Gün geçmiyor ki bir veya birkaç taciz, tecavüz, töre cinayeti haberi görmeyelim. Gördüklerimiz dışında kimbilir nerelerde, kaç tane şiddet olayı gerçekleşiyor Türkiye'de. Çocuk yuvalarında o küçücük kimsesiz yavruları taciz eden müdürleri bile duyuyoruz.Dünkü Vatan'ın üçüncü sayfasında iki taciz haberi vardı. Birincisi, Diyarbakır Askeri Hastanesi'nde (üstelik) bölüm başkanı bir binbaşının üniversite son sınıftaki nişanlısına yaptığı taciz ve şiddet olayları. Tekme tokat dövme, şantaj ne ararsanız var. Tacizci binbaşıyı karakola çağırmışlar ama Merkez Komutanlığı'ndaki görevliler "ifadeyi kendilerinin alacağını" söylemiş.Nasıl oluyor bu? Hani kanunlar karşısında her vatandaşa eşit muamele yapılırdı. Diğer mesleklerde olanlar adaletin karşısına tıpış tıpış çıkıyor, hesabını veriyor, haksız bile olsa cezalara katlanıyor da binbaşıya neden ayrı uygulama?İkinci olayda ise Afyon İl Sağlık Müdürü'nün kendisini söz ve elle taciz ettiğini anlatan ve şikayetçi olan bir kadın doktor var. Kadın söylenen sözleri, yapılan hareketleri anlatmış. Müdür ise cevap olarak şikayetçi doktorun "depresyon geçirdiğini" söylüyor. Eh yapılan o kadar yanlıştan sonra depresyon geçirmesinde şaşılacak bir şey yok tabii.Bu iki olayda da açıkça görüldüğü gibi kadın eğitimli de olsa, doktor da olsa yalnız ve çaresiz. Varın siz taciz edilen küçük çocukları düşünün. Tacizci veya tecavüzcü güçlü biriyse korunuyor, onun sözüne inanılıyor ve şikayet eden ettiğiyle kalıyor. Onun için de kanunları hazırlayanlar "Bu yasalar 70 yıldır Türkiye'de başarıyla uygulandı, ne olmuş?" diyebiliyorlar. Başarıyla uygulandı, çünkü mağdurlar hep kadın ve çocuk. Zayıf, çaresiz, korunmasızlar ve gidecek kapıları, dert anlatacak kimseleri yok. Mağdurlar da erkek olsaydı "başarıyla" uygulanamazdı o kanunlar.Sözkonusu binbaşı ile il müdürünün derhal sorgulanması ve cezalandırılması gerekirdi. Bu olayların arkasını kesmek istiyorsanız yapılması gereken budur. Yapılmadığı için Türkiye tacizci, tecavüzcü cenneti olmuştur.Bu suçlara hak ettiği cezaların verilmesi, kanunların tümüyle kadın ve çocuklara güvence sağlayacak şekilde değişmesi için sonuna kadar çalışacağız. Vazgeçmek yok! Bunca gereksiz sözün söylendiği belediye seçimi propagandaları arasında neden acaba bu konuya hiç değinmediler, merak etmiyor musunuz?Beşiktaş'taki panolarYusuf Namoğlu'na teşekkür etmek lâzım, Beşiktaş'ı şenlendirmiş. Çırağan Otel'den Ortaköy'e kadar yol boyu asılmış olan Atatürk fotoğraflı panolara bakarken trafik sıkışıklığını filân unutuyor insan... Dün dişçimden dönerken yazıya yetişme telaşı içindeydim ve Ortaköy yolunda da istanbul'un diğer köşeleri gibi hiç ilerlemeyen bir trafik yoğunluğu vardı. 'Geç kaldım, geç kaldım' diye söylenirken gözüm sol taraftaki duvarda bulunan panolara ilişti. Atatürk cephede, Atatürk benzersiz şıklıktaki kıyafetleri içinde arkadaşlarıyla, Atatürk dua ederken, annesi Zübeyde Hanım'ın elini öperken, doğduğu ev ve daha boy boy, sıra sıra birçok fotoğrafı. Bunları dikkatle incelerken trafiği, geç kalmayı, her şeyi unutmuşum, kendimi Ortaköy'de buldum.Yusuf Namoğlu tekrar seçilecek mi bilmiyorum ama kendi adaylarını seçtirmek için "AKP'ye oy vermeyen illerin, ilçelerin parasız bırakılacağı"nı açıkça söyleyen, kapı kapı dolaşıp hediye paketleriyle seçmen toplamaya çalışan parti yöneticilerini gördüğümüze göre biz de oyumuzu kime vereceğimizi söyleyebiliriz. Tekrar ediyorum, benim oyum Beşiktaş'taki başkanlığını başarıyla tamamlayan Namoğlu'na.Sahil yolu üzerine astırdığı bu panolar kararımı daha da kesinleştirdi. Böylece hiç olmazsa onların indirilmemesi konusunda da bir katkıda bulunmuş olurum. Yeni gelecek olanların benim kadar etkilenmeyecekleri büyük ihtimal çünkü!
Biz şu anda partilerine, koltuğa yapışmış kalmış eski liderlerin de çekilmesi, ülkeye alternatif partiler için şans vermesi yönünde çağrılar yaparken gidenler de geri dönme plânları yapıyor galiba.Yazılanlar gerçekse Tansu Çiller geri dönmeye niyetli... Nayırr, n'olamazz! O gece tiyatroda içime doğdu, Tansu Hanım'ın halini, tavrını görünce birkaç arkadaşıma "Bir dönüş havası seziyorum. Niyetli gibi" dedim.7 Kocalı Hürmüz'ü ilk gösteriminde izleyen Tansu Hanım Hürmüz'e "Çok başarılısınız, keşke sizinle siyaset yapsak" demiş. Herhalde "7 kocayı bu kadar iyi idare ettiğine göre siyaseti hayda hayda eder" diye düşünmüş olmalı. Şaka bir yana, yazılanlara göre Oya Başar "Ben oyuncu olarak en iyi muhalefeti yapıyorum. Siyaseti düşünmüyorum" cevabını vermiş. Akıllı kadındır vesselam, kapıdan kovulup pencereden girmeye çalışanların peşine takılmıyor!Dün telefonla arayan bir arkadaşım; Canan gece geç vakit kapılarının çalındığını ve korkarak açtıklarını anlattı. Karşılarında iki üç genç çocuk bulmuşlar kapıyı açtıklarında, ellerinde hediye paketleri varmış. Bunları AKP'nin propagandası için dağıtıyorlarmış. "İstemem" demiş Canan, "Hediye ile oy vermem ben"...Canan büyük ve kazançlı bir işe sahipti kısa süre öncesine kadar. Ekonomik kriz işini yerle bir etti. Sıkıldı, bunalımlar geçirdi ama yeniden doğruldu. Tırnaklarıyla kazıyarak eski durumuna gelmeye çalışıyor. Veya en azından rahatça geçimini sağlamaya.Hediyeleriniz AKP'den!Ama dürüst ve kişilikli bir vatandaş. Oyunu parayla, hediyeyle, "açık arttırmaya çıkarılmış ümitlerle" satmıyor. Kendisi ve ailesi için kanun çıkaran, daha şimdiden "Kimseyi dinlemem para bende, güç bende" diye gövde gösterisi yapanlara, Cumhuriyet'e, Ata'ya dil uzatanlara da aldanmıyor. Ülkesi için "en iyi" sonucu verecek olana oy atmayı düşünüyor. Ama herkes onun kadar düşünüyor mu acaba? Bilmem ki... O hediyeleri de acaba Ramsey mi veriyor bilmem ki? Kim veriyorsa bunca hediyeyi nereden buluyor bilmem ki?Ankara duruşmaları!Birkaç gündür 'Töre cinayeti, tecavüz ve diğer ağır suçlarla ilgili" TCK değişikliklerine değinemedim. Anlaşılan o ki "gelenek, töre bahanesine sığınılarak can alma" suçuna verilecek cezalar belediye seçimlerinden önce kolay kolay çıkmayacak. Acaba kimsenin aklının almadığı ve fakat bir iki profesör ile Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan'ımızın "Ama gelenekler var" dediği bu suçlarda ağır tahrik indiriminin kalkması seçimlerde sorun yaratır diye mi düşünüldü orası belli değil.Herhalde insan haklarının korunması nedeniyle demokratikleşme paketleri hazırlayanlar en azından seçimlerden hemen sonra bu maddelerin değişmesini sağlayacak, toplumun huzuru, özellikle kadın ve çocuk vatandaşlarının güvenliği açısından cinayetlere hak ettiği cezaları getireceklerdir. Getirmezlerse, zaten Avrupa Birliği mecbur edecek.Okurlarım neden artık duruşmalardan hiç söz etmediğimi soruyorlar. Hemen söyleyeyim; İstanbul'da açılan Sulhi Dönmezer davasında biliyorsunuz bana 40 milyar TL ceza kesildi. Sadece "takıntılı" sözcüğünden 10 milyar, genelleme şeklinde yazılan "Bu düşünceyi savunanlar ruh hastasıdır" cümlesinden dolayı 30 milyar. Bacaklarını PKK ile savaşta kaybeden gazimiz Kâzım çavuştan 57 milyar tazminatı "haksız zenginleştirme" nedeniyle geri almak isteyen devlet bizden de iki sözcük için 40 milyar istiyor. Bu karşı tarafı "haksız zenginleştirme" olmuyor demek ki. Bu adalete şapka çıkarırım ben. Saygım sonsuzdur. Dava şimdi temyize gitti, onun sonucunu da büyük bir saygı ile bekliyorum.Madem ki bugünkü yargının durumu budur, bize düşen elimizdeki mevcut adalete saygı göstermektir, ötesi yok. Ankara'daki duruşmalarım ise 30 Mart Salı günü. Saatleri şöyle:Sabah 09:40'ta 10. Asliye Hukuk, sabah 10:10'da 4. Asliye Hukuk.Yakından ilgilenen okurlarımla, değerli meslektaşlarıma çok teşekkür ediyorum.
Bu yazıya iki başlık da çok yakışıyor; hem yukarda gördüğünüz, hem de "Oya Başar'ın süper başarısı'... Oya benim çok sevdiğim bir arkadaşımdır aynı zamanda ve yıllardır "Olacak O Kadar" la en yüksek reytingleri alarak başarısını kanıtlamış bir sanatçıdır ama bu onu sahnede yalnız başına ilk izleyişimiz olacaktı ve doğrusu bu ya merakla bekliyorduk sonucu...Onun yine soyadına uygun olarak en iyiyi başaracağına güveniyor ama merak da ediyorduk. Bu kadar iddialı ve uzun yıllardır sahnelenmemiş, Ayfer Feray ve Ayten Gökçer'den sonra deneyenlerin başarılı olamadığı bir oyun ve rol kolay iş değildi. Neredeyse tüm sezon biletlerinin daha ilk gösterimden önce bittiğini duymuştum ama o ilk gösterime gidince durumu daha da iyi gördüm. Tek bir boş yer yok, çoğu gençlerden oluşan izleyicilerin bir kısmı da ilave edilen sandalyelerde oturuyor.Söyleyeceğim şu ki gidenler tiyatrodan çok mutlu ayrıldılar. Ben Şehir Tiyatroları'nın oyunlarını da önce anne ve babamın tiyatro sevgisi nedeniyle Ankara'da Altındağ Tiyatrosu'nun bile tüm oyunlarını izleyerek öğrendim. Çocukluğumda bile dekor, kostüm ve oyun kalitesine hayran olarak... Nasıl ki Devlet Tiyatro ve Balesi'nin oyunlarını Covent Garden'da oynananlarla, İngiliz Kraliyet Balesi'nin gösterileriyle bile karşılaştırdığımda gurur duyuyorsam Şehir Tiyatroları'nın çalışmalarıyla da duymuşumdur.Sadık Şendil'in 7 Kocalı Hürmüz'ü ise İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun "yüz akı" bir oyun olarak çıkmış. Dekoru, kostümü, dansları, ekibin tümüyle kalitesi her şeyiyle mükemmel.Türk tiyatrosuna kimse dil uzatmasın!Bu "Hürmüz" kendisinden önce sahnelenenlerden biraz farklı olarak müzikalden çok oyun, komedi gibi yorumlanmış. Ama ne oyun, ne komedi. İlk sahneden başlayarak harika espriler... Salon kahkahadan kırılıyor. Oya Başar yılların deneyim ve birikiminin, komedi yeteneğinin, ilaveten de güzelliğinin bütün avantajından yararlanıyor. Muhteşem bir performans! "İlk kez sahneye çıkıyormuşum gibi bacaklarım titreyerek çıktım" diyen sanatçı bütün salonun ayakta alkışlarıyla sahneden iniyor.Kadro müthiş, ayırım çok zor ama Atacan Arseven, Nilgün Kasapbaşoğlu, Perihan Savaş, Mustafa Arslan, Ali Karagöz, Saltuk Kaplangı "çok, çok iyi"ler. Sahne aralarında "rap" yapan dans grubu, "dekorlara ortak" sanatçılar gibi espriler de çok değişik yenilikler.7 Kocalı Hürmüz'ü görmeye çalışın ve benim kadar beğenmezseniz bana yazın. "Tiyatroyu sevmediğini" ilân eden meslektaşlarım bile çocuklanyla birlikte bu oyunu izlemeliler. Türk Tiyatrosu'na kimse dil uzatmasın, engellemeye de kalkmasın. Şaha kalkmış dört nala koşan bir tiyatro var karşımızda.Başta inanılmaz buluşlarına hayran olduğum yönetmen Kemal Kocatürk, genel yönetmen Nurullah Tuncer (aynı zamanda dekor tasarımı ona ait), koreograf Salına Sökmen ve Oya Başar olmak üzere tüm ekibi kutluyorum.Birkaçını yıktırın da görelim!Başbakan Tayyip Erdoğan seçim öncesi yaptırılan kaçak yapıları yıktıracağını ilân etti ama Perşembe günkü VATAN gazetesinde bazı kaçak yapılar (ve hatta belediyelerin bizzat kendilerinin yaptırdıkları da) fotoğraflarıyla yer almıştı.Keşke Başbakan hemen bugün, seçimden önce, hiç değilse fotoğrafı çıkanları yıktırdığını açıklasa da rahat etsek. Biliyorsunuz "Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz"...Değişecek en önemli kanun maddeleri gibi bunlar da (nedendir bilinmez veya bilinir) seçim sonrasını beklemesin.Kısa zamanda yapılabiliyorlar da neden kısa zamanda yıkalamasınlar?Kendin söyle, kendin dinle Ruhat Hanım!
Gülay Atasoy. içinde Başbakan'ın eşi, bazı profesör ve doçentlerin de bulunduğu bazı isimlerin "nasıl örtündüklerini" anlattıkları kitabı bana da göndermiş. "Ruhat Mengi Hanımefendi'ye başarılarının devamı dileğiyle" şeklindeki nazik notunu da ekleyerek. Önce teşekkür ediyorum, sonra da birkaç yorumda bulunmak istiyorum. Zira bence okunması yararlı bir kitap.Ama aynı zamanda iyi düşünerek okunması gereken... Henüz tamamını bitilmedim ama okuduğum kadarıyla sadece cevaplan değil, soruları da inanılmaz enteresan(!) buldum.İlk isim Prof. Dr. Ümit Meriç. 1999 yılında, 53 yaşında iken örtünmeye karar vermiş. Örtünür örtünmez de üniversitedeki görevinden istifa etmiş ve hemen Büyükşehir Belediyesi'nde bir kurumda Ali Müfit Bey'in danışmanı olmuş. (İlginç bir rastlantı!) Halen bu işte çalışıyor. Laiklik ilkokul yurttaşlık bilgisi kitaplarında "devletin dine ve dindarlara müdahale etmemesi" şeklinde tanımlanır dedikten sonra kendisinin "özel alanı"na devlet dairesi ve okulların da girdiğini şu sözlerle anlatıyor:"Giriyor tabii, insan evvelâ elbisesinin içinde oturur. Sonra evinin içinde oturur. Sonra sokağında dolaşır. Bütün bunlar benim özel alanımdır." Şimdi ben olsam, hemen şunu da sorardım: "Devlet sizin elbisenizin içinde oturmanıza, evinizde istediğinizi yapmanıza, sokağınızda ve hatta devlet daireleri ve devlet okulları dışında her yerde dolaşmanıza karışıyor mu?" Gülay Hanım sormamış. Prof. Meric'in savunduğu laiklik tanımı da biraz eksik. Bir profesöre ders verecek değiliz ama laiklik "Din ile devlet işlerinin ayrılması ve aynı zamanda "Anayasa'nın herhangi bir inancın, ideolojinin devleti eline geçirerek diğer vatandaşlar üzerinde baskı kurmasını önlemesi" olarak tanımlanır. Yani laiklik uygulamasında yüzde 95'i (veya 99'u) Müslüman (veya başka dinden) olan bir ülkede yaşamın islâm'a (veya başka bir dine) göre düzenlenmesi beklenemez. Beklenemez... Ki Türkiye'de laik, demokratik rejimi (olduğu haliyle) savunan insanların da yüzde 99'u Müslüman'dır.Neden baskı?Kitapta tesettüre giren kadınların konuşmalarında örtünme ile ilgili önemli bir nokta dikkat çekiyor. Prof. Meriç ve onun gibi 50 yaş ve üstünde örtünenler daha önceki yaşamlarında "inanan, Müslüman" değillermiş de başlarını örter örtmez birden Müslüman ve "makbul kul" oluvermişler gibi anlatıyorlar duygularını. Bu durumda da başı açık olan veya diyelim ki oruç tutan, dinin diğer gereklerini yerine getiren ama 5 vakit namaz kılmayanların hiçbiri Müslüman değil.İnancın Allah'la kulları arasında olduğunu, bir tek başörtüsüyle kimsenin kimseyi "inananlar, inanmayanlar" ayırımına tabi tutmaya hakkı olmadığını, kullarının inancını sadece Allah'ın değerlendirebileceğini unutuyorlar. Bir tek başörtüsüne bakarak böyle bir ayırımı Peygamberimiz bile yapmazdı, başka biri nasıl yapabilir? (Kaldı ki bazı konuşmacılar o güne kadar kılmadıkları namazların kazasını 55 yaşından sonra kıldıklarını da anlatıyorlar.) Konuşan hanımların bir kısmı ise aile baskısıyla erken yaşta tesettüre girdiklerini veya kendileri baskı yaptıklarını anlatıyorlar. Örneğin Şule Yüksel Şenler "Ne gayretler, ne çileler çektik, bir kişiyi kapatabilmek için" diyor. Kendi baskılarını böylece anlattıktan sonra da "inanarak örtünenlere baskı yapıldığından" söz ediyor. Veya bir başkası "Kimse kimseye örtünmesi veya örtünmemesi için baskı yapamaz" diyor.Emine Erdoğan da genç yaşta ağabeyinin baskısıyla örtündüğünü, o zaman intihan bile düşündüğünü söylemiş. Kimbilir belki de kendi haline bırakılsa tesettüre girmeyecek ama yine de kendini iyi bir Müslüman olarak görmeye devam edecekti.Kıyameti önlemişProf. Meric'in "kendisinin ettiği duayı Allah'ın kabul etmesi üzerine 19 Ağustos 1999'da kıyametin kopacak iken kopmadığını" anlatan satırları ise herhalde tüm Müslümanlara parmak ısırtacaktır "Cenab-ı Hak'la aramda şöyle bir konuşma geçti", "Tabiri caizse bu konuda nikâhımı Allah'la kılmışım" gibi cümleleri bir de siz değerlendirin, bakalım ne düşüneceksiniz? Bu kitap, anlat anlat bitecek gibi değilZavallı öğrencilerŞu eğitim sistemi ve öğrencilerin çektiği sıkıntılarla ilgili olarak ne zamandır yazacağım bir türlü sıra gelmedi. Gerçekten içim acıyor onlara. İki öğrencinin annesi olarak bu sıkıntıları yakından izliyorum. Özel öğretmen, kurs, sabahlara kadar çalışmalar ve bütün bu aşın çabaya rağmen sınavlarda çekilen ızdırap..."Ne yapsam olmuyor" üzüntüleri... Sınıfta iyi anlatılmayan konular ve sorulan en zor sorular. Önceki gün küçük kızımla coğrafya çalışıyoruz. Daha doğrusu ben ona sorular soruyorum, o cevaplıyor. Aranızda "Lapya, dolen, obruk ve düden" kelimelerinin anlamını hatırlayan var mı? Sanmam, kızım da şimdi hatırlıyor ama yarın unutacak. Ben sorunca gülmeye başladı ve "Allahaşkına biri bana bunların ne zaman işime yarayacağını anlatsın, meselâ 'kosinüs'ü ben niye öğreniyorum" dedi. Ben cevap veremedim. Matematikçi veya mimar, mühendis olmayacak biri bunları neden öğrensin ki? Neden üniversitede okuyacakları bölüme göre eğitim verilmez ki? Bu çocukların çilesi daha ne kadar sürecek bakalım!
Sevgili Duygu Asena'nın yazı dizisini ben de ilgiyle okuyorum. Onun kadınlarla erkekler hakkındaki analizleri her zaman ilgi çekicidir, Türkiye'de kadın ve erkekleri incelemeye, ilişkileri hakkında yazmaya çok uzun yıllar önce başlamış bir yazar olmasının farklılığını bu analizlerde hep görürsünüz.Ve tabii akıllı, iyi gözlemci bir kadın olmasının da. Onun için Erkekler akıllı kadından neden korkuyor?" başlıklı yazısını daha dikkatle okudum. Bir önceki gün "yaş" ile "ilişkiler" bağlantısını da... Bir toplumda kadın erkek ilişkilerini "genellemek" oldukça zor bir iş aslında. Çünkü bu genellemeleri yaparken "aşk"ı gözardı etmiş oluyorsunuz. Aşk tamamen unutuluyor ve erkeklerle kadınların birbirlerinde ne özellikler aradıkları, hangi nedenlerle ilişkiye başladıktan veya kaçtıkları sanki bilimsel bir sonuç gibi açıklanıyor. Sanki insanlar birinden hoşlandıklarında bu maddeler akla gelirmiş gibi... Erkekler hakkında konuşan kadınlar da aşktan hiç söz etmiyorlar. "Aslında aşk da yok" diyen bir yazara aşkı hatırlatmanın anlamsızlığına ve belki de Duygu'yu kızdıracağımı düşünmeme rağmen aşkın hâlâ varolduğunu hatırlatma gereği duydum (Aşk, bana borçlusun.) Kendi kız çocuklarım nedeniyle de çok sayıda genç kızla karşılaşıyor, onların duygularını, neler yaşadıklarını biliyorum. Yine çok sayıda kadın arkadaşım, tanıdığım var, onların düşüncelerini, duygularını biliyorum ve kendiminkileri... Bence aşk var ve hep olacak. Aşkın yanında mantık elbette olmalı, çünkü yalnızca ona kapılıp gittiğinizde hata yapmak mümkün. Ama mantığın rolü asla aşkı tamamen yok farzetmeyi de gerektirmiyor.Bugünün genç kızlarının çok ama çok önemli bir farkı da var unutulmaması gereken. Onlar kendilerinden önceki kuşaklardan çok daha erken gelişiyor, olgunlaşıyor, mantık yürütmeye başlıyorlar. Güzel sözlere, görüntülere kolay kapılmıyor, gerçeği daha çabuk seziyorlar. Kabul etmeliyiz ki şu anda 16-22 yaş arası gençlerin bir önceki aynı yaş kuşağıyla karşılaştırıldığında bile zeka, akıl, bilgi düzeyleri daha yüksek. İletişim, teknoloji çağmda yetişmiş olmak onlara bu farklılığı kazandırıyor.Akıllı kadın ne zaman akıllı?Onun için 21. yüzyılın insanlarını sınıflamak 1970'ler, 80'ler, 90'lardaki kadar kolay değil. Bu kadar akıllı olan ve çabuk gelişen gençler çoğu kez yaş farkı o yıllara göre çok daha fazla olan insanları da beğenebiliyorlar. Hatta bu, genç erkekler için bile geçerli olabilir. Yani ilişkilerde aşk rol oynuyor ama akıl, zekâ, espri ve güzel konuşma yeteneği, güç, meslekî cazibe, karizma, dürüstlük ve daha onlarca başka özellik aranıyor. 70'lerde, 80'lerde olduğu gibi hiç kimse sadece güzellik veya sadece dürüstlük gibi tek bir özellikle yetinmiyor."Erkekler akıllı kadına tahammül edemiyor" konusunda ise galiba şunu unutmamak lâzım; evet hâlâ erkekler sadece akılla değil, hiçbir özellikle kendisinden daha ön plânda olan kadından hoşlanmıyorlar. Ama şurası da gerçek ki kadınlar da yılların birikimi ve öfkesi ile akıl ve yeteneklerini fazlasıyla sergilemeyi seviyor, hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Durum böyle olunca ilişkiler de bir kişilik yarışına dönüyor.Akıllı kadın, üstün özellikleriyle baskı kurmaya çalışmadan aklından yararlanan kadındır ki bu erkekler için de geçerlidir. Aşk önemli... Eğer aşk varsa karşılıklı özveri de kolayca taşınabilir. Kadın haklarını savunuyoruz ama kendi cinsimizi de biraz uyarmakta yarar var diye düşünüyorum. Bilmem ukalalık mı ettim?..HataDünkü yazımda iki küçük hata vardı; Sonar'ın Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Ayrakçı konuşmasında "Tayyip Erdoğan ve partisine güvenmeyenlerin yüzdesinden" söz ederken bunun nedenini "laik, demokratik rejime bağlılığına inanmamaları" olarak belirtmişti, yanlışlıkla "inanmaları" olarak yazılmış. Bir de mazeret kelimesi "mazaret" olmuş. Artık en küçük hataları bile gözden kaçırmamalıyız. Ne kendimiz, ne de başkaları için... Aman dikkat!Bu son!Kekemelikle ilgili yazılarıma noktayı koyuyorum bugün. Hâlâ okuyucularımdan "Konuşma Merkezi" ile ilgili sorular geliyor. Cevapları artık lütfen Merkez'den alın, adresi vermiştim, İşte İstanbul dışında oturanlar için telefon numarası: 0212-244 99 62... Merkez'in adı Loggita, 118'den de bulabilirsiniz sanıyorum.
Habertürk'teki "Basın Kulübü" programında seçim afişlerindeki aşk, meşk sözcükleri, sevimli mesajlar tartışılırken Melih Meriç bana şu soruyu sordu:"Siz de bu slogan şeklindeki mesajlardan etkileniyor musunuz?"'Hayır' dedim, 'Oldum olası sloganlara, etkileyici konuşmalara inanmam, arkasındaki gerçeği ararım...' Hele şu anda artık hiç inanmıyorum.Bugüne kadar ne siyasetçiler, ne partiler, ne güzel sloganlarla, bizi hepsine de inandırarak geldiler ve gittiler. Yani bu ülkeden Ajda'nın şarkısındaki gibi kimler geldi, kimler geçti. Ben hepsinin döneminde 'en az inanarak' izleyenlerden biriydim ama son yıllarda yapılan takiyeleri, 'yolsuzlukla mücadele edeceğiz' söylemleriyle gelip de kendileri yolsuzluğa bulaşanları, vergi kaçıran, villasını vakfa ait gösterenleri gördükten sonra hiç inanmıyorum.Ben bilinçli ve temkinli seçmenim. Gözüm kapalı, belediye seçiminde bile "Benim oyum şu partiye" diyerek partiye oy verenlerden değilim. Eğer bu seçimde bir partiye oy vereceksem demokrasiye en çok yararı dokunacak bir seçim yaparım hiç değilse. Çünkü iktidar partisi dahil hiçbiri beni bugüne kadar "kendilerinden, siyasi geleceklerinden çok vatandaşı ve ülkenin geleceğini düşünerek" çalışacaklarına inandıramadılar.Onların görüntüsünü hep bir tiyatro sahnesine veya sinema perdesine benzettim. Biz izleyicilere bir oyun veya film sergileniyor ama kulisi göremiyoruz. En hoşa gidecek ve bu arada "tabii kendilerine en fazla kazanç sağlayacak" sahnenin ortaya çıkması için ne gibi çareler aranıyor, ne sinema veya tiyatro hileleri yapılıyor bilmiyoruz.Şimdi artık bir siyasi herhangi bir konuda konuştuğu zaman veya bir uygulamayı duyduğumda "Acaba gerçek ne? Bize ne anlatmak istiyor ama aslında ne yapıyor?" diye düşünüyorum. Belki bir ölçüde paranoya bu ama hepimizi de bir ölçüde paranoyak yapmadıklarını hiç kimse iddia edemez. Son hükümeti ele alalım; -"Bir yandan dini siyasete alet etmeyecek ve ettirmeyeceğiz" derken öbür yandan Dışişleri Bakanı'nın eşi "üniversitede türban" konusunu AİHM'ne götürdü ve oradan çıkacak cevabı öğreninceye kadar davasını geri çekmedi.İmam Hatip, türban gündemleri bitmedi. Aşırı kadrolaşma sürüyor. Devlete imamlar, laik rejimle çekişen müsteşarlar dolduruldu. Üniversitelere her türlü zorluk çıkarıldı, ödenekleri kesildi. Kadrolar durduruldu. Öğrenci bursu verme yetkisi bile üniversitelerden alınıp belediyelere verildi.Ortak komisyona ortak bir başka komisyon (Danışma Kurulu) ile uzlaşma zemini bozuldu.-"Yolsuzlukla mücadele edeceğiz, hortum bitecek" dendi, mesaj üstüne mesaj verildi (ve veriliyor) ama dokunulmazlıklara dokunulmadı, hükümet üyelerinden dosyası olanların soruşturması ileri tarihlere atıldı.- Başbakan hem zirvede oturup hem de üç şirketinden vazgeçmeyeceğini, bir holdingin başbayisi olmaya devam edeceğini anlattı.-"Devletle -vergi vermek dışında- alışverişim yok" dedi ama şirketlerini kendi çıkardığı vergi affından yararlandırdı.'Biz değiştik, eskilerin hatalarına da düşmeyeceğiz" dendi ama bakanlar kaçak arazilerine mazaret aradılar. Çocukları kendi işleri için devlet imkânlarından bol bol yararlandı (Bkz. Ulaştırma ve Maliye Bak.)Bunlar sadece bir kısmı... Ve bunları görerek de inanmak o kadar kolay olmuyor. Şimdi Nevruz fotoğraflarına bakıyorum. İlk bakışta büyük bir kalabalık ve aralarda Abdullah Öcalan'ın posterleri var. Biraz daha dikkatle incelediğinizde bu posterlerin sadece ön sıralarda duran birkaç kişinin elinde olduğunu görüyorsunuz. Fotoğrafçıların, kameraların yakınındaki birkaç kişi.Demek ki masum bir Nevruz kalabalığını siyasi mesaja çevirmek isteyenler yaratmış bu tabloyu. Nitekim çıkan olaylar da bu ihtimali doğruluyor.Hiçbir şey göründüğü gibi değil!Atatürk deyince!Enteresan bir olaydı. Yine Pazar akşamı katıldığım Basın Kulübü programındayız. Seçim anketlerinin sonuçları tartışılıyor."AKP'nin yükselişinin nedenleri, halkın beklentileri, bugüne kadar diğer hükümetlerin ve partilerin hatalarıyla nasıl bu noktaya gelindiği, basının durumu" gibi sorulara kamuoyu araştırması yapan firma yöneticileri ve benim de aralarında bulunduğum gazeteciler cevap arıyor, görüşlerini bildiriyorlar.Araştırmacı olarak Selim Oktar ve Hakan Ayrakçı, gazeteci olarak (benden başka) Zaman gazetesinden Ekrem Dumanlı, Sabah'tan Ali Saydam var.Bir ara "Sonar Araştırma"nın Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Ayrakçı Türkiye'de Recep Tayyip Erdoğan'ı beğenenlerle ona hiç güvenmeyenlerin yüzdelerini vermeye başladı. Yüzde 30 civarında ona güvenmeyenlerden söz eder ve bunun nedenini de laik, demokratik rejime bağlılığına inanmaları, özellikle de Atatürk'e karşı olan, onun resimlerini indirten, dil uzatan bir tabandan gelmeleri olarak açıklarken birden bire elektrikler kesiliverdi, stüdyo karardı. Tam üst üste Atatürk'le ilgili cümleler kullanırken...Bir an herkes sustu. Benim aklıma hemen birkaç ay önce bir profesör aynı kanalda "türban" konusunda konuşurken olan elektrik kesintisi geldi... Elektrik geldikten sonra Hakan Ayrakçı da sözüne şöyle başladı:"Atatürk deyince aslında aydınlık olur ama bu kez karanlık oldu nedense..."Ertesi gün programla ilgili olarak arayan bir arkadaşım şunları söyledi: "Emin Çölaşan seçim konusunda konuşurken yine elektrik kesildi. O sırada kararsızlara hitap ediyor ve ekrana bakarak Mutlaka oyunuzu kullanmalısınız' diyordu..."İlginç tesadüfler değil mi sizce de?
Türk sineması kısa bir süre sonra tiyatro sahnelerinde anılarla, öykülerle ve bilinmeyen yönleriyle izleyiciye anlatılacak.Bu konuda ilk adımı "Yıllardır en büyük hayalim buydu" diyen, "sinema"ya yönetmen olarak önemli hizmetler vermiş olan Ülkü Erakalın attı. Birkaç ay önce onun ünlü sanatçılarla olan anılarının yer aldığı gazete haberleriyle de bu projeyi duyduk. Erakalın'ın "sinema" projesi Gencay Gürün yönetiminde, Tiyatro İstanbul sahnelerinde yakında "Yıldızlar Gökte Yaşar" adıyla ilginç bir oyun olarak sergilenecekti.Kısa süre önce Gani Müjde: "İlk defa Yeşilçam'ı anlatıyorum" diyerek ve "kimse çalmasın diye önceden haber veriyorum" notunu da ekleyerek "Yıldızların Altında" adlı oyunu 2004 Kasım'ında sahnelemeye başlayacaklarını açıkladı.Buna hayret eden ve anladığım kadarıyla biraz da sinirlenen Ülkü Erakalın durumu anlatan bir basın bültenini 12 Mart'ta gazetelere göndermiş.Ben de okudum ve köşemde onun haklılığını belirtmek zorunda hissettim kendimi.Neden? Çünkü Ülkü Erakalın'ı tanıyorum ve yıllardır onun bu projesinden haberim var. Ayrıca geçen yaz Bodrum'da Gencay Gürün'le birlikte, sahnelenecek olan oyunun ilk görüşmesini yaptıkları sırada ben de Gencay Hanım'ın evindeydim ve bu konuşmayı dinledim.Yani kısacası Erakalın'ın projesi yeni değildir ve sanıyorum onun sahip olduğu bant ve basın arşivinin, anıların bir benzeri de kimsede mevcut değildir. Türk Sineması'nın gerçek emektarlarına haksızlık olmaması ve üzülmemeleri için bu bilgiyi sizlerle paylaşmak istedim.Elbette herkesin sinemayı, isterse sahneye taşıma hakkı vardır, elbette Gani Müjde gibi değerli bir yazarın da.Ama unutmayalım ki Ülkü Erakalın ve onun gibi sinema ustaları bu işin ilk günlerinden beri içinde yaşadılar.Bu hakkı da dürüstlükle teslim edelim!Biliyor musunuz?Geçenlerde Eğitim-Bir-Sen Başkanı'nın akıl almaz "harem-selâmlık okul" teklifini yazmıştım. Bir okurum aynı gün mail göndermiş."Şu anda Antakya'da harem-selâmlık olarak eğitim veren, herkesin bildiği bir dershane var, adı Önem" diyor.İlginç değil mi? Teklife, kabulüne gerek kalmadan uygulama başlamış bile...
Cuma akşamı bir restoranda çok sevdiğim bir grup arkadaşımla yemekteydim. Bunlardan biri; (diğerleri gibi) son derece akıllı, entellektüel, dünyayı gezip görmüş, ülke sorunlarıyla da çok yakından ilgili bir kadın... Buna rağmen "Ben bu seçimde kesinlikle oy kullanmayacağım" diyor.Yemek süresince hepimiz ne kadar uğraştıysak fikrini değiştiremedik. Sabrı taşmış, gelenin kafa olarak gidenlerden farkı olmadığını yıllarca görmüş ve bezmiş... Sabrı tükenmiş, üstelik kafayı bir türlü değiştirmeyen partilere öfkeli. Ne deseniz vazgeçmiyor.Sonunda konuşma döndü dolaştı, geldi seçim anketine... Üç ilde çıkan rakamları bir de orada tartıştık ki sanıyorum şu günlerde her masada olan da bundan farklı değil.Sonuçları konuşurken, konuşurken "Nuh deyip peygamber demeyen" arkadaşımız "oyunu mutlaka kullanması gerektiği" konusundaki İsrarlarımıza hak vermeye başladı. Bir anket, kararını vermiş seçmeni fazla etkilemeyebilir ama kararsız veya oy kullanmamaya kararlı seçmeni etkileyebiliyor demek ki.Üç ilde çıkan başarılı tabloya rağmen AKP'lilerin diğer partilerden daha çok ankete sinirlenmesinin nedeni de bu olmalı. Kararsızların, bu sonuçları görünce "biraz daha kararlı ya dönüşmeleri. Ve daha farklı bir sonucun çıkabilmesi ihtimali.Erdoğan'ın anketiBaşbakan Tayyip Erdoğan da, kendisi açıkça söylemiyor, ima etmekle yetiniyor ama Türkiye genelinde bir anket yaptırmış. Oradan AKP için çıkan oylar, Tarhan Erdem'in araştırmasındaki kadar yüksek değilmiş. Eğer açıklanan SESAR ve Erdem'in araştırması gibi sonuçlar da, sandığa gitmeyecek, gitse de oy vermeyecek veya "takdir ettiği, desteklediği için" değil diğer partileri beğenmediği için "herhangi bir tercih" yapacak olan seçmenin karar değiştirmesine neden olursa durum daha da değişebilir.Aslına bakarsanız belki en doğrusu kafaları karıştırmamak için hiçbir anketin yayınlanmaması... Çünkü galiba gerçekten de tek yaran kararsızları etkilemek oluyor bu araştırmaların. Öte yanda sonuçların "samimiyetine, doğruluğuna" inanmayanların sayısı da az olmuyor.Yoksulluk faktörü!Haşmet Babaoğlu anket sonuçlarının açıklandığı programda yapılan yorumların "dar siyasetle sınırlı tutulduğu"ndan, "en çok yoksulluğun kitlelerin siyasi tasavvurlarını belirlediği" konusu üzerinde durulması gerektiğinden söz etmişti dünkü yazısında. Yoksulluğun siyaset ve siyasetçiler hakkındaki kararlan etkilediği görüşüne aynen katılıyorum ama o programda bu konuya değinildi. Ekonominin söylendiği kadar iyi olmadığı; ağır vergiler, işsizlik ve parasızlık, bütün bu nedenlerle vatandaşın alım gücünün iyice düştüğü tekrar anlatıldı. Buna rağmen halkın hâlâ bunlardan geçmiş hükümetleri sorumlu tutmaya devam ettiği, AKP hükümetine verdiği kredinin sürmekte olduğu da...Onun için belediye seçimlerinden sonra toplumun yoksulluk, işsizlik sorunları başta olmak üzere çözüm beklentisi artacaktır. Nitekim vatandaş kendileriyle konuşmaya gelen gazetecilere "Bunlar da babamızın oğlu değil. Bekleriz, başaramazlarsa onları da göndeririz" demeye daha seçimden önce başlamıştır. Sonuç olarak... Anketlere falan fazla kafayı takmayın, demokrasiyi koruduğumuz sürece siyaset kendi içinde doğru çözümü eninde sonunda bulacaktır. Biz demokrasiye dikkat edelim.Mutluluk!Akın Alıcı'nın derlediği Hayata Yön Veren Sözler kitabı benim de zaman zaman "Ne demişler?" köşeme alıntı yaptığım kaynaklardan biri... Özenle hazırlanmış bu kitapta çok güzel kısa öykü ve bilgiler de var. Örneğin aşağıdaki, "mutlu insan"ı anlatan bir yarışmanın sonucu. Enteresan. Sizin de duymanızı istiyorum. Hiçbir şeyle mutlu olamayanlar, sahip olduklarını yeterli görmeyenler özellikle duymalı. Bir İngiliz gazetesinin açmış olduğu yarışmada okuyuculara şu soru soruldu: "Yeryüzündeki en mutlu insan kimdir?" Gelen cevaplardan 4 tanesi ödül aldı.* İyi yapılmış bir işten sonra ıslık çalan bir sanatkâr.* Kumda şatolar yapan küçük bir çocuk.* Yoğun bir iş gününden sonra bebeğine banyo yaptıran bir anne.* Güç ve tehlikeli bir ameliyattan sonra bir insan hayatı kurtaran doktor.Ödül alan cevaplar arasında ne mevki, ne para, ne de mal mülk bulunuyordu. (Küçük çocuğun yaptığı kum şato hariç!..)