Cezasız ülkenin silahsız katilleri!

4 Şubat 2004

Akılsız başın cezasını ayaklar çeker" sözü inanın bana yalnızca ayaklar için söylenmemiştir. Akılsız başın cezasını insanlar tüm organlarıyla öyle çeker ki bir ömür boyu izleri silinemez bazen. Biz de, kuralsız, kaidesiz, kanunsuz, cezasız bir ülkenin unutkan vatandaşları olarak böyle çekiyoruz işte.Depremin üzüntüsü bitiyor, şofbenden, sobadan zehirlenenlerinki başlıyor. O bitiyor, ilk karda ölen çocuklarımıza ağlıyoruz, arkadan sel geliyor, orman yangınları geliyor, Boğaz Köprüsü'nün bakım tarihi geçirildiği için kopan halatları ve işte böyle durup dururken çöküveren binalar geliyor.Acaba bu olaylar neden yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı için canımızı dişimize takıp mücadele ettiğimiz konusunda bir fikir veriyor mu bilmem?Vermiyorsa hatırlatayım, biz sadece tecavüz ve cinayetlerde ceza indirimine izin verilmemesi üzerinde durmuyoruz, biz trafik suçundan, görevde ihmale, gasptan, gizli kamera kullanmaya kadar insanlara kasıtlı ve bilinçli olarak zarar verecek her suça ağır ceza getirilmesini istiyoruz.Oturduğunuz yerden "Çok ilerledik, çok değiştik, medeni ülkeler seviyesine çıktık" demek kolaydır. Başka ülkelerin sırtımızı sıvazlamalarına aldanmak da kolaydır. Ama "medeni ülke ile geri kalmış ülke" arasındaki fark işte şu yaşadığımız olaylarda ortaya çıkar.Gelişmiş ülkelerin hiçbirinde Konya'da çöken apartman olayının benzeri yaşanmaz. Defalarca tekrarladığımız gibi, bu ülkelerde herkes tek tek sorumluluklarının, hele de insanlann hayatını ilgilendiren sorumlulukların mutlaka farkındadır. Farkında olmayanlara da yasalar bunu anında hatırlatır.Türkiye'de ise hiçbir suçun karşılığında yeterli ceza verilmiyor. İşte buyrun; yıkılan binanın müteahhitleri için büyük ihtimalle depremlerdeki emsal davalara bakacaklar. Nasıl olmuş depremlerde, 17 Ağustos'ta hiçbir müteahhit ceza almamış. Bolu ve Afyon'da ise hiç dava açılmamış. Ve bütün bu acı olaylan gören, yaşayan toplum ile basın suçluların cezasız kalması konusunda yeterli tepkiyi verememiş.Deprem bile olmadan, durduğu yerde akılalmaz şekilde yıkılan Zümrüt Apartmanı'nın müteahhitleri şu anda kayıp durumdalar. Ne zaman ortaya çıkacaklar dersiniz? Ben söyleyeyim; kısa süre sonra her ihtimale bakılıp binanın "yapım hatası"ndan değil rüzgârdan(!) yıkıldığı anlaşılınca. Depremlerde on binlerce kişinin öldüğü binalarda bile hata bulunamamış, bunda mı bulunacak?Tayyip Erdoğan "Bu işin yasal müeyyiedeleri (yaptırımları) ağır olmadığı sürece, bu tür bedelleri vatandaş canıyla ödüyor" demiş. Tam üstüne basmış.Olay budur; yeni ceza kanunlarında öyle ağır müeyyideler getirilmeli ki suçlu hiçbir müteahhit en ağır cezayı çekmeden kurtulamamalı. Ve toplum, bu sonuçlar elde edilinceye kadar tüm dikkatiyle TCK değişikliklerini izlemeli.O zaman çözüme doğru ancak yol alabiliriz.Ama hele durun. Önce Zümrüt Apartmanı'na inşatta birçok hata olmasına rağmen ruhsat izni veren Selçuklu Belediyesi' nin Başkanı, Konya Büyükşehir Belediyesi'ne başkan olsun. En önemlisi bu.Biz asla akıllanmayacağız!

Devamını Oku

"Bir şarkı daha söyle"

3 Şubat 2004

Dün Barış Manço'nun sesinin, müziğinin benzersizliğinden söz etmiştim. Bugün iki ayrı sanatçımızın daha kendine özgü ses ve tarzlarını hatırlatmak istiyorum ki onların farklılığını henüz hayattalarken üzerine basarak vurgulamış olayım.Allah uzun ömür versin Ajda Pekkan ve Erol Evgin de benim "Üç kuşağa hitap eden ve unutulmayanlar" listemin başında yer alırlar. 'Şu an için üç kuşağa' demek daha doğru tabii, bundan sonraki kuşakların da onların şarkılarını aynı zevkle dinleyeceklerine şüphe yok. Şimdilik annem, ben ve çocuklarım aynı şekilde seviyoruz her ikisini de.Daha genç sanatçılardan da onlar gibi uzun yıllar unutulmayacak isimleri çıkacaktır muhakkak ama Barış-Ajda-Erol gibi sanatçıların ne büyük sanatçı olduklarını gençler onların şarkılarını söylediklerinde anlıyorum ben.Örneğin geçenlerde tesadüfen gördüm, Firdevs yarışmada Ajda'nın "Yaz, yaz, yaz" isimli parçasını söyledi. O yarışmanın iyisi olabilir. Dansı, kıyafeti, saçı başı güzel, ona da diyeceğim yok. Ama, bu şarkıyı 20 yıl sonra bile Ajda kadar iyi söyleyebileceğini sanmıyorum Fırdevs'in. Sesinin Ajda kadar "kendine has" bir ses, tarzının Ajda kadar "kendine özgü" bir tarz olabileceğine inanmıyorum."O da başka şarkıları iyi söyler" diyebilirsiniz tabii ama bana mı öyle geliyor bilmiyorum, sesleri yeterince gür ve etkileyici bulmuyorum ben... Son dönem sanatçılarını (Kenan Doğulu, Serdar Ortaç, Sertab Erener gibi isimler hariç) hazır albümleri, bantları, klipleri dışında dinlediğinizde seslerin ne kadar zayıf kaldığı görülüyor. Popstar'da da böyleydi, en iyilerin sesi ve stili bile aslında yeterli değildi star olmaya."Adam olacak çocuk" meselesi... Sanatçı olunmaz, sanatçı doğulur. Bir Barış Manço doğuştan sanatçıydı. Ajda Pekkan, Erol Evgin de öyle... İlk dönemlerindeki sesleri, şarkıları sahne performanslan da etkileyiciydi.Erol Evgin'in "İşte Öyle Bir Şey", "Söyle Canım", "İçimdeki Fırtına", "Bir de Bana Sor" gibi şarkılarını bugün de yıllar önceki zevkle dinlersiniz. Her konserinde bir öncekinden daha başarılıdır, hayranları müziğe doymuş olarak ayrılırlar salondan. Son albümü "İbadetim"de de eskileri aratmayacak harika şarkılar yapmış yine...Beyaz Yelkenli, Yürekli Kadın, Dilara, Bir Sevda Masalı ve diğerleri. Hepsi birbirinden güzel. Başlıyorum dinlemeye nasıl sonuna geldiğini fark etmiyorum. Tekrar başa dönüyorum sonra; "Bir Şarkı Daha Söyle"yi dinliyorum ve 'hadi bir şarkı daha söyle Erol' diye devam ediyorum.Teşekkürler Erol Evgin, teşekkürler Ajda Pekkan, Barış Manço, Sezen Aksu, Nilüfer...Gerçek "Star"ı ve "Türk Popu"nü öğrettiniz bize. Teşekkürler!(Not: Dün Barış Manço'nun defnedildiği ve milyonların sokaklara dökülüp kabrinin başına kadar onu izlediği gündü. "Barış'ı unutmadık" demiştim ama baktım benden başka unutmayan gazeteci yok gibiydi. Bu mudur bizim iz bırakan sanatçılarımıza verdiğimiz değer? Yazık, çok yazık!)Fark nerede?Önceki gün Radikal de yazıyordu, aynı şeyler bizim de kulağımıza geliyor; çeşitli şehirlerin çeşitli bölgelerinde oturanların anlattığına göre AKP'nin seçim propagandası yöntemleriyle "bir zamanlar RP"ninkiler arasında büyük benzerlik var. RP döneminde de kapı kapı dolaşılmış (onlar erzak torbaları da dağıtıyorlardı, şimdi o da yapılıyor mu bilmiyorum) ve bu dolaşma işini büyük ölçüde kadın örgütleri üstlenmişti, bugün de aynı uygulama yapılıyormuş.Sabah saatlerinde kapı çalınıyor, gelen türbanlı hanımlar "Huzurun ve çözümün İslâm'da" olduğunu söyleyerek AKP'li adayların propagandasını yapıyor. Bu söylenince karşı taraf, diğer partilerin Hristiyan veya başka bir dinden olduğunu mu düşünüyor ben onu merak ediyorum. Türkiye zaten çoğunluk halkı Müslüman bir ülke. Tereciye tere satmak değil midir bu?Radikal'deki yazıda; kapı çalan bir türbanlı AKPlinin "AKP Allah'a en yakın partidir" dediği anlatılıyordu. Bak bu iyi buluş işte. Kim karar vermiş Allah'a en yakın parti olduğuna, onu bilemeyiz. Kaç kişiyi inandırabileceklerini de bilemeyiz ama iyi buluş. Yine de hâlâ Erbakan'a kimse yetişemedi bu konuda...Biliyorsunuz o "Refah Partili olmayanın Müslüman olmayacağını diğer partileri tutanların patates dininden olduğunu" söylüyordu.Bu söylemle nereye vardı bir düşünmek lâzım!

Devamını Oku

Köprüde bilet sorunu

3 Şubat 2004

Boğaz Köprüsü'nün tam olarak güvenli şartlarda bulunmadığının anlaşılması üzerine birçok İstanbullu korku içinde yaşamaya başladı. Zaten halihazırda yeterince korku nedeni varken üstüne bir de bu eklendi.Sık sık söylüyorum ya, su katılmamış paranoyak olmamak için Köprü'nün çeliklerinden sağlam sinirler lâzım bize.Biz zamanında 'Bırakın yeni eserleri, yeni projeleri de (çarşı, çeşme, heykel, geçit açılışlarını) eskileri güçlendirin. Şehri rahat, güvenli, tehlikelere karşı önlemleri alınmış hale getirin' diye çırpındığımızda parazit yapıyormuşuz gibi geliyor sorumlulara.Oysa o parazitleri dinleseler ne halk zor duruma, tehlikeye düşecek ne de kendileri. Bugüne kadar hep kafalar "siyasi ikbal"le, reklâmla, seçim yatırımlarıyla meşgul olduğu için asıl hayati konularda ihmaller ortaya çıkıyor.Oturup da "Bu şehirde deprem olacak, önlemleri en iyi şekilde alalım, dağların taşların da mantar gibi biten binalarla dolmasına engel olalım" demiyor kimse.Binaların büyük çoğunluğu kontrolü yapılmamış, sağlamlaştırılmamış şekilde duruyor. Her gün üzerinden binlerce aracın geçtiği Boğaz köprülerinin bakım zamanına dikkat edilmiyor.İşte yeni çıkacak kanunlarda bu görev ihmalleri de artık cezasız kalmayacak. Herkes sorumluluğunu bilmek ve taşımak zorunda olacak.Şimdi gelelim okurumuz Dr. Zafer Levent'in önerisine... Diyor ki; "Boğaz Köprüsü üzerinde zaman zaman arabalar adeta duracak şekilde tıkanma oluyor. Bunun nedeni bilet gişelerinin çıkış noktasına konmuş olması. Girişe konsaydı biletini alan süratle karşıya geçecek, köprü üzerinde ağırlık oluşmayacaktı."Dr. Levent son derece haklı. Yıllar öncesinden (1. Köprü'nün açıldığı günden) başlayarak mühendislerin, mimarların da uyarısını yaptıkları bu birikme gerçekten dengeyi bozuyor, büyük tehlike yaratıyor. İlgililerin en acil şekilde bu sorunu çözmeleri şart. Şart ama hâlâ bir karar açıklanmadı.Neyi bekliyorlar acaba, bileniniz var mı?3 Şubat... Sevgi ve Barış günüBarış Manço'nun "Bugün Bayram" şarkısını mırıldanıyorum 1 Şubat'tan, Bayram'ın ilk gününden beri... "Bugün bayram erken kalkın çocuklar. Giyelim en güzel giysileri. Elimizde taze kır çiçekleri. Üzmeyelim bugün annemizi..."Tesadüfe bakın ki aynı gün, sevgili arkadaşım Barış'ın ölüm yıldönümüydü. Onu 1 Şubat'ta kaybetmiştik ama binlerce kişinin gözyaşları içinde sokaklara döküldüğü 3 Şubat'ta toprağa vermiştik.O gün bugündür de Barış Manço'yu sevenler, 3 Şubat'ın sanatçıyı simgeleyen "Sevgi ve Barış Günü" olarak kabul edilmesi için gayret ediyorlar. Barış bize yıllar, yıllar boyu sevginin, barışın güzelliğini anlatmaya çalıştı şarkılarıyla. Ve öylesine güzel anlattı ki hâlâ hiç kimse onun kadar duygulu ve etkili anlatamıyor. Şeşinin ve tarzının benzen yok.Beni tek teselli eden onu unutmamış olmamız. Genç sanatçılar, her ne kadar taklidi mümkün olmasa da sevgiyle, saygıyla söylüyorlar şarkılarını. Radyolarda, TV'lerde sık sık çalınıyor, reklâmlarda kullanılıyor müzikleri. Onunla ilgili programlar yapılıyor. Geçenlerde çevirdiği tek filmi bile izledim televizyonda.Öldüğü gün hepimiz ağlayarak "Seni unutmayacağız" demiştik, sözümüzde durduk. Bundan sonra umarım 3 Şubat'larda "Sevgi ve Barış Günü" anmaları daha da yaygınlaşır, kuşaktan kuşağa aktarılabilir.Onun dönemini yaşamış olanlar çok iyi bilirler, Barış Manço buna değecek, dört dörtlük bir sanatçıydı. Özgün tarzıyla Türkiye'de müziğe çok büyük katkıda bulunmuştu. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna gezerek yaptığı TV programlarıyla televizyonculuğa da.Barış Manço'yu rahmetle anıyor, mimiklerini, sesini, konuşmasını, konuşurken antika yüzüklerle dolu ellerini dansettirmesini, her şeyden çok şarkılarını özlüyorum. Nur içinde yatsın!(8 Ocak Pazar günü saat 19:00'da Moda Deniz Kulübü'nde Kadıköylüler her yıl olduğu gibi Barış Manço'yu anma gecesi yapıyorlar.)

Devamını Oku

Utanmazlığın böylesi!

1 Şubat 2004

Kadınların bayram kuaförleri meşhurdur. Bayram öncesi salonlar dolar boşalır, iğne atsanız yere düşmez.Ben de Cumartesi günü 15 yıllık kuaförüm Erdem Kramer'de oturmuş bir yandan saçlarımı yaptırırken, bir yandan gazetede araba soygunundan büyük paralar kazanan Arman İşlek'in haberini okuyordum ki o sırada saçımla ilgilenen kuaför İdris Demir "Soyulanlardan biri de benim, 25 milyarım gitti" dedi. "Nasıl yani" diye sorunca anlattı: "Uzun araştırmalardan sonra nihayet biriktirdiğim paraya karşılık uygun bir araba buldum ve aldım. Heyecanla işime dönüp, göstermek üzere arkadaşlarımı dışarı çağırdım. Hep beraber çıktık ki araba yerinde yok."Tekniğe bakar mısınız; adamlar önce arabaları çalıyorlar. Sonra bunları başkalarına satıyorlar. Alan kişi arabadan ilk inişinde onu tekrar çalıp başkasına satıyorlar.Sonra hırsızlık çetesinin patronu göğsüne para tomarlarını dizip fotoğraf çektiriyor.İdris Bey hemen karakola koşmuş tabii. Ama komiser kendisine "Adamda hiç para yok ki, nesini alacağız" demiş. Zaten Türkiye'de hırsızlık "sözü bile edilmeyecek kadar hafif(!)" bir suç olduğu için aslında hırsızları yakalamaya bile çalışmıyor çoğu kez polis. Yakalasa ne olacak, ertesi gün serbest. Çetesiyle yeniden işe koyulur.Sık sık sorduğumuz soruyu tekrarlayalım: Böyle bir ülkede adaletten söz edilebilir mi?Göğsüne banknotları dizerek fotoğraf çektiren biri için "Onun parası yok ki" deyip işin içinden sıynlmak olacak şey değildir.Bu çetenin paraları nereye sakladığı bulunup mağdurlara kayıpları iade edilmelidir.Ama biliyor musunuz, yine aynı noktaya geliyor insan; balık baştan kokar noktasına.Meclis'e giren insanların pişkince "dokunulmazlık" zırhına sığınıp hesap vermekten kaçındığı bir ülkenin vatandaşları da böyle pişkin oluyor işte!İyi hal kağıdıBirkaç gün önce Meral-Vural Gökçaylı'nın evlerinde bir akşam yemeğindeydim. Bir ara Selahattin Beyazıt, Tezcan Yaramancı, Vitali Hakko, Hasip Çizmeci'nin bulunduğu bir grupla sohbet ederken söz yine döndü dolaştı ekonomiye geldi.Ben saf saf, biraz da ümitsiz bir tonlamayla "Peki nasıl düzelecek bu ekonomi?" diye sordum. Zira aynı gün esnafla konuşarak bu konuda kısa bir araştırma yapmış, onların "Bayram arefesinde bile hiç alışveriş yapılmadığından, çok büyük indirim yapan mağazalar dışında hiçbir mağazaya müşteri uğramadığından" yakınan konuşmalarını dinlemiş ve doğal olarak etkilenmiştim."Enflasyonun düştüğü söylenip duruyor, enflasyon düştü çünkü gerçekten aylardır satış yok. Küçük borçlarımızı bile borç alarak kapatıyoruz" diyordu işyeri sahipleri.Herkes bu kadar şikayetçi olduğuna göre iyi olduğu tekrarlanıp duran ekonomi nasıl düzelecekti?Bank Europa nın Genel Müdürü Tezcan Yaramancı "Macro ekonomide istikrar programı nedeniyle iyiye gidiş var ama bunun micro ekonomiye yansıması uzun zaman alır. Ekonominin düzelmesi için yatırım lâzım, üretmek lâzım, bu da yapılamıyor" dedikten sonra gülerek devam etti:"Bizim banka kurulacağı sırada (geçen yıl) Belçikalı kuruculardan 'iyi hal kâğıdı' istediler. Adamlar 'Bizde yok böyle bir şey' dedilerse de dinletemediler. Hem yatırım bekleyip, hem de bu zorluklan çıkarırsak nasıl olacak, nasıl düzelecek ki?"Ben söyleyeyim; Maliye Bakanı'nın işaretini verdiği gibi, açıkları bize ödeterek. En kolayı bu değil mi?Öğretmenlere yemek yok!Konya'dan bir şikâyet var Milli Eğitim Bakanlığı'na duyurmamız gereken. 20 Ocak 2004 tarihinde Konya Öğretmenevi için bir liste hazırlanmış; kimlerin indirimli olarak yemek yiyebileceğini gösteren bir liste. Çok enteresan, İl Milli Eğitim Müdürü, yardımcıları, Müdürlük personeli, birkaç ilçenin M.E. müdür ve muavinleri, personeli, M.E. Sağlık Ocağı'ndaki doktorlar ve personel... Hepsi indirimli fiyatlarla servisten faydalanıyorlar.Öğretmenevinden kim faydalanamıyor bilin bakalım? Bildiniz; okullarda görev yapan öğretmenler ve en düşük maaşla çalışan okul görevlileri. Herhalde "Müdür" ve "Muavinler onların yemeğe ihtiyaçları olmadığını düşünmüş olmalılar. Yoksa aynı salonu paylaşmaktan mı rahatsız oluyorlar?Eğer neden buysa iki kat yemekhane yapsınlar; Üst kattakiler, alt kattakiler... Ama yapsınlar, "biri yer biri bakar" durumları haksızlık oluyor.Hele bu "bakan" birileri, orada indirimli yemek yemeğe asıl hakkı olanlar ise...Bakanlık'tan açıklama gelirse aydınlanmış olacağız!

Devamını Oku

İlişkide cebir ve şiddet!

31 Ocak 2004

Ben bu konuyu Şubat ayına bırakmıştım ama Cuma gününden beri meslektaşlarımız hemen her gazete "rüzgârdan uçuşan etekler" i yazınca devamını getirmek zorunda hissettim kendimi...Biraz da yanlış söyledim galiba; "Rüzgârdan uçuşan etekler" değil, "Rüzgârın bir kişinin elbiselerini alıp götürmesi halinde üstünü kapatmayan kişide hayasızlık mevcuttur" şeklinde geçiyor kitapta.Hangi kitap?Söyleyeyim, "Tecavüz edenle mağdurun evlenmesi halinde tecavüzcünün cezası affedilmeli", "Çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası varsa cezada indirim yapılmalı", "Namus cinayetlerinde haksız tahrik varsa ceza büyük ölçüde hafifletilmeli" düşüncelerini savunanlar ruh hastasıdır dediğim için dava açan iki Prof.'tan birinin kitabı:Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doğan Soyaslan'ın Ceza Hukuku Özel Hükümler (ve üstelik gözden geçirilmiş 4. Baskı)...Önceki gün birçok gazetede yer alan bu haber çok ilginçti tabii ama aynı kitapta daha da ilginç cümleler var.İşte Türkiye'nin değerli hukukçularının ayıkladığı bu cümlelerden üçü:1) "Sayfa 357: Gerçekten normal şartlar altında ve normal yoldan olmak kaydıyla karı koca arasında kullanılan cebir ve şiddet ile cinsel ilişki, cebren ırza geçme sayılmaz."Normal şart!Ben de 'gerçekten' diye başlayayım, gerçekten bu kitabı yazan ve büyük ihtimalle öğrencilerine ders kitabı diye okutan "hoca"nın bu cümledeki "normal şartlar"ı açıklaması gerekir. Gerekir ki "cebir ve şiddet ile ilişki" nasıl oluyor da cebren tecavüz sayılmıyor; cahil kafalar (bu bizler, hukuk konusunda eğitilmemiş vatandaşlar oluyoruz) anlasınlar.Yani saçından sürüklemek, kemerle dövmek, kamçı, tekme, bağlamak filân "normal şart" mı sayılıyor örneğin?Azıcık şiddet!2) Eğer cinsel ilişki, üzerinde cebir şiddet kullanılan eşin sıhhatine zarar verecek veya tehlikeye sokacaksa reddedilebilir... Meselâ frengili bir kocanın ilişki için şiddet kullanması. (Bir meselâ da biz diyelim; Meselâ alkolik, o sırada leş gibi içki kokan, küfreden, zor kullanan bir koca ise sağlığına zarar vermese bile kadının reddetmesi, hocaya göre kabahat midir?)3) En enteresanı bu; Sayfa 357 "Cebir ve şiddet gerçekten mağdurenin direncini bertaraf etmek için ve edecek derecede yapılmalıdır." (Yani fazla dövmeyin, sövmeyin, yaralamayın, azıcık azıcık şiddet kullanın diyor hoca ve devam ediyor. Tanrım, sen bize de devam edecek güç ve sabır ihsan eyle)... "Ancak bazen muğdure, görünümü kurtarmak veya vicdanında yaptığı şeyin kötülüğünü bertaraf etmek için failin cebir ve şiddet kullanmasını isteyebilir. Bu durumda cebren ırza geçme yoktur."Şimdi, "gözden geçirilmiş 4. Baskı"da bunu okur okumaz öğrenci soracak:"Ne demek bu hocam. Ne demek?"... "Aklı başında bir öğrenci olarak ben anlamam böyle akıl, mantık dışı şeyi"...Sorar sormaz da doğru mahkemeye, dava hazır; "Bana akılsız dedi"Mazereti yokBir şey söyleyeyim mi size, bu beylerin bilmediği veya (lisan bildiklerine göre) hatırlamak istemediği bir şey; İngilizce'de bizim "tecavüz mağduru" tanımımız "rape victim" yani "tecavüz kurbanı" olarak geçer. Tecavüzün her türlüsü bir kurban yaratır.Bunun da yukarıdaki gibi mazeretleri yoktur.İyi ki hukuk okumamışım, ya tesadüfen bu anlayışta hocalarım olsaydı.Yarıda bırakırdım okulu herhalde!Bayram!Sevgili okurlarım, hepinizin mübarek Kurban Bayramı'nı en iyi dileklerimle kutluyorum. Umarım huzurlu, mutlu bir bayram ve tatil geçirirsiniz.

Devamını Oku

TÜSİAD'a göre Ekonomi "ne kadar" iyi?

30 Ocak 2004

Hükümetten söz açılınca bu reklâmların etkisinde kalanların da ilk sözü "Ama ekonomi iyi" oluyor.Maddi durumu iyi olan, iş güç sahibi insanlar için iyi muhakkak. Onlar, bırakın 10-20 milyonluk zamları, bir ürün fiyatındaki 100-200 milyonluk değişikliği bile fark etmezler.Vergilerin çifter çifter alınması, kendilerinden birkaç yılda arabalarının fiyatı kadar vergi istenmesi pek etkilemez onları.Oysa asıl ayın sonunu zor getiren, ekmeğini, gazetesini bile düşünerek alan insanlar iyi bilir ekonominin gidişatını. Pazar yerlerinin artıklarını gizli gizli toplayan halk bilir.TÜS1AD harika kitaplar hazırlamış 2004'e girerken. Bunlardan biri olan "Karşılaştırmalı Bir Perspektiften Türkiye'de Kamu Sektörü Göstergeleri" ekonomimizin diğer ülkelere oranla nasıl olduğu hakkında iyi bir fikir veriyor.Sayfa 45; "Merkezi hükümetin yaptığı devlet bütçesi harcamalarının (GSYİH'ye) oranlarına bakıldığında Türkiye'de çok hızlı bir artış olmasına karşılık diğer ülkelerde genel bir düşüş görülmektedir. Bu da ciddi yapısal ekonomik sorunların varlığıyla açıklanmalıdır."Sayfa 35: "İşçinin toplam kazancı içinde ödediği vergi payı. Grafikte bu pay, G.Kore, Yunanistan, İspanya, ABD, OECD ve Türkiye arasında en yüksek Türkiye'de görünüyor. Açıklama şöyle: Yüksek kamu açıklarının gerektirdiği finansman ihtiyacı altında (...) vergi yükünün yüksekliğine rağmen adalet ilkesinden uzaklaşılmış, vergi gelirleri, yüksek vergi oranları ve dar bir vergi tabanı üzerinden toplanmıştır. Vergi gelirlerinin 'kamu borçlarının çevrilmesinde' kullanılması, alt yapı, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerine ayrılan payın azalmasına neden olmuştur."Bu söylendikten sonra mutlaka bir "vergi reformu" gerekliliği vurgulanıyor. Aman, bizim hükümete vergi reformu denirse, onlar bunu "daha çok vergi alınmalı" olarak da algılayabilirler.Her neyse, Türkiye ekonomisinin önemli kısmını omuzlayan sanayiciler devlet harcamaları arttıkça, borçların arttığını bunun da vergi olarak halkın sırtına bindirildiğini, buna rağmen gerekli kamu hizmetlerinin yapılamadığını pek güzel anlatmışlar.Bırakın had safhadaki işsizliği bir yana bu açıklama bile ekonomi hakkında yeterli fikir vermiyor mu?Ek vergiler geliyorYöneticilerimiz Amerika'da ekonomimizin ne kadar "düzeltilmiş olduğu" ile ilgili övgüleri arka arkaya alırken bazı yöneticilerimiz de yeni vergilerin müjdesini(!) veriyorlar.Güngör Uras bir iki gün önce Maliye Bakanı'nın TV'de yaptığı açıklamayı anlatırken "Kaynak paketi, iç borç, dış borç, vergi zammı, petrol zammı, benzin zammı"ndan başka bir şey söylemediğini vurguluyor:"Türk ekonomisi kilitlendi. Bıçak kemiğe dayandı, halkta can kalmadı. IMF ile masaya oturup biraz da sosyal ve ekonomik politikalara bakmak lâzım" diyordu.2003 yılı vergi gelirlerinde ortaya çıkan 3 katrilyon TL'lik açığın (meraklanmayın canım liradan altı sıfır atınca bu açıklar ve omzumuza bindirilecek yeni vergiler daha hafif (!) gelecek hepimize. O zaman Amerikalılar'ın görüşlerine biz de katılacağız) 2004 yılı vergi gelirlerini olumsuz etkilememesi için ek vergi paketi konması gerekecekmiş. Zamdan başka çare olmadığı için gelecek yeni zamlara da sessiz sedasız katlanmaktan başka çare kalmayacakmış.Ama yine meraklanmayın sevgili okurlar, Bayram tatilini huzur içinde geçirebilirsiniz.Yeni zam ve vergiler Bayram'ı ve kalabalııık (yüzlerce kişi, bakan eşleri filân, yabancı yok, hepsi bizden) ABD ziyaretçi grubumuzun diplomatik seyahatini etkilemeyecek şekilde ayarlanmış. Gönlünüz ferah olsun.Hepsi Bayram'dan sonra gelecek.Haydi hep beraber dans edelim, sonra da bayram şekerlerimizi alalım, ekonomimiz iyi gidiyor!

Devamını Oku

Gelin bizi de kurtarın!

29 Ocak 2004

Amerika Dış İlişkiler Konseyi Başkanı'nın bizim Başbakan'a "ABD'de durum kötüye gidiyor, gelin bizi de kurtarın" demesi çok hoş. İnsanın bir Türk vatandaşı olarak göğsü kabarıyor. Bir "uluslararası ilişkiler komplimanı" veya espri değilse tabii.Onlara göre hava hoş zira. Verilen rakamlara bakınca ve hele ABD'ye giden görülmemiş kalabalıktaki heyetlere, refakat eden gazeteci ve iş adamları topluluğuna, hele hele bütün bakanların eşlerini götürmelerine bakınca kim bilir ne kadar refah içinde olduğumuzu düşünüyorlardır. Baksanıza, herhalde Türkiye (ve ABD) tarihinde ilk kez bir başbakanın gelini bile heyette. İnanılır gibi değil. Daha kısa süre önce en ağır ekonomik krize düşmüş ve bundan gırtlağına kadar borca batarak çıkmış bir ülke için gerçekten inanılır gibi değil.Eğer devlet kesesinden gidiyorlarsa ne hakla? Bütün bu eşler ve gelinler ordusu kendi keselerinden gidiyorlarsa ne gerek var? Amerika orada duruyor, paraları da ceplerinde. Amerika'yı hepsinin diplomatik organizasyonlarda gezmeleri şart mı? Bugüne kadar dış gezilerde görülmüş bir rezalet midir bu?Sorunca kabahat oluyor, fena halde bozuluyorlar. Kimse sormayınca "Aman beni de aralarına alsınlar, aman bana da konuşsunlar, aman programıma katılsınlar" düşüncesiyle herkes susunca da böyle rezil oluyoruz.Koca Türkiye "görmemişin oğlu" pozisyonunda. Oval Ofis'lerden taşıyoruz, "Oval ofis krizi" haberlerimizle sınırları aşıyoruz maşallah!Dönelim ekonomiye... ABD'yi de kurtaracak olan ekonomi uzmanlarımızın ülkesinde ekonomik durum "Dış İlişkiler Konseyi Başkanı" nın tahmini kadar parlak mı gerçekten?Eğer öyleyse devlet garantisinde olduğuna inandırılarak Hazine Bonosu alan vatandaşların paralarını ödemekten niye yan çiziliyor?Araba ve ev vergileri neden bu kadar yüklü olarak ve çifter çifter vatandaşın sırtına bindiriliyor? Deprem vergisi neden kalıcı yapılmak isteniyor?İnsanlar neden ekmeği, gazeteyi bile 40 kez düşünerek alıyor, neden gizli gizli pazar yerlerinin artıklarını topluyor?Neden Bursa okullarında bile öğretmenler "Öğrencilerimize baktıkça içimiz parçalanıyor, çorapları, ayakkabıları, kitapları bile yok" diye sızlanıyor?Sokaklar, caddeler neden arabalara saldıran dilencilerle dolu?Birkaç tane kalan İstiklâl Savaşı gazilerimize neden insanca şartlar sağlayamıyoruz?Gençler niçin "İş yok, üniversiteyi bitireceğiz de ne olacak?" diye sızlanıyorlar?Ve neden devlet bunların hiçbiri olmuyormuş gibi davranıyor?(Yarın: TÜSİAD'a göre durum nasıl?)Şov yerinde, icraat yok!Tipik geri kalmış ülke sendromu! Her dönemde böyle olmuştur. Her iktidarın başındakiler bir yandan şık görünümleri, yaldızlı slogan konuşmaları, "vatan-millet-Sakarya" edebiyatlarıyla bizi uyutmuş ve iktidarın tüm nimetlerini kullanmış, doğru ile yanlışı tepetaklak çevirerek milleti de şaşırtmayı başarmışlardır.Durum hiç değişmedi maalesef.Görüntü şık, yaldızlı lâflar, parlatma çabaları, basından yanlarına aldıklarını bol bol kullanmalar yerinde.Ama icraat hiç şık değil!"Demokrasi" diye işlerine gelen konuda attılar mı mangalda kül bırakmıyorlar ama işlerine gelmeyen konuda demokrasiyi saptırıveriyorlar."Önceki dönem başbakanları, bakanları, liderleri sorgulanacak. Hesap verecekler, yargı önüne çıkacaklar" dendiğinde hepimiz alkışladık. Bravo adamlara, bak Türkiye'yi düzeltecekler, nihayet dürüst yönetilen bir ülke olacağız dedik. Kokusu çıkmakta gecikmedi:"Ama bize hesap yok. Şu anda gücü elinde tutanlara dokunulmayacak."Neden? Öncekilere nasıl dokunuluyorsa şimdikilere de aynı şekilde dokunmak gerekmez mi? Gerçek adalet bu değil midir?Vatandaş söylediği bir sözden dolayı hapse giriyor, basın mensubu yazdıklarından dolayı sorgulanıyor da siz neden kaçıyorsunuz?AKP Hükümeti toplumu "değişim" samimiyetine inandırmak istiyorsa adaleti ve demokrasiyi kendine yontmaktan vazgeçerek "İşte biz de buradayız. İktidar ve güç sahipleri de yargı önüne çıkacaklar" demek zorundadır. Aksi takdirde değişim de bir hayalden ibarettir.

Devamını Oku

Yüzde 80'i Müslüman ülke

28 Ocak 2004

Başbakan Tayyip Erdoğan Amerika'da kendisine sorulan türbanla ilgili soruya şöyle cevap vermiş:"Halkının yüzde 80'i Müslüman olan bir ülkede türban bütün kurumların ortak sorunudur. Toplumsal mutabakatla çözülmelidir. Böyle bir sorun vardır..."Sonra da Fransa'daki "kamusal alanda türban yasağı"nın sorulması üzerine:"Farklı inanç gruplarına sahip bir ülkede, insanların inançlarını müşterek yaşamalarına özgürlük hakkı verilmesini zenginlik olarak görüyoruz" demiş.İkinci cevapta bir anlamda laikliğin tarifini yapıyor Başbakan. Zaten "demokratik, laik" yönetimin tarifi, nedeni budur; her inanca aynı özgür alanı tanımak, birlikte yaşamaları için en rahat ortamı hazırlamak ve bunun için de devletin her inanca eşit mesafede durması.Yani çoğunluğun baskısını doğal bir durum gibi göstermek değildir demokrasi. Bir toplumun yüzde 80'i şu dindendir diye o dinin kuralları her alanda geçerli kılınamaz. Öyle olsaydı Avrupa ülkeleri herhalde kamu alanlarında "haç"ı da yasaklamazdı.Asıl böyle bir sorun var, Laikliği ve demokrasiyi kendine göre yorumlama sorunu. İki hafta önce hilâfetin tartışıldığı Ceviz Kabuğu programında bir sakallı konuk anlaşılmaz bir dille şu garip soruyu soruyordu: "Halk ekseriyetinin kahiri Müslüman'dır, onların isteğine göre milli iradeyi ilahi iradeyle bağdaştırsak laiklik hilâfetle bağdaşmaz mı?"Herhangi bir vatandaşın demokrasi bilgisinin kıt oluşunu kabul etmek mümkün ama benzer bir "ekseriyet baskısı"nı demokratik bir ülkenin başbakanı savununca mümkün olmuyor. Ne dersiniz?Haydi derdinizi AB'ye anlatın şimdi!Böyle bir tesadüf olamaz. Tam benim aynı konuda yaptığım çıkışlar için açılan davalardan biriyle aynı güne denk geldi Avrupa Birliği'nin haberi. Ve tam da benim üzerinde durup İsrarla savaş açtığım maddeler için. İnanmayacaksınız, hele "iki profesör" hiç inanamayacak ama aynen benim cümlelerimle...Ne ilginç, TV'lerde savunurken karşılarındaki gazetecileri ve hukukçuları küçümseyerek, susturarak, yaşlarını ve hocalıklarını ileri sürüp baskı kurarak kendilerini haklı ve tek yetkili görüyor; "Zinhar bir cümlesine bile dokunulamaz bu tasarının" diyorlardı.İşte girmek için çırpındığımız AB, bize bu tasarıyla "giremeyeceğimizi"bildiriyor.En çok üzerinde durduğumuz "Mağdurun tecavüzcüsüyle evlenmesini destekleyen", tecavüzde çocuğun rızasını indirim nedeni sayan, eşler arasında tecavüzü kabul etmeyen anlayışı onlar da aralarına kabul etmiyooor.Bir tek "namus cinayetlerinde tahrik nedeniyle indirim" i atlamışlar. O da ASLA kabul edilemez. Plânlı, kasıtlı cinayete hiçbir nedenle indirim getirilemez, insan canını alma yetkisi devlet eliyle kimseye verilemez (idam cezasının kaldırılması neden zorunluydu, bir düşünmek lâzım.)Merak etmeyin, onu da AB'ye hatırlatırız biz!!Afedersiniz!Yazıları bir gün önce yazdığımız için nadiren de olsa, ne kadar alışmış da olsak, böyle zaman hataları yapabiliyoruz. Dünkü yazımın sonunda 28 Ocak Çarşamba, saat 11.00'de olan dava günü için "bugün" demem gerekirken "yarın" yazmışım. Benim yazdığım güne göre "yarın" çünkü. Duruşma dün yapıldı.Okurlarımdan, STK temsilcisi veya hukukçu dostlarımızdan katılmak, izlemek isteyip de kaçıranlar olduysa özür diliyorum.Gerçekten çok üzgünüm.

Devamını Oku