Şu ekonomiyi bir anlayabilsek!

11 Mart 2004

Birçok şeyden haberimiz yok, herkes ayrı telden çaldığı için her zamanki gibi doğrunun hangisi olduğunu anlayamıyoruz. Ekonomi konusu da bunlardan biri.Birileri "Makro ekonomi iyi" sözlerini tekrarlayıp duruyor ama ne zamana kadar makro hikâyeleri dinleyip "mikro boyut'ta ağlamaya devam edeceğiz belli değil. Hükümetin ekonomi konusundaki kasılmalarına diyecek yok ama vatandaşı dinleyecekolursanız durum vaziyeti b......, ay b ile mi başladım, o zaman berbat diyeyim bari.Çarşamba akşamı TV'de 4 çocuklu bir annenin gözyaşlarını izledim. Bir gecekonduda, oğlunun kazandığı 20 milyon TL haftalıkla koca bir aile yaşamaya çalışıyorlar. Kendilerine bir senelik ekmek fişi verilince sevinçten ağladılar.Böyle insanlar yaşıyor bu ülkede. Açlık sınırında milyonlarca vatandaş. O da yetmiyor, sızlanacak olurlarsa azarı işitiveriyorlar:"Sıkın taşı suyunu çıkarın. Ağzınıza lokmayı da mı biz vereceğiz?"Valla, benim bildiğim bir şey var, belli bir şanslı kesim dışında bu halk işsizlik, parasızlık, ilgisizlik ve sonuç olarak çaresizlik içinde eziliyor. Onlara süratle çare üretmek yerine iteleyip kakalayanların ve hele lokmalarına el uzatan, hakkını yiyenlerin korkmaları lâzım. En azından ilahî adaletten.Enflasyon neden düştü?Ben ekonomi hakkında söylenenlerin ne derece doğru olduğuna karar veremediğim zaman, her hükümet döneminde bazı ekonomistlerin bilgisine başvururum. Şimdiye kadar bana hemen her söylediği doğru çıkan, yaşanan her krizi önceden kesin tarihi ile söyleyen İlhan Kesici başvurduğum uzmanlardan biridir. Bakın İlhan Kesici son durum için nasıl bir değerlendirme yapıyor:"Türkiye'yi boğan en önemli mesele borçlarıdır. 1989 yılına kadar toplam borç 18.5 milyar dolardı. Sadece 2003 yılında borçlanma 45 milyar dolar oldu. Enflasyonun düşme nedeni ekonomide alınan tedbirler değildir. İnsanların gelirinde ve istihdamda artış olmadığı için alım gücünün azalmasıdır.2003 yılında iç borç 27 milyar dolar, dış borç yaklaşık 12-13 milyar dolar oldu. Enflasyonun da yüzde 18 civarında arttığını hesaba katacak olursak toplam borç 38 milyar dolar artmış. Bu çok vahim bir artıştır. Bu 38 milyar dolar ile tek bir çivi çakılmış, büyük yatırımlar yapılmış değil, boşa gitmiş. Nereye gidiyor bu paralar?"İhracat iyi gidiyor" deniyor. Oysa 48 milyar dolar ihracata karşılık ithalat için 69 milyar dolar harcanıyor. Bu rakam Türkiye'nin gördüğü en yüksek dış ticaret açığıdır. Bir ülkede ihracatın patlamasına filan bakılmaz, bu açığa bakılır. Türkiye hâlâ yeşil biber, domates, muz ithal ediyor. İran'dan ceviz, pirinç ithal ediyor. Oysa hükümetin bu toprakta yapabileceği çok şey var.İnsanların bu hükümeti yüzde 34.5 oyla başımıza getirmelerinin ve daha öncekileri suçlamalarının nedeni bu gidişin durdurulması isteğidir."'Ne yapılması gerekiyordu?' sorusunu ise Kesici şöyle cevaplıyor:"İthalat kalemleri derhal indirilmeli, ihracattaki zorluklar çözülmeli ve nasıl kâra geçilebileceği düşünülmeliydi. Yatırım yapılmalı, yatırım nasıl özendirilir, bu hesaplanmalı, işsizlik sorunu halledilmeliydi"... (Yarın: Bundan sonra ne olur?)Bir soruBu defa denklem sormayacağım. Başbakan'ın kazancının az olduğunu iddia edenlere sadece iki soru soracağım (dalları olan iki soru):1) Başbakanımızın "Bir milyon dolar kadar param vardır" dediğini hatırlıyorum. Onun bundan çok daha fazla birikimi olduğunu iddia edenler de oldu. Acaba neden Başbakan'dan bu sorunun cevabını tekrar istemeden ezbere konuşuyorlar?2) Başbakan'ın ticari işlerine devam etmesi aynı hakkı bakanlara ve diğer devlet yöneticilerine de vermez mi? Verirse devlette işi olanların "paraya ihtiyacı olan tüccarlar la karşı karşıya oluşu bir mahzur yaratmaz mı? Sonuçta bir eski başbakanın "Benim memurum işini bilir" sözü de haklılık kazanmaz mı? Ve diğer ülkelerde bunun kaç tane örneği vardır?Gökyüzüne bakarak, varsayımlar üzerine çözüm üretmek bilimde sonuç vermiyor. Sağlam veriler gerekiyor.Eh, böyle bir bilim çağında en basit sorulara da daha bilimsel, gerçekçi cevaplar lâzım, değil mi?

Devamını Oku

Duran kalp ve ilgisiz kalpler

10 Mart 2004

Telefonda Beyza Taner'le konuşuyorum. Bir restoranda kalbi duran ve eşinin sırtına vurduğu yumruklar, göğsüne yaptığı kalp masajıyla hayata dönen Güneş Taner'in eşiyle."O anda birdenbire bunlan doğru şekilde yapmayı nasıl akıl ettiği" sorumu şöyle cevaplıyor: "Bilmiyorum, tamamen içgüdüsel bir davranıştı. Önceden bu konuda özel bir bilgi edinmiş değilim."Dün Vatan Gazetesi "Aniden duran kalbe nasıl müdahale edilir" başlığıyla kalp masajının doğru şekilde uygulamasını çizimlerle vermişti. Aslında herkese ne kadar gerekli bir bilgi.Çünkü bu kalp krizi veya kalp durması denen rahatsızlıklar yaşa da bağlı değil. Çok genç yaşlarda da görülebiliyor. Yaşam tarzına, genetiğe, ani sıkıntılara veya herhangi bir başka nedene bağlı olarak her yaşta, her an ortaya çıkabiliyor. Biz ise sadece böyle bir olayı gördükten, duyduktan sonra o anda "ne yapılabileceği ni hatırlıyoruz.''Reyting her şey'' olmamalıMedyanın reyting kaygısıyla TV'leri ve yazılı basını magazinle, eğlenceyle, şarkı, sanatçı yarışmalarıyla doldurmasına ne zamana kadar seyirci kalınacak merak ediyor insan. Bu tür programlar bütün güne yayılmak yerine belli saatlere toplanmalı. O saatler dışında sağlık, ilkyardım, trafik, nüfus plânlaması, sanat-kültür gibi ciddi sosyal sorunlar ve benzeri konularda eğitim programlarına ağırlık verilmeli.Nereye gitsek bu şikâyetleri dinliyoruz. Gelen okur mektuplarında aynı konudan şikâyetleri her gün görüyoruz. Toplumun buna ihtiyacı var. Var... Var..! Küresel ısınmanın hızla artması ve Türkiye'nin en çok etkilenecek ülkelerden biri olması bile gençleri aşın derecede korkutuyor. Bu konuda hangi önlemlerin, ne zaman alınacağını duymak, öğrenmek istiyorlar. "Öğrenmeye aç" millet. Peki ne zaman ve kim düzeltecek bu gidişRTÜK'ün görevleri arasında "Medyaya toplumsal sorumluluklarını hatırlatmak" da yok mudur? Yoksa onların tek görevi siyasi konularda hata yapan kanalları kapatmak mı?Bakın aslında bunu bile bilmiyoruz. Biz aslında öyle çok şeyi hiç bilmiyoruz ki!(NOT: Örneğin küresel ısınmadan ormanları satarak kurtulabileceğimizi biz bilmiyoruz. Ama hükümet biliyor. "2B'leri 2 yılda satıp 25 milyar kazanacaklar''mış. Yakmamız yetmedi, sıra satmada. Hükümet biliyor, siz merak etmeyin gençler!)Genç okurlarıma teşekkürler!Onlardan gelen mektupları içer gibi okuyorum. Öyle içten, öyle doğal ve sevimli yazıyorlar. İşte aynı gün gelen üç mektup...Kaz Dağları'ndan yazan Ali Güven Mirsin: "Birçok insanın sustuğu, çekindiği konularda bizi savunduğunuz, kaleminizi doğru kullandığınız için size saygı duyuyorum. Lütfen bir şeye üzülmeyin. Siz daha bizim gibi gençlere çok şey öğreteceksiniz" diyor ve şöyle devam ediyor."Sizin 'Ne demişler?' köşenizi bazı yerlerde kullanıyorum çünkü bunlar bana ve arkadaşlarıma yol gösterici birer örnek oluyor. Sizi çok seviyoruz."İzmir'den 17 yaşındaki Gaye Kıdak; "Sanki herkes kulaklarını tıkamış, robot gibi yoluna devam ediyor ama bilmiyorlar ki bu hareketsizlik çocuklarının, torunları nın bu dünyadaki yaşamını belirleyecek. Siz yazılarınıza devam edin, ben de hem endişeleneyim hem de sizi takip edeyim."18 yaşında bir üniversite öğrencisi Nilay (istemediği için soyadını vermiyorum) Türkiye'nin tablosunu anlatan muhteşem bir mektup yazmış. Bu arada gençlerin durumunu dile getiriyor:"Arkadaşlarımla gündemdeki önemli konuları konuşmaya kalktığımda bana 'Boşver siyaseti, dün aksam bilmem kimin şovundaki sanatçı ne komikti' gibi yanıtlar veriyorlar. Veya 26 Mart seçimleri için ne düşündüklerini sorduğumda... Ne siz sorun, ne ben söyleyeyim. Şu anki genç kuşak ciddi hiçbir konuyla ilgili değil. Kahve köşelerinde king, okey ve bilardo oynamakla meşgul."Çoğunda oluğu gibi Nilay da mektubunu "Kendinize iyi bakın siz bize lâzımsınız" diye bitirmiş. Onların takdiri, ilgisi, sevgisi beni her şeyden çok mutlu ediyor ama bir yandan da mutsuzluklarını, endişelerini, ümitsizliklerini öğrendikçe üzüntüm ve acelem artıyor.'Haydi artık, hepimiz daha çok çalışalım, daha dikkatle izleyelim, onlara, bir sonraki kuşağa daha güzel ve huzurlu bir ülke devredelim' duygusuna kapılıyorum.Gerçekten de elbirliğiyle önlemek, düzeltmek zorundayız yanlışları. Birkaç kişi yetmiyor. Gençler korkmakta, endişelenmekte haksız değil, fark etmiyor musunuz? Sevgili genç okurlarıma bu güzel mektuplar için teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Mesajlar, mesajlar...

9 Mart 2004

Geçen hafta Cem Yılmaz'ı izlemeye gittim. Her zaman olduğu gibi gözlerimizden yaşlar gelerek izledik. Bu nasıl bir "gift"tir? İngilizce yazıyorum çünkü kendisi de oyununa İngilizce konuşarak başlıyor ve gösterisi boyunca zaman zaman da o dilden kelimeler sıkıştırıyor araya. İzleyenlerin büyük çoğunluğu lise ve üniversiteli gençler olduğu için sorun yaratmıyor, kahkahalar aynen devam ediyor.Hatta ben bir ara kızım Nazlı ve yeğenim Deniz de, geçenlerde Cem'i izlerken gülmekten bayılan kadın gibi katılıp kalacaklar diye korktum."Gift" dememin sebebi İngilizlerin ve Amerikalıların böyle insanlara "gifted person" deyimini kullanmaları. Yani Tanrı tarafından ödüllendirilmiş, özel yetenekle donatılarak gönderilmiş. Cem Yılmaz'ın sırrı bence "şeytan tüyü"ne sahip olmasında. Acaip bir sempatisi var, sadece gülse bile onun kahkahası izleyenleri güldürmeye yetiyor. Buna bir de müthiş zekâ ve gerekirse anında yaratılan özgün espriler eklenince sonuç da bu oluyor.Onu izledikten bir gün sonra Cem Ceminay'ın radyo ve TV programına katıldım. Ceminay da konuşma ve espri yeteneğinde bir başka "ödüllü". Bu kadar radyo ve TV'ci var ama onun sesini ve konuşmasını bin kişi içinde tanıyabilirsiniz. Cem isminin mi bir sırrı vardır bilemiyorum. Dönelim mesajlara. Cem Yılmaz bir ara bu mesaj konusuna takıldı; "Herkes mesaj vermekle meşgul, her konuşmada bir mesaj. Bu beklenti haline geldi, şart mı?" dedi.Avşar'ın mesajıAslına bakarsanız sık sık şart oluyor Türkiye gibi her alanda yanlışlarla içice yaşayan ve artık doğru ile yanlışı ayıramaz duruma gelen ülkelerde. Belki sevilen sanatçıların bile konuşmalarında, gösterilerinde kendilerine hayran binlerce gence en azından bir-iki pozitif mesaj vermeleri hiç fena olmaz. En azından her gün duydukları olumsuz mesajları dengeler. Örneğin dün gazetede Hülya Avşar'ın konuşmasını okudum ki mesaj üstüne mesaj... Ne ararsan var. Ben Avşar'ın çalışkanlığını, yeteneğini, zekâsını takdir ederim. Çoğu kez yazmışımdır da. Ama bu onu hiç eleştirmeyeceğim anlamına gelmiyor.Söyledikleri arasında "Hadlerini bildirmeyi daha çok severim. Kaşınanı kaşırım yani. Kimse bu saatten sonra bana bir şey yapamaz" gibi sözler olsa da. Hülya; güzel şeyler yazan köşe yazarlarını takdir ettiğini, hak eden herkese de haddini bildirdiğini anlatıyor. Bu had bildirme hakkını veren "Sanat camiasının maestrosu" oluşu imiş... Böyle diyor.Harem-Selamlık okulOysa, bırakın Türkiye'de Hülya Avşar'a gelene kadar ne uluslararası başarılara imza atmış müzisyen, tiyatrocu, opera ve bale sanatçıları olduğunu ve "maestro" denilecekse onlara denmesi gerektiğini bir yana, önemli sanatçıların da saygısızlığa, hakarete hakkı yoktur. Bakın biz yazarlara "takıntılı" sözcüğünden dolayı para cezası veriliyor. Oysa sözlükte bu kelimenin karşılığı hakaret değildir.Hülya Avşar gibi bir sanatçının sözlerine dikkat etmesi, doğru mesaj vermesi gerekir. Metin Akpınar gibi bir usta sanatçıya "şişman ve yaşlı" demesi de aynı hatanın uzantısı. Zaman hızla geçiyor, kendisine de bir gün böyle deseler hoşuna gider mi? Anında "haddini bildirir." O zaman..? Bakın başka ne mesajlar var bugün: Başbakan Tayyip Erdoğan Kadınlar Günü dolayısıyla "kapatılan sığınma evlerini açacakları" mesajı beklenirken "üniversite kapısındaki türbanlılar" mesajını vermiş. Yarın hemen "Dini siyasete konu etmeyecekleri, edilmemesi gerektiği" mesajını bekleyebiliriz.Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik de Avusturya'dan yine türban mesajı göndermiş. Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanı'nın mesajı hepsini solda sıfır bırakacak nitelikte(!): "Doğu'da okullar harem-selâmlık yapılsın, böylece daha çok kız öğrenci okula gitsin."KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Ferai Tınç'ı "Müslümanlaştırmaya" çalışmasını unutmayalım. Bir istismar da orada var zira. Ferai Tınç gibi akıllı, aydın bir kadının din anlayışı konusunda Denktaş'a mı ihtiyacı var? Veya... Başka espri mi kalmadı?Tepedekiler böyle din saplantılı mesajlar verince maalesef halk da Alevi-Sünnî ayırımı yaparak dramlar, trajediler yaratıyor işte. Kafalar bir kez kanştı mı, Suudi Arabistan'da olduğu gibi kadınlara araba kullanmak yasak ama uçak kullanmak serbest oluyor. Açıklasınlar bakalım bunu, var mıdır bir açıklaması?Töre cinayeti cezalarına AB desteğiAvrupa Birliği Ankara'da 8 Mart'ta yapılan bir toplantıda töre cinayetlerine değinerek "Bu cinayetlerin TCK içinde ciddi şekilde ele alınmasını ve cinayetleri işleyenlere en ağır cezaların verilmesini" istemiş. Aynı konu kendilerine sorulduğunda;"Ama efendim töreler var. Ne yapalım? Bu toplumda cezalarla bu tür suçları önleyemezsiniz" diyen, kendi hazırladıkları "cinayetlerde tahrik indirimi" içeren maddelerin noktasına, virgülüne dokunulmadan kabul edilmesi gerektiğini öne süren iki profesör ne düşünüyorlar bu istek karşısında merak ediyorum.Demek ki Avrupa Birliği cinayetin de töre olabileceğine akıl sır erdiremiyoor. Bir yandan en ağır suçları işleyenlerin bile "devlet eliyle insan canı alınmasın" diye idamına izin vermeyen batı medeniyeti, öte yandan devlet eliyle cinayetlerin teşvik edilmesini anlamıyoor.Aynı şekilde diğer ağır suçlarda ceza indirimlerini de anlamayacakları kesin. "Tecavüzcüyle kurbanın evlenmesi" durumundaki indirim kalktı. Bu çok sevindirici ama diğer maddelerde de biraz hızlanmak gerekiyor. Haydi sayın Alt Komisyon üyeleri, mağdurlar her geçen gün artmakta, elinizi çabuk tutun lütfen!Bakın Amerika'da "hileli hisse satan" medya imparatoriçesinin bile 20 yıla kadar hapsi isteniyor. Bir anlamı olmalı!

Devamını Oku

Başbakan gazeteciyle yer değiştirir mi? (2)

9 Mart 2004

Pazar günü başladığım yazıya devam ediyorum. Süleyman Demirel'in veya bir başka vatandaşın alınteriyle aldığı Rolex saatine kimsenin karışamayacağını hatırlatmıştık.Kaldı ki Demirel başbakan olmadan önce de iyi bir yaşam standardına sahipti. Kazançları hakkında soru işaretleri tartışılmış olsa da Tansu Çiller yine öyle. Bizi elbette dürüst insanların yönetmesi çok önemli, bunu, seçerken düşünmeliyiz. Ama asıl önemlisi, ille de önemlisi başbakan (bakan veya belediye başkanı, bürokrat) olduktan sonra yaptıkları... Bu birİkincisi... Öncekilerde herhangi bir yanlış varsa bu "örnek" olarak alınabilir mi? Yani kötü örnek emsal olur mu? Onların, partilerini birinci, ikinci durumdan sonunculuğa sürükleme nedenleri ve yeni bir partinin tek parti olarak çıkışının nedeni zaten toplumun bu yanlışlardan kurtulma, temiz, dürüst siyasete kavuşma isteği değil mi?Diğer mesleklerde çalışanların, örneğin gazetecilerin siyasetçiden daha çok kazandığını söyleyenler var. Tamam doğrudur. Ama başbakan olmakla gazeteci olmak arasında da belirgin farklar var. Haydi farkları bir kez daha tek tek anlatmayayım da şunu sorayım; daha çok kazanan gazetecilere başbakanlık teklif etseniz çoğu anında kabul eder, başbakana maaşının üç, beş değil on katıyla gazetecilik teklif edilse yer değiştirmeyi kabul eder mi? Bu üç...Gazetecilerin çocuklarını iş adamı arkadaşları Amerika'da okutmayı teklif etmiyor, onu da hatırlatmış olayım.Ve sonuncu olarak, yöneticilerimiz o mevkilere talip olurken, alacaktan maaşı bilmiyorlar mıydı acaba? Bilmiyorlarsa, maaşı arttırmayı gündeme getireceklerine neden "işlerini" yürütmeyi gündeme getiriyorlar?Diyorum ya, taşlar yerine oturmayınca ilerleme kaydedemiyor, dön baba dönelim hep aynı noktalarda sayıyoruz. Tartışmalıyız! (Not: Diğer mesleklerde, örneğin yine gazetecilikte yüksek maaştan genelde -istisnalar var elbet- çok deneyimli olanlar alır. Şimdiki siyasilerin çoğu "iş"te yeniler henüz, kalifiye eleman hiç sayılmazlar. Toplum onun da sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak. Bir de bunu hatırlatayım. Bizde genellikle sonunda siyasilerin vatandaşa tazminat vermesi gereken tablolar ortaya çıkıyor da!)O kadar çok yol alındı ki!(2)Dünkü yazımda Dünya Kadınlar Günü'nün anlamından söz etmiş ve bizde de Amerika, İsveç gibi ülkelere benzer bir dayanışma gösterilebilseydi birçok sorun bugüne kadar çözülmüş olurdu demiştim. Bununla birlikte bugün kadın hakları konusunda oldukça yol katedilmiş durumda...Medeni Kanun değişikliğinde tepki ve katılım yetersizdi, onun için kadınların yarısı mal rejimi ile ilgili maddeden göz göre göre yararlandırılmadı.TCK değişikliğine gelindiğinde toplum daha ilgili ve duyarlı davrandı, sadece bu nedenle, birilerinin "Aman şimdi çıkmazsa hiç çıkmayacak" veya "Aman bu hükümet döneminde çıksın" düşüncesiyle yarım yamalak çıkarıtamıyor.Dünya Kadınlar Günü de kadın kuruluşlarının toplu şekilde tepkilerini göstermesi, örneğin töre cinayetleri ile ilgili değişikliklerin bir an önce gerçekleştirilmesi için yapılan gösteriler, toplantılar için tam zamanında bir fırsat oldu.Bu arada mutlaka vurgulanması gereken bir nokta var. Çok önemliydi ve bunu yeterince takdir edemedik.Eyüp 1. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti geçenlerde, töre cinayeti denilen bir namus cinayetinde TCK'nın 462. maddesindeki tahrik indirimini uygulamadı ve "sadece eşlerinden boşanarak ayrı eve çıktıkları için bir kızkardeşini öldürüp diğerini sakat bırakan" ağabeye 24 yıl hapis cezası verdi, hatırlayacaksınız.Türk Ceza Kanunu değişiklikleri Alt Komisyon'da görüşülür ve henüz tecavüz ve namus cinayetlerinde indirim için ısrarlı baskılar yapılırken bunun benzeri bir hakim kararı daha çıkmıştı.Yani daha Tasarı yasalaşmadan hakimler tercihlerini tahrik indirimi yapmamak yönünde kullanmaya başladılar. Onlar bu ülkenin öncü, cesur, çağdaş hakimleri. Ve hepimiz tarafından ayakta alkışlanmayı hak ediyorlar.Dansı trafik suçlarının, çocuk ve kadın taciz-tecavüz suçlarının, gizli kamera gibi özel yaşam tecavüzü yapanlarla ilgili maddelerin başına. Umalım da hakimler tüm suçlara hak ettiği cezalan vererek Türkiye'yi adil bir ülke haline getirsinler.Bu arada... Duyduğuma göre "Tasarı"yı geri çektirtme veya değişiklikleri ileri tarihlere bırakma yolunda faaliyetler de oluyormuş.Konu üzerinde sıkı şekilde yoğunlaşan birileri "Bu değişiklikler Türkiye'ye bir numara bol gelir" diyorlarmış.Şu saatten sonra Tasarı'yı durdurmak da üç numara bol gelir sanıyorum.Ne kadınlar, ne de erkekler, aklı başında hiçbir vatandaş buna asta izin vermez, böylece biline!

Devamını Oku

Kadınlar Günü nasıl bir gün?

7 Mart 2004

Yirmibirinci yüzyıl Türkiye'sinde sorulması gereken bir soru bu; Kadınlar Günü nedir, neden kutlanıyor?Zira gördüğüm kadarıyla neredeyse Anneler Günü gibi çiçekli kutlamalar yapıp birbirimizi tebrik edeceğiz... Belediyeler caddelere "Vatandaşlarımızın Kadınlar Günü'nü kutlarız" mesajları asmışlar. Oysa Kadınlar Günü sadece toplumları kadının demokratik hakları konusunda bilinçlendirmek, aydınlatmak ve motivasyonu hızlandırmak amacıyla yaygınlaştırılan bir "dayanışma günü"dür. Toplantı, panel ve yürüyüşlerle toplu tepkiler oluşturma ve bunu yönetimlere duyurma günüdür. Kutlanmaz!Nasıl ortaya çıkmış, kısaca hatırlatayım: 8 Mart 1857'de New York'ta tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadın düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve ağır iş koşullarını protesto için grev ve yürüyüş yaptılar. Polis kadınları dağıttı.Tam 52 yıl sonra Kopenhag'da düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonel toplantısında 8 Mart 1857'de New York'ta başlayan kadın dayanışma ve mücadelesinin her yıl Kadın Günü olarak kutlanması kararlaştırıldı. 1977 yılında Birleşmiş Milletler 8 Mart'ı "Kadın hakları ve uluslararası barış günü" olarak kabul etti.Gayet de iyi yaptı, en medeni ülkelerde bile hâlâ haksızlıklarla karşılaşan dünya kadınları dayanışmayı öğrendi. Uluslararası "Kadına karşı her türlü ayırımcılığı önleme" anlaşmaları, dünya kadın konferansları, eylem platformlarıyla kadınlar eşitlik haklarını almaya başladılar.Yasalar önemli!70'li, 80'li yıllarda birçok batı ülkesinde kadının cinsel özgürlüğünü kazanmasına "bağımsız ve eşit birey olmanın birinci şartı" olarak bakılması Türkiye'ye de yansımış, özellikle kadın dergileri kadın haklarını "erkeğe tanınan tüm özgürlüklere kadınların da sahip olması" olarak gören bir "hard feminizm" anlayışını beş on yıl içinde Türk toplumuna benimsetme olarak ele almışlardı.Ben bu tür gelişmelerin birden bire, dayatmayla, kısa sürede olmasının hatalı sonuçlar vereceğine, ani ve hızlı bir geçişin yanlış algılamalara, değerlerin tümüyle yitirilmesine yol açacağına inananlardanım. Bu nedenle, gazeteciliğe ilk başladığım yıllardan bu yana eşitliği "Yasalar önünde eşit haklara sahip olma" olarak görmüş ve Medenî Kanun ile Türk Ceza Kanunu' nda kadınlara ikinci sınıf vatandaş ayırımcılığı yapan maddelerin değiştirilmesi için çalışmışımdır.Eğer New York'ta veya İsveç, Rusya gibi ülkelerde olduğu şekilde etkin bir kadın dayanışması Medenî Kanunun değiştirildiği günlerde Türkiye'de olabilseydi bugün bir değişikliğe daha gerek kalmayacaktı. O gün oylamada kadın milletvekillerinden Meclis'te olmayanlar vardı. Tansu Çiller bile orada değildi.Oysa erkekler tam kadro mevcuttular.Neyse ki TCK değişiklikleri topluma yayılabildi. (Devam edecek)Bol paralı meslekler!Haşmet Babaoğlu Cumartesi günkü yazısında bir başka yazardan alıntı yapmış, onun sözlerine hak verdikten sonra yazısını tamamen zıt bir görüşle bitirmişti ki bence doğru olan kendisine ait görüştü.Alıntı yaptığı meslektaşımız "Türkiye'de son 40 yılda Bülent Ecevit dışında hangi başbakan milletvekili maaşıyla geçindi ki?" diye sormuş ve Süleyman Bey'in Rolex saatini, Tansu Hanım'ın yalı masraflarını hatırlatmıştı.Haşmet Babaoğlu'na göre yazar haklıydı ama şunu da sormak gerekiyordu: "Geçmişteki örnekler nasıl olursa olsun Tayyip Erdoğan'a siyaset 'işi'ni gerektiği gibi yapmak, siyasi erikte önemli bir başlangıca imza atmak üzere ticari faaliyetlerini bırakmak yakışmaz mı? Türk halkı böyle başbakanlar tarafından yönetilmeyi hak etmiyor mu?" Taşların yerine oturması için bizim de zaman zaman beyin fırtınası yapmamızın yararlı olacağına inanırım ben. "Golü at, bırak" o değil yani.Ortada çok fazla "anlaşılmayan nokta" var. Örneğin; Rolex saat, Gucci, Prada ayakkabı veya yalı masrafları eğer alın teriyle ve hak edilmiş işlerle kazanılmış paralarla ödeniyorsa kimse bunu sorgulayamaz. Herkes parasını istediği şekilde harcama özgürlüğüne sahiptir. Biri dünya seyahatine çıkar, diğeri Gucci ayakkabı giyer veya ikisini birden yapar imkânı varsa. Demirel Rolex saatini mühendis olarak çalışsa da alabilirdi örneğin. İki kişilik bir ailenin bu gücü vardır. Kaldı ki başbakan olmadan önce de iyi bir yaşam standardına sahipti. (Bu da devam edecek)

Devamını Oku

Bir jürim olsaydı!

6 Mart 2004

Cuma akşamı Profilo'da Gene Hackman, Dustin Hoffman gibi dev aktörlerin rol aldığı Jüri filmini izledim. Ve bu müthiş Amerikan filmini izlerken ne "ah"lar çektim bilemezsiniz. Ahh bilemezsiniz!Başarısızlığı nedeniyle işten çıkarılmış biri çalıştığı kuruluşu basarak silahla 11 kişiyi öldürüyor. Bunlardan birinin eşi cinayette kullanılan silahı üreten firma aleyhine yüzlerce milyon dolarlık tazminat davası açıyor. Kadının avukatı Dustin Hoffman, silah firmasının jüri ile ilgili danışmanı ise Gene Hackman. Hackman kötü adam...Ateşli silahlara karşı bir kadının açtığı ve tek başına mücadele ettiği haklı davada jüriyi tek tek satın alarak kararı belirlemeye çalışıyor.Bir kadın... Ateşli silahlarla ölen masum insanların (ve tabii eşini kaybettiği için kendisinin) hakkını arıyor. Yanında da avukatından başka kimse yok. Karşısında ise çok zengin ve güçlü bir kuruluş.Son aylarını çocuk ve kadın tecavüzleri ile töre cinayetlerinde ceza idirimlerine karşı açtığım savaş nedeniyle mahkeme mahkeme dolaşarak geçirdiğim, karşımda ise güçlü iki profesör bulunduğu için film beni fazlasıyla sardı ve etkiledi.'Jüri" filminde yargı sisteminde jürinin varlığı da sorgulanıyor. Üyelerin baskı veya etki altında bırakılmalarının zor olmadığı... Ama, buna rağmen hiç kimseyle görüştürülmedikleri, çok iyi korundukları takdirde bence çoğu kez jüri karan tek bir hakimin vereceği karara tercih edilebilir. Beş veya on kişiden çıkacak sonuç daha adil olabilir.Örneğin ben hakkımda açılan davalarda bir halk jürisinin olmasını herhalde tercih ederdim. Gönderilmeye devam eden yüzlerce mail ve faksta, bu davayı kendi davaları olarak gördüklerini, bana hak verdiklerini söyleyen kişi ve kuruluşlar, oluşturulacak bir jüriden ne yönde karar çıkacağını tahmin etmeme yetiyor.Bir sahne var. Dustin Hoffman'la Gene Hackman karşı karşıya."Hoffman: Sonunda mutlaka kaybedeceksin. Hackman: Belki ama bugün değil. Hoffman: Bunu kazansan da, bir sonrakini kazansan da yakında bir gün mutlaka kaybedeceksin. Bugüne kadar zarar verdiğin insanların ahı seni cezalandıracak."Benim de şu anda yapmaya çalıştığım sadece bu "yerini bulma"yı çabuklaştırmak. Mümkün olduğunca çok insanımızın, çocuğumuzun hayatinin kurtarılmasına yol açabilmek. Yoksa adaletin bir gün mutlaka yerini bulacağına filmdeki avukat gibi inanırım. Bunun örneklerini bugüne kadar çok gördüm.Jürili veya jürisiz... Mutlaka yerini buluyor!Burası TürkiyeDönemin Amerika, İngiltere ve Türkiye başbakanları bir araya gelmiş ve toplantı sonunda basının sorularını yanıtlıyorlarmış. Gazeteci sormuş:"Ülkenizde 4 kişilik bir aile ne kadar gelirle rahat bir hayat sürebilir, siz onlara ne kadar kazandırıyorsunuz?"Amerika başbakanı: "Amerika'da 4 kişilik bir aile 5000 dolar ile rahat bir yasam sürebilir, biz onlara 6500 dolar ödüyoruz, geri kalan 1500 doları naparlar bilmiyorum" cevabını vermiş.İngiltere başbakanı atılmış: "İngiltere'de aynı aile 4000 pound ile rahat yaşar, biz 5000 veriyoruz, 1000 pound nereye gidiyor bilmiyoruz."Türkiye başbakanı kafasını kaşımış, biraz düşünmüş ve şöyle cevaplamış: "Türkiye'de aynı ailenin açlık sınırı 800 milyon TL'dir. Biz onlara 300 milyon TL. veriyoruz, geriye kalan 500 milyon TL'yi nereden buluyorlar biz de anlamış değiliz."Sevgili okurlar, yarın "bol paralı meslekler" konusunu tartışıyorum (kendi kendimle): Acaba Başbakan gazeteci olmak ister mi? Ben bu soruyu neden soruyorum?..Merak ediyorsanız beklerim efendim.

Devamını Oku

Basın hiç böyle olmamıştı!

5 Mart 2004

Nedir medyanın görevi? Önce haber vermek, sonra bu haberleri yorumlamak, değerlendirmek, doğruları dile getirerek motivasyonu arttırırken yanlışları da eleştirmek değil mi?Evet öyle... Özgür basına sahip ülkelerde medya icabında muhalefet yapar ve hatta güçlü bir muhalefet partisinin olmadığı zamanlarda bir anlamda onun yerine geçer. Ki bir denetleme, dengeleme unsuru oluşabilsin.Türkiye'de medya kuruluşları her dönemde maalesef hükümetlere, varlıklarını sürdürebilmeleri açısından çok dikkatli tepki vermek zorunda kalmışlardır. Çünkü iktidar isterse o kuruluşlara zarar verebilir, zorluk çıkarabilir. Hele de TV kanalları ve gazetelerin sahipleri aynı zamanda başka iş alanlarında da faaliyet gösteriyorlarsa çıkarılacak zorluklan düşünün artık.Onun için Türkiye bu açıdan da diğer demokratik ülkelerle kıyaslanamayacak bir durum içindedir. Buna rağmen hiçbir dönemde medya şu andaki kadar hükümete bağımlı, adeta onun yayın organlan gibi çalışmamıştı.Ne kadar baskıyla karşılaşırsa karşılaşsın neredeyse tümüyle susturulabildiği görülmemişti. Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit, Erdal İnönü hepsi, hepsinin başbakanlığı sırasında bu medya her detayı yakaladı. Her konuyu yazdı.Demirel'in kardeşini, yeğenini, "aile fotoğrafı"na aldığı isimleri, Özal'ın çocuklarını, Çiller'i, eşini, çocuklarını, Yılmaz'ın ailesini, inönü'nün yalısını, Erbakan'ın altınlarını, düğünlerini her şeyi yazdı. Şimdi yazamıyor. Yapılanları, söylenenleri, bugüne kadar onaylanmayan ve eleştirilen konuları onaylamak veya susmak zorunda hissediyor kendini...Maymunlu diyetten sonra maymunlu medya! Neden? Bir nedeni olmalı. "İstikrar bozulmasın" meselesi ise hiçbirimiz istikrara olumsuz etki yapmak istemeyiz ama gerçekleri dile getiremeyen bir medya da medya değildir. Herkes yapsa bile basın 3 maymunları oynayamaz.Başbakan Tayyip Erdoğan önce "Biz de dini siyasette kullanmış, din istisman yapmış olabiliriz. Bundan sonra yapılmamalı" dedi, sustuk ve kabullendik. Hiç kimse "Siz tek cümleyle durumu anlattınız ama dinin siyasete alet edilmiş olması ülkeye nelere maloldu. Ordu sık sık ortaya çıkıp siyasete müdahale etmek zorunda bırakıldı. Toplum mutsuzlukla, huzursuzlukla, anarşiyle yıllarca hayatından bezdi" diyemedi. Ki söylenen aynen, kendisi de yolsuzlukla suçlanan siyasilerin "Bundan sonra yolsuzluğa izin vermeyeceğiz, tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmeyeceğiz" gibi hamasi nutuklarından farksız bir şeydir.Eskiler, yeniler...Başbakan daha sonra maaşından şikâyet etti, 5.8 milyarla geçinemediğini, bu nedenle bir yandan ticarete devam edeceğini söyledi. Bu da yetmedi, Almanya Başbakanı'na "Siz ne alıyorsunuz?" diye sorarak kendini ve ülkesini küçük düşürdü. Çoğumuz yine susuyor, hatta bunun gayet "haklı ve etik" olduğunu savunuyoruz. Geçmiş dönem başbakanlarını örnek göstererek: "Onların aldıkları para masraflarına yetiyor muydu?" sorusunu soran meslektaşlarımız bile var. Oysa eski liderlerin bir kısmı (Ecevit gibi) kendilerinin bu konuda hiçbir şikâyeti olmadığını açıkladı, bazılarının önceden (öyle ya da böyle) birikimleri vardı, iktidarları döneminde zenginleşenler olmuşsa bunun da hesabı mutlaka sorulmalıdır. Hiç kimsenin dosyası rafa kaldırılmadan... "Ben hesabımı Allah'a veririm" diyenler dahil.Başbakan'ın açıkça ticaret yapacağını söylemesi ve bunu en doğal hak olarak görmesi ne demektir? Bakanlar, bürokratlar, belediye başkanlan, devlet memurları da yapabilir. Onların daha da fazla ihtiyacı var. Onların milyon dolarları da yok. Bu durumda devletle iş yapmak isteyenler karşılarında kimleri bulacaklar? Kalabalık bir tüccarlar ordusunu. Ne kolay hayat değil mi? Hem bu işin şanını, şerefini taşıyıp tarihe geçeceksin. Konutlarda özel servisle, bakımla, refah içinde yaşayıp, özel uçaklarla uçacaksın. Çocuklarını iş adamları okutacak ve hem de ayrıca iş yapıp trilyonlar yutacaksın. Girmeye çalıştıktan AB'ye dahil ülkelerde bir örneği olduğunu sanmıyorum ama olsa bile Türkiye gibi siyasi ve toplumsal yozlaşmayla boğuşan bir ülkede kabul edilebilir bir istek değildir bu...Öyle olduğunu iddia edenler geçmişte Bakan Koray Aydın'ın babasına ait şirket yüzünden başına ne dertler açıldığını hatırlasınlar. Ve hele bugünkü bakanların oğullarının şirketlerine sağlanan kazançlara hiç itiraz etmesinler. İş yapıyor çocuklar, paraya ihtiyaçları var, değil mi ama?

Devamını Oku

İki maymun diyeti

3 Mart 2004

Bugün değişik bir şeylerden söz etmek istiyor canım. Sizin için 26 Ocak 2004 tarihli Newsweek dergisinde çıkan benim çok ilgi çekici bulduğum iki maymun diyetini seçeceğim dağarcığımdan. Ve aynı zamanda önemli bir iyilik de yapmış olacağım bu gerçeği hatırlatmakla...Şimdi gazetede'ki köşemde yayınladığım iki maymunu dikkatle inceleyin. Sol tarafta genç bir şempanze var, sağda ise yaşlı... Soldakinin gözleri, cildi ve tüyleri parlak, sağdaki yorgun bakıyor ve cildi kırışık değil mi? Üstelik kulaklarını bile tüyler kaplamış. Oysa arkadaşlar bu iki maymun da 24 yaşındalar, aralarındaki tek fark beslenme tarzları. Yani diyetleri.Solda bulunan ve belirgin şekilde daha genç görünen maymun düşük kalori ve şeker içermeyen gıdalarla, sağdaki ise tam aksine bol karbonhidrat ve şekerli gıdalarla beslenerek büyütülmüş. Aslına bakarsanız bu gerçek 90'lı yıllarda anlaşılmış. Vücut sindirilebilen bütün karbonhidratları glikoza çeviriyor. Yani hücrelerimizin yakıt olarak kullandığı şekere. Bu glikoz molekülleri kana karıştığında pankreas hücrelerin bunu özümsemesini sağlamak üzere insülin hormonu salgılamaya başlıyor. Böylece kaslar, yağlar ve diğer hücreler kandaki şekeri sünger gibi çekiyor ve insülin düzeyi normale dönüyor. Yapılan araştırmalarda bazı yiyeceklerin (patates ve kahvaltı yerine geçen mısır gevreği -corn-flakes- gibi) kan şekerini çok daha hızlı şekilde arttırdığı böylece insülin düzeyinin de aynı hızla arttığı bulunmuş. Birçok meyve, sebze, tahıl ve baklagillerde şeker düzeyi düşük. Ama meyvenin suyu sıkıldığında veya tahıllar una çevrildiğinde şekerli sudan farkı kalmıyor.Tehlike büyük!Bu şekilde glikozu kolayca arttıran yiyecekler tercih edildiğinde ise kan şekeri bilindiği gibi hızla artıyor. Bu yüksek miktarda şekeri kas ve yağ hücrelerine aktaracak miktarda insülin üretimi, aynı zamanda vücudu, depolanan aşırı yakıtı harcamaya yönlendirecek bir başka hormonu (glukagon) tetikliyor. Sonuçta glikoz seviyesi düşüyor ama beyin ve diğer dokular da aşın yorulmuş oluyor. Böylece bitkin düşmüş olan vücut yeni bir enerji kaynağına ihtiyaç hissediyor ve tekrar açlık başlıyor. Tek çözüm çocukluktan başlayarak kalori ve şeker düzeyi düşük bir beslenme rejimini benimsemek. Ama bu da insanda büyüme ve ergenliği geciktireceğinden dengeyi sağlamak çok önemli. Onun için şeker veya şekerli ürünleri, patates kızartması gibi yüksek kalori taşıyan besinleri her istediğinde onları nurdu etmek için çocuklarınıza vermeyin. Böyle yaparak sağlıkları için tehlike yarattığınızı unutmayın. Geçen yıl doktor röportajlarım sırasında Türkiye Diyabet Cemiyeti Başkanı Prof. Dr. Nazif Bağrıaçık aynı konuya farklı bir açıdan şöyle değinmişti;"Vücuttaki insülin sınırlıdır, her tatlı yediğinizde bu insülinden bir kısmını daha harcarsınız. Sonunda herkes şeker hastası olabilir, şurası muhakkak ki fazla şeker tüketenler çok daha erken olur.' Newsweek'deki yazı metabolizma hakkındaki bir gerçeğe daha değiniyor:Kalori sınırlaması metabolizmayı yavaşlatır. Yaşamın çok önemli bir unsuru olan metabolizma aynı zamanda yıpratıcı özelliğe sahiptir. Oksidasyon esnasında canlı hücrelere zarar veren bir takım moleküller açığa çıkar. İşte düşük kalorili diyetler bu molekülleri azaltır, böylece yaşamın da uzaması sağlanabilir. Nitekim çeşitli hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar bu tür diyeti yapanların normal yiyenlerden çok daha genç göründüğünü ve yaşamın da yüzde 30 oranında uzadığını ortaya çıkarmış. Antioksidan, C vitamini ve yeşil çaylar da bu zararlı moleküllerin verdiği zararı azaltmak üzere kullanılıyor. Tabii düşük kalori ve şekerli diyetlerin yan tesirleri de olabiliyor. Onun için doktor kontrolünde yapılması önemli. Nasıl, ilginç değil mi?Namoğlu'nun kaçak kat'ıBeşiktaş Belediye Başkanı Yusuf Namoğlu aleyhinde bir yazı okudum dün. Başkan Beşiktaş Belediyesi'ne geldiğinde, binanın kaçak yaptırılmış olan en üst katını (ki bu Başkan'ın oturduğu kat oluyor) yıktırmaya söz vermiş ama... Ama sonra beklemiş beklemiş tam seçimlere bir ay kala "yıktırıyorum" demiş.Namoğlu "Levent'teki yeni bina yapılınca burayı yıktıracağız demiştik, bina yeni bitti" diyorsa da görünen o ki bazılarını inandıramamış. Ben de zamanında tutulan sözleri severim ama burada Yusuf Namoğlu'na biraz haksızlık yapılıyor gibi geldi. En azından, kendisinden önce yapılmış bir katı yıkmaya karar vermiş. Bırakın katı, bugün bile hiçbir belediye yapılmış hiçbir şeyi yıkmaz. Yıkmak bir yana seçim yaklaşırken hepsi hâlâ oy hesabıyla şehir içinde şehirler kurulmasına izin veriyorlar.Belki beğenmeyenler de vardır ama Beşiktaş'ta oturanların çoğu (bu köşenin kiracısı da) Namoğlu'nun iyi bir başkan olduğunu bilirler. Bu semt için elinden geleni yapmış, temizliğini, düzenini sağlamayı başarmış bir başkandır Yusuf Namoğlu. Ben bir semt sakini olarak memnunum açıkçası. Oyum yine ona gidecek!

Devamını Oku