Gülay Atasoy. içinde Başbakan'ın eşi, bazı profesör ve doçentlerin de bulunduğu bazı isimlerin "nasıl örtündüklerini" anlattıkları kitabı bana da göndermiş. "Ruhat Mengi Hanımefendi'ye başarılarının devamı dileğiyle" şeklindeki nazik notunu da ekleyerek. Önce teşekkür ediyorum, sonra da birkaç yorumda bulunmak istiyorum. Zira bence okunması yararlı bir kitap.
Ama aynı zamanda iyi düşünerek okunması gereken... Henüz tamamını bitilmedim ama okuduğum kadarıyla sadece cevaplan değil, soruları da inanılmaz enteresan(!) buldum.
İlk isim Prof. Dr. Ümit Meriç. 1999 yılında, 53 yaşında iken örtünmeye karar vermiş. Örtünür örtünmez de üniversitedeki görevinden istifa etmiş ve hemen Büyükşehir Belediyesi'nde bir kurumda Ali Müfit Bey'in danışmanı olmuş. (İlginç bir rastlantı!) Halen bu işte çalışıyor. Laiklik ilkokul yurttaşlık bilgisi kitaplarında "devletin dine ve dindarlara müdahale etmemesi" şeklinde tanımlanır dedikten sonra kendisinin "özel alanı"na devlet dairesi ve okulların da girdiğini şu sözlerle anlatıyor:
"Giriyor tabii, insan evvelâ elbisesinin içinde oturur. Sonra evinin içinde oturur. Sonra sokağında dolaşır. Bütün bunlar benim özel alanımdır." Şimdi ben olsam, hemen şunu da sorardım: "Devlet sizin elbisenizin içinde oturmanıza, evinizde istediğinizi yapmanıza, sokağınızda ve hatta devlet daireleri ve devlet okulları dışında her yerde dolaşmanıza karışıyor mu?" Gülay Hanım sormamış. Prof. Meric'in savunduğu laiklik tanımı da biraz eksik. Bir profesöre ders verecek değiliz ama laiklik "Din ile devlet işlerinin ayrılması ve aynı zamanda "Anayasa'nın herhangi bir inancın, ideolojinin devleti eline geçirerek diğer vatandaşlar üzerinde baskı kurmasını önlemesi" olarak tanımlanır. Yani laiklik uygulamasında yüzde 95'i (veya 99'u) Müslüman (veya başka dinden) olan bir ülkede yaşamın islâm'a (veya başka bir dine) göre düzenlenmesi beklenemez. Beklenemez... Ki Türkiye'de laik, demokratik rejimi (olduğu haliyle) savunan insanların da yüzde 99'u Müslüman'dır.
Neden baskı?
Kitapta tesettüre giren kadınların konuşmalarında örtünme ile ilgili önemli bir nokta dikkat çekiyor. Prof. Meriç ve onun gibi 50 yaş ve üstünde örtünenler daha önceki yaşamlarında "inanan, Müslüman" değillermiş de başlarını örter örtmez birden Müslüman ve "makbul kul" oluvermişler gibi anlatıyorlar duygularını. Bu durumda da başı açık olan veya diyelim ki oruç tutan, dinin diğer gereklerini yerine getiren ama 5 vakit namaz kılmayanların hiçbiri Müslüman değil.
İnancın Allah'la kulları arasında olduğunu, bir tek başörtüsüyle kimsenin kimseyi "inananlar, inanmayanlar" ayırımına tabi tutmaya hakkı olmadığını, kullarının inancını sadece Allah'ın değerlendirebileceğini unutuyorlar. Bir tek başörtüsüne bakarak böyle bir ayırımı Peygamberimiz bile yapmazdı, başka biri nasıl yapabilir? (Kaldı ki bazı konuşmacılar o güne kadar kılmadıkları namazların kazasını 55 yaşından sonra kıldıklarını da anlatıyorlar.) Konuşan hanımların bir kısmı ise aile baskısıyla erken yaşta tesettüre girdiklerini veya kendileri baskı yaptıklarını anlatıyorlar. Örneğin Şule Yüksel Şenler "Ne gayretler, ne çileler çektik, bir kişiyi kapatabilmek için" diyor. Kendi baskılarını böylece anlattıktan sonra da "inanarak örtünenlere baskı yapıldığından" söz ediyor. Veya bir başkası "Kimse kimseye örtünmesi veya örtünmemesi için baskı yapamaz" diyor.
Emine Erdoğan da genç yaşta ağabeyinin baskısıyla örtündüğünü, o zaman intihan bile düşündüğünü söylemiş. Kimbilir belki de kendi haline bırakılsa tesettüre girmeyecek ama yine de kendini iyi bir Müslüman olarak görmeye devam edecekti.
Kıyameti önlemiş
Prof. Meric'in "kendisinin ettiği duayı Allah'ın kabul etmesi üzerine 19 Ağustos 1999'da kıyametin kopacak iken kopmadığını" anlatan satırları ise herhalde tüm Müslümanlara parmak ısırtacaktır "Cenab-ı Hak'la aramda şöyle bir konuşma geçti", "Tabiri caizse bu konuda nikâhımı Allah'la kılmışım" gibi cümleleri bir de siz değerlendirin, bakalım ne düşüneceksiniz? Bu kitap, anlat anlat bitecek gibi değil
Zavallı öğrenciler
Şu eğitim sistemi ve öğrencilerin çektiği sıkıntılarla ilgili olarak ne zamandır yazacağım bir türlü sıra gelmedi. Gerçekten içim acıyor onlara. İki öğrencinin annesi olarak bu sıkıntıları yakından izliyorum. Özel öğretmen, kurs, sabahlara kadar çalışmalar ve bütün bu aşın çabaya rağmen sınavlarda çekilen ızdırap...
"Ne yapsam olmuyor" üzüntüleri... Sınıfta iyi anlatılmayan konular ve sorulan en zor sorular. Önceki gün küçük kızımla coğrafya çalışıyoruz. Daha doğrusu ben ona sorular soruyorum, o cevaplıyor. Aranızda "Lapya, dolen, obruk ve düden" kelimelerinin anlamını hatırlayan var mı? Sanmam, kızım da şimdi hatırlıyor ama yarın unutacak. Ben sorunca gülmeye başladı ve "Allahaşkına biri bana bunların ne zaman işime yarayacağını anlatsın, meselâ 'kosinüs'ü ben niye öğreniyorum" dedi. Ben cevap veremedim. Matematikçi veya mimar, mühendis olmayacak biri bunları neden öğrensin ki? Neden üniversitede okuyacakları bölüme göre eğitim verilmez ki? Bu çocukların çilesi daha ne kadar sürecek bakalım!
Kıyamet neden kapmamış?
Gülay Atasoy. içinde Başbakan'ın eşi, bazı profesör ve doçentlerin de bulunduğu bazı isimlerin "nasıl örtündüklerini" anlattıkları kitabı bana da göndermiş. "Ruhat Mengi Hanımefendi'ye başarılarının devamı dileğiyle" şeklindeki nazik notunu da ekleyerek
Haberin Devamı

