandırılıyor. Tek bir söz için "120 milyarlık dava'lar açılıyor, tek bir söz için hapse girenler var.Ayrıca Genelkurmay Başkanı protokolde, önce gelirse ne olur? Yargıya etki mi yapar? O zaman Başbakan veya Cumhurbaşkanı'nın da yapabileceğini düşünebiliriz. Bunlar hangi akla hizmet açıklamalardır?Halk seçti!Hüsrev Kutlu'nun eski iktidarların yargıya gönderilmesi, bugünkülerin ise gönderilmemesi konusunda söyledikleri ayrı bir yazı konusu olacak nitelikte.Halk bugünküleri "bile bile" seçmiş, eskileri ise cezalandırmış.Önce "Neyi bile bile?" sorusunu sorabilirsiniz. Suçlu olduklarını mı? Söyledin, buyur açıkla.Ve sonra da şunu: Halkın dediğine göre kanun kural konuyorsa (aynı zihniyet TCK'nın da törelere göre düzenlenmesini istiyor işte) o halk karar değiştirdiğinde ne olacak? Yasa da mı değişecek? Her hükümet kendine göre yeniden mi değiştirecek?Ağızlardan çıkanı kulaklar duymuyor. Gerçek şu ki iktidarlardan beklenen şikayet etmeleri değil, çözüm üretmeleridir. Çözüme yanaşmayıp sızlanan bir çoğunluk iktidarının "Hükümet olduk ama iktidar olamadık" demeye hakkı yoktur.Şu anda benim aleyhime açılmış dört ayrı dava var. Sonucu ne olursa olsun yargıya güvenmeye ve mücadeleye devam edeceğim.Ben vatandaşlık görevimi yapayım, onlar da yöneticilik.Madem ki talip oldular? Beğenmiyorlarsa düzeltsinler ama kaçarak değil!
Dün sabahki duruşmada olsaydınız sivil toplum kuruluşlarımızla öyle gurur duyardınız ki... Ben gurur duymakla kalmadım, içten çabalarını gözlerim yaşararak izledim.Hani dürüst olmak gerekirse (ki gerekir) bugüne kadar zaman zaman STK'lar yeterince çalışıyor mu, aralarında koordinasyon var mı, yeterince sesleri çıkıyor mu diye benim de tereddüde düştüğüm olmuştur. Daha dinamik, daha etkin bir çalışmaya gerek olduğunu düşünüp yazmışımdır ama bugün çok daha farklı bir noktaya gelindiğine inanıyorum.Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu gibi toplum yaşamını baştan sona etkileyecek yasalarda yapılan ve yapılacak değişiklikleri, Komisyon çalışmalarını son derece iyi izleyen, yasaların reformu konusunda kusursuz raporlar hazırlayan sivil toplum örgütleri ve kadın hukukçularımız pek âlâ aralarında iletişimi de sağlıyorlar. Ve birlikte hareket edebiliyorlar.Duruşma günü benim için bile çok ani olduysa da onlar aralarında çoktan haberleşmiş, bana okurlarımdan iki-üç günde yüzlerce mail'in yanında onlar da destek mesajlarını iletmişlerdi. Salı sabahı 9.30'a doğru Adliye'ye gittiğimde çoğu benden önce gelmiş, beklemektelerdi.İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği Yönetim Kurulu üyesi ve TÜBAKOM (Türk Baroları Kadın Hukuku Komisyonu, İstanbul Baro temsilcisi Aydeniz Alisbah TUSKAN, Türk Kadınlar Birliği İstanbul Şube Başkanı Nurten Altaç, üyesi ve YTP temsilcisi Nursen Persentili. İstanbul Barosu Avukatı Ayten Ağırdemir, Mor Çatı Avukatı ve Baro Kadın Hakları Uygulama Merkezi avukatlarından Sevda Göksoy, Türkiye Kadınlar Birliği Adalar Şubesi Başkanı Begüm Yavuz, TKB Adalar Hukuk Komisyonu Bşk. Avukat Şerife Özdemir ve izleyici olarak katılan çok sayıda "kuruluş üyesi". Kadın avukatların çoğu cüppelerini giyip duruşma salonuna girmişlerdi. Yine güzel bir tesadüf eseri Şişli 4. Asliye Hukuk'un Hakimi İpek Hanım "Ruhat Mengi'nin avukatı kim?" diye sorduğunda 5 kişi "Ben de onu temsilen katılacağım" diye öne çıktılar ki bu manzara hayatımda ilk kez bir mahkeme salonunda ifade veren (kendi isteğimle) beni ister istemez gülümsetti.Daha kaç çocuk tecavüzü istersiniz?Bugün Vatan'da çıkan, Bolu'da 13 yaşındaki kız çocuğuna toplu tecavüz olayı (haber dün başlamıştı) her gün duyduğumuz çocuk tecavüzlerinin sonuncusu. İş adamından Tekel Başmüdürü'ne, Asayiş Amiri'nden muhtarına, jandarmasına 49 kişinin tecavüzüne uğramış bir çocuk.Kendi hataları vardır, yoktur o başka ama adı üstünde bunlar çocuk. Güvenliği sağlamakla görevli olanlar dahil, koca kazık gibi adamlar o kızı korumak mıydı yoksa bunu mu yapmalıydı?İşte Türk Ceza Kanunu'nda "iki profesör"ün savunduktan maddelerden biri, "çocuğun rızasının aranması" bu olayların kim bilir nasıl artmasına ve ne de kolay sonuçlanmasına sebep olacak.O nedenle OLAMAZ.Tecavüzcü mağdurla evlendiğinde bütün grubun cezadan kurtulmasına gelince... Yukardaki olayda acaba damat adayını(!) nasıl seçecekler? Tecavüzcü evli olduğunda nasıl bir çözüm bulunacak? Bir zahmet onu da anlatsalar keşke!Okusun da çalışmasın!Gerçekten, acaba biz mi anlayamıyoruz yoksa Hükümetle ilgili muhteşem bir çelişki mi var ortada.. Bir yandan "İzin verin türbanlı kızlarımız da okusun" diye üniversitelere kurallar nedeniyle alınmayan kız öğrenciler için sürekli bir mücadele veriyorlar, öte yanda okumuş kızları işe almıyor, alınmış olanları işten çıkarıyorlar. Madem ki sonunda iş bulamayacak ve evde oturmaya mahkûm edilecekler o zaman bu üniversite kavgasının anlamı nedir? Toprak Muhsulleri Ofisi kadın muhasebeci almıyor. Devlet Su İşleri kadın inşaat mühendislerini almıyor. Orman Genel Müdürlüğü kadın orman mühendisi istemiyor.Son olarak da ders programları ile ders müfredatını hazırlayan, ders kitaplarını onaylayan Talim Terbiye Kurulu'ndaki 4 kadın üye işten çıkarıldı. Böylece TTKB, 12 erkek üyeden ibaret kaldı. Eh Meclis Adalet Komisyonlarında bulunmayan, Bakanlar Kurulu'nda tek bir adet bulunan kadının Talim Terbiye'de işi ne? Değil mi ama?İşte ben AKP Hükümeti'nin bu BÜYÜK çelişkisini çok merak ediyor ve bir şekilde açıklamalarını bekliyorum.Aa... Bir de neyi merak ediyorum biliyor musunuz; AKP'li bakan ve milletvekili eşlerinden kaçının çalıştığını...Hayır bu şartlar altında, yurt dışında üniversite okutulan kız evlâtların çalışmasına nasıl izin verilecek veya hangi iş yerinde iş bulunacak; asıl sorun orada da...Ne bileyim ben, her şey içinden çıkılmayacak kadar komplike olmaya başladı artık!
Ne ilginç bir algılama ve değerlendirme tarzımız var Türk milleti olarak farkında mısınız? Siz farkında mısınız bilemem ama bazen beni hayretten hayrete düşürüyor. Kimbilir belki de "adaletin beşiği" denen bir ülkede senelerce yaşamış, oradaki sistemi ve uygulamalardaki ciddiyeti görmüş, takdir etmiş olmasaydım ben de her karşılaştığım olayı "kalabalık"la aynı şekilde yorumlayabilir, en popülist görüşü benimseyip yaşamıma da en kolay şekilde devam edebilirdim. Huhh... Uzun bir cümleydi be! İşte en moda sözlerimizden biri: "Kader kurbanı"... Olur olmaz, uyar uymaz her suçlu için kullanıverdiğimiz bir tanımlama. Plânlı, kasıtlı olarak adam öldüren "kader kurbanı", trafik terörü yaratıp can alan "kader kurbanı", hırsız, gaspçı, tecavüzcü "kader kurbanı"... Peki afedersiniz onların hepsi kader kurbanı da öldürdükleri, zarar verdikleri insanlar ne kurbanı?Onlar kurban değil, "temizlendiler". Sıraları gelmişti gittiler. Öyle gitmeselerdi belki de kafalarına bir saksı düşecekti kimbilir. İşte bu türlü sağlıksız bir algılama, yorumlama sorunu olan bir toplum lâyık olduğu dengesiz, çelişkili, huzursuz bir yaşama da mahkûm kalıyor.Bir yandan "Ne bu rezalet canım, burası nasıl bir ülke, güvenliği kalmadı, nereye baksanız bir problem, bir olay, bir cinayet" diyor, öte yanda cinayet işleyenleri omuzuna alıyor, destek veriyor.Veya bunu yapanlara itiraz etmiyor, öylece tepkisiz bir sürü gibi izleyip gidiyor. Kaderine razı oluyor.Kral çıplak!Murat Birsel dünkü yazısında yabancı bir okurunun gözüyle Türk insanını değerlendirmişti. Bu yabancı, direksiyon başındaki sürücülerin bencil, kural tanımaz davranışlarının aslında toplumun genel kimliğini de yansıttığına inandığını söylüyordu. Onaylayarak okudum. Evet, ben de artık inanıyorum ki ve itiraf etmemiz gerekir ki biz her şeyden önce kendini düşünen, kendimizin ve ailelerimizin de içinde yaşadığı ülkede kurallan, yasaları korumanın kendi huzurumuz için önem taşıdığının farkında olmayan, ölçüleri, kavramları, yorumlan altüst olmuş bir toplum haline geldik.İnsanlar hata yapabilirler (herkesin bir hata payı vardır) ama sürekli hata içinde yaşayamazlar. Yaşadıklarında işte böyle, sonunda şikâyet etmeye haklarının olmadığı, kader olarak kabul etmek zorunda kaldıkları bir toplum tablosu ortaya çıkar. "Kader kurbanı" derken bütün toplum kader kurbanı olur gider.Cinayet işlemiş insanlara yeni fırsatlar verilmelidir elbette ama onların yaptıklarından sorumlu olmadıklarını" söylemeye, aslına bakarsanız medenî ülkelerde hiç kimse cesaret edemez.Bakalım ne zaman özeleştirilerimizi yaparak, popülizmi, korkaklığı bir yana bırakarak "kral çıplak" diyebileceğiz. Veya... Acaba bir gün diyebilecek miyiz?Turizm istiyoruz ama...Türkiye'nin en büyük gelir kaynağı... Geleceği... Yakında yılda 10 milyar dolar gelir bekliyoruz...Bu sözler Turizm Bakanlığı tarafından sık sık tekrarlanır, son yıllarda daha da sıklıkla tekrarlanıyor. Biz vatandaşlar da "Eh artık bu işlerin üzerinde daha dikkatli duruluyor. Otel desen en iyisi bizde, deniz, kum, güneş, yemek her şeyin en güzeli. Bundan sonra sırtımız yere gelmez" diyoruz haklı olarak değil mi?Tada Karaefe adlı okurumuzun Bayram tatili sonrası gönderdiği 'mail' turizm konusundaki anlayışın hâlâ değişmediğini bakın nasıl anlatıyor:"Bayram tatilinde Avrupa'da idim. 'Where are you from' diye soran herkese 'Turkey' cevabı verdiğimizde 'ooo İstanbul dangerous, bombs' (tehlikeli, bombalar) cevaplan almaktan ve yüzlerinde tiksintiyle karışık korku görmekten usandık 1 hafta boyunca. Üzüldük ama ezilmedik. Onlara terörün her yerde olduğunu ve olabileceğini anlatmaya uğraştık. Ama beni en çok üzen şeyi sizinle paylaşmak istedim. Amsterdam'da bir açık hava sergisi var. Her ülkeden çeşitli fotoğraflar çekilmiş, dev boyutlarda sergileniyor.Zamanımız dar, hava da çok yağışlı olduğundan çok hızlı dolaşırken gördüğümüz, tüm dünya ülkelerinin en güzel görüntülerinin yer aldığı bu sergide 'Türkiye' başlığı altındaki fotoğraf ne idi biliyor musunuz? İzmit depreminde yıkılmış binaların gösterildiği o acıklı fotoğraf. Domino taşları gibi üstüste katlar... İşte o, bir de Hindistan'dan daha berbat bir fotoğraf vardı, bir açık hava mezbahası...Biz aslında dünyanın en güzel ülkesinde yaşıyoruz. O özendiğimiz Avrupalı'dan çok daha çalışkan, pratik zekâlı ve dürüstüz.Ülke güzel, insan güzel, sadece reklâm yanlış. İzmit'te çöken bina Türkiye'nin bir parçası ama tamamı değil. Bunu nasıl anlatalım?"Okurumuz haklı olarak "Neden böyle hatalar yapılıyor" diye soruyor. Ne diyeyim, huyumuz bu. Avrupa'ya giden fotoğraflar böyle, filmlerdeki görüntüler böyle... Adamlar New York'u her filmde Central Park'la Manhattan'la, Londra'yı Oxford Street le. Hyde Park'la anlatırlar biz İstanbul'u yıkık dökük gecekondularla, Türkiye'yi deprem görüntüleriyle...Yine de Turizm Bakanlığı'na ümitle hatırlatmayı görev biliyorum.
Adalet Komisyonu'ndaki iki profesörün, TCK'ya "değişiklik" adı altında getirmek istedikleri haksızlık, eşitsizlik, anarşi yaratacak maddelere şiddetle karşı çıktığım için açtıkları iki davayı artık biliyorsunuz.Türk basın tarihinde görülmemiş bir miktar talep ettiklerini de söyledim, istenen 120 milyar TLnin, davayı kaybetsem bile beni üzmeyeceğini, asla kaybetmiş sayılmayacağımı da.Bu dava çağdışı maddelerin, gerek Medenî Kanun'da, gerekse son bayram tatili sırasında sessiz sedasız çıkanlıveren yasalarda olduğu gibi, kimseler hissetmeden çıkarılmasını engelleyecektir. Yapılmak istenen değişiklik ve (her nedense sadece) iki Alt Komisyon üyesini rahatsız eden sözlerimin hangi nedenlerle söylenmiş olduğu toplum tarafından daha iyi öğrenilecektir.Ve en önemlisi, 21. yüzyıl Türkiye'sinde atılan her tür olumsuz adımın yanında, insan haklan ihlallerinin, tecavüz ve cinayet suçlarını caydıncı değil, aksine teşvik edici yöntemlerin Türk Ceza Kanunu ile toplumun geleceğini karartacak şekilde empoze edilmek istendiğini ama en azından birilerinin buna karşı çıktığını tarih yazacaktır. Adli belgelerle ve basın haberleriyle bu gerçek tarihe geçecektir. Bu olayda "bulunduğum tarafta" olduğuma öyle memnunum ki.Ama bu arada önemli bir iki noktaya dikkat çekmek istiyorum. Önce... Benimle birlikte gazeteye de dava açılması çok yanlış geliyor. Bir köşe yazarının özgür iradesiyle kaleme aldığı görüşleri için neden yalnız kendisi değil, gazete de dava konusu olsun? Yapılan kişisel bir eylem. Ayrıca bu türlüsü gazetelere "köşe yazarlarını denetleme, sansür" baskısı zorunluluğu doğurmuyor mu?Böyle "özgür basın" olur mu?Bu "şikayetler" le ilgili bir yazımda 'demokratik toplum anlayış ve geleneklerinin henüz yerleşmediği' ülkelerde böyle tepkilerin hâlâ görülebildiğini söylemiştim. Demokrasinin doğru yorumlandığı ülkelerde basın devlet başkanları, kraliyet aileleri dahil herkes hakkında en absürd olaylan, en absürd vurgularla yazar, alay eder, espri yapar ve hiç kimse bundan alınmaz. Burada bir başka olumsuz nokta; zihniyet olarak devrini tamamlamış, yaş sınırını fazlasıyla aşmış veya global gelişmeye ayak uyduramayacak anlayışta hukukçulara (devlet belgelerine imza atmak için bile sıradan vatandaşlara 'yaş haddi' konurken) komisyonlarda yer verilmesidir. 80 yaşın üstündeki hukuk uzmanlarının -ne kadar birikime sahip olurlarsa olsunlar- çağcıl anlayıştan ve genç dimağların hoşgörüsünden uzak olmaları doğaldır.Onların yerinde genç hukukçular olsaydı böyle bir tepkilerinin olmayacağı büyük ihtimaldi.Üç ayrı davaŞimdi ben de bu davalara üç ayn karşı dava ile cevap veriyorum.1) Dilekçede kendilerini birçok hukukçu yetiştirmedeki katkıları ve uluslararası şöhretleri(!) ile tanıtırken uzun meslek yaşamımda araştırmadan ve tüm belgeleri toplamadan yazılmış tek bir yazım olmadığı halde beni, "yazıları ile ilgili verileri sağdan soldan toplayan, yanlış bilgiler veren" bir yazar olarak tanıttıkları için...2) Her iki profesörü de ben dahil Türk halkının gelecek 50 yılına gölge düşürecek adaletsiz kanunları ısrarla getirmek istedikleri için, bir vatandaş olarak...3) Prof. Soyaslan'ı "çalışan kadınlar daha az dindardır" sözünden dolayı, çalışan bir kadın olarak.Sonuna kadar bütün gücümle mücadele edecek, her davaya katılacağım.Ben hakim yetiştirmedim, Adalet Bakanlığı sözcüsü de değilim. Ama kendime güveniyorum.Adalet yerini bulmalı! İlk dava yarın....Laf olsun diye!Okurlarımızdan alışveriş merkezleri, metro gibi yerlerde güvenlik önlemlerinin eksik olduğuyla ilgili şikayetler geliyor. Çok haklılar. Onların gördüklerinin benzerlerine bende şahit oluyorum. Akmerkez otoparkının girişinde sadece bagajlar aranıyor. Levent'teki Mayadrom'da ve Etiler Maya Alışveriş Merkezi'nde de aramalar benzer şekilde yapılıyor.Nedenini sorduğunuzda "müşteriler rahatsız oluyor" cevabını alıyorsunuz. Dikkat ettim birkaç TV kanalı da bu tür haberleri "insanları canından bezdiren aramalar" veya "uzun süren aramalar şikayetlere neden oluyor" şeklindeki yorumlarla verdiler.Ayıptır söylemesi ben bu canından bezdirme olayını anlamakta zorlanıyorum. Bu aramaların on katı İngiltere ve ABD'de yapılıyor. İspanya, İngiltere gibi ülkeler Türk vatandaşlarına vize vermeyi bile durdurdular. Biz ise "insanlar aramalardan beziyor" diyoruz. İnsanlar bezeceklerine o canı korumaya baksalar daha iyi olmaz mı?
Sıkıcı konular var ama herkes bunlardan kaçar, popülizmi ve eğlenceyi tercih ederse o sıkıcı ama çok önemli konularla kim ilgilenecek?Bayramda herkes tatille uyutularak kaşla göz arasında çıkarılıverilen bazı yasalar gibi TCK'nın yeni maddeleri(!) de çıkanlıverirse ne olacak?Alt Komisyon'da görev yapan Doğan Soyaslan'ın önerdiği gibi "30 senecik sonra değiştirmeye" mi çalışacağız?Sizi uyarmak istiyorum arkadaşlar, adalet konusunda Türkiye'nin çivisi çıktı, çıkacak.Bu ülkede 5 kurşunla vurularak ölen adama savcı ve adli tabip "beyin kanaması" teşhisi koyuyor. Olay anlaşıldığında ise "Afedersiniz, acemilik işte" cevabını veriyor. Ne sorguu, ne sual?Cinayet işleyenler, tecavüzcüler serbest bırakılıyor. Adalet inancı giderek ortadan kalktığı için bir yandan en ağır suçlar teşvik edilirken, öte yanda insanlar kendi intikamını almaktan başka çare kalmadığına inandırılıyor.Adalete inanıyor musunuz?Son haberlerden biri (Hürriyet, 7 Aralık): "Bolu ve çevresinde düzenlenen operasyonlarda 'çocukların ırzına geçme, kız ve kadın kaçırma, cinayet, ihalelere fesat karıştırma' gibi 17 ayrı suçtan aranan çete çökertildi. 49 kişi yakalandı. Tabanca, tüfek, fişek, patlayıcı madde yapımında kullanılan fitil, kesici ve delici aletler ve sahte para ele geçirildi."Şimdi soruyorum:Bu haberi okuduğunuzda yakalanan 49 kişinin, suçluluktan sabit görüldüğünde cezalandırılacaklarına inanıyor musunuz?Daha da önemlisi; suçluların kendileri inanıyor mu?Bu sorulara "evet" cevabı vermek ne kadar güç değil mi?22.10.2003 tarihli bir haber: "Uslanmaz sapık. Daha önce de 6 küçük çocuğa tecavüz ettiği için cezaevinde yatan, son olarak 3 ay önce bir küçük kız çocuğuna tecavüz ettiği iddiasıyla 10 gün önce (ceza süresine dikkat. R.M.) tahliye edilen sabıkalı sapık 9 yaşındaki çocuğa tecavüz ederken yakalandı."Mardin'de 28 kişinin tecavüzüne uğrayan 13 yaşındaki N.Ç. olayını unutmadık. Ya akraba tecavüzüyle hamile kalan ve ağabeyi tarafından öldürülen 16 yaşındaki Kadriye'yi? Batman'da tecavüz edilen 12-13 yaşındaki kızları?Bir başka gazete haberi: "Tecavüzcülere evlen-kurtul formülü. Yargıtay Ceza Genel Kurulu tecavüz ve kız kaçırma suçlarında evlenme ile cezanın ertelenmesi halinde suçla ilgili zaman aşımının işlemeye devam edeceğine karar verdi." Hemen yanında Avukat Cengiz Hortoğlu'nun açıklaması: Bu madde 1889 tarihli İtalyan Ceza Yasası'ndan alınmıştır. Bugünün ihtiyaçlarına cevap vermiyor. Derhal kaldırılmalıdır.İşte durum bu. Ama basın 'Bu olayları artık duymak istemiyoruz. Gençlerimizin 21. yüzyılda bu vahşete terk edilmesine göz yumamayız' dediğinde, Israrla 'Hayır efendim, biz bu suçları işleyenlere indirim getireceğiz' diyenler tarafından suçlanıyor.Teşekkür!Elbette hiçbir ülkede olmadığı gibi Türkiye'de de basını susturmak bu kadar kolay olmayacaktır. Bu konuya devam edeceğim ama önce CHP ve AKP'den, çıkarılmak istenen maddelere itiraz edenlere, aynı tepkiyi veren hukukçulara, ayrıca bana destek olanlara teşekkür etmek istiyorum.Örneğin; TCK Tasarısı'nı düzenleyen Adalet Komisyonu üyelerinden milletvekili Orhan Eraslan'ın telefon ederek "Biz sizin haklılığınızı biliyoruz. Büyük Komisyon'da 8, Alt Komisyon'da 2 CHP milletvekili var. Prof. Sulhi Dönmezer'le aynı fikirde değiliz ve gerekirse bu konuda açıklama yaparız" demesi takdir edilecek bir davranış. Kendilerine teşekkür ediyorum.Demek ki "bütün Komisyon üyeleri aynı görüşteymiş gibi" TV'lerden yapılan açıklamalar doğru değil. Rahatsız olan, gocunan sadece 2 kişi gibi görünüyor.Bakan Güldal Akşit'in bana gönderdiği AKP'li kadın milletvekilleriyle birlikte hazırladıkları yeni TCK raporu ile ilgili açıklamaya göre AKP içinden de tasarıya karşı çıkan çok sayıda insan var.İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da bunlardan biri...Bu arada, aynı teşekkürü "Biz sizi gönüllü olarak savunuruz" diyerek beni arayan Türkiye'nin ünlü kadın ve erkek hukukçularına, sayısız 'mail' gönderen okurlarıma da teşekkür ediyorum.Kendimi ben de savunacağım!
Zülfü Livaneli ye son yazılarından dolayı saldın tarzında yazılar yazılıyor. Sebep; "Sol kavramının içi doldurulmalı. Türk solu yeniden tanımlanmalı. Yoksul halk kitlelerinin neden sol yerine sağ partilerden medet umduğu araştırılmalı. CHP iktidara gelseydi türban sorununu çözebilir, bu gerginliğe uzlaşmacı, akılcı bir çözüm bulabilirdi... Ama şu anda CHP çoğunluğun partisi olabilmek için değişim geçirmek zorunda" gibi açıklamalar yapmış olması.Üstelik Livaneli, Türkiye'yi kutuplaşmadan kurtarmanın, ona alternatif sunmanın CHP'nin tarihi görevi olduğunu da söylüyor.Din fanatizmi ve dinin devlet işlerinde her fırsatta öne sürülmesi bu ülkeye nasıl zarar veriyor, göz göre göre ve hızla karanlığa sürüklüyorsa, düzgün bir alternatif sol parti veya laiklik konusundaki bu yanlış anlamalar, haksız saldırılar da öyle zarar veriyor.Zülfü Livaneli' nin savunuculuğunu yapacak değilim. Buna hiçbir neden olmadığı gibi gerek de yok. Ayrıca bir meslektaş olarak zaman zaman yazılarına takdirlerim gibi itirazlarım da olmuştur, okurlarım hatırlayacaktır. Ama burada gerçekten önemli bir haksızlık yapılmakta.Bir kere öncelikle söylemeliyim ki Zülfü Livaneli'nin laik demokratik Cumhuriyeti benimsemiş, ona saygılı, Atatürkçü bir yazar olduğunu bugüne kadar anlamamışsak bundan sonra anlamamız biraz zordur.Sonra, onunla siyasete girmeden önce ve sonra bu konuyu konuşmuş, gerçek, samimi düşüncelerini öğrenmeye çalışmış bir meslektaşı olarak da söylemeliyim ki, bildiğim kadarıyla Livaneli aslında baştan beri siyaseti seven, siyasetçi olmaya can atan biri değildi. Baskı şeklinde gelen teklif ve desteklerle siyasete girmiş ve girdiği günden bugüne kadar da "yapılış tarzından" gayet hoşnutsuz olduğunu defalarca belirtmiştir. (Son olarak 2 ay önceki bir konuşmamızda...)Bu nedenle, Cumhuriyet Gazetesi'nde örneğin, Işık Kansu'nun yazdığı "olmadı, olamadı" tarzındaki sözler bence gerçeği hiç yansıtmıyor. Önlerine gelen her yazara olduğu gibi ona da -bir küfür eksik tarzda- saldırıya geçen bazı yazarların sözlerini fazla dikkate almıyorum ama Cumhuriyet Gazetesi'ndeki gibi bir yanlış değerlendirmeyi düzeltmek gerektiğine inanıyorum.Öte yandan, hem "düşünce özgürlüğüne saygı" deyip, hem de kendi görüşlerini açıklayana (hele de görüşlerde bir marjinallik bile söz konusu değilken) bu şekilde saldınya geçmenin anlamsız olduğuna da şüphe yok.Sol, düşünceye, özgürlüğe, insan haklarına saygıyı içermiyor mu artık yoksa?Okul içinde kahvehane"Gazeteden okuduğuma göre okulların bahçe duvarına en az 200 metre mesafedeki kahvehane ve internet salonlarına verilen oyun ruhsat için bu mesafe 100 metreye indiriliyormuş. Üstelik bahçe duvarından değil de okulun kapısından ölçüme başlanıyormuş.Bildiğim birçok ilköğretim okulunun bahçesi zaten 100 metre civarında, yani daha bahçeden çıkmadan mesafe doluyor. Arada bir de cadde varsa iş tamam. Altıncı sınıfta çocuğu olan bir baba olarak endişelerimi anlatamam. İşsiz güçsüz, ağzında sigara akşama kadar kumar oynayan bir sürü insan okullarla iç içe.Kız öğrencilere, bayan öğretmenlere sarkıntılık mı istersin, çocukları korkutup paralarını almak mı istersin, olacakları düşünmek bile istemiyorum.Lütfen bu durumu Milli Eğitim Bakanı'na ve milletvekillerine iletiniz. İstikbalimiz olan çocuklarımızı bu ortamdan uzak tutmak için ellerinden ne geliyorsa yapacaklarından eminim."Yukarıdaki mektubu Bandırma dan 26 veli adına "Erhan bey" yazmış. Soyadını, çıkarları tehlikeye girenlerin verebileceği zararı düşünerek yazmıyorum. Endişelerinde öyle haklı, 200 metrenin 100'e indirilmesi öyle anlamsız ve bir o kadar da yanlış ki Milli Eğitim'e duyurma isteğini ben de desteklemeye karar verdim.Acaba, birçok yeni uygulamada olduğu gibi başka konu mu kalmamıştı ki okulların -neredeyse- içine kahvehane açmaya karar verdiler? Merak ediyor insan.TCK'yi da bir yandan ayarlıyorlar, okulların güvenliği Allah'a emanet.Bakan Çelik'in bu önemli sorunu en iyi şekilde çözmek isteyeceğini umuyorum.
Efendim basına ağır cezalar getirildi biliyorsunuz. Basın terbiye edilecek. Çalana "hırsız" diyen, bilgisize "cahil" diyen, görgüsüze "görgüsüz", örümcek kafalıya "çağdışı" diyen ceza görecek. Davalar arka arkaya açılacak, basın sindirilecek, yazarların elinde avucunda ne varsa alınacak ki bir daha kimse ağzını açmasın. Toplum bir de böyle yalnızlığa itilecek, dili, gözü, kulağı tıkanacak.Orta sınıf ve altındaki insanlar aldıkları buzdolabının, televizyonun bir taksidini ödeyemezse evine anında haciz gelecek. (Elimde Balıkesir-Ayvalık'tan Selver Dadaş adlı bir kadın okurdan gelen mektup var. Bu kaçıncı mektup. Mahkemede sinirlenerek "Allah belanızı versin" dediği için 5 ay hapsemahkûm edilmiş.) Demek ki bir cümle için hapis cezası verilecek.Ambulansa yol vermek isterken bir minibüsün sıkıştırması sonucu kaza yaparak iki kızını kaybeden anneye (Serpil Erkol) 3.5 milyar ceza kesilecek.Kısacası YASALAR basına ve normal vatandaşa gayet sıkı şekilde uygulanacak. Amaa... Her türlü sahtekârlığı yapan, belgelerde tahrifattan, onlarca kişinin ölümüne neden olan binalara kadar her suçu işleyenler "dokunulmaz" diye veya "eski siyasetçi" diye ceza görmeyecek. Hesap vermeyecek.Bu nasıl insan hakkı? Bu nasıl adalet? Bu ne AB'ye uyum? Sormaz ve cevap istemez misiniz?Nerde koca holdinglerimiz?3 Aralık Dünya Engelliler Günü nedeniyle çıkan haberler arasında 3 yaşında çocuk felci geçiren, o günden sonra annesinin yardımı ve desteğiyle yaşamını sürdüren Nur Menemencioğlu'nun haberi de vardı.Anne Hafize Menemencioğlu bütün yaşamını kızına adamış, eşini de kaybetmesine rağmen tek başına kızını her gün okula taşıyarak onun İstanbul Hukuk Fakültesi'ni dereceyle bitirmesini sağlamıştı.Aslında Nur, babası gibi doktor olmak istiyordu ama tıp fakültesinin o zamanki dekanı "Bu şekilde okula gelirsen öğrencileri kötü etkilersin" sözleriyle buna engel olmuştu (buyrun bu da dekan işte!)Neyse gelelim Nur ve Hafize Menemencioğlu'nun bugünkü yaşamlarına. Onlar o akıl almaz zorlukları yaşar, morallerini bozmadan (ki ne kadar zor bir çaba ve başarı) üniversitenin bitmesini beklerken ilerde iyi bir iş ve kazançla rahata ereceklerini hayal etmişlerdi şüphesiz.Oysa yıllar sonra bugün Nur Menemencioğlu hâlâ işsiz. Fakülte'den dereceyle mezun olmasına, yıllarca iş bulmak için çırpınmasına, "Bedenim özürlü olabilir ama beynim sapasağlam, masa başında rahatlıkla çalışabilirim" diye haykırmasına rağmen bir iş bulamadığı için anne-kız yakınlarının yardımıyla yaşıyorlar.İki hayat, iki cesur kadının ömrü bir hayal peşinde ziyan olmuş durumda.Benim merak ettiğim şey şu; toplumların iyi örneklere, kahramanlara ihtiyacı vardır. Aynen bu iki kadın gibi kahramanlara. Hiçbir zorluktan yılmadan dürüstçe çalışıp mücadele veren ve başaran insanlara.Peki böyle olmasına rağmen bizim toplum bu örnekleri neden göz göre göre harcar? Bunca holding, bunca zengin, parasının hesabını bilmeyen iş adamı neden böyle bir haberi duyunca ortaya çıkıp:"Ben sizi, bu özveriyi ve çalışkanlığı ödüllendireceğim. İşte işin" diyerek ona bir masa başı iş sunmaz?Sayın Sakıp Sabancı ve Sayın Rahmi Koç başta olmak üzere iş dünyasının bu imkâna sahip insanlarına bir çağrı yapmak istiyorum;Bu cesur yürekleri ödüllendirin zira böylesi bir ödülü sunmanın vereceği mutluluğa eş değer bir başka duygu yoktur.Sizlerin de bu gerçeği bildiğinize kuşku olmayacağı gibi!İmalı konuşmalar!Sık sık oluyor bu, görünmeyen, bilinmeyen düşmanlara gönderme yapmalar, "kızım sana söylüyorum, gelinim sen duy" misali imâli açıklamalar... Karşılıklı bir imâlar yarıştırmasıdır gidiyor.Konuları iyi bilseniz bile anlayamıyorsunuz kim kimi, neyi kastetmiş.İşte Başbakan Erdoğan'ın son konuşmalarından birinde söylediği cümle:"Yaşadığımız tecrübeler sadece kendi sesimize kulakverilmesini isteyerek muradımıza eremeyeceğimizi gösterdi, demokrasi bütünlüğün sesidir."Hangi tecrübeler ve hangi "kendi sesimiz"?Hangi sonuç, hangi murat?Bunu duyunca hiçbir şey anlamıyorum ben...Liderlerden rica ediyorum imâları bırakıp açık seçik neyi kastettiklerini söyleyebilirler mi acaba?Demokrasi zira, aslına bakarsanız en çok, şeffaflığın sesidir.
Türk basın tarihinde bir köşe yazarına bundan daha büyük miktarlarda tazminat ve hakaret davası açılmış mıdır bilmiyorum.Türk Ceza Kanunu'nu hazırlayan Meclis Adalet Komisyonu'nün iki üyesi tarafından açılan davalarda ödemem istenen meblağ tam 120 milyar TL!Suçum "töre cinayeti-namus cinayeti" adı altında kadınların yakınları tarafından öldürülmeleri suçuna "ağır tahrik"i öne sürerek indirim, tecavüz suçunda tecavüzcünün mağdurla evlenmesi halinde suçun ortadan kalkmasını, yardım edenlerin de hiçbir ceza almamasını, çocuk tecavüzlerinde "çocuğun rızası" olup olmadığının araştırılmasını isteyen anlayışın "hastalıklı anlayış" olduğunu iddia etmem. Yasaların böyle çıkmasını isteyenlerin ancak "ruh hastası" olabileceğini söylemem.Suçlamada gönderilen yazımdaki cümle aynen şöyle:'15 Yaşından küçüklere tecavüzün cezası 10-15 yıl. Çocuğun rızası alınarak (bir daha okuyun yanlış görmediniz) cinsel ilişkiye girenlere 4-6 yıl arası ceza verilecek. İşte bu maddeye karar verenler, çocukların rızasından söz edenler tam ruh hastasıdır.'Görüldüğü gibi isim yok, 'belli bir şahsı veya şahısları' değil böyle bir yasadan söz eden anlayışı tenkit etmekteyim. Kaldı ki "ruh hastalığı" veya herhangi bir hastalık hakaret değildir. Ülkemize de gelen ve hakkında, Oscar ödülü kazanan bir film (A Beautiful Mind - Akıl Oyunları) yapılmış olan dünya çapında ünlü Matematik Profesörü John Nash filmde de anlatıldığı gibi şizofren. Yani başarılı bir profesör (veya herhangi bir meslekten olması) insanların ruh sağlığının yerinde olmamasına engel değil. Ve onun hastalığı yüzlerce kez yazıldı, çizildi de. Prof. Nash, kendisine hasta diyenlerin hepsine, film yapımcıları dahil, dava mı açmalıydı, açtı mı?Hayır. Çünkü Nash hastaydı ama bunu kompleks yapmayacak bir özgüvene de sahipti.Bununla birlikte tekrar ediyorum, yazılanını genel anlamda bir anlayışa, Türkiye'nin gelecek 50-100 yılını daha karartacak, Türk insanın çağdışı "çocuklara, kadınlara toplu tecavüz", Güneydoğu ve Doğu Anadolu başta olmak üzere her bölgede "kadın cinayetleri ve intiharları" olaylarını duymasına, yaşamasına neden olacak anlayışa ve o anlayışta olanlara yazmaya devam edeceğim.Prof. Sulhi Dönmezer ve "Basın Kulübü" programındaki konuşmasıyla görüşlerini tüm Türkiye'nin duyduğu Prof. Doğan Soyaslan'ın (aynı zamanda Adalet Bakanlığı sözcüsü) açtıktan 2 davayı kazanabileceklerini sanmıyorum. "Bağımsız ve aynı zamanda çağdaş yargı" ya inandığım için sanmıyorum. BU YOLDA MAĞLUP BİLE... Ama eğer kazanırlarsa... O zaman da ben kaybetmiş olmayacağım, sakın yanılmasınlar.Bundan sonraki genç kuşakların da bizim gibi gölgelerinden korkarak, ceza korkusu olmayan sapık ve katilleri düşünerek yaşamamaları için ben her şeyi göze alıyorum. Eğer bu yasaların onların istediği şekilde çıkmasını önleyebilecekse... Ve basının haksız yere korkutularak, sindirilerek susturulamayacağını gösterecekse...Bu uğurda hiçbir ceza beni üzemez.Meslek hayatımın sonuna kadar tüm maaşlarımı vermek gerekse bile durduramaz. Çünkü bu benim değil ülkemin davası. Bu yolda mağlup bile galip sayılır!"Ask her yerde"New York galası kısa süre önce yapılan filmin Türkiye'deki ilk gösterimi de 6 Aralık'ta Dolmabahce'deki Shop&Miles Sinemaları'nda yapılacak. Londra'da yeni vizyona giren "Love Actually"i çok merak ederek orada izlemeseydim UİP'nin davetini asla kaçırmazdım.Bir sinema hastası olarak merak etmekte ve sabırsızlık göstermekte haklıyım zira öncelikle her biri tek başına bir filmi sürükleyebilecek, bir çok star boşralleri paylaşıyorlar.Hugh Grant, Emma Thomson, Liam Neeson üstelik Pride and Prejudice (Gurur ve Ön Yargı) dizisinden ve Brîdget Jones'un Hatıra Defteri filminden bu yana en beğendiğim aktör olan Colin Firth...Hepsi bir arada. Aa, bir de My Fair Lady müzikaliyle sükse yapan ve "Başbakan'ın sevgilisi" rolünü kapan Martine Mc Cutcheon var. Ve sonra aylardır yabana basın her fırsatta bu filmden söz ediyor, sezonun en sükseli filmi olarak tanıtıyor."Aslında aşk" anlamına gelen Love Actually film olarak bence fazla etkileyici değil ama romantik komedi tarzında olduğu için sıkılmadan izleniyor. İçinde çocukların gülüp eğleneceği sahneler var ama izleyemeyecekleri sahneler de var. Onun için ailece gitmek biraz zor.Sonunda birleşen aşk öykülerinin kopukluğu ve uçukluğu sizi de zaman zaman perdeden koparabilir ama yine de Oscar ödülü aday adayları arasında olan bu eğlenceli filmi görün derim.