Üç yıl aradan sonra Yekta Kara'nın sahneye koyacağı eserin iddialı olacağını tahmin ediyordum ama inanın bu derece başarıyı tahmin etmem olanaksızdı. Bugüne kadar gelmiş geçmiş opera yönetmenleri arasında ismini Türk Sanat Tarihi'ne altın harflerle kazıyan isimlerden biridir Yekta Kara.Verdi'nin II Travatore'sini çocukluğumdan bu yana defalarca izledim ve açıkçası birçok kez karanlık ve aşırı durağan sahnelerde sıkıldığım olmuştur. Ama bu kez o sahneler bile muhteşem sesler ve orijinal buluşlarla son derece canlı bir hale getirilmişti. Hele o sesler... O sesler... Oyuncu seçimi... İnanılır gibi değildi. Uzun süredir bu kadar keyifle izlediğim bir opera olmamıştı ne yalan söyleyeyim. Aynı duyguyu Broadway'de iki üç yıl önce izlediğim, müziklerini Elton John'un yaptığı Aida'da hissetmiştim. Yekta Kara'nın II Travatore'de yaptığı gibi, yüzyıllar önce geçen olaylar ile bugün arasında bağlantı kurulmuş, modernize edilmiş, oyun, kostüm, müzik yepyeni bir anlayışla yorumlanmış ve sonuçta olağanüstü etkileyici bir eser ortaya çıkmıştı. Her zaman söylerim, yönetmen bir oyunun en önemli unsurudur. İyi bir yönetmenin elinde oyuncular en güzel sesleri çıkaran enstrümanlara dönüşebilir. Burada olduğu gibi, zaten halihazırda hepsi çok özel yetenekler ise, o zaman da işte böyle unutulmaz, tadına doyulmaz bir eser çıkar ortaya.II Travatore Verdi'nin fırtınalı yaşamını, aşırı yoğun duygularını ve isyankâr ruhunu yansıtan, içinde aşk, tutku, iktidar kavgası, kısacası insanlan esir alan ve hata yaptıran tüm duygulan barındıran bir opera. İzlemeden önce programı alıp hikâyeyi okumanızı öneririm, zira konuyu iyi bildiğinizde (her ne kadar konuşmalar ışıklı panoda Türkçe'ye çevriliyorsa da) çok daha zevkle izlemeniz mümkün. Osman Şengezer dekor ve kostümlerinde harikalar yaratmış. Çağın savaşlarıyla bağlantı kuran resimli kolonlar, hareket eden iki katlı cezaevi sahnesi, her şey kusursuz.Kont Luna'da Mete Uğur yılların deneyimini muhteşem bir performansla konuşturuyor. Bu uluslararası ödül ve hayranlık kazanmış sanatçının hiç değişmediğini, aynı güçlü ses ve fizikle "opera"daki yerini koruduğunu görmek sanatseverler için büyük bir mutluluk. Mete Uğur tartışmasız Türkiye'nin sahip olduğu en üstün seslerden biri...Yine deneyimli ve ünlü bir sanatçı olan Erol Uras Manrico'da, Perihan Nayır Leonora'da, Jaklin Çarkçı Azucena'da süper performans gösteriyorlar. Kısacası, orkestra dahil tüm sanatçılar herhalde yaşamlarının en üstün basanlarından birine imza atmaktalar II Travatore'de. Anlatmakla olacak gibi değil. Mutlaka gidin ve izleyin. Seslerini adeta enstrüman gibi kullanabilen sanatçılarımızla gurur duyun. Kaçırılmayacak bir sanat şaheseri bu!
Renk renk, çeşit çeşit hediyelik eşyalar satan bir mağazada durmuş raflardaki hediyeleri inceliyordum. Hemen hepsi genellikle kırmızı, pembe gibi fazla cafcaflı ve günün anlamına uygun renklerde yapılmışlardı ama olsun, böyle günlerde çocuklaşmanın da ayrı bir zevki vardı.Birden yaramda duran 18-19 yaşındaki iki sevimli genci fark ettim. Yanakları al al olmuş, heyecanla kız arkadaşlarına küçük birer hediye anyorlardı. Daha önce girdiğim mağazalarda da görmüştüm onlar gibi telaşla hediye arayan genç kız ve erkekleri. Önceki yıllarda da... Öyle tatlılar ve onların bu telaşlı çabası öyle güzel ki...Hemen en çok beğendiğim, kalp şeklinde iki çerçeveyi gösterdim:"Bakın çocuklar. Genç kızlar bunları mutlaka beğenir, bu ikisini düşünün."Biri çekingen bir şekilde bana doğru yaklaştı:"Haklısınız, ben de onları beğenmiştim zaten..."Üç dakika sonra hediyelerini sardırıp mutluluk içinde uzaklaştılar.Benim "ruhumdaki çocuk" da mutlu oldu. Hem o çocuğun sahibi, hem de iki genç kızın annesi olarak onların heyecanını çok ama çok iyi anlıyorum. Kim ne derse desin, fikir nereden çıkmış olursa olsun bu özel günler bence son derece güzel buluşlar.Dize kadar kara ve üstüne üstlük uçuran fırtınaya rağmen işte hepimiz sokaklardaydık. Evet, cebimizden bir kart, bir kırmızı gül, ufacık bir hediye parası çıkıyordu fazladan. Ama bunun karşılığında yalnız hediyeyi verecek olduklanmız değil, biz de bir mutluluk, heyecan yaşamıyor muyduk?Bir çok kişi için, eğer varsa sevdikleriyle, kırgınlıklarını tamir edecek bir fırsat doğmuyor muydu?Bir olumsuz tarafı; Sevgililer Günü'nde sevgilisi, Anneler Günü'nde annesi, Babalar Günü'nde babası olmayanlara üzüntü vermesi ise bu günlerin... Ona da çare var.Sevdiğimiz veya sevgiye ihtiyacı olduğuna inandığımız birilerine bir kart, bir gül, küçük bir hediye vermek de karşılıklı mutluluğu yaşatabiliyor.Ben denedim. Sevgili eşini kaybeden ve TV'de, gazetelerde devamlı "Sevgililer Günü"nü gören, duyan anneme "Seni seviyorum" diyerek küçük bir hediye verdim.Gözleri nasıl parladı, hatırlandığı için nasıl mutlu oldu bilseniz.Bunu çevremdeki bir başka yalnız insan için de yaparım. "Mutlu etmenin mutluluğu nu biliyorum çünkü...Sevdiğimiz insanlan kırmamak, her zaman özenle korumak, duygularına önem vermek elbette her hediyeden daha anlamlıdır.Ama yalnızca bir kart, bir gül, hoş bir söz, TEK BÎR SÖZ bile kırılan kalpleri anında onarabilir. Hayatınızı paylaşan insanlarla birlikte sizi de mutlu edebilir. Unutmayın!Not 1: Her yıl yazdığım gibi ÇEKÜL'ün kalıcı hediyesi "7 Ağaç"ı da hatırlatayım. Onu da unutmayın. Sadece 20 milyon TL. karşılığında sevdiğiniz insana adına yazılmış bir teşekkür belgesi ile 7 Ağaç hediye edebilirsiniz. Aynı zamanda geleceğinize hizmet edecek bir ormana da katkıda bulunarak. Ayrıntılı bilgi için:Tel: 0212-249 64 64İnternet Adresi: 7agacprojesi@cekulvakfi.org.trNot 2: Valentine's Day aslında batı ülkelerinde beğendiğiniz birine, kimden olduğunu belirtmeden veya isterseniz ima ederek verilen kartlar, çiçek veya çikolatalarla kutlanıyor. Sevgilisi olmayanlar güne böyle katılıyor. Daha da heyecanlı değil mi böylesi?Not 3: Bu not gençlere; aşk güzel şeydir ama uğruna ölmek de budalalıktan başka bir şey değildir.Ne demişler?Hayatta aşkın genç rüyası kadar, hatta onun yarısı kadar güzel hiçbir şey yoktur.Thomas Moore ('Love's Young Dream'-1807)Aşkın kendisi, aşk ateşi söndükten sonra geriye kalan şeydir.Louis de Bernieres (Captain Corelli's Mandolin-1994)En uzun süren aşk karşılıksız aşktır. Somerset Maugham (1949)
Aslan gibi bir delikanlıydı Ufuk.. Neşeli, hayat dolu, espriliydi. Arkadaşları onu böyle anlatıyorlardı. Üniversiteyi yeni bitirmiş, çalışma hayatına atılmış, başarılı, mutlu bir gençti. Ve bir gece...Bir gece... Eğlence dönüşü yanına aldığı arkadaşıyla arabasına bindi. Alkollüydü. Ama gençti ya onlar, delifişek... "Bir defadan ne çıkar"dı. "Herkese olabilecek şeyler onları etkilemez di. Onlara olamazdı.Kemerlerini bağlamaya da gerek duymadılar. Ufuk gaza bastı, coşkuyla daldılar karanlığın içine.Hangi hızla gittikleri, nerelerden geçtikleri bile önemli değildi, gençti onlar. Ama işte ihmal, hele de üst üste birkaç ihmal gençlik dinlemiyordu. Mecidiyeköy civarında araç kontrolden çıktı, takla attılar. Kemeri bağlı olmayan Ufuk arabadan fırladı ve 30 metre öteye düştü. Ağır şekilde yaralanmıştı.Önce Şişli Etfal'e, oradan Memorial Hospital'ın "Yoğun Bakım"ına kaldırıldı.Beyni, akciğerleri, böbrekleri hepsi ağır hasar görmüştü çarpmadan. Doktorlar ellerinden geleni yaparak en iyi şartlarda, en ileri teknolojiyle yaşatmaya çalıştılar onu.Önceleri az da olsa ümit vardı. Beyin ödem yapmış, böbrekler dializ makinasına bağlanmıştı ama gençliğinden dolayı yaşama ihtimalinin olduğunu söylüyordu doktorları. Kızımın da arkadaşı olan gencin yoğun bakım doktoru Kadir Bey Salı günü durumunun iyiye gittiğini söylediğinde hepimiz sevindik. Çarşamba sabahı gelen haber ise kötüydü. Beyindeki ödem giderilince ciddi bir kanama olduğu ortaya çıkmıştı.Hastaneye koştuk. Türkiye'nin en ünlü beyin cerrahları gelerek bir kez de onlar gördüler. International Hospital'dan Dr. Cengiz Aslan, Cerrahpaşa'dan Dr. Cengiz Kuday, İstanbul Cerrahi'den Dr. Gökhan Özçınar."Yapacak fazla bir şey yok, beyindeki hasar çok büyük. Kurtulması ancak bir mucizeye bağlı..."Ben Ufuk'u hiç görmemiştim. Ama Dr. Gökhan Özçınar'ın bu sözlerini duyduğumda günler süren bekleyişle gerilen sinirlerim daha fazla dayanamadı. Arkadaşları, anneciği, babacığı, kardeşleri nasıl da ümitle, ağlamaktan kızarmış gözlerle bekliyorlardı kapısında.Onları bulanık görmeye başladım, ağlıyordum yine. Yüreğim pırıl pırıl bir gencin, henüz 23 yaşında kaybedilme ihtimaline dayanmıyordu.Neden Ufuk neden?Neden içkili?.. Neden kemersiz?.. Neden hızlı?Sadece kemerini takmış olsan yine de kurtulabilirdin, hayatla oyun olur mu?Olur mu? Bu ders, geride kalan gençlerin alacakları bu ders çok ağır, çok acı, çok dayanılmaz değil mi?(Not: Dr. Cengiz Aslan beklenen mucizenin gerçekleşebileceğine dair son dakikada bir ümit verdi. Bütün kalbimle dua ederek bunun gerçekleşmesini bekliyorum.)
Türk Ceza Kanunu değişikliklerinin şu anda Alt Komisyon'da tartışıldığını, iki haftadır "cinsel suçlar la ilgili maddelerin görüşülmekte olduğunu artık hepiniz biliyorsunuz. Hatta önceki gün okuduğum bir haberde Komisyon üyelerinin cinsel suçlarla ilgili konularda kadın gazetecilere açıklama yaparken sıkıldıkları anlatılıyordu. Utanıp sıkılmaya ne gerek var, asıl utanılması gereken, bir toplumun kadınlarını suçlular karşısında yasalarıyla savunamaması, çaresiz veya çareyi intiharda veya tecavüzcüyle evlenmede aramak zorunda bırakmasıdır. Son olarak Beşiktaş'taki tacizci şoför olayını duyduk. Arabasına binen kadın müşteriye iğrenç şekilde tacizde bulunan, neredeyse tecavüz kadar psikolojik travma yaratan şoför (üstelik ticari araç kullanacak ehliyete de sahip değilmiş) serbest bırakıldı. Aynı anda verilen bir başka haberde bir kadının parasını gasp edenler cezaevine gönderildi.Bu nasıl adalet anlayışı, nasıl ceza kanunudur anlayan var mı? "Türkiye'de kadına karşı cinsel suç işlemek serbest" demek değilse nedir bu durum? İster istemez "iki profesör" e, Sulhi Dönmezer ile Doğan Soyaslan'ın sözlerine dönüyoruz. Onlar mevcut kanunun 434. maddesinin (tecavüzcü ile mağdurun evlenmesi halinde suçlunun affedilmesi) 77 yıldır uygulanmakta olduğunu ve uygulamada hiçbir sıkıntı çıkmadığını, tecavüz, kız kaçırma olaylarının bu madde ile çözüme kavuştuğunu, toplumun bundan sonra da aynı maddeye ihtiyacı olduğunu tekrarlayıp duruyorlar. Onların dışındaki sayısız hukukçu ise "Bu madde sorun çıkarmadı çünkü genelde kadınlara tecavüz ediliyor. Erkeklere edilseydi veya bu anlayışı savunanların birine edilseydi şimdiye kadar o madde orada kalır mıydı acaba?" diyorlar. Hakikaten, erkeklere edilse onları da evlendirecekler mi, güzel bir soru... Nitekim, sokaklarda serbestçe dolaşan, çoğu af kanunlarıyla salıverilmiş tecavüzcülerin saldırısına uğrayan erkek çocukların haberleri de sık sık çıkıyor. Değil tecavüz, taciz bile en ağır şekilde cezalandırılıncaya, hiçbir indirim kabul edilmeyinceye kadar bu mücadele bitmeyecek!Bu binaya dikkat!Gazi Üniversitesi Bilgisayar Öğretmenliği'nde okuyan ve İzmir'in Seferihisar ilçesinde yaşayan bir okurumuzdan gelen uyarı. İlçeye 9 Eylül Üniversitesine bağlı olmak üzere, iş adamı Nejat Hepkon'un yardımıyla bir spor akademisi açılacakmış. Su anda inşaatı sürmekte olan binanın temellerinin yanlış atıldığını, hatalı yapılan 6 kolonun kesilerek bir metre yana kaydırıldığını, yeni yapılanların ise yine özensiz ve dikkatsiz inşa edildiğini söylüyor okurumuz.Ve "Sizin de bildiğiniz gibi burası 1. derece deprem bölgesi. Geçtiğimiz 10 Nisan'da yüzlerce evimiz kullanılamaz hale geldi. Hâlâ çadırda yaşayan insanlarımız var. İçinde gençlerimizin okuyacağı ve sulak bir toprağa inşa edilen bu yapı, bu dandik kolonlarla sizce kaç derecelik depreme dayanabilecek? Daha sonra gençlerimizin ölmemesi, analarımızın ağlamaması için bu konunun üzerine gidilmeli" diyor. Ben de ilçenin belediyesine, kaymakamlığına, Bayındırlık ve Milli Eğitim müdürlüklerine duyuruyorum. Denetimi her kim yapıyor ve yaptırıyorsa gözünü açsın ve işini düzgün yapsın. Benzer bir kolon sorunu İstanbul Atatürk Havalimanı'nda mevcut. Depremden zarar gören bazı kolonlar yeniden yapılmadan Alan teslim edilmişti. Kontroller sonradan tamamlandı mı bilmiyoruz. "Zafer kazanacağız, bütün belediyeleri biz alacağız" sözleri iktidarı elinde tutan bir parti için marifet değildir. Hızla süren kaçak yapılar, hatalı binalar durdurulmadı. Hükümet bu konuda ağzını açmadı. Bunları "seçim yatırımı" olarak gören, vatandaşlarının yaşamını düşünmeyen iktidarların halkın nefretini kazanması bazen birkaç dakikaya bağlı olabiliyor. Allah bize bir daha büyük deprem felaketi yaşatmasın!
Bugün bir şey yapmadım dersiniz. Ne demek 'bir şey yapmadım', yaşadınız ya!"... Bernard Shaw'un en beğendiğim sözlerinden biridir bu, zaman zaman size de hatırlattığım.Gerçekten de hayatı olması gerektiği gibi, keyifle, mutlulukla yaşayabilmek, bunu başarabilmek başlıbaşına bir yetenek, bir sanattır. Hangi şartlara sahip olurlarsa olsunlar bazı insanlar hayatı sızlanarak, mutlu olma nedenlerini görmeyerek sürdürürken bazıları her anı değerlendirerek yaşamayı başarırlar. İkinci gruptakiler şanslı insanlardır.En yakın örnek olarak oturduğum sitenin kapı görevlisi Alâaddin'i verebilirim. Alâaddin'i 10 yıldır tek bir gün bile asık suratlı görmedim. Tipik Karadenizli şivesi ve karakteriyle, en yorgun günlerinde bile bir dakikasını gülmeden geçirmez. O yıllar içinde çocuklarını büyüttü, azıcık kazancıyla, fazla mesai yaparak, para biriktirerek ev sahibi oldu, kiraya verdi, rahata kavuştu.Bence pozitif bir kişiliğin başarısıdır bu. Yine de... Alâaddin bu kişiliğine rağmen çalışmasa bunları başarabilir miydi? Cevap tabii ki hayır. Aynı şey kadınlar için de geçerli. Hatta onlar için çok daha fazla geçerli.Bunun sebebi, çalışmayan kadının Türk toplumunda söz hakkının bile olmayışıdır. Gazete ve dergilerde sık sık Avrupa ülkelerinde (en çok İngiltere örneği verilir) yapılan anketlerde "kadınların çalışmak yerine evde oturup çocuk bakmak istedikleri" oranlarla açıklanır. Bu haberleri her görüşümde yanlış anlamalara neden olmaması için oturur bir karşılaştırma yaparım. Zira malûmunuz biz, yakın tarihinde "Kadınlar, sizin göreviniz çalışmak değil çocuk doğurmak. Bol bol doğurun ve evde oturup bunlara bakın" diyen siyasetçiler görmüş bir milletiz.Biraz daha ileri gidip "Çalışan kadın daha az dindardır" diyebilen üniversite öğretim görevlilerine bile şahit olduk, dile kolay.Komik bir karşılaştırma!Onun için bir kez daha başa dönelim ve hatırlayalım:İngiltere ve diğer gelişmiş Avrupa ülkelerinde vatandaşların yaşamı, güvenliği ve tüm hakları devlet güvencesindedir. Sosyal yardım sistemi işlemekte vatandaşlara konut yardımından çocuk yardımına, herkese sağlık sigortasından, işsizlik sigortasına kadar her tür kolaylık gösterilmektedir. İngiltere'de devlet kadına boşanma davaları için kredi verir, ihtiyacı olanlara çocuklarıyla birlikte konut yardımı yapar. Yasalar kadınları koruyacak şekilde düzenlenmiştir.Sadece Londra'da 1000'in üstünde kadın sığınma evi, Almanya'da aşırı borçlanmış ve borcunu ödeyemeyen kadınlar için özel sığınma evleri vardır. Yol ve diğer masrafları devlet tarafından karşılanırken bir yandan meslek öğretme, işe yerleştirme programları yardıma koşar. Toplum, yalnız, çalışmayan veya boşanmış kadınları dışlamaz.Bizde ise evli olsun, olmasın çalışmayan kadın her türlü olumsuzlukla, zorlukla ve hatta şiddetle karşı karşıyadır. Onu koruyacak hiç bir şart mevcut değildir.Bu nedenle Türkiye'ye "kadının çalışması" açısından Avrupa örnekleri vermek, olsa olsa bir komedi olabilir.Şu iki noktayı da unutmamak gerekiyor:1) Avrupalı kadın çalışmak istemiyorsa büyük ihtimalle ev işi ve çocuk bakımının sorumluluğu ile birlikte ağır bulduğu için istemiyordur.2) Çalışan kadınlar pekâlâ yardım alarak çocuklarını da büyütebilir, onlara zaman ayırabilirler.Sakın ola aklanmayalım ve en zor şartlarda olsa bile çalışmaya bakalım.Yaklaşan tehlikeDün küresel ısınma ile insanların bilinçsizce sürekli olarak dünyada yaşam için büyük önem taşıyan karbonu tüketip onu karbondioksit olarak atmosfere geri göndermesini anlatmıştım. Eksik kalan birkaç noktayı daha hatırlatmak istiyorum.National Geographic'te verilen bilgilerde "Karbondioksit atmosferin ısı tutma yetisini arttıran (ve insan faaliyetlerinden kaynaklanan) gazlar listesinde bir numara" deniyor. "Buzulların erimesi, baharların erken başlaması ve küresel sıcaklığın istikrarlı artışı yaklaşan tehlikenin habercilerinden birkaçı" şeklinde devam ediyor haber.Bilim adamları "Aslında durum şu anda daha kötü olmalıydı. İnsanoğlu atmosfere her yıl fosil yakıtlardan 6.5 milyar ton, ormansızlaşmadan ise 1.5 milyar ton, yani yaklaşık 8 milyar ton karbon yüklüyor. Eğer hızla yok ermekte olduğumuz doğa derin derin nefes almasa, ormanlar, çayırlık araziler ve okyanuslar karbon kuyusu görevi yapmasa, kısacası bizi bizden kurtarmasaydı 2050 yılı yerine bu yıl bile felâketle karşı karşıya kalabilirdik" diyorlar.İşin korkunç tarafı bu felâketlerin 2050 yılına kadar bekleyip beklemeyeceğini halihazırda bilim adamları da bilemiyorlar. Yerküre ısınmaya devam ettikçe ormanların ve okyanusların karbon kuyusundan karbon kaynağına dönüşmeyeceğine, emdiklerinden fazla karbonu salmaya başlamayacaklarına kimse emin değil.Son 420 bin yılda yaşanan büyük iklim değişiklikleri bile atmosferdeki karbondioksit oranını son 150 yılda kaydedilen oranda artırmamış.Keselim, satalım, yakalım!Türkiye çöle dönüşecek, en hızlı ısınmayla karşılaşacak ilk ülkeler arasında. Çin ve birçok ülke yaklaşan tehlikenin etkisini azaltmak için 1970'lerden bu yana on binlerce hektarlık alanları ağaçlandırdılar.Biz ne yaptık? Yaktık, yıktık, kestik, yetmedi... Yerlerine siteler inşa ettik. Şehirlerimizi, ormanlarımızı taş yığını haline getirdik. Yetmedi, kalanları da "Orman vasfını kaybetmiştir" numarasıyla peşkeş çekmeye hazırlanıyoruz. Bugün için durduruldu, yarın yine gündeme gelecektir.Kesmeye, yakmaya, yıkmaya devam.Bunu yapanlar, yanmak için cehennemi beklemek zorunda kalmayacaklar ama, bilmiş olsunlar.
National Geographic dergisinin Şubat sayısında dünyanın geleceği o kadar muhteşem şekilde anlatılmış ki mutlaka hepimizin görmesi lâzım. Biz doğayla ilgili hiçbir olaya kafa yormadan günlük hayatımızı sürdürürken bilim adamları küresel ısınma ve doğadaki karbon döngüsünün bozulması gibi konuları aralıksız incelemeye devam ediyorlar.National Geographic'teki bazı açıklamalar şöyle:"Doğada su döngüsü hariç hiçbir mekanizma karbonun hava, toprak ve su arasındaki dolaşımı kadar yaşamsal önem taşımaz. İnsanlar, başta ormanların yakılması olmak üzere (orman, okyanus ve yeraltı kaynaklarında depolanan) karbonu zamanından önce açığa çıkaracak bir dizi eylemle döngünün dengesini bozuyor."Bilim adamları fırtınaların artma nedeni okyanus ve ormanların şimdilik insanoğlunun her yıl atmosfere yüklediği 8 milyar ton karbonun yaklaşık yarısını emdiğine, ama kuraklık ve yangınların artması, küresel ısınmanın sürmesi halinde çok yakında bunu başaramayacaklarına dikkati çekiyorlar.Hiç aklımıza gelmemiştir ama arabamızı çalıştırırken ya da sadece bir lamba yakarken yaptığımız her şeyle atmosfere karbon atığı yüklüyoruz. Gitgide sertleşen fırtınalar, kavurucu yazlar ve değişen yağışların ardında da karbon döngüsünün bozulması yatıyor.Doğanın yardım elini bizden çekmesi halinde 2050 yılına dahi ulaşmadan, önlenemeyecek büyüklükte bir afetle karşı karşıya kalınabilir. Anlatılanlar özetle böyle. İlkbaharda buzların 20 yıl öncesine kıyasla iki hafta erken eridiği, kutup ayılarının doğum oranlarının ısınmaya bağlı olarak yüzde 10 azaldığı da verilen bilgiler arasında. Hayrettin Karaca bizi TEMA'daki çalışmalarıyla yıllardır uyarmaya gayret ediyor. ÇEKÜL bir yandan sürekli ağaçlandırma hizmeti veriyor.Ama bu çabalar, bencilce kesilerek yerine siteler yapılan veya yakılarak yok edilen ormanları karşılamaya yeterli değil.2050 yılı da çok uzak değil. Ne dersiniz?
Hıncal Uluç da Cuma günü aynı şeyi yazdı, belediyeler suçlu. Oy hesaplarıyla çarpık yapılaşmaya göz yuman, çürük demir, beton, eksik malzeme ile yapılan binalara doğru dürüst denetlenmeden ruhsat ve oturma izni veren belediyelerin tamamı suçlu.Zümrüt Apartmanı' na bütün hatalar mevcut olmasına rağmen ruhsat veren Belediye de suçlu. Aynı şekilde eksik malzeme ile plânsız projesiz yapılan binlerce apartmanın inşaatı ise Türkiye'nin her köşesinde seçim öncesi hızla sürüyor şu anda. Şimdi suçlular; projeyi yapan mimarlar, yapımdan sorumlu müteahhitler, denetlemesi gerektiği halde görevini yapmayan sorumlular ortada, belli. Peki ne ceza alacaklar?Büyük ihtimalle hiç! Çünkü mevcut ceza konusundaki boşluklar ve indirimler onların bu işlerden tereyağından kıl çeker gibi kurtulmalarını sağlıyor. Hıncal "Kanun koyucu yasal kontrol kurumu getirmiştir, önlem almıştır. Mühendis odaları, firmaları inşaatları adım adım incelemek, denetlemek zorundadır" diyor. Doğru ama bütün bu görevleri yapmayanlar "görevi ihmal nedeniyle cinayet" ten yargılanıyorlar mı şu anda? Hayır...İşte olayın en önemli nedenlerinden biri, hatta en önemlisi bu. Türk Ceza Kanunu'nun yenilenmesinin önemi de burada yeniden karşımıza çıkıyor. Sonuçta yaptıklarının hesabını vermeyeceğine emin olan herkes istediği her eylemi rahatça yapıyor. Burada "yüksek binalarda betonarmeden vazgeçilmesi, uygun arazilerde dikey yerine yatay inşaatların tercih edilmesi" gibi koruyucu tekniklerin kullanılması elbette çok önemli ve bilimin, teknolojinin böylesine ilerlediği günümüzde bu konulardaki hataların da "bağışlanamaz" olduğu konusunda Hıncal Uluç'a kesinlikle katılıyorum. Herhalde katılmayan da yoktur.Bu konunun sorumluluğu da yine belediyelere ait. 200 metrekarelik alanlara bile 7-8 katlı, kibrit kutusu gibi yamyassı binalar yaparak trilyonlar kazanmak isteyen partili veya tanıdık müteahhitlere siyasi çıkar uğruna bu izinleri veren onlar.Tek suçlu medya değilHer bölgede binlercesi yükselen hatalı binalara göz yuman ilçe ve büyükşehir belediyelerine hesap soran oldu mu hiç? Hıncal'ın unuttuğu nokta "yasalarda mevcut olan zorunlu uygulamaları yapmayanlar için mevcut olmayan yaptırımlar"... Birde "tek suçlunun olayları sonuna kadar takip etmeyen medya" olarak gösterilmesine katılmıyorum ben. Medyanın içinde Hıncal Uluç gibi, benim gibi olayları sonuna kadar takip edenler de var. Onlar da "bildiği ve kendisinin de yaşadığı" gibi "gözdağı verilmek üzere" açılan yüzlerce milyarlık davalarla boğuşmak zorunda kalıyorlar. Medeni Kanunu çağdaş düşünen hukukçular ve STK'larla omuz omuza 15 yıl takip ettik, yarım yamalak da olsa düzeltilmesini sağladık. Şimdi AKP'nin bu yasayı tekrar değiştirmeyi plânladığı söyleniyor. Verilen hakları geri alacaklarına, tam aksine mağdur edilen 17 milyon kadına da devrim niteliğindeki değişiklikten yararlanma hakkı vermeleri gerekiyor. Onun da peşinde olacağız.Türk Ceza Kanunu tasarılarını da yıllardır izlemekteyiz, yakında sonuçlanacak. Her iki konuda da medyada Hıncal Uluç'un kendisi gibi sorumlu, destek veren, izleyen yazarlar ellerinden geleni yaptılar. Sonuçta daha Tasarı Meclis'ten geçmeden hakim kararlan Kanun'un yeni şekline göre verilmeye başlandı. Büyük bir adımdır bu. Şimdi medyaya düşen görev Zümrüt Apartmanı sorumlularının da (belediyedekiler dahil) aynı şekilde TCK'nın yeni tasansına göre cezalandırılmasını istemektir. Bu yapılmadığı takdirde aynı olayları tekrar tekrar yaşayacağımıza hiç şüpheniz olmasın!
Yine bir seçim öncesiydi, İstanbul'un Ümraniye semtine düştü yolum... Gideceğim yeri ararken etrafta adım başı derme çatma binaların yükseldiği ve hepsinin de tamamlanmamış inşaat halinde olduğu çekti dikkatimi. Nedenini sorduğum bakkal bıyık altından gülerek cevapladı sorumu:"Seçim yaklaşıyor abla, her seçim öncesi böyle olur, bilmiyor musunuz?"O gün benim "seçim yatırımı" inşaatları gözlerimle gördüğüm gündü ve o gün bugündür de her fırsatta yazar dururum.İşte 6 Şubat Cuma, yani dünkü Vatan'da aynı haber vardı:"Seçime hazırlık! 28 Marttaki seçimi fırsat bilenler kaçak kat faaliyetine başladı. Belediyeler ise oy uğruna görmezden geliyor."Haberde denetime gelenlerin 30 milyonu alıp gittikleri, inşaat ustalarının ise "Böyle zamanlarda işlerimiz artar" dediği anlatılıyordu.Çarşamba günkü yazımda Konya'da yıkılan binadan söz ederken yaptıkları binaların, sitelerin depremlerde yıkıldığı bilinen müteahhitlerin, mimarların hiçbirinin ceza almadığını anlatmış, 'basın ve toplum olarak biz de buna sustuk, onların mutlaka cezalandırılması için gereken baskıyı yapmadık, hepimiz suçluyuz' demiştim.Yazım 'Durun hele... Binadaki bir sürü hataya rağmen oturma ruhsatı veren Selçuklu Belediyesi'nin Başkanı önce Konya Büyükşehir'e Başkan olsun. En önemlisi bu!' diye bitiyordu.Hepimiz suçluyuz... Biz, gerekli tepkiyi veremeyen, şatafatlı şık sözlere, gözümüzü boyayacak şovlara aldanıp gerçekleri göremeyen, dikkatle izleyip anlamaya çalışmayan bir toplumuz.Yollardan geçerken görürsünüz, binaların çoğu boyasız, inşaatı bitmemiş görüntüsü veren ve tepesinde çelik filizleri yükselen binalardır. O çelik filizler, işte böyle seçimleri beklerler. Yerel seçimler öncesi tepeye kaçak katlar çıkılacak, tümüyle kaçak olan yapılar bir bir yerden bitiverecek ve belediyeler oy kaygısıyla susacaklardır. Soruyorum size, ne zamana kadar susacak ve aptal yerine konmaya devam edeceksiniz? Siz, biz daha ne kadar süre ölen bebeklere, torunu kucağında ağlayan dedelere, evlatlarını, eşini, tüm ailesini kaybeden analara yanarak yaşayacağız? Yetmez mi bunca acı?Hükümetin başı, kendisi de belediye başkanlığı yapmış bir başbakan çıkıyor ve 'Tüm belediyeleri biz alacağız" diyor. Şu anda birçok belediyenin başında halihazırda, hükümetle aynı anlayışta olan başkanlar var. Onlar ve diğerleri, her kim ve her hangi partiden iseler, eğer bu politikayla seçime hazırlanıyorlarsa ve biz de (onca gazete ve TV kanalı) bunlan izleyip tek tek ortaya çıkaramıyorsak yazıklar olsun hepimize... Bilelim ki bundan sonra yıkılacak her binada göreceğimiz kayıplarda bizim de suçumuz var.AKP'nin propagandası için dolaşanlar arasında "Allah'a en yakın parti" olduğunu söyleyenler varmış. Allah'a en yakın partinin, "Allah korkusu en fazla parti" olması da lâzım.İnsan haklarını savunma konusunda attı mı mangalda kül bırakmayan yöneticilerimizi bu hayasızca akını durdurmaya davet etmek zorundayız. Belediyeleri ele geçirmek vatandaşlarının hayatından daha önemli değilse derhal harekete geçmeleri ve bunu da halka duyurmaları gerekiyor!Uludağ hiç mi hiç değişmemiş!Bayram'da üç dört günlüğüne Uludağ'a gittim. 20 yıldır her kış bir kez giderim Uludağ'a, vazgeçilmez alışkanlıklanmdan biridir. Kartalkaya'yı da çok severim ama diğeri İstanbul'a daha yakın olduğu için sanki daha kolay gelir bana.Uçsuz bucaksız beyazlıklar içinde, çam ağaçlarının bulutlar arasından yükselen muhteşem güzelliğini izleyerek mis gibi temiz havada kayak yapmanın beynimi boşalttığını, tüm yorgunluğumu, stresimi aldığını, beni rahatlattığını hissederim.Yirmi yıla yakın bir zamandır, her gittiğimde de aynı konulan tekrar tekrar yazarım. Ertesi yıl bakarım yine her şey yerli yerinde, eski tas, eski hamam.Günübirlikçiler pistlerin ortasında, kayakçıların arasında geziniyor, günlük kıyafetleriyle fotoğraf çektiriyor.Kayağa yeni başlayanlar (küçücük çocuklar dahil) en hızlı kayılan bitiş noktalarında dikilmiş kayak öğreniyor.Acemilerle süper kayakçılar aynı pistte...Bunlara bir de "board"cular eklendi birkaç yıldır.Onlar süratlerini kontrol edemedikleri gibi, iyi bilmeyenleri her dakika düşüyorlar, gelene geçene çarpıyorlar.Acemiler ve board'cular, kayakçılarla aynı tele-skileri kullandıkları için tele-skilerden de yan yolda düşerek ayrı bir tehlike oluşturuyorlar.Bütün bunlara ilaveten üzerinize afiyet bir de kar motorları var, kayakçıların arasında vızır vızır dolaşan.Arada bir tele-skilerde elektrik kesilince simsiyah dumanlar çıkaran bir jeneratör (sanıyorum) çalışıyor.Bunca yıldır o kadar otelin yönetimleri bir araya gelip bir organizasyon yapamadılar. Her şey devletten bekleniyor.Peki Turizm Bakanlığı, Spordan Sorumlu Devlet Bakanlığı hiç mi ilgilenmiyor bu dağlarla, merak ediyorum doğrusu!