Bu türban kavgası bitmeli artık!

2 Mart 2004

Geri kalmış ülke olmanın, üstüne üstlük bir Ortadoğu ülkesi olmanın dayanılmaz ağırlığı... Batı medeniyetleri bizden fersah fersah ilerde olmalarına rağmen her gün yeni bir olumlu adım atmaya devam ediyorlar, biz dönüp dolaşıyor aynı noktalarda saplanıp kalıyoruz. Örneğin "türban" noktasında! Türkiye'nin etrafını çeviren Arap ülkelerinin etkisi de diyemeyiz artık, zira o ülke liderlerinin hiçbiri (en radikal İslâm yönetimleri dahil) türbana kilitlenip kalmadılar. Hepsi Müslüman ülke ama hepsinin eşleri türbansız. Eskiden biz, yerleri süpüren pardesülerine, kafalarını sıkı sıkı saran örtülerine bakıp "Arap kadınları gibi" derdik, şimdi herhalde onlar kendi aralarında bu kıyafetlere 'Türk kadınları gibi" diyorlardır. Kıyafet devrimi filân rafa kalktı, kalakaldık ortada türbanlı, tesettürlü "ülke temsil eden siyasetçi eşi" görüntüsüyle.Her neyse, bu sorunun fazla derinliğine inmek istemiyorum zira bu tartışmaların yarardan çok zarar verdiğine inanıyorum. Dün telefon eden Dışişleri camiasına pek yakın bir isim Hayrünnisa Gül'ün devlete karşı açtığı davayı geri çekmesinin "AİHM'nin bu yöndeki karan vermiş olması" nedenine bağlı olduğunu söyledi."Mahkeme aleyhte karan çıkartmış, bu Dışişleri yetkililerince biliniyor ama henüz ilân edilmediği için açıklanmıyor" dedi. Ve ekledi; "Bayan Gül 16 ay sonra birden bire kararını bunun için değiştirdi"... Öte yanda bu karar değişikliğine ABD Dışişleri Bakanlığı'nın son İnsan Hakları raporunun neden olduğuna inananlar da var. "Türkiye'nin kamusal alanda türban yasağını insan hakları ihlâli sayan" raporun...Aslına bakarsanız ne Bayan Gül'ün davayı hangi nedenle geri çektiği artık beni ilgilendiriyor, ne de türban konusunda açıktan açığa veya gizliden gizliye yapılan çalışmalar. Örneğin; üniversitelerde türban kavgalarının bir süredir neden böyle aniden kesilivermiş olmasına kafa yormuyorum artık. Amerika'nın; "Türkiye mutlaka üyesi olmalı" deyip durduğu Avrupa Birliği'nin "Mahkeme" kararlarını umursamayarak tam aksi bir görüşü birden bire dayatmasının nedenlerine bile yormuyorum kafamı.Çünkü o kafa bir sürü ciddi, hayati önem taşıyan sorunu çözüm beklemekte olan bir ülkede bu yapay sorunların dönüp dolaşıp her taşın altından çıkarılmasını basmıyor artık. Yoruldu, bıktı, bunaldı... Çağdaş ülkeler sınıfına girebilmek için kapılarda yalvaran bir Türkiye var ortada... Hiç değilse bir süreliğine, birazcık yol alıncaya kadar sesimizi kesmek, "kim ne demiş, ne yapmış" dedikodularını bırakmak, ihtiraslarımızın gözümüzü kör etmesine izin vermemek çok mu zor? Çektiklerimiz yetmez mi? İşte beni asıl, asıl ilgilendiren soru bu şimdilerde!TV'ler nereye kadarHatırlayacaksınız, geçenlerde 4 yaşında bir çocuk birkaç aylık kardeşini bıçaklayarak öldürdü. Kendisine tatbikat yaptırılırken, eline aldığı bıçağı "İşte böyle yaptım" diyerek hırsla yastığa saplamış. Hiç düşündünüz mü, 4 yaşındaki çocuk bunu nasıl öğrenmiş olabilir? Öyle ya, doğuştan bilinecek bir şey değil bu ve yaşı da gerçekten çok küçük... Tabii hepiniz şu anda; "TV'lerden" diyorsunuz... Doğru cevap!Dün sabah Kanal 8'de Hülya Aydın'ın, benim de katıldığım "Yeni Vizyon" programında töre cinayetleri ile ilgili sohbette de aynı konuya dikkati çektim. Sabahları hangi kanalı açsanız göbek, şarkı, kahkaha... Akşamları hangi kanalı açsanız ya eğlence-magazin veya bir cinayet filmi. Günün her saatinde yayınlanan Türk filmlerini de hesaba katarsak çocukların, gençlerin TV izlediği saatlerde, kanalların hiçbirinde (TRT hariç) fayda sağlayacak bir program yok. Programların sadece kanallara fayda sağlaması düşünülüyor ve hesaplanıyor.Bu programlan düzenleyenlerin biraz olsun sorumluluk da hissetmesi gerekmez mi? Medyanın kendi çıkarları yanında hiç mi bir toplumsal sorumluluğu yoktur? Milletin şarkıcı ve dansözlerle, ödül dağıtan eğlencelerle uyuşturulması sonsuza kadar mı sürecek acaba, gerçekten merak ediyorum. Dilimizde tüy bitti ama bir kez daha hatırlatmak istedim.Kadere bak!Acıyla yoğrulan bu gençler (daha doğrusu çocuklar) bütün gün arabesk şarkı dinliyorlarsa hiç şaşmam. Acıların tiryakisi oluyorlar bu kuralsız, kanunsuz memlekette. Kanunsuz demeyelim de "akıl almaz kanunları olan" diyelim. Dünkü VATAN'da okudukları okulun bir kapısını kırarak açtıktan için 3 öğrenci hakkında 1 yıldan 7 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığı yazıyordu. Çocuklar korkudan bunalıma girerek okulu da bırakmışlar.Adam öldürenlere 3-5 ay... Trafikte cinayet gibi kazalarla 15-20 kişinin bir anda canını alanlara da 3-5 ay (bazen 2 milyar ağır para cezasına(!) da çevriliyor)... Kapı kıran çocuklara 1-7 yıl!!! Ağzıma bant yapıştırın yoksa yine birileri mahkemeye verecek beni.Ne güzellll bir adaletimiz var!

Devamını Oku

"Kadın gibi korkak!"

1 Mart 2004

Türk Ceza Kanunu'nun "Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve tahkir"i düzenleyen 312. maddesine "cinsiyet ve bölge farklılığı" da eklenmiş. Bundan sonra "kadın gibi korkak" diyenler 1 yıla kadar hapis cezası alabilecekmiş.Şimdi, bana kimseyi "kin ve düşmanlığa tahrik ve tahkir etmeyen" yazılarımdan dolayı milyarlarca lira ceza kesiliyor. Bunu gören, seçimde AKP'nin vitrinine çıkarılmış bir eski şarkıcının aklına geliveriyor, bir sene önce yazılmış (ve nedense o zaman dava açmak aklına gelmemiş) bir yazıdan dolayı 20 milyarlık bir dava açıyor. Neymiş efendim "Kuzu gibi meliyordu dediğim için para ödedim. Bülbül gibi şakıyordu desem kızacak mıydı? Bu da hayvanlar arasında ayrımcılık... İyi ki kuzular okumayı bilmiyor yoksa onlar da dava edebilirlerdi" gibi bir şeyler söylenmiş. Aynı cümleler bir batı ülkesinde yazılsa ve hatta TV'de söylense espri anlayışı ve özgüveni olan şarkıcılar güler geçer, bizde her şey hakaret olarak alınıyor. "Vay efendim, ben kimim de kimim, nasıl söyledi"...Baskı bir kere başladı mı böyle çorap söküğü gibi gider işte. Ama bize müstahak "Bugün ona, yarın bize, basın kalem oynatamaz hale gelecek" demeden üç maymunları oynayan bir medya var karşılarında. Adım adım tırmandırıyorlarolayı.Neyse, başa dönelim... Bize sadece "takıntılı" sözcüğünden, sözlükteki karşılığı hakaret anlamına gelmeyen tek bir kelimeden 10 milyar TL ceza kesen adalet acaba Doğan Soyaslan'ın "Çalışan kadın daha az dindardır" sözü gibi halkı kutuplara ayıran ve tahrik eden bir cümleye de 1 yıl hapis verecek mi?Veya Trabzonlu avukat Kemal Bayraktar'ın "Pantolon giyen kadın hayâsızdır. İki top ve yarık ortada, en mahrem yerlerini teşhir ediyorlar" gibi, bırakın ayırımı resmen tacize, saldırıya neden olacak sözüne...Biz kadınlar kanun çıktıktan sonra dava açsak "Yasa geriye işlemez" mazereti ileri sürülecektir. Medenî Kanun'da Avrupa ülkelerinde bütün kadın nüfusa uygulanan "devrim niteliğindeki değişikliği" aynı mazeretle kadınların yarısı için geçersiz saydılar. Bir yıl önce yazılan yazıya dava açılıyorsa, söylenen söze de açılmalı.Ben bu kanunu bekliyorum. Bu iki hukukçu sözlerini yargıya mutlaka açıklamak zorundalar!Denkleme hücumAman Allah'ım, okurlarım içinde ne çok matematikçi varmış. Uzuun ve ödüllü denklemi gördükleri an masanın başına oturup çözüvermişler. Şu ana kadar da çözüm yağmaya devam ediyor.Yazanların hepsi kendi cevabının doğru olduğundan çok emin ama cevaplar -1, -2 ve 0 arasında değişiyor... Neden? Çünkü efendim soruyu yazarken bir (x)cik atlamışız. Özür, özür, özürler dilerim. Elinize geçsem beni paralarsınız; "Bizi niye boş yere uğraştırdın" diye, onu da biliyorum. Saklanıyorum onun için haberiniz olsun (beynimizi işlek tutuyoruz, faydası var yine de, o kadar kızmayın.)Matematik öğretmeni okurumuzun gönderdiği soruyu tekrar verelim şimdi:x24-x23+x21-x20+x18-x17+x15-x14-x10+x9-x7+x6-x4+x3-x+2=0İsteyen yeniden deneyebilir. Duyduğuma göre doğru sonuç veren 24 tane ayrı (x) değeri varmış. Ben vazgeçiyorum arkadaşlar. İsteyen Samsun Uğur Dersaneleri'nden gönderen öğretmene ulaşarak cevabı öğrenebilir, doğru ise ödülünü de ondan alabilir. Haydi kolay gele!(Not: Soruyu gönderen Aydın Cerit'i bularak denklemin gerçekten çözümü olup olmadığını öğrendim. Bu denklem, kendi buluşu olan denklemler arasında ve noterden tasdikli imiş. Cevabı da kendisinde varmış.)

Devamını Oku

Avrupa Birliği asıl bunu sorsun!

29 Şubat 2004

Devlet Bakanı Güldal Akşit'in Cumartesi akşamı bir TV programında yaptığı töre cinayetleriyle ilgili konuşma büyük tepki yaratmış. Namus, gelenek öne sürülerek işlenen bu cinayetlerin cezalarla azalmayacağını, zaman içinde eğitimle önlenebileceğini söyleyen ve Prof. Doğan Soyaslan'ın konuşmasını anımsatacak şekilde "Ne yapalım ki töreler var" diyen Bakan'a önce programa katılan diğer konuşmacılardan tepki gelmiş. Devamının bir kısmını ise ben dün akşama kadar arkası kesilmeyen telefonlarda dinledim.Güldal Akşit'in "eğitimle olur" sözlerine hak veririm ama "eğitim" dediğinizde o çözüm sınırsız bir zamana yayılmış demektir. Oysa eğitimden önce devlet bu ciddi soruna "cezai ve sosyal" çözümleri acilen bulmak zorundadır. Yani cezalar ve kadınları kurtaracak yaşam destekleri... Sayın Akşit de bunun farkındadır sanıyorum.İllerde, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yerine giderek araştırma yapıyor mu acaba? Örneğin; kendisi de kimsesiz kızlar için vakıf kurmuş olan İmren Aykut'un şu anda (bence gerçekten maalesef) Meclis'te olmamasına rağmen Doğu'ya giderek kadın ve aile sorunlarını araştırdığını biliyorum. Tecavüz ve ensest olaylarının tahminlerin çok üstünde olduğunu, özellikle ensestin dehşet boyutlarını ve annelerin bilerek buna sustuğunu ondan duymuştum.Acaba Bakanlık bu konuda araştırma ve önleme çalışmaları yaptı mı veya yapıyor mu? İkinci soru; tecavüz, töre cinayeti, ensest gibi insanlık dışı saldınlarla karşılaşan çocuk, genç kız ve kadınların başvurabileceği kaç tane sığınma evi var? Türkiye'nin 35 milyon civarındaki kadın nüfusuna karşılık kaç tane? Avrupa ülkelerindeki nüfus-sığınma evi oranlarıyla karşılaştırınca durum nedir?Devlet sıkı şekilde güvenliğini sağladığı evlerle ve bunları TV'lerden duyurarak kadın vatandaşlarını neden korumuyor?Sayın Bakan bu soruların cevabını mutlaka herkesin duyacağı şekilde açıklamalıdır.Böylece Avrupa Birliği de son rakamlarımızı öğrenmiş olur.Bu ihmali de raporlarına almak isterler belki kim bilir...Sinema filmi gibi dizi!Daha okulunu bitirmemiş bir genç yönetmen... Henüz üniversitede "Sanat danışmanlığı" bölümünde okuyor ama TV dizilerinin, sinema filmlerinin setlerinde büyüdüğü için sinemacılık kanına işlemiş.Cumartesi akşamı TGRT'de gösterime giren ve ilk gecesinde büyük ilgi gören "Bırak kendini gitsin" dizisinin iki bölümünü geçen hafta gala gecesinde izledim. Başlar başlamaz da ilk "istasyon sahnesi"nde yönetmenin ustalığı dikkatimi çekti, daha sonra izledikçe takdirim giderek arttı. Açıkçası bu kadarını beklemiyordum. Sanıyorum izleyen herkes aynı şeyi düşündü.Ben Çağan Irmak'ın Asmalı Konak dizisindeki çekimlerine bayılmıştım; yerden çekimler, çapraz açılar, ışığın, renklerin kullanımı, her şey mükemmeldi. Burada da aynen o hava, o etki var. Önce Umut Kırca'yı bu başarısından dolayı kutlamak lâzım.Levent Kırca, oğlunun yönettiği, hikâyesi kendine ait olan diziyle aylar süren özlemi bitiriyor ve Türk toplumunda, özellikle gençlerde sıkıntı, bunalım yaratan kuşak farklılıklarını, ailelerin içindeki yabancılaşmaları, sınıf farklılıklarını çarpıcı biçimde sergiliyor.Tekin Duman, Seyfi Şahin ve Levent Kırca tarafından yazılan senaryonun konusu; yakında emekli olacak bir tren makinisti, ailesi ve çevresindekilerin hayatı... Uşak'tan İstanbul'a gidip orkestra şefi olan bir erkek çocuk, ailenin şöhret olmak isteyen ve sonunda manken olan kızı, bunlarla başa çıkmaya çalışan anne... Bankaya yatırılan ve BDDK bankaya el koyunca kaybolan emeklilik.Kısacası Türk ailelerinin her gün yaşadığı sorun ve çelişkiler.Oya Başar başrolünü oynadığı "7 Kocalı Hürmüz" nedeniyle ilk bölümlerde yok, ilerleyen bölümlerde onun da katılacağını anlattı davetlilere ve kameralara Kırca. Fatma Murat, Ebru Kural, Perihan Savaş, Şehir Tiyatroları'ndan Mustafa Aslan, Nilgün Kasapbaşoğlu, Atacan Arseven, Ali Aslanoğlu gibi başarılı sanatçılardan oluşan ekiple istenen sonuca ulaşılmış. İlk bölümde bağlantıları kurmakta, konuya girmekte biraz zorlanabilirsiniz. Ama aynı zorluk birçok yabancı film ve dizide de vardır. İkinci bölümde taşlar yerine oturuyor.Bence TV izleyicileri çok beğenecekleri, sinema filmi gibi yepyeni bir diziye kavuştular. Kahkaha, gözyaşı, gerçek hayat hikâyeleri ne ararsan var.Kolay kolay film ve dizi beğenmem ama Kendini Bırak Gitsin'i sevdim. Umarım ilk bölümde topladığı beğeniyi sürdürmeyi başarır!

Devamını Oku

Türk'ün aklı başına geç gelir derler!

27 Şubat 2004

Perşembe günkü duruşmadan sonra, izlemek ve destek vermek üzere Adliye'ye gelen Deniz Adanalı'yla Kuruçeşme Dolce'de kahve içerken sohbet ediyoruz.Nefis kaşarlı sıcak açmasından bir ısırık alan Adanalı; "O okuyucun ne şekerdi, elinde kestiği yazınla gelmiş destek vermek için" dedi.'Haklısınız, onlardan öyle çok var ki, ilk duruşmalarda İstanbul ve Ankara Adliye'lerinin koridorundan taşıyorlardı' diye cevap verirken Adliye'deki okuyucum gözlerimin önüne geldi.Biz, avukatlar ve ben duruşma öncesinde hararetle aramızda konuşurken o bir bankta oturmuş ilgiyle izliyordu. Kadife yakalı siyah bir palto ile bir şapka giymiş ufak tefek bir kadın...Gözüm iliştiğinde 'Herhalde kendi davası için gelmiştir' demiş, sonra unutmuştum. Biraz zaman geçince yanıma yaklaştı, çekingen bir şekilde çantasından "konuyla ilgili" yazılarımdan birini çıkardı, kulağıma eğilerek alçak sesle;"Sizi desteklemek için geldim. Sabahın erken saatinden beri bekliyorum. Siz bizim için çalışıyorsunuz hiç değilse ben de elimden geleni yapayım" dedi. Ve ekledi: "Allah kalemine, yüreğine kuvvet versin." Daha sonra emekli devlet memuru Feride Yüce olduğunu öğrendiğim okurum çıkışta, kendisine yönelen CNN Türk kamerasına da şöyle diyordu; "Bizi dilsiz sanıyorlar galiba. Onlar kadınlara her şeyi söyleyecek, her kötülüğü yapacak da biz sonsuza kadar susacak mıyız?"Bir değil, bin cinayet!Ertesi sabah gazetelerin manşetinde bir töre cinayeti haberi vardı; Hastaneyi basan iki ağabeyi tarafından öldürülen genç bir kadın ve öksüz yetim kalan bebeği.Bu haberi gören yazarlar hemen konuya el atmış ve mevcut kanundaki durumla, yeni TCK Tasarısı'nı karşılaştırmışlardı. Yeni bir büyük cinayete kadar bu konuyu siyaset veya başka konular kadar önemli bulmayan ve ilgilenmeyen birçok yazar, sürmanşet verilen töre cinayeti ile bir anda uyanmışlardı.Oysa uyanmak için ağabeyleri tarafından başına iki kurşun sıkılan genç kız ve kadın haberlerini beklemeye gerek yok. Şu anda Türkiye'nin her köşesinde, sadece doğuda değil şehirlerde de çaresiz, nereye kaçacağını bilmediği için cinayete veya intihara sürüklenen binlerce kadın var. Gazetelere geçenler bunların sadece birkaç tanesi.Ve yine hâlâ şu anda Alt Komisyon'da bu cinayetlerde "tahrik indirimi" kaldırılmış değil. Bunu sağlayan 31. maddenin gerekçesinde, öngörülen indirimin namus cinayeti faillerine uygulanmayacağı açıkça belirtilmiyor. Bu cinayetler "Nitelikli İnsan Öldürme" maddesi kapsamına da alınmadı. Ayrıca süre çok uzadığı için kanun çıkana kadar daha binlerce kadın öldürülecek ve cinayeti işleyenler hafif cezalarla kurtulacak. Aynen trafik cinayetlerinde de olacağı gibi.Fransa'da durumKısacası arkadaşlar, bu uyanma yetmez. Yetmiyor. Bakın Fransa'da Başbakanın alkollü sürücülere ağır cezalar getirmesi sonucunda Noel tatilinde trafik kazasında ölenlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 22 azalmış.Cezasız ülke ise işte bizimki gibi oluyor.Tecavüz ve töre cinayetlerine kolaylık sağlayacak maddelerle uğraştığım için, bunları hazırlayan iki hukukçu tarafından bana açılan davalara ve yapılacak değişikliklere büyük ilgi gösteren CNN Türk'e; Ferhat Boratav ve Mehmet Ali Birand'a, TRT1'den Baki Özilhan a, TV 8'e, Hıncal Uluç. Zeynep Oral, Melih Aşık, Ferai Tınç, Ayşe Özgün ve sayamadığım diğer meslektaşlarıma minnet duyuyorum. Ama bunun dışında...Medya uyanmak ve Türk Ceza Kanunu'nu ele alarak günbegün, adım adım izlemek zorunda. Bizim ve çocuklarımızın geleceğini, yaşamını ilgilendiren bu mesele en az Kıbrıs, AB, ekonomi vs.. vs. kadar önemli.'Tek kişilik medya" için de zor ve pahalı olmaya başladı izlemek!

Devamını Oku

"Neden biz?"in cevabı

26 Şubat 2004

Suya yazı yazar gibi olayların arkasından yazıp unutmak değil aksine sorun halledilene kadar defalarca yazmak istiyorum.Tam 26 aracı ezerek 9 kişinin ölümüne, 25 kişinin de yaralanmasına sebep olan tankerin şoförü Cavit Karakaş daha önce 38 ilde trafik suçu işlemiş.6 yılda 41 ceza almış. Suçlara bakın:Freni bozuk araç kullanmak.Kırmızı ışıkta geçmek.Aşırı sürat.Bu kez de aşırı süratle gelerek araçları biçiyor. Kendisi "fren boşaldı" diyor, uzmanlar "Volvo marka araçlarda fren boşalması olmaz" diyorlar. Ama bu arada bir sürü insan, gencecik öğrenciler hayatlarının baharında gitmiş oldular.Sürücü hangi suçtan yargılanacak şimdi?"Dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet vermek."Kulağa ne kadar basit geliyor. Olay mevcut yasalarla yargının kulağına da aynı şekilde basit geldiği için birkaç aylık bir hapis cezası ile -belki para cezasına da çevirirler, örneğin 2 milyar TL ağır(!) para cezası- kurtulacak. Anlayacağınız kısa bir süre sonra Cavit Karakaş'ı tankerinin direksiyonunda görebiliriz. Şaka gibi gelmesin, ben buna benzer olaylarda birçok yolcunun ölümüne neden olan şoförleri çalıştıran bir otobüs firmasını TV programıma konu yapmıştım 7-8 yıl önce.Şoförlerle röportaj yaptık, birkaç tanesi, her kazada kaç yolcunun öldüğünü, aldıkları 3-5 ay cezadan sonra nasıl tekrar otobüs direksiyonuna oturduklarını anlattılar. İşimizi tamamlayıp arabaya binerken firmadan birkaç kişi TV ekibine saldırdı. Kaçtık. Programı da yayınladık.Olay budur. Ve bugün Türk Ceza Kanunu'nda bu ceza indirimlerini kaldırtmak üzere mücadele veriyoruz. Biz yazıyoruz, sivil toplum kuruluşları ve hukukçular uğraşıyor, Alt Komisyon mevcut kanunları değiştirerek, trafik kurallarına uymayan, aşırı sürat yapan, freni bozuk aracı kullanan, içkili şekilde direksiyona oturan sürücülerin cinayet suçuyla yargılanmasını sağlayacak cezalar getiriyor. Benim büyük üzüntüm, aynen tecavüz ve cinayet olaylarında olduğu gibi trafik cinayetlerinde de BUGÜNE KADAR mevcut yasalarda, haksız yere indirim sağlayan maddeler sayesinde suçluların hafif cezalarla kurtulabilmiş olmaları. Af kanunları bir yandan binlerce suçluyu sokaklara salarak, suç işleyen ya da işleyecek olanlara "Nasılsa bir süre sonra bir af yasası çıkar, kurtulurum" ümidi yaratarak nasıl toplum yaşamımıza zarar verdi, felaketler yarattı ise Türk Ceza Kanunu'ndaki indirimler ve boşluklar da aynı şekilde mağdura değil suçluya yardımcı oldu.Onun için hiçbir hukukçunun, hele de o kanunları hazırlayan hiçbir profesörün "Bu yasalar 70 yıldır başarıyla uygulanıyor. Bir sorun çıkmadı" demeye hakkı yoktur. Unutmamaları gereken şudur; Mevcut yasalara göre hafif cezalarla kurtulan tankerin veya Ercan Arıklı'nın ölümüne neden olan halk otobüsünün şoförü kendilerinin, ailelerinin karşısına da çıkmış olabilirdi.Türkiye'de piyango gibi bir şey bu;, maazallah; "Size de çıkabilir"!Titre ve kendine gelHazırladıkları "suçluya indirim getirecek" maddelerin yeni TCK tasarısına girmemesi için yazdığım yazılara "iki profesör" tarafından açılan davaları biliyorsunuz.Basının ağzının payını vermek, haddini bildirmek önemli konu Türkiye'de. Yazanın önce yüreği, sonra beyni, arkadan eli iyice titremeli ki gerçekleri halk duymasın.Bu konuda önemli bir adım daha atılmıştır. Dün Şişli 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde "Takıntılı" sözcüğü ve isim zikredilmeden, genelleme, çoğul anlamında kullanılmasına rağmen "Bunları savunanlar, kanunların bu yönde çıkmasını isteyenler ruh hastasıdır" cümlesi için toplam 40 milyar para cezası ödememe karar verdi hakim... Bir kadın hakim.Kadın ve çocukları savunan yazıları nedeniyle bir kadın gazeteciye... İnsanın içini acıtan bir durum.Dava, henüz bitmiş değil, karar temyiz edilecek, Yargıtay'a gidecek. Oradan da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne.Konuyu daha uzun olarak yarın yazacağım, bugünlük şu kadarını söyleyeyim bay Prof.lara ve sevgili okurlarıma: Mahkemeden çıkarken, beni gönüllü olarak savunan değerli avukatların söylediği, benim de daha önce yazdığım bir sözü:"Bu yolda mağlup bile galip sayılır."Bana verilecek hiçbir ceza ne yüreğimi, ne beynimi, ne de elimi titretmeye yetmeyecek!

Devamını Oku

Neden hep biz? Neden?

26 Şubat 2004

Giderek dehşete, vahşete alışıyoruz farkında mısınız? Artık, freni patlayan tankerlerin ezip geçtiği, uyuyan otobüs şoförlerinin canından ettiği "bir defada onlarca insan" haberleri bizi eskisi kadar etkilemiyor.Üzülüyoruz muhakkak ama daha çabuk unutuyoruz. Başka bir ülkede "milli yas" ilan edilmesine neden olacak olaylar bizde "önemli haber" olarak veriliyor, o kadar."Tankerin altında kaldığı için hurdaya dönen araçlardaki cesetler hidrolik makas kullanılarak çıkarılabildi." Şu cümleye, şu olaydaki dehşete bakın. İnsanlar, sinek gibi, yapıştıkları yerden makasla kazınarak veya kesilerek çıkarılabiliyorlar.Önünde koskoca bir gelecek uzanan gençler, çocuklar, koca aileler her "kaza" haberinde aslında "bir ihmalin kurbanı oluyorlar. Ya uyuyan, ya alkollü veya trafik kurallarına uymayan bir şoförün, ya kendisine yeterince göz kulak olamayan, koruyamayan büyüklerinin veya işte böyle şehirleri güpegündüz ağır vasıtalarla, tankerlerle dolduran yönetimlerin yüzünden ölüyorlar.Merak ediyorum ne zaman kendimizi sorgulamaya başlayacağız biz? Örneğin ne zaman trafik kazalarına, her gün bir yenisini duyduğumuz ve "kaza işte" diyerek omuz silktiğimiz ama aslında kazadan çok kasıtlı suça, cinayete girecek olaylara, nedenlerine eğilip çözüm arayacak, bulacağız?Ne zaman "Niçin batı ülkelerinde olmuyor da hep bizim başımıza geliyor bu kazalar?" diye kendimize soracağız?Oralarda olmuyor çünkü hiçbir konu, hiçbir detay unutulmuyor. Görevde ihmal, kurallara uymamak fena halde cezalandırılıyor ama o kurallar da hakkıyla konuyor ve uyulmadığında kimsenin gözünün yaşına bakılmıyor.Kraliçe'nin veya cumhurbaşkanının oğlu da yapsa aynı cezayı alıyor.Şimdi yeni kanunlarda bizde de görevde ihmal ağır şekilde cezalandırılacak. Trafikte ihmal de öyle... İyice anlaşılsın diye tekrar tekrar söylüyorum, bunların sonucunda ölüme sebep olanlar cinayetten yargılanacaklar. Bence o da yetmez. Zincirleme en başa kadar gidilmeli. Bu tanker kazası gibi olaylarda örneğin şehirlere güpegündüz ağır vasıtalann girmesine izin veren yönetimlere de ağır ceza lâzım.İnsanların göz göre göre ölümüne, biz vatandaşların da üzüntüyle sürünmesine neden olduklan için!Bu denkleme ödül varEfendim okurlarımızdan biri, Uğur Dersaneleri Matematik öğretmeni Aydın Cerit benim geçenlerde bir yazımın girişinde kullandığım "Çok bilinmeyenli denklemler çözüyoruz milletçe. Haydi ben kimya mühendisi olmak için çözdüğüm onca denklemden sonra elimden geleni yaparım ama herkes yüksek matematik bilmek zorunda değil" cümlelerini çok ciddiye almış ve bana bir denklem göndermiş.Bu denklemi 1 ay içinde çözenlere ödül de verecekmiş; "Bir dönüm arazi üstüne kurulu içinde 3 ayrı ev bulunan, geniş bahçeli, garajlı kıymetli mülkümüzün, ben ve iki kardeşimin hissesi olan 32'de 9'unu devretmeye hazırım" diyor.Ba, ba, ba... Ödül için ayrı bir matematik hesabı yapmak lâzım. Acaba ne kazanacağız?Neyse ben şu duruşmalar yüzünden daha çözemedim(!), şöyle bir başladım ama bu arada isteyen olursa... Denklem aşağıda:x24-x23+x21-x20+x18-x17+x15-x14-x10+x9-x7+x6-x4+x3+2=0Yarışıyoruz, haberiniz olsun!

Devamını Oku

Son Samuray ve bizimkiler!

25 Şubat 2004

Tom Cruise'un, birkaç oscar toplayacağına inandığım son filmi Son Samuray'ı (bu yazıda bir daha "son" demeyeceğim) ilk basın gösteriminde izlemeyip geç kaldığım için üzülüyorum.Çok etkileyici bir film çok... Ufacık tefecik Cruise'un (kendisini gördüm, gerçekten çok ufak tefek) on beş, yirmi savaşçıyı bir anda sallayıp sakızına katması değil etkileyici olan. Onur, inanç, irade gücü, takım ruhu ve bunun gibi manevi değerlerin anlatımı. Özellikle de "yenilgiyi onurla ka-bullenebilme ... Ne yazık ki Samuraylar dışında zor bulunan özellikler bunlar. Aslına bakarsanız beni köyde yaşadıkları sakin, tümüyle meditasyon sayılabilecek huzurlu hayat da çok etkiledi ama o başka mesele... Biz dönelim kendi fırtınalı ülkemize. Samuraylardan Türk siyasetçilerine geçiş biraz zor olacak. Bizimkilerin hatayı, yenilgiyi asla kabul etmemesinden geçebilir miyiz acaba? Tabii yenilince onlar gibi harakiri yapsınlar demiyoruz ama en azından liderliği bırakabilir veya sonuç verecek çözümler arayabilirler. Yerel seçimlerden aylar önce Türk Kadınlar Birliği ana muhalefet partisi CHP ile Meclis dışındaki siyasi partileri tek tek ziyaret ederek onlara birleşmeleri için cağ-rıda bulundu. Aldıkları cevaplar şöyle:Baykal kesinlikle kabul etmiyor. DSP kesinlikle kabul etmiyor. ANAP'ta muhatap bile bulunamadı. DYP kabul etmiyor. Demek ki genel seçimlerden bu yana hiçbir şey anlaşılmamış. Hiçbir ders alınmamış. "Küçük olsun, benim olsun" kafası devam ediyor. Önemli olan protokole girmek, bir de "Sayın Başkanım" sözünü duyabilmek genel başkanlar için. Duysunlar bakalım nereye kadar gidecek?'Tahrik indirimi' neden kabul edilemez?Yaşamını Türkiye'de insan haklarının hakkınca uygulanmasına adamış avukatların başında gelen isimlerden biriyle konuşuyorum. Avukat Hülya Gülbahar'la. Arı gibi çalışan, tek bir boş dakika geçirmeyen bir hukukçu o. "Namus cinayetlerinde tahrik nedeniyle ceza indirimi"ni tartışıyoruz telefonda.Ben "Komisyon'un bu suçlara müebbet hapis gibi cezalar getireceğini, eşi, kızı gibi yakınlarını öldürmeye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası düşünüldüğünü" söylüyor ve ekliyorum; 'Tahrik indirimi uygulansa bile en az 20 yıl hapis cezası gelecekmiş, bu da yeterli..."Hemen atılıyor Hülya Gülbahar: "Yanılıyorsunuz Ruhat Hanım, işin içine bir kere o tahrik maddesi girdi mi onu temizlemek, hangisi gerçekten tahriktir, hangisi değildir anlamak mümkün değil. Bu konuda tek çözüm, nedeni ne olursa olsun 'namusumu temizledim' gerekçesiyle insan hayatına kastetmenin ağır şekilde cezalandırılmasıdır. Namus suçlarında tahrik indirimi, kabul edilemez bir taleptir."Soykırım gibi!Bu tepkisini şöyle açıklıyor daha sonra: "Kan davası toplumsal sorun oluyor ve çözümü bulunuyor, en ağır cezalar verilerek önleniyor çünkü orada öldürülenler hep erkek. Kadınlar öldürülüyorsa indirim nedeni aranıyor. Türkiye'nin her köşesinde davalara bakan avukatlar olarak öyle olaylara tanık oluyoruz ki bilemezsiniz. Kadın cinayetleri katliam boyutunda ve öldürenler'namusumu temizledim'deyince cezaevlerinde kral muamelesi görüyorlar." Anlattığı örnek gerçekten inanılmaz."Ensest çok yaygın. Dede kendi torununa tecavüz ediyor. Ortaya çıkar korkusuyla kızı öldürüyor.'Biriyle ilişkisi vardı, namusumu temizledim'diyor, bu olayların çoğu anlaşılamamış, tecavüz mağdurları bir de kurban olmuşlardır." Sözlerini şöyle bitiriyor Hülya Gülbahar: "Bunun gibi bir sürü olayla karşılaştığımız için tahrik maddesini asla kabul etmiyoruz. Zaten imzalamış olduğumuz uluslararası anlaşmalar da kabul etmiyor. Örneğin BM'in CEDAW anlaşmasına göre devlet kadınlara karşı şiddet anlamına gelen her davranışı, her suçu önlemek zorunda."Yazımı bitirdikten sonra son zamanlarda namus nedeniyle işlenen cinayet haberlerine tekrar baktım. Biri şöyleydi: "Alanya'da 9 aylık hamile yeğeni Gülsen Bayırlı'yı karnındaki bebeğiyle öldüren Fuat Karadağ yakalandı. Karadağ 'yeğenimi eşini aldattığı için öldürdüm' dedi." Zavallı Gülsen Bayırlı, keşke konuşup gerçekleri anlatabilseydi!İyi ki AB var, onlar bize plânlı cinayetlerde hiçbir nedenle indirim yapılamayacağını öğretecekler nasılsa!Not: Duruşmaları izlemek isteyen okurlarım ve sivil toplum kuruluşları tarih ve saati geç bildirdiğimde tepki gösteriyor, üzüldüklerini söylüyorlar. Ankara'daki (Prof. Soyaslan) duruşma 26 Şubat Perşembe sabahı saat 09:25'de 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde.İstanbul'da Amerika Başkonsolosu'nun eşi Vivi Arnette'in de destek vermek üzere katılıp izleyeceği duruşma (Prof. Sönmezer) ise aynı gün Şişli 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde saat 11.30'da yapılacak. Verdiğiniz destek için sizlere de tekrar teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Mahallede panik!

23 Şubat 2004

Tecavüz, ensest olaylarının anlatıldığı kitaplar muzır bulunarak toplatılıyor. Yani şimdi bunu "Türkiye'de çocuklara tecavüz serbest ama neşriyatla ahlâklarını bozmak suç" anlamında mı almak gerekiyor bilmiyorum.Öyle ya, hatırlayacaksınız N.Ç. olayında da, benzer "çocuklara toplu tecavüz" olaylarında da tecavüz eden koca koca adamlar, iş güç sahipleri, hatta güvenlik görevlileri ertesi gün serbest bırakıldılar. Evet şimdilerde bazı hakimler, yeni Türk Ceza Kanunu Tasarısı sanki kabul edilmiş, TBMM'den çıkmış gibi ağır ceza kararları almaya başladılar ama henüz geçerli olan kanun ve uygulamalara göre suçlular çoğunlukla da serbest bırakılıyor.Şu ana kadar Meclis Adalet Alt Komisyonu'nda Tasarı'nın birçok maddesinde değişiklik yapıldı, bunla birlikte; taciz ve tecavüzlere getirilecek cezalar, çocuk tecavüzlerinde rıza yaşı ve "namus saikiyle" işlenen cinayetlerde tahrik indirimi gibi konularla ilgili maddeler henüz sonuçlanmadı. Şubat ayında gazetelerinizde okuduğunuz haberlerin sadece birkaç tanesini hatırlamak bile size durumun ciddiyeti hakkında fikir verecektir sanıyorum:- "Vay sapık vay: 3 kız öğrencisine 4 aydır tacizde bulunan ilköğretim okulu öğretmeni tutuklandı. Olay kızlardan birinin 'Okuldan nefret ediyorum' demesiyle ortaya çıktı."- "Mahallede panik; İstanbul'da Gizem ve Damla'nın tecavüz edildikten sonra öldürülmesiyle başlayan sapık paniği Gaziantep'te de yaşandı. Önceki gün fırından dönerken kaybolan 6 yaşındaki Enes'in cesedi (tecavüz edilmiş ve sigarayla işkence yapılmış olarak) çöp bidonunda bulundu. Çocuklar artık sokağa çıkamıyor." Ve haberin yanında ağlayan babanın fotoğrafı.- "Bolu'da dehşet çetesi: Çete lideri ile oğlunun ilişkiye girdiği küçük kızlar olayı anlatınca çete kızlara toplu tecavüz etti."Ve bir trafik cezası(!) haberi..."Oxford Üniversitesi mezunu Ayşe Örtimur'u 2.5 ay önce trafikte taciz ederek ölümüne neden olmaktan yargılanan sanık 1 milyar lira kefaletle tahliye edildi."İşte biz, yani ben, medyada sayılı meslektaşım, sivil toplum kuruluşları ve ülkenin yüzlerce hukukçusu bu dehşet verici suçlar gelecekte de günlük yaşamımızın doğal bir parçası olmasınlar diye uğraş veriyoruz."Kadınların tecavüzcüsüyle evlenmesi onlar için büyük şanstır" diyen..."Çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası varsa ceza hafifletilsin" diyen..."Türk erkeği karısını sokakta biriyle görürse tokat atmaz, başka şey yapar. Yapmazsa ona boynuzlu derler vallahi" diyen..."Tecavüze uğraşanı evlenir, haydi hayırlısı derdim", "Kadın kendini erkeğe teslim ettikten sonra yapılan sadistçe hareketler, uygulanan şiddet suç değildir" diyen... Bir anlayışla (pardon iki anlayışla) mücadele ediyoruz.DuruşmalarDuruşma günlerini hatırlatmakta hep geç kalıyorum. Geçenlerde CNN Türk Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Boratav "Biz de izlemek istiyoruz ama geç duyduğumuz için yakalayamıyoruz" dedi. İstanbul'da Sulhi Dönmezer davasının 3. duruşması 26 Şubat Perşembe, Şişli 4. Asliye Hukuk'ta sabah 11.30'da yapılacak... Bunu zamanında hatırlatmış olayım.Prof. Doğan Soyaslan davalarının ikinci duruşması ise bugün Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde saat 09.25'te yapılacak.Yine yollardayım anlayacağınız. Kalın sağlıcakla...Muzır neşriyat!!Dün ilk bölümünü verdiğimiz yazıya devam ediyoruz.Yazar Meltem Arıkan'ın "Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu" tarafından hazırlanan rapor ile toplatılmasına karar verilen kitabını unutmayalım."Yeter tenimi acıtmayın" isimli roman, edebiyat eserlerinin toplatılamayacağına dair yasalara, kanun maddelerine rağmen toplatılacakmış. Türkiye'deki taciz ve ensest davaları ile ülkemizde cinselliğin bilgisiz ve bilinçsiz yaşandığını anlatan kitap demek ki muzır bulunmuş.O zaman, bu anlayışa göre kitapçı raflarındaki kitapların en az dörtte biri, gazete ve dergilerin daha da büyük çoğunluğu, küçüklere muzır gelebileceği için toplatılmalı.Hele her konunun ileri geri konuşulduğu, cinsellik içeren şarkıların dansların kol gezdiği TV programlarının çoğu hemen bitirilmeli değil mi?Değil. Onların zararı yok."Kadının tecavüzcüsünden kendisine cebir şiddet uygulanmasını istemesi" gibi tanımların ders kitaplarına girmesine izin verilen bir ülkede bunların lâfı mı olur.Aslında olmaz, olmuyor da. Ta ki bir kadın yazana kadar.Kadın Argoları Sözlüğü'nü de "kadınlar argo kullanmaz" diye toplatmışlardı.Kara mizah diye buna derim ben. Bekleyin az kaldı bu çelişkili, haksız kararların son bulmasına!Hâlâ bu kafayla "uyum yasaları çıkarıyoruz" kandırmacasını uzun süre sürdüremeyecekler!Müsteşar'ın telefonu!Dün Kamu Yönetimi Kanun Tasarısı ile ilgili yazımdaki sanat ve kültüre ilişkin soruları cevaplamak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen aradı. Konuşmamız oldukça uzun ama şimdilik kısaca özetlemek gerekirse; opera, bale, koro, devlet tiyatroları, kütüphane, il müzeleri gibi önemli kuruluşların, Ayasofya gibi tarihi camilerin, Aspendos, Efes gibi tarihi tiyatroların yine Kültür Bakanlığı bünyesinde kalacağını, bu konuda herhangi bir değişimi kimsenin yapamayacağını açıkladı ve endişeye gerek olmadığını söyledi. UNESCO'nun teklifi üzerine tartışılmakta olan "Yönetim" önerilerinin ise yakında sonuca bağlanacağını belirtti.Mustafa İsen'in anlattıklarının geriye kalanını da en kısa zamanda vereceğim. Açıklamalarından dolayı Sayın Müsteşar'a teşekkür ediyorum.

Devamını Oku