Tepkinin tam zamanı!

8 Ocak 2004

Ankara'nın ünlü avukatlarından biri, değerli arkadaşımız Şevket Çizmeli önceki gün telefonla arayarak:"Bu kadar davayla uğraşıyorsunuz ve beni aramıyorsunuz. Ben de size destek olmak isterim" diye sitem etti.Eksik olmasınlar, binlerce okurumuz, dostlarımız, hukukçularımız, sivil toplum örgütlerimiz hepsi ellerinden gelen desteği veriyorlar zaten. Onların bu konunun arkasında durduklarını bilmek bile yeterli destek."Tecavüz", "cinayete tahrikte indirim" gibi maddeleri içine alan "Özel Hükümler" Adalet Komisyonu'nda görüşülmeye başlandı. Yani şu an, en önemli an.Tepkilerin ortaya konması, istenmeyen maddelerin (ki Avrupa Konseyi de 30 maddeye "eşitliğe aykırı, cinsel ayrımcılık var" diyerek çekince koymuşken) değiştirilmesi, olacaksa şimdi olacak. Avukat Şevket Çizmeli konuşmasında "Yaptığınız çıkışta ne kadar haklısınız. Bakın ilk kez 'töre cinayeti' diye işlenen namus cinayetlerine hakimler müebbet hapis cezası vermeye başladılar" dedi.Çok doğru, aynı davaya ben ve birçok yazar daha önce de dikkati çekmişti. Türk Ceza Kanunu sadece benim değil, bütün basının, bütün toplumun davası. Dünkü gazetelerde; İzmir'de 2 yıl içinde 4 ile 13 yaş arasındaki 14 kız çocuğuna bıçak tehdidiyle tecavüze kalkan bir üniversitelinin 18 yıl hapse mahkûm olduğu haberi de vardı.İki profesör istedikleri kadar tecavüze, cinayete indirim sağlamaya çalışsınlar bu ülke sahipsiz değil.Hukuk işliyor. 21. yüzyılda daha da iyi işleyecek inşallah!Tarihe düşülen notlar!Dün bu köşede yayımlanan "Atatürk'ten rahatsız olanlar için..." başlıklı yazıma okurlarımdan gelen tebrik ve teşekkür telefonları, postaları sabahın erken saatlerinde başladı. "Birçok yazarın, gazetenin nasıl bu kadar suskun kalabildiğini hayret ve dehşetle izliyorduk. Bizim düşüncelerimizi dile getiren sizin gibi yazarlarımız olduğu için mutluyuz. Elinize, yüreğinize sağlık. Allah yolunuzu açık etsin. Bilin ki her zaman, her olayda, her yazdığınızda arkanızdayız. Yaptıklarınız, yazdıklarınız tarihe düşülen notlardır" diyen emekli, meslek sahipleri, genç öğrenciler, kısacası her yaş ve her kesimden okurlarım büyük bir heyecanla konuşuyor, yazıyorlardı. Ve tesadüfen, tam benim "Rahatsız oluyorlarsa çıksınlar o Meclis'ten. Türk milleti onun fotoğraflarını sonsuza kadar koruyup hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla bakacaktır" cümlelerimin altında Vizontele Tuuba filminin ilân fotoğrafı (belki afişi) vardı ve orada Tarık Akan'ın arkasında koca bir Atatürk tablosu durmaktaydı.Onun "Onurlu bir toplum" olarak ortaya çıkardığı Türk ulusu Ata'sını asla unutmayacak ve ona dil uzatılmasına izin vermeyecektir."Susma Konuş"TRT 1'de Pazartesi akşamları son derece kaliteli bir açık oturum programı yapılıyor. Değerli meslektaşımız Baki Özilha'ın başarıyla sunduğu "Susma Konuş" bütün TV kanalları içinde dikkat çeken, zevkle izlenen sayılı sohbet programlarından biri.Kısa süre önce "2004 yılına girerken Türkiye'de kadın sorunları" konulu olanına ben de katılmıştım. Dün Devlet Bakanı (Kadın ve Aileden Sorumlu) Güldal Akşit'ten o programla ilgili bir yazı geldi."Programın sonunda 'Kadından Sorumlu Bakan'a ulaşamıyorum' şeklindeki beyanımdan üzüntü duyduğunu, ona en kolay ulaşan isimlerden biri olduğumu" söylüyor Sayın Bakan. Yine her zamanki nezaketiyle.O programın sonunda ben yalnızca eski İçişleri Bakanı Meral Akşener'le konuşmuş ve o dönemde, o hükümetin kadınlarla hiç ilgilenmediğini, Medeni Kanun'un Mal Rejimi Yürürlük maddesi gibi en önemli bir yasa Meclis'ten geçerken çoğunun salonda bile olmadığını söylemiştim. Sayın Güldal Akşit'le ilgili böyle bir cümle söylemediğime kesinlikle eminim. Söylemem de büyük bir haksızlık olurdu, çünkü gerçekten de her zaman Sayın Güldal Akşit'le gayet kolay görüşmüşümdür, ayrıca her konuda da beni bilgilendirmiştir.İmkân olursa o programın bandını alıp kendim de izlemek ve Bakan'a da göndermek istiyorum.Hiç sanmıyorum ama, eğer isimlerde bir hata olduysa ve söylemişsem şimdiden özür dilerim.Susma Konuş'ta gelecek Pazartesi Türk Ceza Kanunu konusu işlenecek. Kaçırmamak lâzım.

Devamını Oku

Atatürk'ten rahatsız olanlar için...

7 Ocak 2004

O'nun kurduğu, O'nun sayesinde bugün oturabildikleri TBMM'de Atatürk'ün üniformalı resmine tahammül edemeyen siyasetçilere şahit oluyor Türkiye bugün... Bu olaylara ne kadar süre kişisel olaylar olarak bakıp genelleme yapmaktan kaçınılabilir bilmiyorum. Bildiğim, Atatürk fotoğrafına tahammül edemediğini söyleyen milletvekillerini bünyesinde barındıran iktidar partisinin halkı değiştiğine inandırmasının çok güç olacağıdır.İşte böyle bir dönemde, kendi halkı içinde "hafızası zayıf olanlara onun büyüklüğü hakkında "yabancıların ne söylediğini" hatırlatmak istedim.■ "O insan büyük bir devlet adamıydı. Büyüktü, çünkü ulusunun, ülkesinin bir talihsiz anında yurdunu kurtarmak için bütün cesaretini kullandı. Büyüktü, çünkü ölçüyü korumasını her zaman bildi ve eserini tehlikeye sokacak sınırlan aşmadı. Yürekliliğin ve kendi yürekliliğinin sınırlarını da çizebilecek kadar anlayışlıydı. Federal Almanya Başkanı Kurt G. Kiesinger (9 Eylül 1968)■ O genç ve dahi Türk şefinin (M. Kemal'in) o esnada Çanakkale'de bulunması, müttefikler için talihin en acı darbelerinden biridir.İngiliz yazar Alan Morehead (Tek Adam-1963)■ Bir ulusu aymazlıktan uyandırmak, herhalde ölümsüz bir eser sayılır. Mustafa Kemal'e göre bağımsızlığı yitirmek için en kısa yol, kendisine ait olmayan paraları harcamaktır.Belçikalı düşünür Paul Andre Mussche (10 Kasım 1980)■ Bir adamın ele avuca sığmaz iradesi ve olağanüstü yöntemiyle Türkler ve yeni Türkiye, ruh bakımından tamamen değişmiştir. Türk halkı kuvvetli ve gururlu bir ulus, Türkiye bayındır bir ülke olmuştur. Artık büyük devletlerin peyki olmak şöyle dursun Türkiye, dostluğunu kazanma çareleri aranan güçlü bir varlıktır.Mısırlı yazar Aziz Hakkı (Türkler ve Atatürk -1955)■ Savaşçılıkları ve özgürlükleri için gösterdikleri çaba yönünden yalnız Cromwell, Washington ve Garibaldi ile Atatürk arasında bir karşılaştırma yapılabilir. Fakat bunların hiçbirisinin yenilikçi, devrimci olmadıklarını tarih de kabullenmiştir. Atatürk, gerçekten insanlık tarihinde boş yere aranacak olan özgürlük savaşçılığı ve cesur devrimciliği dışında, eski bir Asya imparatorluğundan yeni bir Avrupa Cumhuriyeti ortaya koyan yaratıcıdır.İtalyan yazarı Ezzio Bartelini (1940)■ O büyük insan yalnız Türkiye için değil, bütün doğu uluslatı için de en büyük önderdi.Afgan Eski Kralı Amanullah Han (17 Kasım 1938) ■ Atatürk ölümünden önce herkes tarafından saygı gösterilen, değer verilen güçlü, dinç ve çalışkan bir Türkiye yaratmak ülküsünü tamamen başardı.Yunan Ellenikon Mellon Gazetesi (Dünya Ağlıyor, 1938)■ Sovyet, Rusya Dışişleri Bakanı Litvinot ile görüşürken kendisine, onun fîkrince bütün Avrupa'nın en değerli ve ilgi çekici devlet adamının kim olduğunu sordum. Bana verdiği cevapta Avrupa'nın en büyük devlet adamının Boğazlar'ın gerisinde, Ankara'da yaşadığını, bunun Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal olduğunu söyledi.ABD Başkanı Franklin Roosevelt (Üç Adam-1937)Bunlar sadece birkaç tanesi. Dünyanın bir ucundan öbürüne yüzlerce liderin, yazarın tanımını bulmak mümkün. Yukarıdaki sözler ünlü tarihçimiz Cemal Kutay'ın "Ne Buldu, Ne Bıraktı?" isimli kitabından alınmıştır. Aynı kitapta Müttefik Kuvvetleri Kumandanı İngiliz Mareşali Sir Birdwoord'u elinde mareşallik asası ile, kendisini Anafartalar'da bozguna uğratan Mustafa Kemal'in cenazesinde saygı duruşunda görebilirsiniz. Ayaklarından hasta olduğu için koltuk değnekleriyle gelen Mareşal'in selâm fotoğrafı olağanüstü...Ve şimdi, yendiği generallerin, mareşallerin ayakta selâmladığı bir kahraman askerin üniformalı fotoğrafına tahammül edemiyormuş birileri.Rahatsız oluyorlarsa çıksınlar o Meclis'ten o zaman. Türk milleti onun fotoğraflarını sonsuza kadar koruyup hayranlıkla, sevgiyle, saygıyla bakacaktır zira!

Devamını Oku

"Telekulak"a ceza, ya "gizli kamera"?

6 Ocak 2004

Geçenlerde gazetelerde bir haber gözüme ilişti. O kadar çok enteresan haber var ki her gün, kesip unutmayayım diye oraya buraya yapıştırmaktan odam yamalı bohçaya döndü.'Çöp ev' gibi olacak diye korkuyorum. Yazılar biter bitmez bu defa bir gazete temizleme seansı başlıyor. Hani hızlı çekim sahneler vardır filmlerde, aynen öyle.Neyse iste bu haber "asrın en önemli telekulak olayına en ağır ceza" gibi bir şeydi. Hakan Uzan'dan söz ediliyor ve 18 yıla kadar ceza alabileceği anlatılıyordu. Orasını bilmem, emniyeti, yargıyı filân ilgilendirir, açıkçası olayın detaylarını izlemedim.Amaa... Madem ki telekulak için bu kadar "ağır" cezalar verilmektedir (bu arada, Çiller dönemindeki telekulaklar unutuldu mu?) o zaman hemen oracığa "gizli kamera" kullananlar ve o bantları izletenler için de en ağır cezalar eklenmelidir.Hâlâ bu konuda ne yapıldığını, ne gibi kararlar alındığını bilmiyoruz. En temel insan hakkına, insanların özel yaşamına telekulaktan çok daha büyük saldın olan gizli kameraya ne ceza verilecek!Adalet Bakanlığı veya diğer ilgililer bu konuda bir açıklama yaparlar mı rica etsek?Haşmet Babaoğlu'nun dün yazdığı okur mektubu bana da geldi. Gaziantep Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği son sınıf öğrencisi Kıvanç Tatlıcıoğlu'nun mektubu.Okulu bitirmesine 15 gün kalan Kıvanç iş ilânlarına bakarken morali bozulmuş. Büyük bir bankanın ilânında; "Lise eğitimini Robert, Üsküdar, İzmir Amerikan veya Tarsus Amerikan liselerinden birinde tamamlamış olmak." "Lisans veya lisans üstü eğitimlerini; Sabancı, Koç, Boğaziçi, ODTÜ ya da Bilkent Üniversiteleri'nde tamamlamış olmak..." yazıyormuş."Şimdiye kadar bu tür ilânları görürdüm ama ne kadar acımasız olduğunu kendim iş ararken anladım" diyor Kıvanç Tatlıcıoğlu ve ekliyor; "Diğer okulları böylesine hiçe sayan ilânlar büyük haksızlık..."Ben de aynı fikirdeyim. Bu uygulama (her ne kadar firmaların istedikleri okulu, şartı arama özgürlüğü varsa da) son derece moral bozucu. Anadolu Liseleri'nden mezun olup da kolej mezunlarından iyi İngilizce öğrenen çok öğrenci vardır. En yakın örnek olarak kendimi gösterebilirim. Ankara Deneme Lisesi'nden mezun olup ODTÜ'yü "hazırlık"sız kazandım. İlerde zorluk çekmemek için okumayı tercih ettim ama istemesem birinci sınıfa direkt geçebilirdim (ki birçok kolej mezunu o dil sınavında başardı olamamıştı.)İş ilânlarına konulan bu tür şartlar gerçekten her şeyden önce fırsat eşitliğine, demokratik haklara aykırı. Aynı uygulama siyasette olsaydı bütün milletvekillerinin sadece Ankara ve İstanbul'dan seçilmesi gerekirdi. O insanlar ülke yönetiyor da, bu gençler bir özel şirkette çalışamayacak mı?Bence bütün büyük kuruluşlarda sınav açılmalı. O sınavı geçenler istediği ise girmeye hak kazanmalı. Hayatını, eğitimini küçük illerde, imkansızlıklarla, zor şartlar altında geçirip başarılı olan öğrencilere büyük bir haksızlık oluyor bu "elit" tercihleri!Hırsızlık suç bile değil!Dünkü Vatan'da iki hırsızlık haberi yanyana idi. Birincisi İstanbul Sarıyer'de bir yalıya girip trilyonluk soygun yapanlar...Diğeri Ordu'da, kendini polis olarak tanıtıp bir kadının kolundaki bileziklerini "sahte bunlar" diyerek alan ve kaçan hırsızlar.Polis birincide, villada el izlerini filân arayarak ortalığı kirletmiştir. Sonra muhtemelen bir daha sesleri çıkmayacaktır.İkinci olayda ise baştan sesleri çıkmayacaktır.Bunlar Türkiye gibi bir ülke için 'adi' olaylar. Yani "adi hırsızlık"; 'basit iş' anlamında. Adi olmayanlarda yüzlerce, binlerce mağdur oluyor da onlara bile bir şey yapılamıyor.Hiç şaşırmayalım bunlara ama... Cinayet, tecavüz gibi suçların cezasız kalmasını veya ceza indirimine uğramasını savunan, cezanın suçu azaltmayacağına inanan "bilim adamları" nın yaşadığı cinnet vatanımızda daha iyisini beklemek fazla iyimserlik olur.

Devamını Oku

Toplumun ölçüsü kaybolunca...

5 Ocak 2004

Devamını getireyim; toplumun ölçüsü kaybolunca "birinci parti olmak" da iddia olmaktan çıkar. Bütün değerleri kaybettirilmiş, doğru ile yanlış arasındaki keskin çizgiyi göremez olmuş bir toplumda iktidarı bir kez ele geçirmişseniz ondan sonraki birkaç seçimde (belediye seçimleri garantidir zaten) başarılı olmanız çocuk oyuncağı kadar kolaylaşmıştır.Hele de maalesef muhalefet partisi ve diğer partiler boşlukları dolduracak, yanlışları açığa çıkaracak kadar varlık gösteremiyorlarsa... Hâlâ, hâlâ bölük pörçük durumda kalmanın kendilerine ve ülkeye büyük zarar verdiğini farketmeyip yalnız başlarına büyüyeceklerine inanıyorlarsa...Muhalefet partisi ve diğerleri belediyelerini denetleyemiyor, düzgün çalışmalarını sağlayamıyorsa (Yalnız Çankaya Belediye Başkanı değil, Türkiye'nin birçok köşesinde bu partilerin başkanları hâlâ geldikleri noktanın ciddiyetinin farkında değil)...Başa dönelim: değerleri kaybettirilmiş, üstüne bir de geçim sıkıntısına düşürülmüş bir ülkede güç bir kez ele geçirilmişse... O zaman ne yaparsanız yapın halk "görmekten" acizdir. Toplum hasta bir toplumdur artık (şimdi de STK'lar bana dava açarlar mı dersiniz?) Örneğin; sağlıklı bir toplum seçim öncesi verilen sözlerin tutulmasını, geçmiş dönem belediyelerinde yapılan yolsuzlukların mutlaka açığa çıkarılıp cezalandırılmasını, bunun için de öncelikle demokrasinin bir numaralı şartı, tüm vatandaşlara "yasalar karşısında eşitliği" sağlayacak olan "DOKUNULMAZLIKLARIN KALDIRILMASINI" isteyecekken hasta toplum bunları unutur. Üzerinde durmaz.Sağlıklı bir toplum başbakanının trilyonlarca liralık harcamaları, düğünleri nasıl yaptığını, alenen bir şirkete nasıl ortak olduğunu, o şirketin ve çocuklarına burs veren firmanın reklâmını ne hakla yaptığını, oralardan gelen burs ve (dağıtılan) hediyelerin karşılığında devletten ne beklendiğini sorarken...Hasta bir toplum soramaz. Takati, denetim gücü kalmamıştır artık. Kaderine razı olur, kendisine başka bir seçme şansı sunulamadığı, verdiği oy karşılığında gücü elinde tutan iktidardan hiç değilse bir şeyler alacağına da inandığı için besbellidir ki oyunu ona verir. Başka ülkelerde her biri başlı başına istifa konusu olabilecek yanlışların hiçbiri de sorun olmaz.Onun için iktidar partisi genel başkanının çıkıp "28 Mart'ta da birinci parti olacağız" demesi, aslına bakarsanız hiç marifet değildir.Benim şimdi çok merak ettiğim bir konu var; Başbakan Tayyip Bey sabırsızlıkla beklendiği -nedense- ABD'ye gittiğinde Harvard'da bir konuşma yapacakmış.Ya öğrencilerden biri yukarıdaki konular hakkında bir soru soracak olursa? Olay ciddi, cevabı danışmanların şimdiden hazırlaması gerekiyor:"Edepsizlik etme, yoksa içki mi içtin" gibi bir cevabın İngilizce karşılığı lâzım."Edepsizlik" kadar şiddet içiren bir kelime diğer dillerde biraz zor bulunur da!Melekler Şehri(3)42 yaşındaki doktora sayfalar dolusu bir özgeçmiş, inanılır gibi değil. Ankara Koleji, Ankara Üniv. Tıp Fakültesi, Northern General Hospital Sheffield (İngiltere), aralan atlayarak yazıyorum: Japon Milli Eğitim Bakanlığı bursunu kazanma, Okayama Üniv. Araştırma görevlisi, Ankara Onkoloji Hastanesi 4. Cerrahi Kliniği Uzmanı, İngiltere Birmingham Üniv. Tıp Fakültesi, "The Queen Elizabeth Hospital", A.Ü. Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ABD kadrolu uzmanı, ABD Yale Üniv. Gnl. Cerrahi Dept., ABD Atlanta Marletta da laparoskopik cerrahi eğitimi, Fransa Hükümeti Bilim Bursunu kazanma ve bööyle gidiyor Allah sizi inandırsın.Şimdi bu şans değilse nedir Okan için? Sadece Okan için de değil, gerekmez umarım ama böyle doktorlarımızı tanımak, duymak, bilmek herkes için şans olabilir (kendisine 0212-296 94 50 numaralı telefondan ulaşabilirsiniz.)Dr. Mehmet Ali Yerdel'in yaptığı ameliyat tam 6 saat sürdü. Çıktığında başlamadan öncekinden daha umutluydu doktor. Şimdilik yapılabilecek her şey yapılmıştı.Dün anlattığım gibi, ağrılı geçen nekahat döneminde önce Galatasaraylı Volkan gitti ziyarete genç hayranını ve ona formasını hediye etti. Mutlulukla aydınlandı yüzü Okan'ın.Sonra Beşiktaş'ın efsanevi futbolcusu Şifo Mehmet (Özdilek)'in haber verdiği Hakar Şükür... Elinde çikolatalarla onu karşısında görünce gözlerini oğuşturdu Okan... Halsizliğin ve ilaçların etkisiyle hayal mi görüyordu yoksa. Duvarlara astığı fotoğraflar mı yanıtlıyordu gözlerini yoksa?Hakan uzun uzun konuştu onunla. Sarıldı, fotoğraf çektirdi. Tekrar arayacağını, iyileşince birlikte futbol oynayacaklarını söyledi. Sözünü de tuttu. Hastaneden çıkınca telefonla aradı Okan'ı. Hediyeler gönderdi, yurtdışına gittiğini, dönünce görüşeceklerini anlattı. Bütün bu melek kalpli insanlarımız; doktorlarımız, hastane, klinik sahipleri, futbolcularımız, hepsi hasta ve uzun bir tedaviye girecek bir gence hayat ışığı oldular. Hayatına renk, heyecan, umut kattılar. Bir "deniz yıldızı" nı kurtarmak üzere seferber oldular.Onları (Dr. Sinan Göker, Dr. M. Ali Yerdel, Dr. Cengiz Aslan, Dr. Bülent Zülfikâr, Dr. Murat Dinçer, Dr. Alptekin Peker, Dr. Deniz Ersev, Galatasaray'ın yıldızları Hakan Şükür ve Volkan Arslan'ı ve emeği geçen herkesi) meslekî başarılarının da üstünde, insanlıkları için, bize de bu duyguları yaşattıkları, gurur verdikleri için kutluyorum.Ne mutlu onlara!Ne mutlu bize!

Devamını Oku

Popstar'da büyük haksızlık!

4 Ocak 2004

Kuralsız yarışma aylarca hata üstüne hata sergilenerek sürdü, bir fırsat yakalayıp yeteneğiyle şöhrete kavuşmak isteyen milyonlarca gencin olduğu bir ülkede elbette toplumu meşgul etti ve nihayet Cumartesi akşamı en yanlış sonuçlardan biri ortaya çıktı.Jüri üyelerinin çoğu (üç tanesi) hatalan fark edip son günlerde dönüş yapmaya çalıştılar ama artık çok geç olmuş, ok yaydan çıkmıştı.Bir kere, daha önce de hatırlattığım gibi böylesine büyük çapta bir yarışma bu kadar kuralsız olamaz.Kuralları olsa, her şeyden önce "Türkiye'nin pop müzik starı" nın arandığı bir yarışmada "Türkçe'yi iyi bilmek" ve "Türk olmak" gibi şartlar olurdu.Bu bir turizm yarışması değil. Neymiş efendim "gelecek Rus turistleri gücendirir mişiz", Turizm Bakanlığı bir de jüri üyesine dava açmaya kalkıyor. Gelmesinler kardeşim, yarışmalara bakarak geleceklerse. Hiç mi doğru bir tepki görmeyeceğiz bu ülkede?Bu, isteyen ülkenin katıldığı bir "Eurovision Şarkı Yarışması" da değil.Seçeceğiniz "star" belki Türkiye'yi temsilen diğer ülkelere gidecek. Peki bir Rus'u mu göndereceksiniz? Bir Rus genci "popstar" seçilirse, onun (adaylar Barış Manço'nun şarkısını toplu olarak seslendirdiğinde şarkının hiçbir kelimesini hatırlayamaması gibi, açıp izlesinler o sahneyi tekrar) ne Türkçe'ye ne Rusça'ya benzemeyen şarkılarını kim dinleyecek?Yani sırf, en başta yapılacak "milliyet" tartışması Armağan Çağlayanla Ercan Saatçi arasında, en sonda yapıldığı ve "mağdur" pozisyonuna düşürüldüğü için puan alan, çıplak kıyafetlerle de haksız rekabeti desteklemesine izin verilen (açık elbise filân değil, her iki kadın yarışmacı aşırı açık, Madonnavari kıyafetlerle çıktılar bir önceki yarışmaya, erkeklerin kıyafeti eleştirildi de onlara neden susuldu) bir yabancı ülke vatandaşı "Türk starı" yarışmasında finale bırakılıyor.Cumartesi gecesi, halkımızın da nasıl kolay etki altına alındığını, görünüşe nasıl aldandığını, siyasette olduğu gibi müzikte de "İYİYİ" seçeceğine, nasıl "mağdurların" üstüne gittiğini bir kez daha görmüş olduk.Yine yarışmanın kuralları olmadığı ve bazı jüri üyeleri inat uğruna destek verdikleri, bazıları ise kılık kıyafetini aşağılayarak (tenkit değil, alay) mağdur ettikleri için Bayhan finale kaldı. Zerrin'in tekrarlayıp durduğu gibi o tarz "pop müzik" midir Allah aşkına? Veya bu arabesk yarışması mıdır? Haydi bırakın gençlere "örnek figür" seçilecek adayın özgeçmişinin baştan dikkate alınması gerektiğini bir yana.Duygu sömürüsüne izin verildi.Hülya Avşar, üzerinde Türk bayrağı olan balonlara ayağıyla dokundu diye dava açılan bir ülkede, bir Rus'un bayrağımızı MİNİ MİNİ MİNİCİK şortunun "arkasından" (içinden mi orasını göremedik) çıkarmasına sessiz kalındı. Türk bayrağı bile duygu sömürü aleti olarak kullandırıldı.Eser gibi, (bence bir de Selçuk gibi) gerçekten star özelliğine, yeteneğine sahip ve zaman içinde müziğini çok geliştirebileceği görülen iki aday bu büyük hatalar ve İZLEYİCİYİ ŞİDDETLE YÖNLENDİRMELER sonunda haksız yere elendi.Birileri orada müthiş popülizm yapıyor. "Adil" havalarda adaletsiz sonuçlar yaratıyor. İzleyici aptal yerine konuyor.Ben artık Popstar'ı izlemeyeceğim. Hele iş işten geçtikten sonra dökülen gözyaşlarına fena sinirleniyorum!Melekler Şehri (2)Yazının birinci kısmını okumayanlar (kaçıranlar) için kısa bir hatırlatma yapalım. 15 yaşında başarılı bir öğrenci olan Okan birçok iyiliksever insanın katkılarıyla ciddi bir ameliyat geçirmişti. Hayati tehlikeyi tümüyle atlatıp atlatmadığı ancak kemoterapi tedavisi sonunda anlaşılabilecekti ama İstanbul şehrinde yaşayan kanatsız melekler bu zor günlerde onu öyle korumalarına almışlardı ki, inanıyordu...O da, yaşlı, endişeli gözlerle başucunda bekleyen, aniden ortaya çıkan hastalık haberinin şokunu atlatamamış annesi de iyileşeceğine daha çok inanıyordu artık. Ve bu hastalıkta moral, inanmak önemli.Şans da yardım ediyordu doğrusu, ameliyatı yapacak olan Dr. Mehmet Ali Yerdel'in Türkiye'nin en başanlı cerrahlarından biri olduğunu İstanbul Cerrahi'nin ortağı ve ünlü göz doktoru Sinan Göker baştan söylemişti. Ben ise Dr. Yerdel'i tanımıyordum, daha iyi tanımak için CV'sini rica ettim. Gönderdiler göndermesine de okumak ne mümkün... 42 yaşındaki doktora sayfalar dolusu bir özgeçmiş, inanılır gibi değil.

Devamını Oku

Melekler şehri

3 Ocak 2004

Yeni yılın ilk Pazar sabahı size bu ülkenin güzel insanlarından, İstanbul'da yaşayan kanatsız meleklerden söz edeceğim. Son günlerde yine öyle olumsuz olaylar duyduk, yaşadık ki güzelliklere çok ihtiyacımız var. Ve inanın bana bundan daha iyisi, daha uygun örnek zor bulunur.Olayın kahramanı, çalışkan, başarılı bir lise öğrencisi olan 15 yaşındaki Okan Topuz! Üç çocuğunu tek başına yetiştirmek için yılmadan çalışan annesi Zeynep benim okurum... Onunla seneler önce, çok bunaldığı bir anda bana açtığı bir telefonla tanışmıştık. Zeynep o gün, bu gündür hiç dinlenmeden, eğitimin de önemine inanarak çocuklarını büyütmek, okutmak için uğraştı.Önüne çıkan zorlukları birer, birer aşmayı bildi... Sonuncusu dışında.Öyle bir zorluktu ki bu bir ana için, aşılması insanüstü bir güç ve sabır gerektiriyordu. 2003'ün son ayında Zeynep oğlunu şiddetli karın ağrıları şikayetiyle bir devlet hastanesine götürdü. Doktorlar hemen o gün teşhisi koydular: "Çok ciddi ve ne yazık ki uzun süredir farkedilmediği için zaman kaybedilmiş bir hastalık." En kısa sürede ameliyat edilmediği takdirde ortada hayati tehlike vardı.Devlet hastanesine hemen yatırmak istiyorlar ama ancak 10 gün sonrasına ameliyat tarihi verebiliyorlardı. Oysa hızla ilerleyen hastalığın daha da çok yayılmaması için günler, hatta saatler önemliydi.Bunu öğrendiğim anda ne yapacağıma bir an karar veremedim. Elimden geleni yapmalıydım, hem de çok çabuk olarak, ama nasıl? Üstelik bu ameliyat ve daha sonra gelecek tedavi, özel hastanelerde yüz milyarlar tutabilirdi. Zeynep'in böyle bir imkânı yoktu ve benim yardım imkânlarım da sınırlıydı nihayet.Kimi aramalı?Aklıma bir anda, tanıdığım iyi kalpli birçok doktorun gülümseyen yüzleri geldi. Onlar ki para sıkıntısı olan hastalarına bazı günler ücretsiz tedavi, gerekirse operasyon yapıyorlardı. İlk aklıma gelen iki isim İstanbul Cerrahi Hastanesi'nin sahibi Dr. Sinan Göker ve International Hospital'ın beyin cerrahı Dr. Cengiz Aslan oldu. Hiç şüphe yok International'ın sahibi Sait Haifawi de bu yardımı yapardı. Memorial Hospital'ın kalp cerrahı Dr. Bingür Sönmez de.Hemen Dr. Sinan Göker'i arayarak durumu anlattım.Hiç duraklamadı Sinan bey:"Şu anda gelsin yatıralım, tahlilleri yapalım ve ameliyata alalım" dedi. Ayrıca hastanın büyük bir şansı olarak karaciğer nakli yapan çok başarılı bir doktorun "Dr. Mehmet Ali Yerde!" in de ekiplerine katilmiş olduğunu ilave etmeyi unutmadı.İstanbul Cerrahi bir butik hastane gibi olmasına ve sayılı odası bulunmasına rağmen Okan'a en güzel odalardan birini ayırdılar. Dr. Mehmet Ali Bey ona "olabilecek en iyi operasyonu" yaparak hastalığın görünen bütün izlerini temizledi. Hastane'nin "göz" koordinatörü (olmakla birlikte her bölümün koordinatörlüğünü de yapan) Suzan Ataman'dan başlayarak birçok personeli, hemşireleri ellerinden gelen olanca ilgiyi, genç yaşta böyle bir şanssızlıkla karşılaşan Okan'dan esirgemediler.Galatasaray aşkı!Hepsi bu kadar değil. Uzun bir hikaye bu. Uzun ama güzel (Umarım sonu da güzel bitecek)... Dr. Cengiz Aslan operasyon öncesi ve sonrasında ilgisini esirgemedi. Tahlil sonuçlarını, "İkinci bir görüş" olarak International'ın doktorlarıyla tartıştı. En iyi onkoloji uzmanlarından biri ile, Dr. Bülent Zülfikar la görüşerek hastayı onun tedavisi altına aldırdı.Maçka EMAR (Alptekin Peker) operasyon öncesi bütün görüntülü tetkikleri yaptı. Medica (Dr. Murat Dinçer) operasyon sonrası beyin ve kemik dahil tüm incelemeleri, yine MR ve ultrasonlan halletti. Ürolog Dr. Deniz Ersev ise dün küçük bir operasyon daha yaptı Okan'a.Ve bu kanatsız meleklerin hiçbiri yaptıktan işlerden para almadılar. Nasıl bir ciddiyet, iyi niyet ve doktorluk etiği ile çalıştıklarına beni hayran bırakarak.Okan öyle bir Galatasaray aşkıyla doluydu ki odasının her yanını takımının fotoğraftarı süslüyordu.Altı-yedi saat sürecek çok ciddi ameliyatının bir Galatasaray maçıyla aynı güne gelmesine de çok üzülmüştü. Operasyonu bırakmış maça takmıştı kafasını.Bir gün kapısı açıldı ve içeri Volkan Arslan girdi.Kendisine uçurulan bir haberle, duyar duymaz koşup gelmişti Galataray'ın genç oyuncusu Volkan. Hem de elinde hediye edeceği kendi formasıyla... Bundan büyük mutluluk olabilir miydi Okan için?Bir başka gün kapı tekrar açıldı. Bu kez gelen Hakan Şükür'dü! Hasta yatağında halsiz yatan Okan gözlerine inanamadı.Melekler Şehri'nin melekleri onu yaşatmak için seferber olmuşlardı sanki! (Devam edecek)

Devamını Oku

Ne güzel gülüyordu Bahar!

2 Ocak 2004

Cuma günü gazetelerin en önemli haberlerinden biriydi "Bahar öğretmen cinayeti" yine. Bir ay önce Adana'da "aşkına karşılık vermediği için" bir psikopat tarafından öldürülen genç kız haberin yanındaki mezuniyet fotoğrafında nasıl da güzel gülümsüyordu. Ağız dolusu, pırıl pırıl gözler dolusu, bahar gibi gülüyordu hayata. Savcı Hanifi Yavuz, katil için ömür boyu hapis isterken asıl suçluyu da parmağıyla işaret etmeyi unutmamıştı:"Sanık lehine yapılan değişikliklerle düzeni bozulan hukuk sistemi ve aflarla cezaların caydırıcılığının kalmaması. Bu nedenle, daha önce tutuklanmış olan sanığın cezasını çekmeden bırakılmış olması."O sanık çıkar çıkmaz Bahar'ı öldürmüş ve "Onu kimseye yar etmedim. Sevdiğim için öldürdüm" demişti.Caydırıcılığını kaybeden ceza yasalarının nasıl bir vahşet yarattığını görüyoruz. Ve hâlâ Türkiye'de, üstelik "hukuk adamı" olan bazı Komisyon üyeleri cezalara her türlü indirimi getirtmek üzere mücadele veriyorlar.Onlarınkini bilmem ama bu örnekler "karşılarındaki tarafın mücadelesini yeterince açıklıyor mu acaba?Reklamı iyi öğrendikBu işi öyle iyi öğrendik ki maşallah, PR şirketlerine filân gerek kalmadı. Popstar yarışmasında, önceden kurallar belirlenmediği için Bayhan'ın mahkûmiyetinden, Elena'nın milliyetine kadar her konunun uzuun uzuun tartışmaları gözyaşları arasında yapılarak onların puanının arttırıldığını yazmıştım.Haksız rekabet yarışmalarımıza bile girdi. İsmi, hangi nedenle olursa olsun tekrarlayıp durdun mu, olumsuz şekilde bile olsa "reklâmın iyisi, kötüsü olmaz" zihniyeti hakim bir ülkede o reklâm fazlasıyla yapılmış oluyor.Başbakan'ın Cola Turka dağıtımı yapan şirkete ortak olması dolayısıyla (her ne kadar siyaset tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir durum ise de) o firmanın geniş çaplı reklâmının yapılması bir başka örnek.Yine Başbakan'ın yaşlılara yılbaşı hediyesi olarak Ramsey kazakları hediye etmesi, elinde Ramsey poşetleriyle foto muhabirlerine poz vermesi, geceyi de o firmanın patronunun evinde geçireceklerini açıklaması Ramsey için çok hoş, bulunmaz bir reklâm değil mi? Eh, aynı firmanın sahibi de Tayyip Bey'in çocuklarını ABD'de burslu okuttuğuna göre o kadar olacak artık. Ne hayırlı arkadaşlar var; çocuklarını okutuyor, yılbaşı hediyelerini veriyor. Karşılıksız bunca iyilikten sonra o kadarcık reklâm da yapılmasın mı? Ben bu konuda konuşanlara hemen kızıyor, ağızlarının payını bir güzel verip susturuyorum doğrusu! Ama bir yandan da Cola Turka ile Ramsey'e kızmıyor değilim. Neden bana da bir kola dağıtım şansı ve yılbaşı hediye paketleri vermediler?Başbakan değiliz diye kafamız kel mi?Petrolümüz de var ama?İran'daki depremden sonra depremzedelerin yerle bir olmuş bölgenin haline bakarak "Bizim gibi petrol zengini bir ülkede bu sefalet niye" dediklerini görüp, duyuyoruz.Sorunun cevabı bizim çok iyi bildiğimiz iki sözcük:"Kötü yönetim."Halkını korumayı bilmeyen, devlet yönetimindeki öncelikleri bir yana bırakıp popülizmle, lâfı güzafla, çalıp çırpmalara göz yummakla, siyasi oyunlara kafa yormakla, din kavgalarıyla zaman tüketen hükümetler, yönetimler işte ülkelerini bu hale getiriyorlar. "Kalıcı deprem vergisi" ile ilgili bir yazıda bu konuya tekrar değineceğim, aynı sorun bizim de -ve hâlâ- başımızda.Şu anda ise 17 Ağustos depreminin prefabrik konutlarını İran'a hediye edeceklerini açıklıyorlar. İran'a elbette yardım gönderelim ama fakir, petrol zengini olmayan bir halkın paralarıyla yapılmış evleri, üstelik her an deprem beklediğimiz halde göndermek akıllı bir karar mıdır?Yoksa yine popülist bir karar mı?Düşünmek LÂZIM!

Devamını Oku

Kuralı yok mu bu yarışmanın?

31 Aralık 2003

Bu yazıyı yazarken elbette yılbaşı gecesi yapılacak olan son yarışmayı henüz izlemiş değilim. Onun için de neler olacağını, jüri üyelerinin son tutumlarını bilmiyorum. Ama bugüne kadar gördüklerimizi göz önüne alacak olursak jüri üyelerinin birçok konudaki hatalı davranış ve konuşmalarıyla yarışmacıları olduğu kadar oy verenleri de yanlış yönlendirdiklerini söylemek mümkün.Öyle bir yarışma ki Popstar, sanki baştan hiçbir konuda kuralları belirlenmemiş. Oracıkta, içinde bulundukları ana göre karar geliştirdikleri için izleyici hem sürekli kavga ve kişilik çatışması izlemek zorunda kalıyor, hem jüri sanki kendi içinde yeni popstarlar yaratıyor, hem de yarışmacılar arasında inanılmaz bir haksız rekabet sürüp gidiyor.Popstar yarışmasında kavga hiç eksik değil. Hem yarışmanın, hem de ekranda görünenlerin reytingini arttırdığı için kıyamet kopuyor.En aykırı görünen, en cazgır, en gürültücü kim ise, o akşamın en makbul ismi de o.Değerler birbirine karşınca ve bilinçli olarak da birileri bu karıştırmaya hizmet verince olacağı budur. Ağlama yarışı konusunda "doğru" bulundu, sıra geldi değerler karmaşasına. Örneğin yarışmacı Elena konusundaki kavga... Armağan Çağlayanla Ercan Saatçi sürekli bir "ırk ayrımı" kavgası yapmaktalar. Elena, Rus olduğu için elenmeli mi, yoksa kalmalı mı?Onlar tartıştıkça Elena "mağdur" durumuna düştüğü için puan kazanıyor (Haksız rekabet.) Peki bu yarışmaya girenler için belli kurallar yok mudur ki aylar sonra bu konu jürinin aklına geliyor? Ve neredeyse finale yaklaşan yarışmada bu komedi hâlâ sürüyor. O nedenle "daha iyi" olan başka isimler eleniyor.Bu çok önemli bir haksızlıktır.Ayrıca, Popstar daha çok ses, kulak, yetenek ve sahne hakimiyeti ile ilgili bir yarışma olduğuna göre kadın yarışmacıların çıplak kıyafetlerle sahne alması da haksız rekabete girer. Erkek yarışmacıların sahip olmadığı bir avantajdan yararlanmalarına izin veriliyor.Bugüne kadar yapılmamalıydı. Onlar malzemeyi çoktan sundular bile. Yöneticimiz uyuyor muuuu? Elmoor?Biz evleniyoruzBuyrun 2003'ten 2004'e miras bir başka yanşma programı. Ev gözetleme alışkanlığını geçen yıl mı bize kazandırdılar, yoksa o 2002'nin marifeti miydi hatırlamıyorum ama çok zengin(!) ve boş vakti bol bir toplum olduğumuz için pek sevdik bu gözetleme işini.Sevdiğimiz reytinglerle ortaya çıktığı için de arkadan başka evler geldi."Biz evleniyoruz" izlenmesi zevkli bir program olabilir ama katılan gençleri düşürdüğü durum açısından çok tartışılacak bir içeriği var doğrusu.Elenenlerin iki göz iki çeşme ağlayışları, kızların cazip görünmek, seçilmek için yaptığı konuşmalar, dedikodular, aralarındaki "joker" sohbetleri (yazabilmek için kısa süre izliyorum tabii ben de), erkek yarışmacıların kendilerini "harem karşısındaki sultan" gibi görüşleri gerçekten içler acısı.Bu konuda çok okur tepkisi geliyor. İşte Bahar İrengün'ün düşünceleri:"Ruhat Hanım,Bir konu benim için dayanılmaz bir hal aldı; siz, biz, eğitimli, modern, cumhuriyetçi birçok kadın Türkiye'de kadının yerini değiştirmeye çalışırken "Biz evleniyoruz" adındaki program birçok genç kızı tam kalbinden, evlilik hayallerinden vuruyor ve verdikleri ödüllerle onların daha 20'li yaşlarında okumayı, çalışmayı filân bırakıp evlenmeyi düşünmesini sağlıyor. Şimdi öncelikle bu yarışmanın 25-26 yaşından aşağı hiçbir genç kızı kabul etmemesini arzu ederdim (Ne kadar yerinde bir istek! R.M.). Sonra, bilmiyorum seyrediyor musunuz ama -ben şimdiye kadar 4-5 kez seyrettim- bizim 2004 yılının Türkiye'si genç kızlarının evlenecekleri erkekler ve evlilik hakkındaki düşüncelerini duyunca paniğe kapıldım. Birkaç örnek;Kocam işten ayrılmamı isterse hemen ayrılır o ne istiyorsa yaparım, erkeğime kul köle olurum. Evleneceğim erkek maço olmalı, beni sahiplenmeli (Bunlardan daha fecileri de var.)Bazen düşünüyorum da sizler galiba bu gelişmeleri hiç istemeyen, hak hukuk sahibi olmak istemeyen, erkeğe kulluk yapmaya devam etmek isteyen kadınlar için boşuna uğraşıyorsunuz. Bu lâfları sarfeden kızlann 20'li yaşlarda, okumuş, iyi ailelerden gelmiş olduğu düşünülürse bilmiyorum bu konuda yorumunuz ne olur.Başarılarınızın devamını diliyorum. İyi seneler.Bahar İrengün"Valla sevgili Bahar, 35 milyon kadın arasında maalesef böyleleri de var, biliyoruz. Ama onların yanında Türkiye'nin en ücra köyünde yaşayıp senin, benim gibi düşünen milyonlarca kadın da var.Yukardaki sözleri sarfeden hanımlar, kul köle oldukları erkekler kendilerini terk ettiklerinde neyle geçinecekler asıl onu sormalı. Neyse ki Medeni Kanun'un Mal Rejimi maddesini değiştirterek beş parasız sokağa atılmalarını önledik. Belki hiç değilse oradan biraz gelirleri olur. Neyse, Allah hepsine selâmet ve akıl fikir versin. Başka ne denebilir ki.Not: Konuyla ilgili olduğu için hemen eklemek istiyorum; Demet Şener tüm röportajlarda "Çalışmıyorum, çünkü şimdi ilişkimde başarılı olmak istiyorum" sözlerini tekrarlayıp duruyor. Erkek arkadaşının çalışması ilişkiye zarar vermiyor da kendisininki neden veriyor acaba? İş ve ilişki aynı anda başarılı olamaz mı? Veya bir erkek mesleğinden bu kadar rahatsız olduğu bir kadınla nasıl arkadaşlık edebilir? Ne garip sözler bunlar?

Devamını Oku