Yalnızca adalet değil, "adalet ve huzur" istiyoruz artık. Hangi medeni ülkenin vatandaşları o ülkeyi yöneten her hükümete, kuşaklar boyu adalet ve huzur için bizim kadar yalvarmıştır ki?Gülemiyoruz, bırakın gülmeyi gülümseyemiyoruz bile. Bir gün, tek bir gün acılarımızı, sorunlarımızı unutup gülümsemeye çalışsak, azıcık nefes alsak haram oluyor. Duyduğumuz, okuduğumuz sıradan(!), münferit facia haberleri bizi milletçe hayata küstürmeye yetmiyormuş gibi periyodik olarak "toplu facia" haberleri alıyoruz. Her gün sel, deprem gibi doğal afetlerle karşılaşmaktan beter değilse, nedir bu halimiz?Perşembe akşamı Bornova'da 9 tane pırıl pırıl genci yine ihmal sonucu kaybetmemize yanarken dün sabah 20 insanımızı yine terör sonucu kaybettiğimizi öğrendik.Yine anaların yüreği acıların en dayanılmazı ile evlat acısıyla kavruldu. Yine gözyaşları sel oldu aktı. Peki ne zamana kadar? Daha kaç gün, kaç ay, kaç yıl her ânımız acı ve üzüntüyle geçecek? Daha kaç anaya, babaya hayatları zindan edilecek?Aynı sıralarda iki sinagogda olan patlamaların "uluslararası terör" ürünü olduğunu söylemek bu işin içinden basmakalıp üzüntü mesajlarıyla sıyrılmaya yetiyor Türkiye'de. Siyasetçilerin, bu ülkenin en üst düzey imkânlarının tadını çıkaran yöneticilerin işi zor değil: "Olayları lanetliyoruz, failleri en kısa zamanda yakalanıp adalete teslim edilecektir" demeleri yetiyor.Oysa o yöneticilerin ve onlardan öncekilerin yaşadıklarımızda bire bir sorumluluğu var. Bu kadar ciddi problemleri olan, içerde ve dışarda son derece önemli sorunlarla boğuşan bir ülkede yapay gündemlerle zaman kaybetmek, dikkatleri detaylara toplayarak esas konulan kaçırmak hepsinin büyük ve ortak suçu (Bkz: Görevi ülkesinin dış sorunlarını halletmek olan Dışişleri Bakanı'nın, bunu yapacağına türban için Avrupa'yı 'aleyhte' kışkırtması.)Sınırsız özgürlükUluslararası terör acaba Avrupa ülkelerinin herhangi birinde bizdeki kadar rahat bir ortam bulabilir mi? O ülkelerin sınırlan binlerce, on binlerce yabancı tarafından bu kadar kolay aşılabilir mi? Sınırdan 200 dolar karşılığı geçen binlerce kişi aylar, yıllar boyu o ülkelerde izini kaybettirebilir mi?Her yer ve her şey bizdeki kadar denetimsiz olabilir mi? Suç işlemek bizdeki kadar cezasız bırakılabilir mi? Silah taşımaya, silah üretmeye, silah kaçakçılığı yapmaya bu kadar özgürlük tanınabilir mi?Kısacası o ülkelerde bu kadar İHMAL bir arada görülmüş müdür, görülebilir mi?Bornova'daki Nağme Cafe'nin işletmecileri serbest. Kesin bilirkişi ve itfaiye raporlarından sonra haklarında kamu davası açılacakmış.Oysa yapılan ihmaller tek tek yazıldı, kendileri de biliyorlar. Buna rağmen... Hayatının baharında ölen gençlerin aileleri "Adalet istiyoruz" diye ağlarken bu insanlar gözaltına alınmıyor, sadece "ifadeleri alınıyor."Haklarında dava açılsa ve suçları sabit görülse bile infaz yasaları yardıma yetişir. Dokuz gencin hayatı birkaç yıl ceza ile karşılanır, onlar kafe işletmeye devam ederler.Ve hiç şüphemiz yok ki işlettikleri kafelerde aynı ihmaller, aynı denetimsizlik sürer.Yeryüzünde insan hayatının Türkiye'den daha ucuz olduğu kaç ülke vardır?
Bir ülkede yapılan tartışmaların düzeyi kesinlikle o ülkenin insan kalitesinin, gelişmişliğinin de düzeyini gösterir. Bunu sık sık söylüyorum. Unutacak olursam hatırlatacak bir olay anında çıkıyor zaten. Ama bunlar öyle olaylar ki söylenenlerden genelleme yapmak bile acı veriyor bana.Neden acı veriyor? Çünkü söyleyenler eğer başbakan veya yardımcıları değilse ya bir profesör veya bir bakan ya da milletvekili oluyor. O noktalara gelmiş kişiler bunu yaparsa diğerlerinden ne bekleyebilirsiniz?Buyrun bakalım; söyleyen AKP milletvekili Hakkı Köylü. Ülkenin en saygın -olması gereken-kurumuna, milleti temsilen girmiş. Üstelik ülkenin ceza yasalarını hazırlayan Meclis Adalet Alt Komisyonu'nun başkanı olmuş Ve oradan "Her tahrik olayının hukuka aykırı bir eyleme dayanmayabileceğim" söyledikten sonra CHP milletvekili Orhan Eraslan ile "Karısına tokat atma" tartışması yapıyor."El ele dolaşmak hukuka aykırı bir eylem değildir. Ama karınızı yabancı biriyle el ele dolaşırken görseniz ne yaparsınız?"Sorusu bu ... Eraslan "Bu boşanma nedeni olur, şiddet uygulamanın değil" cevabını veriyor ama Başkan (!) üsteliyor:"Ne yani, gidip iki tokat atmaz mısınız?" Eraslan yine doğru cevabı veriyor:"Hayır, eğer eşim zorla götürülmüyorsa, rızasıyla gidiyorsa bu boşanma sebebi olabilir ancak."Başkan'ın son sözü: "Sizin gibi adamları nereden bulacağız?" Benim daha önemli bir sorum var: Bay Köylü gibi adamların bir hukuk komisyonuna, hem de en hayati yasaları hazırlayan bir komisyona nereden bulunduğu, nasıl bulunduğu...Bununla da yetinilmeyip böyle bir anlayışın nasıl komisyon başkanı yapıldığı. Kim seçiyor bu komisyon üyelerini Allah aşkına? Özellikle bu anlayışta olanlar mı seçiliyor yoksa?Artık buna inanmaya başlayacağız. Beyefendiye öğretmiş olalım ki tokat bir şiddet olayıdır. Hakaret bir şiddet olayıdır. Hakaret ve tokatla cezayı kendisi veren anlayış ile silahı çekip vuran arasında fazla bir fark yoktur. Zaten o durumda tokatla başlayan bir "kontrolü yitirme" davranışı kolayca taraflar arasında bir kavgayı da başlatabilir. Olay kısacık bir sürede kolayca cinayete kadar varabilir.Hukukta, Orhan Eraslan'ın açıkça söylediği gibi cezayı yargı vermelidir. Yine Eraslan'ın söylediği gibi aynı anlayış (ve "tahrikin ceza indirimine neden olması") töre cinayetlerinin de nedeni olmaktadır. Komisyon Başkanı'nın "tokatla cezalandırma"yı hak gördüğü ülkenin biraz daha uzak köşelerinde vatandaşlar kadını "herhangi bir nedenle öldürme"yi kesin hak olarak görmektedirler.Genç kız ve kadınların kendi rızasıyla yaptığı davranışlar hiç kimse için tahrik nedeni sayılamaz. Çağdaş bir ülkede bu anlayışın savunulur tarafı yoktur.Şiddeti açıkça savunan Alt Komisyon Başkanı Köylü'nün derhal bu görevden uzaklaştırılması da şarttır!
Bence bitmez ve sonsuza kadar sürer. En azından çocuklanmız, torunlanmız da bizim gibi bu temcit pilavından nasiplerini alırlar.Baksanıza köktendinci, kökten laik, İslamcı, Kemalist "uç" tanımlarından sonra başımıza bir de "köktenci Cumhuriyetçilik" tanımı çıktı. Yukardakiler yetmiyormuş; köktendinciler dine, kökten laikler laikliğe, "Kemalist"im diyenler Atatürkçülüğe yeterince zarar vermiyorlarmış gibi şimdi de sıra Cumhuriyet'e geldi.Bu tanımın bence diğerlerinden önemli bir farkı var üzerinde durulması gereken; normal Cumhuriyetçiler rahatlıkla "kökten Cumhuriyetçi" sınıfına sokularak baskı altına alınabilirler.Demem o ki, Cumhuriyet, "laik, demokratik bir hukuk devleti ile yönetim" anlamına geldiğine göre "Bu yönetim kabul edilmişse kurallarına da uyulmak" diyenler kolayca "kökten Cumhuriyetçi"lerle karıştırılabilirler.Hele de başbakanının türban konusunda şikayeti olardan AİHM'e gitmeye, başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanının ise Avrupa Birliği'ni "türban nedeniyle" Türkiye'ye ilerleme Raporu'nda ekstra bir (-) vermeye teşvik ettiği bir ülkede bu karıştırmayı yapacak epeyce gönüllü çıkabilir.Oysa gerçek bu değil. Her ne kadar aynı başbakan "laiklik" tanımını da eksik buluyor ve değişmesi gerektiğine inanıyorsa da bu isteğini "girmeyi pek arzu ettiği" AB'ye kabul ettirmesi oldukça zor olacaktır. Görüldüğü üzere Avrupa'nın birçok ülkesi ve AİHM evrensel laiklik tanımına sadık kalmak için kesin kurallar, yeni yasalar peşindedir.Onlara göre demokrasi nasıl "başıboşluk, kuralsızlık, çoğunluğun baskısı" demek değilse laiklik de istendikçe esnetilecek, sündürülecek bir ilke olamaz. Laik-demokratik rejimi kabul edenler ona ve ilkelerine bir bütün olarak uymak zorundadırlar.Türkiye'de ise tartışılacak tek konu vardır "Kamusal alan zorunluluklarına uyması gerekenler' tanımı.Sadece kamu görevlileri mi uyacak yoksa yararlananlar da mı?Çözülecek soru bu, zira her ikisi ise bu sorunun içinden çıkılamaz, iş hastanelere, caddelere, tapu veya nüfus dairelerine ve hattâ devlet taşıma araçlarına kadar varabilir.Yazımın başında dediğim gibi sonsuza kadar sürer.Sonuçta, Avrupa gezisine çıkan Dışişleri heyetinin AKP'li başkanı (ve eski Diyanet İşleri Başkanı)nın bile Brüksel'de itiraz ettiği gibi "Namazın resmi programlara alınması na kadar uzayabilir.Torunlarımız bile çözemez hiç şüpheniz olmasın. Ben sözüm ona bu 'türban, kamusal alan' tartışmalarına girmemek için Salı akşamı Kanal 7'ye gitmedim.Ama bakın, kaçabildim mi?Yılmaz Morgül neden ağladı?Salı günü Seda Sayan'ın programında Yılmaz Morgül, bir yetişkinin, hele de TV'de asla yapmayacağı şekilde kaüla kaüla, hüngür hüngür ağlıyordu. Anladığım kadarıyla nedeni bir sözleşmeye imza atması ve tam olarak şartları yerine getirmemiş olmasıydı.Aylardır kendisini adım adım izliyor ve 50 milyar TL. için gittiği her yere haciz karan çıkarttırıyorlardı. Ablasının bir sitede bulunan evine de bu yüzden haciz gelmişti, oysa parayı ödemesi gereken, imzayı atan kendisiydi.Başına gelenler stüdyodaki konuklar kadar izleyenleri de ağlatmıştır sanıyorum, öyle dokunaklı bir görüntüydü ki dayanmak oldukça zordu.Ben ağlamadım ama ülkemdeki adaletsizliğe, eşitsizliğe isyan ettim. Aynen dün, aynı programdaki özürlü, tekerlekli sandalyesinde otururken Sayan'a "En büyük isteğim akülü bir sandalye, zira annem gezdirirken çok zorlanıyor" diyen ve bunları söylerken gözyaşlarını tutamayan 19 yaşındaki kızı izlerken isyan ettiğim gibi...Öyle bir memleket ki burası, Morgül'ün 50 milyarlık borcu için yakasına yapışılıyor, çalışıp ödemek için ona zaman tanınmıyor ama 50 trilyon borcu olanlara hiçbir şey yapılamıyor. Baklava, simit çalan içeri tıkılıyor, milletin ciğerini sökenler serbest. Bunca yoksulu olan bir ülkede onların ne yatlarına, ne katlarına ne de bugüne kadar rahatça yurt dışına kaçırdıkları paracıklarına kimse bir şey yapamıyor.AKP Hükümeti, eğer bu gidişe dur deme isteğinde samimiyse bir an önce gerçekleştirmeli. Hortumcunun yakasına yapışıp "zaman aşımı"na filân bakmadan son kuruşuna kadar, en sıkı ve acil şekilde ödetmeli. Bu haksızlık dayanılır gibi değil!
Kendi gazetemdir ama inanın bu tarafsız bir görüş:VATAN'IN 10 Kasım'da "Atatürk'le Bugünü Konuştuk" manşetli yazısı muhteşemdi. Ata'nın 1922-23 yıllarında yaptığı açıklamaların, din, basın, Cumhuriyet'in güvenliği konusunda söylediği sözlerin bugüne aynen nasıl uyduğunu görmek hepimiz için bir ders gibi doğrusu.Hürriyet Gazetesi'nin 29 Ekim'de "Hayatta kalan son gaziler"le yaptığı röportajları, şık kıyafetler giydirerek çektikleri fotoğrafı nasıl hayranlıkla okuduysam ve izlediysem bu yazıyı da öyle hayranlıkla okudum.Ben de okumakta olduğunuz satırları 10 Kasım'da yazıyorum. Hemen her 10 Kasım günü olduğu gibi yağmur yağıyor ve bu yağmur bana Ankara'daki okul günlerimi hatırlatıyor.Her ölüm yıldönümünde O'nun çiçeklerle süslü büstü başında sıra ile nöbet tutuşumuzu... Her yıldönümünde bizden kasımpatı çiçekleri getirmemiz istendiğini. Zamanla o çiçekler bana Ata'nın ölümünü hatırlattığı için kasımpatının sevmediğim tek çiçek olarak kalışını. Büstün başında beklerken içimden nasıl dalga dalga bir sevginin yükseldiğini ve her seferinde gözlerimin yaşardığını, O'na çocuk saflığımla nasıl "Merak etme, rahat uyu. Biz senin kurduğun bu ülkenin nöbetçisi olacağız" sözlerini fısıldadığımı düşünüyorum bir bir.Orada saatlerce beklerken, buz gibi soğukta törenlere katılırken yorulmazdım, üşümezdim. Duyduğum samimi heyecan sımsıcak sarmalar ısıtırdı beni.Çoğumuz aynı duyguları paylaşıyor olmalıydık ki bu törenlere katılım tam olurdu o günlerde. Millî bayram törenlerine katılmak için kendimiz koşar ismimizi yazdırır, hem törene hem de derslerimize yetişirdik.Üniversite sınavlarını başarıyla kazandığımıza göre düzenli çalışanların okul başarısını da etkilemezdi bu törenler. Bugün ise milletvekilleri bile önemli törenlerden kaçmak için fırsat anyor. Bunlara katılmanın görevlerinin bir parçası olduğunu unutuyorlar.Tiyatro sanatçılarının en acı günlerinde bile perdeyi açtığını, gazetecilerin de şartlar ne olursa olsun gece gündüz ara vermeden çalıştığını, hiçbir mazeretin bazı meslekler ve görevler için yeterli mazeret olamayacağını görmüyorlar.Birileri bir iki millî bayramda yapılan törenlerin kaldırılmasını öneriyor.Penceremin dışında fırtına hızıyla esen rüzgâr, cama çarpan yağmur damlaları fırtınalar kopan ruhumu andırıyor.Kendi beceriksizliklerimizin, yıllar boyu yapılan hataların faturasını O'na ve ilkelerine bağlama nankörlüğüne, Atatürk'e bağlılığı bile abartıp dejenere edenlere kızıyorum.Hâlâ büstün başında bekleyen önlüklü, formalı kızın duygularını yaşıyorum. Bütün kalbimle minnet duyuyorum ben!Yaşadığım sürece de duyacağım.Bu Bakan'ı ayakta alkışlarım!Bakan Aysel Çelikel döneminde hazırlanan tasarının düzeltilmiş, çağdaş ve insan haklarına uygun hale getirilmiş maddelerinin AKP Hükümeti döneminin Adalet Komisyonu tarafından değiştirilmesiyle çıkan tartışmaları biliyorsunuz.Bu maddeler açıklandığı gün ilk itiraz eden bendim. Bu nedenle Komisyon üyelerinin tepkisini çektiğimi de biliyorsunuz. Neyse ki bu kez Medeni Kanun'da olduğu gibi sessiz kalınmadı, bütün medya, hukukçular, toplum Ceza Kanunu'na sahip çıktı ve iki üç üyenin etkisiyle, çağ dışı maddelerin geleceğimizi karartmasına izin verilmeyeceği görüldü.Ve nihayet, ilk kez aynı hükümetin bir başka bakanı da itirazını açıkladı. AKP Hükümeti'nin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu; CHP Adana Milletvekili Nevin Gaye Erbatur'un soru önergesine verdiği cevapta kadın ve çocuklara tecavüze getirilmek istenen ceza indirimlerinin, tecavüzcünün (veya tecavüzcülerden sadece birinin) mağdurla evlenmesi durumunda cezanın ortadan kalkmasının ortaya çıkaracağı adaletsizliği kesin ve net bir şekilde belirtti ve tam aksine CEZALARIN ARTIRILMASI gerektiğini söyledi.Böylesine ciddi bir konuda objektif davranan, kararları siyasi takıntı haline getirmeyerek gerçeği dürüst ve içten bir şekilde açıklayan Bakan Aksu'yu kutluyorum. Olaylara her üyesinin kendi gözlüğüyle bakması Hükümet'in de avantajı olacaktır.Umarız İçişleri Bakanı'nın tepkisi Komisyon için de yeterli bir uyarı sayılır.
Bugün niyetim güzel kitaplardan güzel alıntılar yaparak güzel bir Pazar yazısı hazırlamaktı size biliyorsunuz. Ama heyhat, yerin mi dar, yenin mi dar demedi kimse, ilânlarla küçülmüş köşeme sıkıştım kaldım.Küçük de olsa köşeciğim, sizi ağırlamak isterim yine. Ama gelin biz kısa bir ciddi yazıyı paylaşalım ikram olarak... Hem nasılsa Pazar Vatan'ında yeterince eğlenceli hafta sonu yazısı bulabilirsiniz, hem de konu ciddi ve zaman az.Bakın büyyük Türk büyükleri cezaların azalmasını, hafifletici nedenleri savunurken cinayet ve tecavüz haberleri giderek artmaya başladı. Açın dünkü gazeteleri bir inceleyin; kaç tane kadın ve genç kızla ilgili haber göreceksiniz.Biz medya olarak bu büyük yanlışların gerçeğe dönüşmemesi, insanlarımızın -kim bilir kaç kuşak?- korku filmi gibi bir ülkede yaşamaması için mücadele ederken arkadan yeni maddeleri geliyor Ceza Kanunu'nun.İşte "3 aydan sonra, özürlü de olsa çocuk aldırmanın yasaklanması" ile ilgili madde.Normal, sağlıklı bebekte "3 ay "ı sıkı şekilde uygulasınlar, tamam. Ama özürlü bebekler için bu zaman sınırını koymaları çok değil beş yıl sonra Türkiye'nin özürlü çocuk sayısının en az üç katına çıkmasına neden olur.Bir süre önce hazırladığım "Süper Doktorlar" yazı dizisinde de yer alan Dr. Deniz Cankat ultrasonla belirlenen gözle görülür kusurların üç ayda anlaşılabileceğini ama "down syndrome" denen beyinle ilgili özürlerin ancak 5. ayda belirlenebildiğini, bu nedenle birçok ülkede zaman sınırının "24 hafta" olduğunu anlatıyor."Hangi testle anlamaya çalışırsanız çalışın, genetik testleriyle bile 3 ayın bitiminden önce anlayamazsınız, çocuğu alacak zaman kalmaz" diyor.İyice araştırıp soruşturmadan, uzmanlarına danışmadan kafa kafaya vererek tıp konularında karar alınamaz.Mutlaka almak istiyorlarsa "tecavüzcüsüyle evlendirilen kızları Meclis'e getirip mutlu olup olmadıklarını sormayı" düşündükleri gibi özürlü çocuklara sahip ailelere de sorsunlar.Örneğin belden üst kısmı çift, altı tek beden olan bebeklerini hastanede terk eden anne ile babaya... Ne dersiniz?
Okunanların sayısını bilemem ama Türkiye'de basılan kitapların sayısı herhalde birçok ülkeyi sollayacak kadar fazla olmalı.Bir kere kitap yazma meraklısı insanımız çok. iyi, güzel yazsınlar, yararlı bir hobi ne de olsa. Hobi diyorum çünkü artık kitap yazmak özel bir bilgi birikimi, deneyim, üslup, yetenek filân gerektirmiyor bizde. Eli kalem tutan, ismini kitapçı raflarında görmek isteyen veya çocuklarına bir hatıra bırakmak isteyen herkes oturup kitap yazıyor. Bastırmak da çok kolay olmalı ki bunlar basılıyor da.Örneğin şiir kitapları... Okulda sıraların üzerine yazılan türden, basmakalıp, "kafiye tuttur yeter" şiirleri toplayıveriyorlar bir kitapta. Başka kitaplardan, romanlardan bölüm bölüm veya satır satır çalarak yazanlar ayrı bir âlem.Geçenlerde Amerika'da üniversitelerde "roman yazma" üzerine verilen derslerin, açılan kursların, öğrencilerin seneler boyu nasıl yetiştirildiklerinin anlatıldığı bir film izledim. Nasıl da yoruyorlar kendilerini dedim, oysa Türkiye'ye gelseler hiç zorlanmadan bir dizi kitap sahibi olur ve pek kolay beğenen bir topluma da yuttururlardı.Meselâ Perihan Mağden gibi iyi bir yazar neden roman yazmak için köşe yazılarına ara veriyor anlamıyorum. Fazla önemsiyor bu işi herhalde.Son günlerde kitap yağıyor, mevsimi olmalı. Sonbahar sarı yapraklar mevsimi olduğu gibi aynı zamanda kitap mevsimi de demek ki. Gönderenlerin hepsine çok teşekkür ederim ama ben bu konudabiraz fazla seçiciyim ne yazık ki. Kötü film gibi kötü kitaba da dayanamıyorum. Hızlı okuma yapabildiğim için 10 dakika sonunda elimde kalanlar kalıyor, kalamayanlar... Onları kütüphanemin ücra bir köşesine gönderiyorum.Tiyatro!Ama bu arada muhteşem kitaplar da geçiyor elime, onları ilk fırsatta sindire sindire okumak için masamın üstünde saklıyorum. Bunlardan bir iki tanesinden hafta sonunda söz edeceğim, bugün Doğuş Otomotiv'in katkılarıyla Vedat Demirci tarafından hazırlanan "Alnında Işığı İlk Hisseden Tiyatro Sanatçılarımız II" ile başlıyorum. 2000 yılında yayımlanan birinci kitapta Cüneyt Gökçer, Ayten Gökçer, Müşfik Kenter, Yıldız Kenter, Şükran Güngör, Nedret Güvenç, Gönül Ülkü, Gazanfer Özcan, Nisa Serezli, Metin Serezli, Ferhan Şensoy, Cihan Ünal, Can Gürzap, Arşen Gürzap, Suna Pekuysal ve daha birçok isim vardı.İkincide ise Levent Kırca, Oya Başar, Gencay Gürün, Tekin Akmansoy, Dilek Türker, Göksel Kortay, Tamer Levent, Hadi Caman, Lemi Bilgin, Münir Özkul ile birçok başka sanatçıya yer verilmiş.Önemli sanatçıların ağzından yaşamlarını ve Türk Tiyatrosu'nü okumak son derece zevkli.Anlamadığım tek şey neden bazı opera sanatçılarının alınıp Mete Uğur, Yekta Kara gibi en başarılı isimlerin ilk iki kitaba alınmamış olması.Bu eksik dışında sanatseverler için harika kitaplar. Başlayınca saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyor insan.Erkekler alemine istenmeyen kim?Bunca desteğe ve dikkate teşekkürden başka ne gelir elden; okurlarımız birkaç gündür işi gücü bırakıp tecavüzcüye ceza indirimi isteyen, tecavüzcüyle evliliği savunan, törelerin hukuka yön vermesi gerektiğini iddia eden Komisyon üyesi profesöre kilitlendiler.Hani yazdıklarının hepsini yayınlayacak olsam hepimizi elele çıkaracaklar mahkemeye. Öyle bir öfke, sınırsız bir tepki söz konusu. Dayanamayıp birkaç cümle alacağım:Ertan Sangar: "Sayın yazarımız, bir erkek olarak bu (kim olduğu malûm şahıs) yaratığa karşıyız, onu erkekler alemine istemiyoruz." (Devamında buraya alınmayacak kadar aşın girmiş.)Murat Demirci: "Sapıklara müjde olsun tecavüzde promosyon var, bir kıza bir kere tecavüz edene beş yıl daha tecavüz hakkı veriliyor."Özlem Emanet: "Acaba kendi eşleri veya akrabalarının başına gelse aynı şekilde düşünecekler mi? Çabanız ve kararlılığınız için sizi ve gazetenizi kutluyorum. Lütfen bir kampanya düzenleyin dehepimiz destekleyelim."Hülya Akdeniz Aktay: "Ona Prof. değil insan demeye bin şahit ister. Acaba bu adam birinci ve ikinci derecede yakınlarının tecavüzü veya aynı cinsten olanların tecavüzü için nasıl bir çözüm öneriyor? Aile içi evlilik veya iki erkeğin evliliğini mi önerecek? Yine töreleri mi savunacak?"Hayati Gül: "Bu şahsın ne olduğunu bütün ülke öğrendi. Asıl önemli olan Adalet Bakanı'nın onu savunması, yazıklar olsun!" Hepsini yazmak mümkün değil ama çok sayıda mail ve faks halkın infial halinde olduğunu gösteriyor.Bu profesörlerin artık görüşlerini kendilerine saklamaları lâzım aksi takdirde TCK olayı büyüyecek.Tepki gösteren okurlar aynı zamanda muhalefet partisinin de muhalefet görevini hakkıyla yapmasını istiyorlar. Tesadüf bu ya tam da bugün saat 12:00'de Harbiye Kenterler Tiyatrosu'nda CHP, milletvekilleri ve örgütleriyle TCK'daki insan hakları ihlallerini tartışacakmış. Konuyla ilgilenenler kaçırmamalı!
Önemli mevkilere gelmiş kişilerin konuşmalarına bazen şaşırırsınız. Öyle garip şeyler söylerler ki "Bu da nereden çıktı" der insan. Der, çünkü o kişiler aslında çağdaş, tarafsız ya da sadece toplumun gelişmesinden, mutluluğundan yana taraf olmaları gereken yerlerdedirler.Sonra bir gün ağızlarından kaçan sözcükler bu merakınızı gideriverir. O masum ve meslekî görünen konuşmaların arkasında çağdışı, kabul edilemez bir anlayış veya "siyaset yapma", "siyasetçiye yaranma" çabası olduğu ortaya çıkar.İşte Adalet Bakanı'nın danışmanı Prof. Doğan Soyaslan'ın TV konuşması aynen böyle oldu. Daha önceden de, söylediği hemen her cümle ile halkın tepkilerini üstüne çeken Profesör konuştukça beyninin derin köşelerinde saklamaya çalıştığı İranvari görüşleri ortaya döküldü.Biraz daha derinlere inilebilse aynı anlayışın belki cumhuriyeti ve onun kadınlara verdiği hakları da beğenmediği görülebilirdi, kim bilir? Çarşamba günkü Vatan'da aynı zamanda bu konuşma haber olarak verilmiş ve ne düşündüğüm bana da sorulmuştu. Uzun bir cevap kısaltılınca maalesef cümleler kesik kesik olmuş, anlamını yitirmiş. Orada böyle bir anlayışın Adalet Komisyonu'nda yeni olmadığını, FP ve RP çizgisini değiştirdiğini söyleyen AKP'nin bu konuşmayı sorgulaması gerektiğini, zira Bakan'ın danışmanı olarak bu kişinin aynı zamanda onu temsil ettiğini de belirtmiştim.Prof. Soyaslan dünkü haberle ilgili olarak Vatan'ın sorduğu soruya da "Ekonomik özgürlüğünü alan kadın aile baskısının dışında kaldığı için dinden uzaklaşıyor" cevabını vermiş.Gördüğünüz gibi her cevap yeni bir soru aslında. Kadınlar ailelerin yaptığı baskı sonucu mu dindar oluyorlar?Programın bir "Prof. cevabı"da şöyleydi: "Rızasıyla evlenen kadın oranı nedir söyler misiniz? Zaten Türk toplumunun önemli kesimi görücü usulüyle, kendi seçmediği kişilerle evleniyor."Beyefendi bu sözlerle geleneklerimize görücü usulünden sonra bir de tecavüz usulü evliliğin girmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyor... Enteresan değil mi? Daha neler var bilseniz. Dünkü yazımda 'O program yeniden gösterilmeli' demiştim. Basın Kulübü'nden Melih Meriç arayarak büyük ihtimalle Cumartesi akşamı programın tekrar yayınlanacağını söyledi. İnanın bana kaçırılmayacak bir olay.Trafik böyle kurtulur!Bir süre önce bir halk otobüsü ile belediye otobüsünün durağa önce yanaşmak için yaptıkları aşırı süratten dolayı yaşadığım korkuyu anlatmıştım.Kazadan kıl payı kurtulduğum bu olayı yazmamın üzerinden iki ay geçtiği için bunun da trafiği yeteri kadar ilgilendirmediğini düşünmekteydim ki cevap geldi.İl Emniyet Müdürlüğü sözcüsü ve Emniyet Müdür Yardımcısı Halil Yılmaz'in gönderdiği bilgide 'Halk otobüsü dehşetini yaşadım' başlıklı yazımın incelendiği, 154 Alo Trafik telefon hattına yaptığım ihbar da değerlendirilerek halk otobüsünün sürücüsüne 32 milyon TL. ceza uygulandığı belirtiliyor.Ben TCK'yı hazırlayan bazı yıllanmış uzmanlar gibi "Ceza suçu azaltmaz" düşüncesinde değilim. Avrupa ülkeleri ve ABD de onlar gibi düşünmüyor olmalılar ki (ve bu inanış da yanlış olmalı ki) oralarda cezalar çok yüksek ve ceza arttıkça suç azalıyor. Almanya'dan gelen işçilerimizin geçtikleri ülkelerde trafiğe harfiyen uyup Türkiye'ye sağlam gelmeleri ve sınırdan girdikten sonra genellikle Türkiye'de kaza yapmaları da bunu destekleyen bir başka gösterge.Yaptırım olmadığı için kimse takmıyor, trafik keşmekeş hale geliyor ve buyursun doğal afetten beter ölümlü trafik kazaları.Verilen her cezanın mutlaka trafiğe ve insan yaşamına bir getirişi olacaktır. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne dikkat ve ilgilerinden dolayı teşekkür ediyorum.
Bu yazı başlığının bana ait bir görüş olmadığını söylememe gerek yok. Okurlarım benim böyle akla mantığa sığmaz bir görüşü dile getirmeyeceğimi iyi değil, çok iyi bilirler.Peki kim söylemiş bu anlamsız cümleyi?Dünkü yazımda anlatmış ve yazıyı "Türkiye'de ceza kanunlarını hazırlayanların zihniyetini göstermesi açısından Prof. Doğan Soyaslan'ın TV. konuşması tam bir ibret tablosuydu" diyerek bitirmiştim.O program için hazırlayan ve sunan Melih Meric'e teşekkür borçluyuz. TCK koca bir toplumun yaşantısını bire bir ilgilendiren, düzenleyen yasaların toplamı olduğuna göre sanıyorum vatandaşların çoğu aynı duyguyu paylaşmaktadırlar.Adalet Bakanlığı Komisyonu üyesi ve o komisyonda Bakan'in danışmanı olarak da Bakanlığı temsil eden Prof. Soyaslan bir kadın hukukçu için "Bakın siz ne güzel okumuşsunuz, avukat olmuşsunuz, daha az dindarsınız" benzeri bir cümle kullandı. Ne yazık ki bu önemli söz konuşmacılar tarafından o anda fark edilerek anlamı sorulmadı. Oysa Türk Ceza Kanunlarına son şeklini veren 8 kişiden biri (7 erkek, bir kadın üye var dikkatinizi çekerim) olarak Profesör'ün ağzından çıkan böyle bir cümle büyük önem taşıyordu.Doğurun!"Çalışan kadının daha az dindar olduğunu" imâ eden bir anlayışın Necmettin Erbakan anlayışından farkı yoktur. O da kadınlara asıl görevlerinin "evde oturmak ve bol bol çocuk doğurmak" olduğunu, dinin onlara bunu emrettiğini söyler dururdu. Kadının toplum yaşamında geri plâna itilmesini, ikinci sınıf insan muamelesi görmesini "erkeğin eline bakan, emrine tâbi" hale gelmesini sağlayan ve bu durumun mümkün olduğunca uzun yıllar sürmesi için elinden geleni yapanlara ait bu zihniyet 21. yüzyılda hâlâ ve üstelik üniversitelerde ders veren, gençlere görüşlerini aşılayan, TCK'yı hazırlayan profesörlerin kafasında karşımıza çıkmaktadır.2001 yılında Medeni Kanun Komisyonu'ndaki MHP'li Orhan Bıçakçıoğlu ve onun gibi düşünen birkaç isim de benzer bir anlayışla çok önemli maddelerin hatalı şekilde çıkmasına neden olmuşlardır.Tarihi önem taşıyan cevaplarBu itirazları yaptığımızda, gerçeklerin ortaya çıkması için çalıştığımızda bizi dava edeceklerini söyleyerek -basını- susturmaya çalışıyorlar. Oysa bir toplumun bundan sonraki 50-100 yılını şekillendirecek kanunlar için kimsenin kimseyi susturmaya hakkı yoktur. Sadece 'hukuka törelerin yön vermesi gerektiğini' söyleyenler değil herkes konuşmalıdır ve her konuşma dikkatle dinlenmelidir. Karar verdim, beni dava edeceklerse ben de onları insan haklarına aykırı yasalar çıkarmak istedikleri, "Çalışan kadın daha az dindardır" gibi bütün çalışan kadınların en özel "Allah'la kul arasında" konularında yanlış görüşler açıkladıkları için kadınlar adına dava edeceğim."Tecavüz eden sapık değil midir?" sorusuna "Sapık olan var, olmayan var" cevabını verdikten, tecavüzcüler için "Aslında bunlar sorunlu adamlar" dedikten iki dakika sonra;"Önlerinden çekilin de kadınlar tecavüzcülerle evlensinler. Bu Türkiye'nin gerçeği" diyen, çocuk tecavüzlerinde çocuğun "rızası"ndan söz eden bir hukuk profesörünün hakkında zaten normal olarak kamu davası açılması gerektiğine inanıyorum.Melih Meriç Pazar gecesi yayınlanan programın tekrar gösterilmesini sağlarsa çok iyi olur.Bu konu kapanacak gibi değil!