Bir trafik kazasında yaşamını yitiren Biyolog Doğanay Aşan'ın babası bir gazeteciye duygularını şöyle anlatıyor:"Biz bu tür trafik kazası haberlerini gazetelerden bir hikaye gibi okuyor, televizyondan film gibi izliyorduk. Gerekli hassasiyeti göstermiyorduk. Hani bir slogan var ya 'Susma, sustukça sıra sana gelecek' diye; biz sustuk ve suskunluğumuzun cezasını kızımızı kurban vererek ödedik."Artık susmamak gerektiğini çok acı, en acı tecrübeyle öğrenmiş baba Doğan Aşan. Önce ona başsağlığı diliyorum, Allah sabır versin, eşine de kendisine de.Önceki gün "Uluslararası boyutlarıyla İnsan Hakları "nın ve çok sayıda hukuk kitabının yazarı Prof. Dr. Safa Reisoğlu aradı ve üç-dört gün önce yazdığım 'Hatıra defterlerini yayınlayamazsınız beyler' başlıklı yazım için;"Yapılan şey yaşamını kaybeden genç kızların ve ailelerinin kişilik haklarına kesinlikle aykırıdır. 'Kamu yararına' denilerek mazur gösterilemez. Hukukçuların bile gözünden kaçabilecek bir noktaya dikkati çektiniz" sözleriyle beni kutladı. Ve şöyle dedi:"Herkes, kendi başına gelmesini beklemeden tepkisini ortaya koymadığı takdirde sonunda bunun cezasını toplum çeker, hepimiz çekeriz."İşte Doğan Aşan'ın sözlerinin aynısı bir bilim adamı tarafından söyleniyor.Akşama kadar telefonum durmadı dün. Okurlanm, bu konudaki uyarıma rağmen kendi gazetemle beraber bir iki gazetenin hatıraları yayınlamaya devam ettiğini ve özellikle Vatan'ın devamını ilginç bulduklarını söylediler.Ben de ilginç buldum. Ama demek ki onlara yeterli olmamış sözlerimiz. İnsan haklarını hatırlatamamış.Umarım birgün bu konuda çıkacak kesin yasalar onları bağlar. Kullanmak için ölüp bayılsalar bile bu malzemeleri kullanamazlar. Bu çelişkiler beni ve toplumun diğer aydın fertlerini korkunç rahatsız ediyor çünkü!Çırağan'da bir cennetOtellerin spor salonları, havuzları zaman zaman gazetelerin hafta sonu eklerinde, dergilerde filân çıkıyor. Çırağan da çıktı bir ara ama size bir de ben hatırlatmak istiyorum. Kısaca...Özetlemek gerekirse; böyle bir güzellik olamaz. Böyle bir temizlik, huzur ve servis olamaz. Türk hamamı, kapalı ve açık sıcak havuzları, kocaman jakuzisi, sauna ve buhar banyosu, solaryumu, masajı hepsi mükemmel.Sık sık gidecek vakit bulamıyorum (sadece 2 kez gittim) ama hani herkes ıssız bir ada hayal eder ya, bunaldığı zaman kaçacak; ben Çırağan Otel'in sağlık ve spor merkezini hayal ediyorum.Düşüncesi bile dinlendiriyor insanı. Meditasyon gibi bir şey.Hele bir Türk hamamı var, kendinizi gerçek bir sarayda ve gerçek bir sultan gibi hissediyorsunuz. Boşuna Çırağan Palace dememişler yani.Eğer İstanbul'da yaşıyorsanız özel kutlamalarınız için başka program yapmayın, kendinize bir Çırağan günü hediye edin. Bana hak vereceksiniz.La Pergola ve CalianteGidilecek yerleri yazmaya başlamışken iki güzel restoranı da kısaca not etmeden geçemeyeceğim. Birincisi 'Vatan' binasına yakın bir yerde, Büyükdere Caddesi üzerinde (Zincirlikuyu) bulunan La Pergola. İtalyan yemeklerine meraklıysanız İstanbul'da bu kadar güzeli az bulunur.Özellikle akşamları, mum ışığında harika bir atmosferi ve nefis müziği de var. Yılbaşı gecesi canlı müzik ile güzel bir açık büfeleri olduğunu önceden duyurmuş olsalardı kesinlikle oraya giderdim. Ama duyurmadılar. Hata!Size iki örnek vereyim yemeklerden: Avokado, enginar, kuşkonmaz, yeşil salata ve parmesan peyniri ile hazırlanan Mozaik Salata, (12 milyon 500 binTL) yabani mantarlı Kestaneli Çorba (10 milyon 500 binTL).Bir de Balmumcu'da, eski Garden 74'ün yerinde açılmış olan Caliante var ki, iyi restoran deyince onu atlamak mümkün değil. Henüz ben keşfedeli birkaç hafta oldu ama listemin başına geçiverdi. Yemekler, servis, şık ve romantik atmosfer, manzara yani bir restoranda aranan her özelliğin en iyisi. Restoranın altında da bar ve gece kulübü varmış. O katı görmedim henüz.İşte iki favori restoranım. Deneyin, sizin de favoriniz olabilirler.
Yargıdaki rüşvet ağı operasyonu bir anda gündemin tepesine oturdu. Nasıl oturmasın, "milletin en çok güvenmesi gereken kurum zan altında" görüntüsü çıktı ortaya. Biz de toplum olarak öyle bir hale gelmişiz ki insanların birbirine ve sonuçta "insana" güveni neredeyse sıfıra indirgenmiş.Örneğin ben... Evet örneğin ben; birisinin (tabii bu birisi iyi tanımadığım veya hiç tanımadığım birisi oluyor) konuşmasını dinlerken, okurken ya da bir karar hakkında bilgi alırken devamlı şüphedeyim. Acaba söylenenler gerçek mi? Acaba altında bir haksızlığı veya yolsuzluğu gizleme çabası mı var? Acaba yine aldatılıyor muyuz? Duygu sömürüsü için bir yalan mı sergilenmekte?Kader utansın!Durum budur, bizi bu hale getirenler utansın.Meselâ Perşembe günü bir gazetede Popstar'daki Bayhan'ın röportajını okuyorum. Hayatında bir takım şanssızlıklar olmuş, tamam. Ama annesi hakkında anlattıkları birbirini tutmuyor. "Fare zehiri olduğunu zannettiği sarı sıvıyı içtikten sonra bağırmış ve 10 dakika sonra bir kamyona binerek gitmiş. Bu da onu son görüşü olmuş."O sarı sıvı fare zehiri olsa acaba 10 dakika yaşar mıydı? Acaba kamyona binip gidecek gücü olur muydu?Nereye gitti? İntihar nedeni neydi? Yaşıyor mu, yoksa öldü mü gerçekten? Gerçeği kim biliyor, bir belge var mı?Kendisine sorulan diğer soruların cevapları da çelişkili. Evde yiyecek bile yok, anne komşudan aldığı süte ekmek doğrayıp yediriyor ama Bayhan aynı zamanda annesi ve ablası tarafından şımartıldığını, şımarık bir çocuk olduğunu söylüyor. Bu kadar sıkıntı içindeki bir ailenin içinde mümkün müdür bu?Her şey havada. Hepimiz üzüldük, aşırı duygulandık, onun kazanmasının iyi olacağını düşündük ama konuşmalarda müthiş bir çelişki ve şüphe uyandıran bir hava olduğu da yadsınamaz. Nitekim röportajcı da sık sık bunu tekrarlıyor.Neyse... Dönelim yargıya. Ankara DGM Savcısı Ömer Süha Aldan "Ortada dönen ve devletin zarara uğradığı paraları söylesem dudaklarınız uçuklar" demiş. Bizim dudaklarımızın uçuklamadığı gün mü var ki? Her gün yeni bir olayla, uğradığımız "yeni ve bir öncekinden büyük bir zararla" dudaklarımız uçukluyor. Birileri bizi zarara uğratıyor, sonra uçuklamış dudaklarımızla o zararları biz ödüyoruz. Alın terlerimizle, ömür boyu çalışıp didinerek aldığımız arabamızdan, evimizden akıl almaz yükseklikteki vergileri çifter çifter alıyorlar. Deprem konutları için yurtdışından gelen ve yurtiçinde toplanan paraların nereye gittiği de bilinmediği için, deprem vergisini kalıcı yaparak onları da bize tekrar ödetiyorlar.Dokunulmazlık!Yani bizi bitirdiler bitirmesine ama birileri alçaklık yapıyor diye herkesi buna ortak etmenin de alemi yok. Danıştay Başkanı Nuri Alan'ın "Kesin delil yokken yargıya yönelik saldırılar yargıyı yıpratıyor" sözlerini fazla alınganlık olarak görüyorum ben. Her meslekte ihanet eden, çalarak başkalarının hakkına tecavüz eden, rüşvet alan insanlar olabiliyor. Türkiye'de sistem kuralsızlık, kanunsuzluk üstüne kurulduğu ve hâlâ da değişmemesi için mücadele verildiği için daha da çok oluyor.Ama biz bir belediyedeki hırsızlıktan, rüşvetten bütün belediyeleri sorumlu tutuyor muyuz? Bir basın mensubunun hatasından hepsini sorumlu tutuyor muyuz? Hayır.O halde yargı için de tutmayız. Kim yapmışsa sorumlu odur. Bunun dışında hiç kimse zan altında bırakılamaz.Bu olaylar ne zaman mı çözülür?Gözle görünen ve görünmeyen dokunulmazlıklar kaldırılıp herkes kanun karşısına çıkarıldığı zaman.Balığın baştan kokmasını ancak böyle engelleyebiliriz.Ama nedense Hükümet bu konuda "üç maymunlar"ı oynamaya devam ediyor!
12 Ocak Pazartesi akşamı TRT1'de "Susma Konuş" programında Türk Ceza Kanunu Tasarısı'nın değişmesi gereken maddeleri tartışıldı."İki Profesör davası" olarak 2000'li yıllar Türkiye'sinin tarihine işlenecek olan davalarda beni gönüllü olarak savunan hukukçulardan biri; Türk Kadınlar Birliği Başkanı Avukat Sema Kendirci ile meslektaşım Ayşe Özgün'ün de katıldığı programda ilginç olaylar yaşandı.150 milyar tutarındaki davaları açanlardan biri olan Prof. Sulhi Dönmezer Ayşe Özgün'ün bana açılan davalardan söz etmesi üzerine "Ama o edepli davranmadı" dedi. Özgün'ün "Siz bir gazeteciye 'edepsiz' diyorsunuz, buna itiraz ederim" cevabına ise Profesör anında "Ben öyle bir şey demedim" sözleriyle karşılık verdi.Aynı programda Profesör canlı yayına telefonla katılan bir hukukçu (Adem Sözüer) ile Komisyon üyesi milletvekili Orhan Eraslan'ın konuşmalarını sunucuya müdahale ederek engelledi. Masadaki diğer konukların bir kısmını "Ben Türkiye'de ceza yasalarını hazırlayan kişiyim. Ben bütün hukukçuların hocasıyım" şeklindeki konuşmalarıyla susturdu. Kendisi konuştu ama diğer konuşmacıları dinlemek istemedi.Kısacası baskıcı anlayış TV'lere yansıdı. Bir bakıma iyi oldu bu; zira toplum bugüne kadar birçok kimsenin (hukukçular, kendi öğrencileri, her iki partinin komisyon üyesi milletvekilleri) anlatmaya çalıştığı ters tutum izlenebildi.Burada en önemli noktalardan biri şu; demek siz Türk toplumunun en az 50 yıllık geleceğini yakından ilgilendiren, ülkenin demokratikleşme çabasını köstekleyen, Uyum Yasaları ile ters düşen bir konuda itiraz eden yazarın, üstelik bir anlayışa karşı söylediği "hastalıklı anlayıştır", "Bunu savunanlar da ancak ruh hastasıdır" şeklindeki genellemelerine karşılık (ki bu yasa 18 yıldır tartışılmaktadır, bu sözler aynı savunmayı yapan herkesi kapsar, buna rağmen iki kişi dışında kimse alınganlık göstermemiştir) 150 milyar TL'lik dava açacaksınız, sonra da bir köşe yazarına TV'lerden "edepsiz" diyeceksiniz ve anında söylemediğinizi iddia edeceksiniz.İkinci Profesör Soyaslan da yeni açtığı davada "Ben olsam evlenir, haydi hayırlısı derdim" sözlerini söylemediğini iddia ediyor. Milliyet Gazetesi'ndeki röportajı ve konuştuğu program bandı ortada...Böylesine ciddi ve hayati önem taşıyan bir konuda eleştiri kabul etmeyen ve başkalarını kıyasıya suçlayanlar daha dikkatli konuşmalı.Hukukçuların unutmaması gereken bir şey var; Her cümle sizin de aleyhinize kullanılabilir.Hukukta baskı olmaz!Çağdaş Türkiye'nin kızları!Bu yılbaşı yine aldığım en güzel hediyelerden ve kutlamalardan biri Beymen'inkiydi. 1996 yılından bu yana sürdürdükleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin "Bir Işık da Siz Yakın" kampanyasına destek projesini bu yıl da devam ettirmekteydi Beymen. Ve benim adıma bu yıl da bir üniversite öğrencisine burs vermekteydi. Gözlerim, benim için yakılan bu ışıkla parladı, Beymen'in mektubunu ve CYDD'den gelen teşekkür kartını görünce.Bu yıla kadar ÇYDD'nin bu kampanyasına ailece katılarak çok sayıda öğrencinin eğitimine katkıda bulunduğumuz için büyük mutluluk duyuyorum. Bunun yanında Beymen, Turkcell gibi kuruluşların eğitime verdikleri destek, kimbilir kaç kişinin adına okuttuktan öğrenciler benim için çok büyük anlam taşıyor.Evet, Turkcell de ülkeye, topluma hizmet sorumluluğunu zevkle, şevkle üstlenen bir kuruluş.ÇYDD ile ortaklaşa yürüttükleri "Türkiye'nin Çağdaş Kızları Projesi" ile 2000 yılından bu yana 35 ilde 5000 kız öğrenciye karşılıksız öğrenim bursu vermişler.ÇYDD Başkanı Türkân Saylan 10 Ocak Cumartesi günü "Çağdaş Kızlar Yönderleriyle Buluşuyor" toplantısında muhteşem bir konuşma yaptı. Geçirdiği (ve çok şükür atlattığı) ağır hastalık döneminde bile çalışmalarına ara vermeyen bu cesur kadın konuşmasının sonunda "Cumhuriyet bir avuç insan tarafından kuruldu. Onlar bunu inanarak başardılar. Bizim de şimdi çalışarak, birbirimize destek olarak çağa uymamız gerekiyor. Yeter ki aynı düşünceyi, aynı yüreği paylaşalım" dedi ve ekledi:"Turkcell gibi on kuruluş olsa kimbilir kaç öğrenci okutabilir, bu kampanyayı ne kadar genişletebilirdik..."Eh, böyle kuruluşları alkışlamaz da ne yaparsınız?Tesadüf bu ya!Cumartesi günkü konuşmasında Türkân Saylan kısaca Atatürk'ten söz ederken şöyle dedi:"Orta Asya'daki, Asya'daki Müslüman ülkelere, Arap ülkelerine gittiğinizde duvarlarda Mustafa Kemal'in resmini görebilirsiniz. Size adı Mustafa olan çocuklarını getirip gösterirler. Onun cesaretine, kahramanlığına öyle hayran kalmışlardır. Ben bunları yaşadım..."Pazar sabahı Murat Bardakçı ise köşesinde şöyle diyordu:"AKP'li Hüsrev Kutlu'nun beğenmediği o resim İslâm dünyasının sembolüydü. Mustafa Kemal'in mareşal üniformalı resmi Tunus'tan Hindistan'a kadar Müslüman evlerin duvarlarını süslüyordu. Çünkü Cumhuriyeti kurduğumuz sırada dünya üzerinde bağımsız olan tek Müslüman ülke Türkiye idi..."Türkân Saylan'ın kendi gözleriyle görüp yaşadığı şeyleri Murat Bardakçı bir tarih bilgisi olarak vermekteydi. İlginç değil mi sizce de?
Pınar İlkkaracan'ın Fas ve Cezayir'den, İran'a, Nijerya'dan Arap ülkelerine kadar çok sayıda Müslüman ülkeyi inceleyerek yazdığı harika bir kitap bu...İslâm ülkelerinde geçici evlilik, kadına karşı şiddet, tecavüz olaylarında mağdurun nasıl yapayalnız, çaresiz ve suçlu konumunda bırakıldığı, kendileriyle ilgili her kararın (doğru-yanlış) başkaları tarafından verildiği olağanüstü bir çalışma sonucunda nefis bir akıcılıkla anlatılmış.Türkiye'de de kafası karışık birçok insana yön gösterecek nitelikle bir eser "Müslüman toplumlarda kadın ve cinsellik"...Bu toplumlarda kadınların içine düştüğü ikileme güzel bir örnek de Ayetullah Humeyni'nin torunu ve aynı zamanda İran Meclis Başkan Yardımcısı Rıza Hatemi'nin eşi Zehra Eşragi'nin dün Vatan'da çıkan sözleriydi."İnsanların çarşafa saygısı kalmadı. Onu gelenek olmaktan çıkararak zorla taktırılan bir simgeye dönüştürdüler. Baskı nedeniyle, istememe rağmen resim, müzik dersi alamadım" diyordu Eşragi. Bu konuşmaları ve düşünceleri nedeniyle "İslama saygısızlık yaptığı" söylenerek milletvekilliği adaylığı da reddedilmişti.Kadına dini yolla baskı ve onu toplumdan, sanattan, çalışma yaşamından soyutlama çabalarının nerelere vardığını ve önceleri "gelinecek noktayı" fark etmeden susanların sonunda nasıl "her şeye rağmen" konuşma ve isyan durumuna geldiklerini aynı hataya düşenlere göstermesi açısından ne kadar yararlı sözler.Başbakan Tayyip Erdoğan ise kısa süre önce Almanya'da iki gazeteye konuşurken "tam tersine bir baskı"dan söz ediyor ve türban konusunda önce;"Türban siyasi simge değil, din buyurduğu için türban takıyorlar, baskı yapılmamalı" diyordu. Erdoğan hemen sonra da şunları söyledi:"Almanya'da türban yasağı tartışmalarının şu anda sorun olarak gündeme getirilmesini anlamıyorum. Bu tartışma toplumu ikiye böler." Zehra Eşragi'nin içinde bulunduğu baskı hakkındaki sözleri ne kadar açıksa Başbakan Erdoğan'ınkiler o kadar karışık.Yani neyi öneriyor sayın Başbakan?"Türban dinle ilgilidir, özel alanlarda kullanılmalı, devlet sorunu haline getirilmemelidir"i mi?Yoksa "Bu sorun örtbas edilmeli, konuşulmamalıdır"ı mı?Anlamak zor. Keşke Alman gazetelerine olduğu gibi Türk gazetelerine de bir açıklama yapsa... Daha net olarak!Tanıtma fonu kimlere veriliyor?Modacı Dilek Hanif 20 Ocak'ta Paris'te Haute Couture Moda Haftası'na katılacak, duymuşsunuzdur.Christian Dior, Jean Paul Gautier, Valentino gibi dünya modasının dev isimleri arasında ilk kez bir Türk tasarımcının modelleri sergilenecek, önemli bir olay.Anadolu motifleriyle hazırladığı, en güzel işlemelerle bir tablo gibi yarattığı 35 parçalık koleksiyonuyla Türk modası adına büyük bir sınav verecek olan Dilek Hanif önce Türkiye'den sponsor aramış. Diğer ülkelerde tekstil firmalarının, büyük moda kuruluşlarının hemen yardım eli uzatarak sponsor olduğu bir konuda bizde kimseden ses çıkmamış."Amerikan Express Londra'da firmalara sponsor oluyor ve o firmalar 'Biz artık para endişesi olmadan rahatça modellerimiz üzerinde çalışıyoruz' diyorlar. Biz ise yalnızız, tanıtım gayretlerimiz de kimsenin umurunda değil" diyen Hanif Türkiye'yi Tanıtma Fonu'ndan yararlanmak üzere Kültür Bakanlığı'na da başvurmuş. Bakanlıktan gelen soru şeklindekicevap ilginç doğrusu:"Bize ne faydası olacak?"Bu soruya ben cevap vereyim; Süreyya Ayhan'ın kazandığı yarışların, Sertab Erener'in kazandığı Eurovision Şarkı Yarışması'nın, Türkiye'den diğer ülkelere giden sanat gruplarının ne faydası oluyorsa, bunun da öyle bir faydası olacak. Tam anlamıyla "Tanıtım Fonu" nun amacını içeren bir fayda: yani tanıtım.Hem de öyle gerekli bir tanıtım ki sadece tekstil ürünleri için Türkiye'ye turist çekebilecek, kaliteyi göstererek ihracatımızı etkileyebilecek, kumaşından, fasonuna, aksesuarına kadar birçok sektöre yararı dokunabilecek bir tanıtım. Türkiye'nin modada da Avrupa'dan geri olmadığını ve hatta modanın zirvedeki isimleriyle yarıştığını anlatacak bir tanıtım.Haydi bu defilede bir hata yapmış Kültür Bakanlığı, bari bundan sonrakilerde yapmasın; Temmuz ayında bir defile daha var.Onca Turizm ve Kültür bürosuna, elemanına adı sanı duyulmayan faaliyetlere fon bulunuyor, çıkarılıyor da buna mı çıkarılmayacak?Umut Çocukları AjandasıÖyle güzel ajandalar yapılmaya başlandı ki Türkiye'de bu hızlı gelişmeleri görüp de hayran olmamak imkânsız!Ne parlak buluşlar, ne özgün dizaynlar, ne kâğıt ve resim kalitesi... Pes yani...Eksik olmasınlar beni hatırlayıp yeni yıl için gönderen kuruluşların hepsini ayn ayrı takdir (ve teşekkür) ediyorum.İşte bayıldığım ajandalardan biri:Umut Çocukları Derneği'nin hazırladığı 2004 ajandası. Her ayın başına fotoğraflar konmuş ve onlara şu soru sorulmuş:"Bir eşya olsaydın, ne olmak isterdin?"Bakın şimdi cevaplara:- "Bir bisiklet olmak isterdim, bisikletim olmadığı için..."- "Ben bir ev olmak isterdim. Depremzedelere ve sokaktaki çocuklara yuva olmak isterdim."- "Bir pencere olmak isterdim. İnsanlar baktığında görmek istediklerini görsün diye."- "Bir kitap, şiir kitabı olmak isterdim. İnsanların benim şiirlerimi okumaları için..."- "Ben bir kurşun kalem olmak isterdim. Kitaplara yazılmak isterdim. Kuş, okul, ağaç resimleri olmak için."- "Bir eşya değil, kuş olmak isterdim, gökyüzünde uçmak için."- "Işık olmak isterdim. İnsanlar karanlıkta kalmasın diye."- "Yapma bir çiçek olmak isterdim. Solmadığı için."Söyler misiniz bundan daha güzel cevaplar olabilir mi? Bayıldım okurken ve sizinle paylaşmak istedim.
Bütün bu hatalar neden oluyor biliyor musunuz; karar mekanizmalarında kadınların olmayışından.Türkiye'nin kardan soğuktan kınlan köylerinde okullar bakımsız, kaloriferleri yok. Çocuklar soba yakacağız derken yangın çıkıyor, iki öğretmen öğrencilerini kurtarmak için yanıyor ve kimse bu olayları sorgulamıyor. Kimse "Neden o okullar bu kadar bakımsız, neden insanlar evlerinde bile soba zehirlenmesinden veya yangınından arka arkaya ölüyor. Denetim yok mu bu memlekette" diye sormuyor. Kimse "O öğretmenler birer kahramandır.Şehit sayılırlar. Devlet ailelerine elinden gelen yardımı yapmalıdır. İsimlerini duyurarak, ölümsüzleştirerek onları onurlandırmalıdır" demiyor.Gençler birbiri ardına uyuşturucudan ölüp gidiyor, kimse "Nasıl bu kadar kolay eroin, kokain bulabiliyorlar. Bu memleket dingonun ahırı mıdır ki geçiş, satış böylesine kolay" demiyor. Araştırıp, yakalayıp gerekeni yapmıyor.Onun yerine ne yapıyorlar?Masa başında toplanıp gözleri parlayarak ölen kızların hatıra defterlerini satır satır yayınlıyorlar. O genç kızların en özel, kimsenin duymaması (belki sadece polis dışında) gereken cümlelerini satır satır yazıyorlar, okuyorlar.İçim kıyım kıyım kıyılarak bakıyorum o satırlara... Adı üstünde hatıra defteri. Kendi anıları... O nedenle birçok defterin üzerinde kilidi vardır. Bu defter yayınlama hikâyesinin gizli kameradan, "hayat hikâyemi yazıyorum" diye başka insanlarla ilgili bilgileri deşifre edenlerin insanın en temel haklarına, "özel yaşamın gizliliği" kuralına saygısız anlayışından hiç farkı yoktur. O masalarda aydın kadınlar da oturuyor olsaydı hiç şüphesiz bu hatalar yapılmazdı.Yaşamını öyle ya da böyle yitiren genç kızların hatıralarını yayınlayan bütün gazete ve TV'leri (kendi gazetem dahil), kınıyorum. Ve diyorum ki; Buna hakkınız yoktur beyler, yapamazsınız! Masalara oturduğunuzda, böyle bir hakkinizin olmadığını hatırlamak zorundasınız. Hatırlamadığınız takdirde her seferinde size hatırlatacağım, haberiniz olsun!'İhtilal" meşru eylem!Meclis Adalet Komisyonu Başkanı AKP Zonguldak Milletvekili Sayın Koksal Toptan telefonla arayarak son yazım için Komisyon adına teşekkür etti. 12 Ocak Pazartesi günkü "Anneler babalar neden ağlıyor" başlıklı yazımda ben de Türk milleti olarak Adalet Alt Komisyonu üyelerine yaptıkları çağdaş düzenlemeler için teşekkür borçlu olduğumuzu belirtmiştim.Konuşma Ceza Kanunu Tasansı'nı hazırlayan ekibin başında olan Prof. Dönmezer'in "Bu kanun taslağı harfine bile zinhar dokunulmadan geçmeli" iddiasına geldi. Ben aynı isimlerin senelerdir Türk kanunlan üzerinde söz sahibi olduğunu, altında imzaları bulunduğunu ve Türkiye'nin geldiği "suçlular cenneti" noktasında bir başarının söz konusu olmadığını söyledim. Aynen böyle düşünüyorum; eğer başarılı olsaydı bugün kasıt, ihmal ve her nedenle, her alanda işlenen suçlarda artma değil, azalma olurdu.Koskoca New York şehri, getirilen cezalarla ve doğru uygulamalarla nasıl daha huzurlu bir hale getirildiyse, bizim şehirlerimiz, ülkemiz de getirilebilirdi. Ama bu anlayış hâlâ "cezanın suçu önleyemeyeceğini" TV'lerden haykırıp duruyor.Koksal Toptan bu sözlerime karşılık "Sulhi Dönmezer'in hazırlattığı tasanda ihtilalin meşru bir eylem gibi gösterildiğini" söyleyerek şöyle devam etti:"Uyum paketleri bizim komisyondan çıktı. Avrupa Birliği'ne girmek için daha demokratik hale getirilmesi gereken hukuk sistemi anlayışıyla bu tasarı çelişiyor. Daha önce çıkarılan kanunlarla da çelişiyor. Bu yüzden birçok maddenin değiştirilerek çağdaş normlara uyar duruma getirilmeli, bunun için çalışacağız. Kimse merak etmesin."İşte bu sözler, Komisyon Başkanı'nın bu sözleri hepimizin yüreğini ferahlatacak kadar anlamlı. Güzel.Hele sonunda sıranın haksız ceza indirimi sağlayan bir başka sisteme Ceza İnfaz Yasaları'na geleceğini söylemesi daha da güzel.Sayın Koksal Toptan'a ve Adalet Komisyonu'nun parti farkı gözetmeden partiler üstü sorumlulukla çalışan ve oy birliğiyle doğru kararlar veren üyelerine tekrar teşekkürü bir borç biliyorum.TBMM'nin malı!Bu arada görüştüğüm hukukçular ve Alt Komisyon üyeleri;"Tek bir maddesine bile dokunulmamalı. Tasarı olduğu gibi çıkmalı" sözlerinin kabul edilemeyeceğini, Tasarı'nın "basınla ve düşünce suçlan" ile ilgili bölümler başta olmak üzere son derece baskıcı bir anlayışla hazırlanmış olduğunu, bazı düşüncelerin bırakın yazılmasını konuşulmasının bile suç haline getirildiğini söylüyorlar.Ve diyorlar ki; "Bu Tasan artık hazırlayanlardan çıkıp TBMM'nin malı olmuştur. Bir ülkenin ceza kanunları rejim meselesidir. Hiç kimse 'dediğim dedik, değiştirilmeyecek' şeklinde konuşma hakkına sahip değildir."Konu yeterince anlaşılmıştır sanıyorum. Bu işler Türkiye'de baskıyla yürümüyor artık!
20 yıl önce sahnelenen 7 Kocalı Hürmüz'ü sanıyorum 4 kez filân izlemiştim. Gördüğüm en güzel müzikal komedilerden biriydi.Ondan sonra yurtiçinde ve dışında sayısız oyun, müzikal, komedi izledim ama 7 Kocalı Hürmüz'ün kalitesi, şarkıları tiyatro anılarım arasında hep özel bir yere sahip olarak kaldı. Gerçekten müthişti.Türk Tiyatrosu' nun usta yazarlarından Sadık Şendil'e ait olan bu müthiş eser şimdi İstanbul Şehir Tiyatroları tarafından yeniden sahneleniyormuş.İlk oyunda Ayfer Fcray, ikincide Ayten Gökçer gibi güçlü sanatçılar tarafından oynanan "Hürmüz" rolünde ise bu kez yine bir başka güçlü sanatçı; Oya Başar varmış. Demek ki Tiyatroya çok genç yaşta Şehir Tiyatrosu'nda başlayan Oya Başar'ın bir anlamda "yuvaya dönüşü" olacak 7 Kocalı Hürmüz. Ve aynı zamanda Başar bu oyunla, 20 yıldır ilk kez Levent Kırca-Oya Başar Tiyatrosu'nun dışında bir tiyatroda rol almış olacak.Provaları başlayan ve Şubat ayı içinde sahnelenecek olan "7 Kocalı Hürmüz" haberi beni çok heyecanlandırdı. Başrollerini Meltem Cumbul'la Mehmet Ali Alabora' nın oynadıkları Hırçın Kız'dan sonra büyük ilgiyle karşılaşacak yeni bir eser Şehir Tiyatroları için de yeni bir başarı olacaktır.Çok akıllı bir seçim.Dün haberi Vatan'da okuyunca heyecanlandım. Şimdiden sabırsızlıkla bekliyorum. Hiç şüphe yok diğer tiyatroseverler de!Yürü Ya KulumTiyatro'da kaybettiğim zamanı kazanacağım. Hürrem Sultan'ı Mydonose'da ilk gösterimde izledik, artılarını, eksilerini yazdık.Pembe Pırlantalar'ı Tiyatro İstanbul'da izledik. Araya Türk Ceza Kanunu gibi hayati konular girdiği için yazamadık. Oysa yönetmenliğini Gencay Gürün'ün yaptığı Pembe Pırlantalar son derece eğlenceli, hareketli bir oyundu ve Metin Serezli'nin performansı inanılmazdı (Halen Profilo'da devam ediyor. Bkz. Gece Gündüz İstanbul).Sıra geldi Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrosu'nda sahnelenmekte olan Yürü Yâ Kulum isimli oyuna. İlk başladığında grip olduğum için göremediğim oyunu görmeye Cumartesi akşamı koşarak gittim, kahkahalarla gülerek çıktım. Tahtaya vuruyorum, bin kere maşallah, bu kadar yıldır hiçbir oyunlarını kaçırmadım ve her seferinde aynı keyifle terk ettim salonu. Bu muhteşem ikilinin başarı grafiği hiç değişmiyor.Yürü Yâ Kulum, Türkiye'de birçok iş alanında hâkim olan "yükselme, terfi" anlayışı ile dalga geçen bir oyun. Hani, örneğin bir bakarsınız başkaları o noktaya erişmek için ömür tüketirken birileri kısacık bir süre içinde bir mesleğin tabanından zirvesine fırlatılıvermiş. Ya da şöhret yapılıvermiş. Nasıl olduğunu kesinlikle anlamazsınız çünkü görünürde bu üstün ve ani başarıya neden olabilecek hiçbir özellikleri yoktur. Bu şanslı insanlar arkalarından iteklenivermişlerdir. İşte oyun bu örneklerden birini anlatıyor. Ernst Bach-Franz Arnold isimli yazarlara ait eser Gazanfer Özcan tarafından büyük başarıyla Türkiye'ye uyarlanmış. Konu en tipik "skandal özelliklerimizden biri olduğu için de "cuk" diye oturmuş.Ekibin hepsi müthiş başarılı genç, profesyonel tiyatrocular ve hepsi rahat oyunlarıyla dikkati çekiyorlar.Değerli sanatçı Gönül Ülkü'yü yeniden eski sağlığına kavuşmuş görmek ayrı bir mutluluk. Hepsini kutluyorum ve bu oyunu da sakın kaçırmayın diyorum.Gelecek hafta Kenter Tiyatrosu'ndayım. Sanat günlerim sürüyor.Aceleci miyim Ne?Sevgili okurlar, dünkü yazımda TCK'nın "Tecavüzcüyle mağdurun evlenmesi durumunda cezanın ortadan kalkması" maddesinin de Alt Komisyon'da Tasarı'dan çıkarıldığını yazmıştım. "Cinsel suçlar" bölümü tümüyle bu hafta görüşülecekmiş. İnşallah yakında onu da yazarız.Ama Adalet Alt Komisyonu ile olay bitmiyor. Daha sonra büyük Komisyon'a ve Meclis'e gelecek bu tasarı. Ümid edelim ki her iki partinin milletvekilleri Avrupa Birliği'ne girecek bir ülkede ortaçağ yasalarına olur demesinler!
Vallahi önce davetiyenin geç kaldığını düşündüm. Benim (ve birçok yazarın) bir iki gün önce gelmiş bir davete katılması zordur, çünkü programlanınız çok önceden belirlenmiştir. 9 Ocak Cuma akşamı da son oyunlarını görmek üzere Kenter Tiyatrosu'na gidecektim.Sinan Çetin'in yapımcılığını, Yağmur ve Durul Taylan kardeşlerin yönetmenliğini yaptığı "Okul" filminin bizler için özel gösterimi olduğu haberini ve davetiyesini alınca programı değiştirdim.Doğruyu söylemek gerekirse (ki gerekiyor) ben gerilim-korku türü filmlerden hiç hoşlanmam.17 yaşında ingiltere'de birinci yansını izleyip, ikinci yansında dışarda oturarak arkadaşlanmın bitirmesini beklediğim korku filminden sonra yemin etmiş ve yeminimi bugüne kadar büyük ölçüde tutmuşumdur.Hababam Sınıfı'ndan sonra pek sıkça yapılan okulla ilgili dizilerden ve filmlerden ise (Hababam 2'yi henüz izlemedim.) Hayat Bilgisi'ni beğenerek izlemiş, diğerleriyle pek ilgilenmemiştim.Ama "Okul" filmi hakkında oyuncu kadrosundan müziğine, değişik konusundan efektlerine kadar çok şey duyduğum için gidip görmeyi istiyordum zaten. Ayrıca işin içinde Sinan Çetin vardı ve o olunca bir farklılık yaratacağına dair de bir inanç vardı bende.Nitekim hiç yanılmamışım. Çok ama çok değişik bir film OKUL.Başa dönelim, Cuma akşamının plânında bir değişiklik yaptık Ayşe özgün'le birlikte. Önce saat 18.30'da Okul'u izlemeye gideceğiz, oradan da hızla Kenterler'e yetişeceğiz. Böylece ikisi de kaçmamış olacak, bir taşla iki kuş.Maçka'da eskiden Levent Kırca-Oya Başar Tiyatrosu'nun bulunduğu alana G-mall adında bir kültür ve alışveriş merkezi açmışlar. İçinde sinemalar da var. Nasıl şirin bir yer anlatamam. Sıcacık, sevimli... Nefis yiyecekler. Harika servis. Arkadaşça bir ortam.Sinema hastasıGittik ki Sinan Çetin, Zafer Mutlu, Tayfun Devecioğlu, Haşmet Babaoğlu. Metin Münir, Kürşat Başar, Sinan Bey'in eşi Rebecca, yapım ekibi kimi ararsanız orada... Harika bir izleyici grubu. Kafede bir sohbet başladı, gülmekten filmi izlemeye geçemiyoruz.Başladığında saat 19.30 civarındaydı. Ve biz filme kendimizi öyle kaptırdık ki tiyatro saatinin gelip geçtiğini fark etmedik bile. (Kenterler'in oyunu ilk fırsatta, hemen bu hafta görülecek.)Aynen böyle oldu, benim kadar zor film beğenen bir sinema hastası için (kendime de "hasta" diyorum, bakınız sayın üyeler ben alınıyor muyum?) olacak iş değil. Benimle DVD izlemeye oturanlar hemen size anlatsınlar İlk 10 dakikada beni inandırıp sarmadı mı bir film, bitmiştir. O dakka, bütün itirazlara rağmen ya herkesi ikna eder değiştiririm ya da ben giderim, dayanamam kötü filme çünkü. Netekim(!) son zamanlarda iyi film bulamadığımdan sinemayla bir süredir ilişkim koptu.Neyse, o "gerilim sevmeyen" ben, buradaki gerilime bayıldım. Aralarında daha önce bir tek Burak Altay'ı (Asmalı Konak'ta) izlediğim genç oyuncu grubunun, Nehir Erdoğan'ın ve tüm ekibin oyunlarına hayran kaldım. Burak Altay, Ali Sunal tecrübelerinin hakkını veriyorlar. Ragga Oktay reklâmlarda oyunculuğa ne kadar alışmış. Deniz Akkaya da her filmde giderek daha iyi oyun çıkarıyor. Saymakla olacak gibi değil, gerçekten gidip görmeniz lâzım.Gördüğünüz zaman, bugüne kadar Amerikan filmlerinde izlediğimiz "konu ve oyun!" kalitesinin nihayet yakalanmaya başlandığını göreceksiniz.Benim asıl hayret ettiğim nokta senarist Doğu Yücel'in bugünün lise öğrencilerinin konuşma ve vücut dilini, tepkilerini nasıl bu kadar iyi bildiği ve aktardığı. Helâl olsun doğrusu!Filmin ilginç özelliklerinden biri romantik komedi-korku karışımı olması. Hem aşk, hem gerilim, hem de güldürü var. Bu arada eğitim sisteminde öğrencilere hayati zindan eden hatalar da unutulmamış.Kısacası... Nefis bir gençlik filmi. Gençler ve "her daim gençler" severek izleyecektir. Ben diyorsam bunu, inanın.Türk sineması iyi yolda... Bravo Sinan Çetin ve ekibine, katkıları büyük olacak!
Bu çook önemli meselelerimiz arasında aslında inanılmaz önemli olup da önem verilmeyen olayları atlıyoruz.Memlekette aynı hükümetin başındakiler başka telden çalarken içinde birilerinin ikide bir ortaya fırlayıp "tabana mesaj vereceğiz" telaşıyla kırdığı cevizler veya saçtığı inciler gündemi meşgul ediyor. Artık hiç değilse bu dönemde, siyasiler biraz sıkılır da (kibar söyleyelim, aman davalar. Bu arada Jet Fadıl'dan da bir dava geldi 10 milyarlık. Doğan Soyaslan 2 dava daha açmış; kararlılar beni ihya edecekler) tabana mesaj verme ve oy koparma amaçlı kaos yaratmazlar diye umuyorduk, yine umutlar boşa çıktı. Geçmiş dönemleri de aştı faaliyet.Her neyse iki üstün insanın, iki muhteşem öğretmenin kısa süre önce bir okulda sobadan çıkan yangından öğrencilerini kurtarmak için hayatını tehlikeye attığı haberi çıktı basında.Burçin Uysal ve Aysun Kayalar.Türk eğitim tarihine altın harflerle kazınması gereken iki isim... Burçin Uysal yaşamını kaybetti, Aysun Kayalar yoğun bakımdaydı, kurtulabildi mi bilmiyorum. Bu konuyu hemen yazacaktım, zaman geçti, o arada okurlarımdan mektuplar geldi.İşte Özgür Şahin'in sözleri:"Bir öğretmenden sitem:Öğrencisini kurtarmak için ateşe atlayan iki genç öğretmen ve basında bir popstar adayı kadar bile yer bulamayan, tartışılmayan, nedenleri ve niçinleri sorulmayan duyarsızlık... Zoruma gidiyor. Bu asil ölüm, bu duyarsızlığı hak etmiyor. Anadolu'nun her köşesinde canını öğrencileri uğruna feda edebilecek idealist öğretmenler. Bizler bu kadar değersiz miyiz?Bakanlık neden sessiz?" Estağfurullah Sayın Şahin, estağfurullah. Elbette hepiniz, tek tek çok değerlisiniz ama ne yazık ki yöneticileriniz ve basınınız çok meşgul(!) Öncelikle, bunca trilyonun heba edildiği, göz göre göre, itiraf edile edile birileri tarafından hüplenmesine (zıkkım olsun) izin verildiği bir ülkede neden hâlâ okullara kalorifer konmadığının hesabı istenmeli ve verilmeli iken bu yapılmadı. Sonra Milli Eğitim Bakanlığı'nın derhal bu öğretmenlerin aileleri, cenaze veya bakımlarıyla yakından ilgilenip masrafları üstlenmesi gerekirken büyük ihtimalle bu da yapılmadı.Bakan'ın TV'lerden defalarca bu kahramanlığı vurgulayıp ailelerine ödüller, onur plaketleri vermesi gerekirken bu da yapılmadı. Hiç değilse bu iki cesur kadının isimleri birer okula verilmeli. Hiç değilse bu kadarı yapılmalı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın bu konuda sessiz kalması bağışlanamaz, okurlanmız yerden göğe kadar haklı.Yoksa bir de "İnsanlık Bakanlığı" mı kurulması gerekiyor?