Ne mutlu ki Tanrı bize verme imkânı ve ruhu bahşetti. Ne mutlu ki yüce Mevlâm bizleri verenlerden etti.Şükürler olsun ki, üzerinde doğup büyüdüğümüz, bizi var eden bu topraklara, bu güzel vatana ve bu aziz millete, minnet borcumuzu ödeme gayretlerimiz meyvelerini verdikçe, onların başkalarına da örnek teşkil etmesi en büyük iftiharımız oluyor(...) Temennimiz odur ki, geçmişte olduğu gibi bugün de, bu yolda birbirimizi örnek alalım. Şu güzelim dünyadan geçip giderken, arkamızda bir hoş seda, bir gülüş, bir sevgi sıcaklığı bırakalım..."Bu satırlar Sakıp Sabancı'nın "...bıraktığım yerden Hayatım" isimli son kitabından... Rahmetli Sakıp Bey kitabında hayat hikâyesinin devamını, Türkiye'nin en büyük sanayici ailelerinden biri olarak yaptıkları yatırımları, hayır işlerini anlatırken önemli olanın sadece para kazanmak değil; bu kazançları ülke ve toplum yararına kullanmak, 29 yılda 54 ilde 110 u aşkın kalıcı eser dikmek olduğunu anlatıyor.Sabancı resim ve hat koleksiyonunun ünlü Metropolitan Müzesi tarafından nasıl onların teklifiyle Amerika'ya götürüldüğünü, daha sonra Los Angeles Müzesi'nin talip oluşunu, Harvard'daki üçüncü sergiyi... Fransa ve Almanya'dakileri...O gurur duyardı!Bazı Türklerin kendi tarihlerini, sanatlarını küçümsemesinin tam aksine onun tarifsiz bir gurur duyduğunu "Bizim sanat tarihimiz bir hazine. Bizim hazinemizdeki çizimler, desenler, renkler beş yüz yıl sonra bile güncelliğini koruyor. Rekabette tepede oturuyor" sözlerinden anlıyoruz.Gençlere verdiği önemi ise şu sözlerle anlatıyor;"Kalkınma ve başarı sadece paraya bağlı değildir. Bir çadırda orta direk nasıl önemli ise, eğitilmiş gençlik de bu ülke için o kadar önem taşır(...)Neden ağladılar?Dün sabah Sabancı Center'daki törende Finans Bank'ın sahibi Hüsnü Özyeğin'le "ne büyük bir kayıp" için orada olduğumuzu konuşurken Hüsnü Bey şöyle dedi; "Ablamı hayatında iki kez hiç tanımadığı insanların ölümüne ağlarken gördüm; birincisi Uğur Mumcu idi, ikincisi de Sakıp Sabancı..." Biraz ilerde Vitali Hakko derin bir üzüntü içinde, bembeyaz bir yüzle durmuş, Şevket Sabancı'nın aynen Sakıp Bey'in sesi ve onun üslubunun benzeriyle yaptığı konuşmaya dalıp gitmişti. Bir an bayılacak sandım. Hızla yanına yaklaştım, gözleri yaşlıydı.İçeri girelim, oturun isterseniz' dedim. "Ne büyük bir kayıp, ne iyi bir çocuktu" diyerek iki üç gün önce hastanedeki konuşmalarını anlattı.Törenden sonra çıkışta Deniz Adanalı'ya rastladım, ağlıyordu. 'Bu kadar kaptırmayın kendinizi' diyecek oldum daha çok ağlamaya başladı: "Sen buradakilerin yalnız Sakıp Bey'e ağladıklarını mı sanıyorsun. Onlar kendilerine, sahipsiz kalışlarına ağlıyorlar. Düşünen, konuşan, çalışanları gidince ne olacaklarına ağlıyorlar. Teker teker, arka arkaya gidiyor bu gerekli insanlar." Sakıp Sabancı tam da kitabında söz ettiği "örneği" yaratmayı başarmıştı. Ona herkes ağladı."Bir hoş seda, bir gülüş, bir sevgi sıcaklığı" kaldı geriye. Ve ülkesine bıraktığı yüzlerce eser. Yeri cennet olsun!Kolay gelen şöhret (2)Dün yazının ilk bölümünde İbrahim Tatlıses'in "Türkiye'nin kendine özgü müziği olmadığı"nı, Arabesk'in varlığının bu nedenle iyi olduğunu söylediği programdan söz etmiştim. Yazı 'Bizde popülaritenin kötüye kullanılmasına iyi bir örnek bu' cümlesiyle bitmişti. Devam ediyoruz. "Biz Evleniyoruz "un "Caner'le Tülin"inin yaptıkları da bir başka örnek. Öyle hoşlarına gitti ki fazlasıyla kolay gelen şöhret istismara dönüştü olay. Bir küs, bir barış, bir küs, bir barış. Yutacak enayi çok nasıl olsa... "Ayy yine küstüler, camım, keşke evlenseler..."Başka derdimiz olmadığı, çıktıkları programlar "iş yaptığı" için her gün ayrı bir kanalda boy gösteriyorlar. Bir de değiştiler, bir de değiştiler ki. Caner Bruce Willis'i. Tülin Britney Spears'i aratmıyor. Her gün saç sakal traşları, inanılmaz şık kıyafetler, Tülin'de omzu açık bluzlar, artistik saç modelleri... Eş bulmak için çıktıkları program "iş" de getirecek neredeyse (ki sayısız teklif aldıklarını söylemekteler.)Yakında birlikte program sunmaları veya dizi yapmaları için teklif gelirse hiç şaşırmayın.Neden bizde hiçbir şeyin sonu yok? Neden her konu sakız gibi çektikçe uzuyor? Neden insanları tepemize çıkartmakta bu kadar aceleci, neden lüzumsuz konularda bu kadar çok hoşgörülüyüz? Ve neden Mehmet Ali Erbil bu duruma tahammül edemeyenlere bozulup hakaret ediyor?Anlamıyorum. Bildiğim bir şey varsa sabıra ihtiyacımız olduğu. Öyle böyle değil, çok sabıra..!
Haftalıkta Deniz Ünaldı benden önce davranmış, Popstar programındaki konuşmaları yazıvermiş. Çok önemli gaflar yapılmıştı ama gözden kaçtı. Geçen hafta İbrahim Tatlıses "Türkiye'nin kendine has bir müziği mi var ki? İyi ki Arabesk çıktı" benzeri sözleri sarfettikten sonra Garo Mafyan'a dönerek aynı soruyu tekrarladı. Ondan da "Ülkelerin etnik müzikleri komşu ülkelerden etkilenir" türü bir cevap alınca tam gaz devam edecekti ki araya Seyfi Dursunoğlu girdi (burada alkış sesleri duyulur. Benden...) Ve "Saçmalamayın beyler, Türk musikisini, Türk Sanat Müziği'ni nasıl yok sayarsınız" diyerek onları uyardı.Ben buna cesaret derim. Yani İbrahim Tatlıses'inkine. Hani kimse onun "silahla" ilişkisini, kısa aralıklarla topluma sürekli silahı, yaralamayı, bulunduğu mekanlarda her nedense hep silahın varoluşunu sorgulamıyor, ne yapsa, ne söylese kabul görüyor diye abarttı işi... Binlerce yıllık geçmişi olan, Osmanlı döneminde padişahların kendini adayıp besteler yaptığı, tarihe geçmiş yüzlerce ünlü bestecisi, söz yazan bulunan Türk Sanat Müziği'ni, Türk folk müziğini, halk müziğimizi, türkülerimizi Arabesk'le karşılaştırmıyor bile, yok sayıyor. Ki zaten karşılaştırmasıda mümkün değil.Ben değerli bazı müzik ustalarıyla görüştüm, İbrahim Tatlıses'e hiç kızmamışlar. Çünkü aynen Tatlıses'in yaptığı gibi onlar da kendisini yok sayıyorlar ve diyorlar ki:"Türk musikisi hakkında konuşacak bu isimde birini tanımıyoruz. Müzikle sesinden başka ilgisi olmayan, kendi dalında bile sadece ezberlediği şarkıları okuyan biri ne hakla böylesine önemli bir müzik hakkında yorum yapar, fikir beyan eder? Konuşmak için karşınızda muhatap olması lâzım."Eh, bu kadar cesur, ağzına gelen her şeyi söyleyen birinin, aynı cesaretteki tepkilere de razı olması gerekiyor.İbrahim Tatlıses'in müzik bilgisine ayran(!) olalım da Garo Mafyan'ın cevabına ne diyelim? Onun gibi deneyimli bir müzik adamının cevabı bu mu olmalıydı? Oluyormuş demek ki.Yazık... Keşke orada Ahmet Özhan, Müzeyyen Senar gibi Türk Sanat Müziği' ni bilerek, anlayarak, takdir ederek icra eden sanatçılar olsaydı. Biraz ders verirlerdi hiç değilse...Bizde popülaritenin kötüye kullanılmasına iyi bir örnek bu... (Devam edecek)
Mutlu ve aşık bir insandı o... "insan'dı her şeyden önce... Sonra aşık... Hayata, ülkesine, karısına, ailesine, dostlarına ve hatta horoz sesine bile aşık. Ne büyük bir özelliktir bu ve ne kadar az insanda rastlanan.Herkes yaşar ama herkes yaşadığı dakikaları, sahip olduklarını ve hatta nefes almanın bile önemini takdir ederek yaşayamaz. "Ama o her şeye sahipti" dediğinizi duyar gibi oluyorum. Evet, haklısınız ama ne zenginler vardır, varlık içinde yokluk çeken, bir türlü tatmin olamayan. Hırsları, endişeleriyle, en mutlu günlerini bile zehir eden... Gülmekten, nezaketten, zerafetten, sevgiden nasibini almamış...Sakıp Sabancı zengindi ama her şeyden önce "gönül zengini"ydi o. Zengindi ama ülkesini de zengin etmeyi, kalkınmış, sorunlardan arınmış görmeyi, buna öncülük etmeyi de en az kendini düşündüğü kadar düşünürdü. Ve en önemlisi bunun için arı gibi, sabahın erken saatlerinden başlayarak çalışırdı.Çok iyi biliyorum çünkü dostluğumuzun dışında onunla defalarca röportaj yapüm. Sanat, siyaset, ekonomi, sosyal sorunlar, her konuda uzun sohbetlerimiz oldu. Yine defalarca onu müze, sergi gibi açılışlarda, toplantılarda sahnede konuşurken izledim. Hasta olduğu zamanlarda bile dudaklarından gülümsemesini, konuşmalarından esprilerini hiç eksik etmedi.Ve biz yalnız bugün değil, o günlerde de "Ne renkli, ne keyifli, ne yararlı bir kişilik" olduğundan söz ettik. "Hat sergisi" için birlikte Los Angeles'a seyahat etmiştik birkaç yıl önce. Hani "insanların kişiliği seyahatte ortaya çıkar" derler ya, yolculukta da aynıydı. Her an, herkese karşı nazik, ilgili, neşeli.Son röportajSon yaptığım röportaj 8 Eylül 2003'te yayımlanmış VATAN'da. Amerika'da geçirdiği ciddi böbrek operasyonundan sonra eşi Türkan Sabancı'yla birlikte aylarca New York'ta kalmış ve döner dönmez Atlı Köşk'te yakın dostlarına bir çay daveti vermişlerdi. Ben de bir dost olarak davetliydim ama aynı zamanda orada bulunan tek yazardım. Toplantı bittikten sonra onunla kısa bir konuşma yapmak istedim. Hemen "Tabii, olur" dedi olanca sevimliliğiyle... Solgundu, yorgundu ve dinlenmesi gerekiyordu biliyordum. Onun için de saatler geçip, davet uzayınca "İsterseniz daha sonraya bırakalım" dedim. "Yook, konusalıım, konusalıım" dedi kendine has vurgularıyla ve onunla son röportajımızı böylece yaptık. "Houston'dakilere benzer bir sağlık merkezi kurma" hayalini o gün açıkladı. O günden sonra sağlığı hiçbir zaman tam düzelmediği için bir daha röportaj yapabildi mi bilmiyorum. Hatırlayamıyorum. Hemşehrim Sakıp Sabancı o gün bana Amerika'dayken en çok neyi özlediğini şöyle anlatmıştı; "Türkiye'den uzaktayken hep özlemler vardı, meselâ döndüm, yalıdayım şimdi orada horoz var. O horozun sabahları ötüşü var ya, New York'ta böyle bir şey yok. Sadece onun bile insana neler verdiğini anlatmak... Ancak yaşayan bilir."Memleketindeki horoz sesini özleyen sade vatandaş Sakıp Sabancı... Nur içinde yatsın, onu hep gülerken hatırlayacağım. Bu değerli insana Tanrı'dan rahmet, başta eşi sayın Türkan Sabancı olmak üzere ailesine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.Bir yıldız doğuyor!Artık şarkıcı yaratan yarışmaları izlemiyorum, ancak tesadüfen o anda rastlamışsam bir kısmına katlanabiliyorum. Geçenlerde Akademi Türkiye'de, yine tesadüfen adaylardan Cenk'in bir şarkısını dinledim. Olmaz böyle şey. Ses, rahatlık, sahneye yakışma, mikrofon hakimiyeti, görüntü, kısacası bir 'süper star'da hangi özellikleri ararsanız hepsi var. Bence Cenk, eğer aklını başına toplarsa şu anda mevcut sanatçıların büyük çoğunluğunu birkaç ayda geride bırakır.'Aklını başına toplarsa' diyorum, çünkü daha hedeflerine ulaşmadan, henüz yola çıkmışken hemen gönül ilişkilerinin peşine düşüyor ve zaman kaybediyorlar. Nitekim ertesi gün gazetelerde bir genç kız adayla olan yakınlaşmasından söz ediliyordu. Sadece hedefe kilitlenmesi ve çok çalışması lâzım. Şimdilerde gençler aşkı işin, okulun ve her şeyin önüne geçirmeye pek meraklılar. Nedir bu aceleleri anlamak zor doğrusu!
Sevgili Selahattin Duman... Onun yazılarına bayılırım ben... Enteresan bir bağlantı olarak benim yazılarımı seven okurlarımın çoğu onun köşesini de kaçırmazlar. Nereden mi biliyorum? Bildiriyorlar bana, oradan.Durum böyle olmakla birlikte dün "Seni takdir ediyorum, çünkü hıyarsın" başlıklı yazısıyla hiç aynı fikirde değilim. Bir okulun "Maraton" adlı spor programına ödül vermesini TV'de izlediğini anlatarak başlamış yazısına. Yine muhteşem anlatımıyla beni güldürdü ama aslında (birazcık deriin baktığınızda) öfkeli bir yazı."Yayın tekeline sahip kuruluşun 'tek tabanca' konumundaki programı çok başarılı ilân ediliyor(....) Zaten 'Haydi ben de en başanlı spor programına bir ödül vereyim' desem ikinci bir program yok. Ya Maraton'a vereceksin ödülü, yahut eve götürüp hanımın kafasına ('atacaksın' diyecek zannettim ama demiyor. R.M.) göre süslediği büfeye koyacaksın." Bunu söyledikten sonra ödülü "münasebetsiz" olarak adlandırıyor ve biraz aşağıda benim bir yazımdan söz ediyor. Birkaç gün önce yayımlanan, VATAN gazetesinin Tuncay Azaphan İletişim Meslek Lisesi ile Bil Dershaneleri'nin 600 öğrencisi tarafından 'yılın en iyi gazetesi' seçilmesini anlattığım yazıdan... "Haydi Ruhat arkadaşımız.. Yüz yüze geldiğimizde neden böyle düşündüğümü şifahen anlatırım. Peki 'iletişici' yetiştiren o meslek okulunun böyle bir ödül vermesine çanak tutan hocalarına 'bu işin yakışıksız olduğunu' kim anlatacak?" diyor ve sebep olarak da dünyanın her yerinde çırağın ustayı değil, ustanın çırağı takdir ettiğini gösteriyor.Tümüyle farklı görüşteyim. Bu hesaba göre çocukların anne ve babalarını, öğrencilerin öğretmenlerini, vatandaşların ülke yönetenleri takdirlerinin de hiçbir anlamı olmamalı. O zaman "usta", "büyük" ya da "üst" durumunda olanların takdir toplamak için küçük parmaklarını bile oynatmasına gerek yok demek ki. O pozisyona bir kez geldiler mi iş bitecek.Oysa yok böyle bir rahatlık. "Usta" ların çıraklara "iyi örnek olma", "model sunma", "başarılı, düzgün, dürüst, tarafsız" çizgilerini koruma zorunluluğu vardır. Usta olmak kadar ve hattâ daha çok, "usta kalabilmek" önemlidir. Kalamadığınızda daha iyi ve beğenilen bir usta yerinizi kapıverir. Bu yer kapma da genellikle "çırakların beğenisi"yle bire bir ilişkilidir.Özellikle medyada! Onun için de sevgili meslektaşım, arkadaşım Selahattin Duman bana yüzyüze anlatır da, ikna etmesi zor olur. Eğer rakibi olmayan bir programa ödül veriliyor ve buna kızıyorsa onu kabul ederim. Bazı ödüllerde bizim anlamadığımız PR gayretlerinin etkisi olduğunu filân anlayabilirim ama ciddi kuruluşlarda bu genellikle olmaz. Eğer VATAN gazetesini bir iletişim meslek lisesinin 600 öğrencisi "yılın en iyi gazetesi" seçmişse bu önemli ve memnunluk verici bir olaydır ki ben o yazımda VATAN'ın üniversitelerden de aynı takdiri aldığına değinmiştim.iletişim lise ve fakülteleri geleceğin medyacılarını yetiştiriyor. O öğrenciler de seçimleriyle "ideal" gördükleri gazete ve gazetecileri belirliyorlar. Bu aynı zamanda diğerlerine bir uyan mesajı da verir. (Her şeyden bir mesaj çıkıyor demeyin yine, çıkar, çıkar.) Nasıl oluyor da eski, oturmuş, güçlü medya dev grupları arasında yepyeni ve TV desteği de olmayan bir gazete gençlerin bu kadar beğenisini topluyor? Keşke "iletişim" öğrencileri şu televizyon programları hakkında da bir şeyler yapsalar. Sabahtan akşama kadar bir takım adam ve kadınların salya sümük ağlayarak sevgilileri, kocaları, karılan ile ilgili sorunları ortaya döktüğü, sunucuların da akıl verip, arabuluculuk yaptığı programlar veya "kızlara koca bulma" programları yakında aklı başında insanları TV'den tümüyle nefret ettirecek. RTÜK'ten filan hala ses çıkmadığına göre birilerinin gerçeği anlatması gerekiyor!
Bundan sonra siyasi partilerin artık inanç, kavram, rejim, ideoloji konularında sömürü yapmaması, dini ve kavramları kendi tekellerinde görmemesi gerektiği, halkın da artık bunları yutmadığı söyleniyor. Yine söylenenlere göre millet oyunu sömürüye göre değil, bilgiye, projeye ve ülkeye açabilecekleri ufka göre veriyormuş."O zaman sömürü neden hâlâ devam ettirilmekte" sorusu geliyor insanın aklına. ABD Dışişleri Bakanı Powell'ın Türkiye'yi "İslâm Cumhuriyeti" olarak tarif etmesi öylece geçiştirildi ama Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün bu konuda Avrupa'da yaptığı konuşma ajanslardan gazetelere nasıl geçilmiş hatırlayalım; "Powell'ın, Türkiye'yi İran'a, Pakistan'a benzetircesine yaptığı konuşma 'Türkiye İslâm Cumhuriyeti mi' sorusunu gündeme getirmişti... Gül ABD'li meslektaşını savunmakla kalmadı, bir karşı soruyla açıkladı durumu ve 'Türkiye ile İslâm'ın yanyana getirilmesinden neden rahatsızlık duyuldu anlamakta güçlük çekiyorum' dedi."Türkiye Dışişleri Bakanı'nın bu sözleri Powell'ın konuşmasının doğru değerlendirmesi miydi? Hayır.Çünkü burada sorun Türkiye ile İslâm'ın bir araya getirilmesi değildi, Türkiye'nin Müslüman bir ülke olduğunu bilmeyen yok, olay Türkiye'nin; dünyada benzeri olmayan "laik, demokratik, hukuk devleti"ne sahip tek Müslüman ülkenin rejimini farklı şekilde tanımlamaktı. Gelen tepkilerin nedeni de buydu.O zaman, sömürüye neden hâlâ devam ediliyor, neden bir türlü vazgeçilemiyor, önce Sayın Gül'e sormak lâzım değil mi?Bu arada eklemeden geçemeyeceğim. Sömürü dediğimiz şey sadece soyut kavramlarla yapılmıyor, siyasi iktidarlar devlet kaynaklarını da babalarının çiftliği gibi sömürmekten vazgeçmiyorlar. Kendi partililerine art arda verilen ihaleler, uzmanların genel müdür yapılıvermesi, belediyelere atanan "başkan yardımcıları" AKP iktidarının da güçlendikçe ne büyük bir hız ve hünerle sömürme politikasını sürdüreceğini açıkça ortaya koyuyor. "Mama" o kadar kıymetli ki yiyiciler aynı partiden olan diğerlerini ihbar etmekten bile çekinmiyorlar.Üniversite mezunu, yetişmiş, meslek sahibi gençler "açız, iş yok, ümit yok" diye ağlar, çöplüklerden kâğıt toplayarak para kazanırken AKP'lilerin bir eli yağda bir eli balda. Görünen o ki partiliyseniz ve hele bir "dayınız" varsa üniversite mezunu olmaya hatta herhangi bir eğitim almış olmaya hiç gerek yok. İşiniz hazır.İşte "farklı iktidar"... Hani koro halinde çok farklı olduğunu iddia ediyordunuz ya...Size bir şey söyleyeyim mi, bu gidişi durdurmanın belki tek çaresi var; bütün bu haksızlıkları bir bir yakalayıp duyuracak ve peşini bırakmayacak tarafsız bir medya. Aksi takdirde Türkiye'nin genç nüfusu bunlara daha ne kadar sabır gösterir bilmiyorum.Yasada ayak sürümeBence hayır. Gazetelerde yer alan "Tamam, nihayet cezalar ağırlaştırılıyor. Alt Komisyon çalışmalarını tamamladı" haberleri de bence doğru değil.Şu ana kadar duyulan "10-15 yıl" cezalar 'karar' olarak çıkar ve kesinleşirse, infaz yasasıyla yine indirilecek ve cinayet işleyenler hafif cezalarla kurtulacaklar. Onun için de Alt Komisyon'un kolay kolay bu işi bitirmesi mümkün görünmüyor. Bitirdiği takdirde, hiç şüpheniz olmasın Medenî Kanun'da yapılan haksızlığın, "yarım yamalak, çıkarmış olmak için" yasa çıkarmanın bir benzeri Ceza Kanunu'nda gerçekleşecek.Ve bu kez Türk insanı buna susmayacak haber vermiş olayım. İsterlerse erkek, kadın yüzlerce kişiden gelen mektupları, halkın ne düşündüğünü anlatması açısından, hemen Komisyon'a göndereyim.Neler olup bittiğini anlamak için Alt Komisyon üyesi, CHP milletvekili Orhan Eraslan'ı aradım. Aynı konuda AKP'li üyelerin de beni arayarak güvence vermiş olduklarını hatırlattım ve durumu sordum."Görüşlerinize aynen katılıyorum ama hukukçu ve Komisyon üyesi olarak benim bir de çözüm üretme sorumluluğum var" diyerek söze başlayan Eraslan bu konuda "biraz ayak sürüme" olduğunu, cezaların yine büyük ölçüde hakim takdirine bırakılmasının sakınca yaratacağını, ilgili yasalara ait maddelerin şu anda "istenilen şekilde olmadığını" anlattı.Namus saikiyle işlenen ve çoğunda "töre" bağlantısı yapılan cinayetlerin neden "Nitelikli adam öldürme" suçu kapsamına alınmadığı konusu hâlâ kocaman bir soru işareti!İnsan mı bunlar?Mardin'de ortaya çıkan "13 yaşındaki R.S.'ye tecavüz" olayını izliyor musunuz? Koca kazık gibi, iş güç sahibi tecavüzcüler arasında Yatılı Bölge Okulu'nda yöneticilik yapan bir öğretmen de varmış. Dehşete, vahşete bakın. "Çocuğa" tecavüz eden bir öğretmen. Üstelik yönetici... Kuzuların başına kurdu nöbetçi koymuşlar. Ve bunlardan çok var. Nasıl bir sistemdir, bu insanların öğretmenliğine nasıl izin verilir anlaşılır gibi değil. Olaylan duyulup, soruşturmaları yapıldıktan sonra bile bir başka okula tayin edilebiliyorlar. İş çığırından çıkmış yani... Sonra da "para ile yatanlar" diye başlık atılıyor gazetelerde. 13 yaşında bir çocuğa "hangi nedenle ve hangi şartlar altında olursa olsun" tecavüz çok ağır şekilde cezalandırılmalıdır. Tabii "çocuğun rızası varsa ceza indirilmeli" diyen profesörlere asla kulak asılmadan.Bu acımasız yaratıklar işledikleri suçun cezasını ömür boyu ödeyeceklerini öğrenmedikçe tecavüzler, cinayetler de bitmek bilmeyecek.
Mahkeme salonlarında bol vakit geçiriyorum ya, o salonlarda ilginç olaylarla da karşılaşıyorum zaman zaman. Davacının oğlu mudur, yeğeni ya da öğrencisi midir, birinin çıkıp üstümüze saldırması gibi örneğin...Son duruşmalardan birinde yine sivil toplum kuruluşlarından gelen izleyiciler ve okurlarımız salondaki sıraları doldurmuş, oturamayanlar da ayakta yerlerini almışlardı. Görevlilerden biri, akıl almaz, mantık kabul etmez şekilde öndeki hanımlardan birine doğru yürüdü ve parmağıyla birbirinin üstüne atılmış bacaklarını göstererek; "İndir bacağını mahkemedesin dedi. Kadıncağız büyük bir şaşkınlıkla bacağını indirdi. Tam bir despotluk örneği. Demokrat bir ülkede insanlar oturuşundan dolayı azarlanabilir mi?Hiçbir medeni ülkede benzeri görülmeyecek bu davranışları biz "mahkemedir, adaletin önündeyiz" diye yine de saygıyla karşılayıp susuyoruz. Ama o adaletin de "adalet" olmasının, gözleri bağlı, elinde teraziyle duran adalet simgesini unutmadan, her kim olursa olsun insanlara eşit şartlar tanıyarak sonuca gitmesinin zamanı geldi artık.AB Komisyonu Türk mahkemelerinde oturma düzenini "adil yargı" ilkesine aykırı buldu. Yalnızca savcıların yargıçla aynı yükseklikte, kürsüde oturmasını değil, savunmanın açıklamaları kayıtlara özet halinde girerken savcınınkilerin olduğu gibi girmesini de. Demek ki oturma düzeninde sadece dinleyicilere baskı uygulanması, tarafsızlık ilkesine ise dikkat edilmemesi evrensel hukuk kurallarına uymuyor.Ben AB Komisyonu'nun bir konuyu daha izleyebilmesini ve uyarmasını dilerdim; bazı hakimlerin davacı tarafa açıkça sempati ve hoşgörü gösterirken davalı avukatlarını susturması, sözlerini kesmesi ve hatta azarlamasını... Komisyon diyor ki "Yargılama ve usûl esasları 'silahların eşitliği' ilkesine aykırı olamaz. Avrupa Sözleşmesi iki tarafa da onu dezavantajlı duruma düşürmeyecek koşullarda fırsat verilmesini öngörür."Benim, İstanbul duruşmalarımda durum Sözleşme'ye aykırıydı. Bu benim görebildiğim... Ama bu örnek, göremediğimiz benzer vakaların olabildiğini ortaya koyuyor. Hakimlerin tarafsızlığı koruması çok önemli. Zira korumaması halinde, hiç tartışması yok, taraflardan birine kesin üstünlük sağlanmış oluyor, avukatlar da bunu muzaffer edalarıyla gösteriyorlar zaten.Bir örnek daha hatırlatayım; Bir tarafın, dava dilekçesinde isminin yanına "Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri" yazması Sözleşme'ye ne kadar uyuyor acaba? Bizimkilerin bu Avrupa Sözleşmesi'ni bir incelemelerinin zamanı geldi galiba!Parazit TV!Rahmetli Ercan Arıklı yaşıyor olsaydı Haftalık dergisinin 'Parazit TV köşesi' çok hoşuna giderdi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Gülmeyi, eğlenmeyi çok severdi Ercan Bey... En ciddi konuyu bile espriye çevirip stresini azaltmayı, ona da gülmeyi bilirdi.Parazit TV'nin sahibi Memnun Süzgeç tam ona göre bir yazar bence. Televizyon programlarını bir anlatışı, kötü şarkıcılarla, izleyiciye yutturulan programlarla bir dalga geçişi var ki, her seferinde gözümden yaşlar gelmeden okuyamıyorum.Yazıda üslup ve espri anlayışı benim için çok önemlidir ve Memnun Bey'de de bu fazlasıyla mevcut. Henüz kendisiyle tanışmadık, fotoğrafından saçlı sakallı (lâf aramızda biraz da sinir) biri olduğu görülüyor. Gözlerde ise pek güvenilmeyecek bir ifade var, yani herkese kolayca gıcıklık edebilir gibi... Bununla birlikte (yani bu görünüme rağmen... Şimdi bana da gıcıklaşır mı dersiniz?) duyduğuma göre okuyan tiryakisi oluyormuş. "Kim bu Memnun Süzgeç" diye soran arkadaşlarım var. Geçen hafta "Yatakta üç kişi, üçü de aç kişi" yazısında Uğur Dündar'ın "gıda terörü" programlarına takmış "karnından gelen gurultuların söylediğini" yazmıştı. Onun programları yüzünden saksıda yetiştirdiği fesleğen yapraklarıyla beslendiğini filân anlatıyordu. Öyle güldüm ki oturup yazmaya karar verdim. Memnun Süzgeç'i kaçırmayın derim, bana hak vereceksiniz.
Kemal Derviş'i yakalayan CHP Genel Başkanlığı'nı düşünüp düşünmediğini soruyor. O da düşünmediğine inandırmak için neredeyse, öğretmeni tarafından 'aynı cümleyi yüzlerce kez yazmakla' cezalandırılan öğrenciler gibi bütün duvarları; "Benden lider olmaz, istemiyorum" sözleriy le dolduracak. Sizi bilmem ama ben duymaktan bıktım. Gerçi ne kadar çok dinlesek de inanmak biraz zor oluyor "Bana göre değil" açıklamalarına. Malum bana yaptığı "Siyaset bana göre değil" açıklamasından bir yıl kadar sonra YTP'yi kurmak için ortaya çıkmış, insanlar partiye akın ederken fikir değiştirerek CHP'ye geçmiş ve milletvekili olmuştu. Partiyi kurmak için DSP'den ayrılanları yüz üstü bırakarak.Ben bu "verilen sözü tutma" konusunda biraz takıntılıyımdır. Bana "takıntılı" diyenleri de mahkemeye vermem üstelik. Neyse boşverelim verilen söz konusunu ve "söylenen söz"e gelelim. "Siyaset bana göre değil" ve sonra "şak" milletvekilliği. Peki şimdi "Liderlik bana göre değil"den sonra da "tak" liderlik gelirse??Bence artık bu konuyu unutmak lâzım, üstüne gitmeyin. İstemiyormuş işte, zaten istese de koltuğu veren yok. "Yürümekle yol aşınmaz" sözü gibi, konuşmakla da dil aşınmaz. Herkes bol bol konuşuyor ama Baykal "Biz bu muhalefetleri çok gördük" diyor. Gidici değil yani...Ama eğer gidecek olursa, gerçekten oraya Mustafa Sarıgül yakışabilir diye düşünüyorum. Halka yakın, sevilen, genç bir lider CHP'ye iyi gelir. Tabii şimdi yıllarını CHP'ye vermiş siyasetçiler, partiye kısa süre önce girmiş olan Sarıgül için "Yok canım, biz ne güne duruyoruz" diyeceklerdir.Bence bu iş sadece sırayla değil, biraz da karizmayla. Lider karizması olmayınca olmuyor. Unutmadan söyleyeyim, kadın lider olarak da o partide çok uygun isimler var; örneğin Güldal Okuducu. Deneyimli, iyi bir siyasetçi ve hatip.Hele bir liderlik koltuğu boşalsın isim bulunur zaten. Durun bir dakika: Derviş Avrupa ülkesi olmanın öneminden söz ederken "Bizim için en önemli şey Türkiye'nin ekonomik gücü, yatırımların gelmesi ve istihdamdır. Benim bu konuda birikimim var; kim olursa olsun buna gerçekten inananlarla çalışmak istiyorum" demiş. Şimdi fark ediyorum, AKP'yle çalışmayı kastediyor olabilir mi? Bence olabilir. Ve olsa da beni hiç şaşırtmaz artık!VATAN'lı olmak!Dünkü Vatan'da bir "Basın Ödülü" haberi vardı. Tuncay Azaphan İletişim Meslek Lisesi ve Bil Dershaneleri'nin ortaklaşa düzenledikleri Yılın İletişim Ödülleri töreninde "VATAN" 600 öğrencinin oylarıyla yılın en iyi gazetesi seçilmiş. Bu haber bana gayet doğal geldi çünkü AB grubunda "en çok okunan gazete" olması dışında her gün -Maşallah-20'şer, 30'ar adet artarak gelen mail ve fakslarda, telefonlarda, gazetemizin sevgi ve ilgi grafiğinin nasıl hızla yükseldiği açıkça görülüyor.Aralarında VATAN'ı ve Haftalık dergisini günün erken saatlerinde bile bulamadıklarından yakınan ve buna çare bulunmasını isteyenlerin sayısı da oldukça fazla. Her kesimden (ve ağırlık olarak üniversite öğrencilerinden) gelen mektuplar özellikle VATAN'ın -kuruluş amacı olan- bağımsız, çıkar gözetmeyen ve "halkın doğru haber alma hakkına saygılı" bir gazete oluşuna takdir ve teşekkür içeriyor. Haber ve yazılarımızdaki dürüst, içten, bağımsız çizginin televizyon programlarındaki konuşmalarımızda da değişmediğini, haklarını hiçbir güçten çekinmeden savunan ve gerçekleri "olduğu gibi, saptırmadan" dile getiren gazetecilerin olmasının onlara biraz olsun huzur ve güven verdiğini söylüyorlar.5 Nisan 2004 tarihinde Oğuz Alper isimli okurumdan gelen bir 'mail' de diğerleri gibi, üniversitelerin genel görüşünü biraz yansıtıyor. İçeriğini aynen veriyorum;"Merhaba Ruhat Hanım, Ben üniversite son sınıf öğrencisiyim. Dün sabah ders başlamadan önce arkadaşlarla aramızda basının nasıl yanlı olduğunu, özellikle nasıl iktidar yanlısı olduğunu konuşuyorduk. Bunun sebebi olarak da basın patronlarının Uzanlar'ı gördükten sonra "yola geldiklerine" karar verdik. Tartışmamıza hocamız da katıldı ve bize destek verdi. Bir tek gazeteyi diğerlerinden ayırdık: VATAN. Bu nedenle sizlere çok teşekkür ederim."Aynı olumlu tepkilerle gittiğim her yerde, katıldığım her toplantıda karşılaşıyorum. Kuaförde bile okurlarımız yanıma gelip takdirlerini bildiriyor, adeta kendi düşüncelerini okuduğumuzu söylüyorlar. Bir gazeteci için mutlulukların en büyüğüdür bu. Hele o gazetenin kuruluşunda yer almış, ilk günden başlayarak terinizi, emeğinizi, göz nurunuzu katmışsanız.VATAN'lı olmaktan gurur duyuyorum.
Türkiye'de biliyorsunuz kaza, afet, cinayet gibi can alıcı olaylarda çare düşünmek ve önlemeye çalışmaktan çok, her şey olup bittikten sonra topluca ağlama alışkanlığı geçerlidir.Haberler de genellikle "Yine trafik kazasında 20 ölü...', "Yine deprem felâketi", "Yine sel felâketi" şeklinde sürer gider. Oysa önlem alınsa bunların hiçbiri "felâket" olarak yaşanmak zorunda değildir. Nitekim artık Japonya gibi ülkelerde, ABD'nin San Francisco, Los Angeles gibi kentlerinde örneğin, deprem bir felaket olmaktan çıkmıştır. En büyük depremlerde bile ne gökdelenler yıkılır, ne insanlar ölür.Bizde kısa süre önce olan (25 Mart) 5.1 şiddetindeki Erzurum depreminde, her ne kadar iç ve dış siyasetle meşgul olduğumuz için yeterince dikkat bile çekemediyse de çok sayıda ev (tek katlı evler bile) yıkıldı ve 9 kişi öldü, 20 kişi yaralandı.Avukat Hülya Gülbahar deprem konusunda çok ilginç bir anket göndermiş. Soruları cevaplamaya çalışın, bakalım kaç tanesini bileceksiniz.1) Betondan, demirden çalan müteahhitler Körfez depreminde 20 bine yakın yurttaşımızın ölmesine neden olmuşlardı. Depremden sonra sadece Kocaeli'nde 921 ceza davası açıldı. Tamamı sonuçlanan bu davalarda kaç müteahhidin cezaya çarptırıldığını tahmin edebilir misiniz? a) 921 b) 291 c) 828 d) 02) Aynı depremden sonra Adapazarı'nda da 685 ceza davası açıldı... Bunların tümünde yargılanan müteahhitler aynen Kocaeli'nde olduğu gibi suçsuz(!) bulundular. Sadece bir vatandaşımız 10 ay hapis cezasına çarptınldı. Bilin bakalım o, yıkılan binalardan hangisini yapmıştı?a) Adliye b) Hastane c) Okul d) Kendi köy evi3) Yaptıkları binalar çöken müteahhitlere İzmit ve Adapazarı'nın aksine, Yalova'da göz açtırılmadı(!) 20 kişiye mezar olan Pelit Apartmanı'nın müteahhidine öyle ağır bir ceza verildi ki, bu tüm müteahhitlerin korkulu rüyası(!) oldu. Biliyor musunuz bu ağır cezayı? a) 20 yıl b) 30 yıl c) 10 yıl d) 40 milyon lira4) Depremde yerle bir olan binaların müteahhitleri, bırakın cezalandırılmayı, ödüllendirildiler. Örneğin; depremden sonra mahkeme kararıyla uzun süre aranan Uy-Ar İnşaat'ın sahibi Hüseyin Uygun'un arandığı dönemde, şirketi Yalova'da ihale kazandı. Bilin bakalım neydi bu ihale?a) Çadırkent b) Prefabrik konut c) Altyapı d) 8 bin hasarlı binanın onarımı5) Depremden sonra Yalova'da ihale kazanan müteahhitlerin ortak bir özellikleri vardı. Sizce hangisi?a) Hepsi Fenerbahçeli b) Hepsi mühendis c) Hepsi hırsız d) Hepsi Yalova Belediye Başkanı'nın cezaevinden koğuş arkadaşı6) Depremde Yalova MHP İl Başkanı olan Mimar-Müteahhit Erol Tatar'ın yaptığı apartmanda 3 kişi öldü. 45 gün tutuklu kalan Tatar, içerden çıktıktan sonra girdiği bir seçimi kazandı. Bilin bakalım neydi bu seçim?a) Apartman yöneticiliği b) Kulüp başkanlığı c) Muhtarlık d) Mimarlar Odası Başkanlığı7) Bu bina çökmeleri çoğunlukla bizde ve bizden doğudaki ülkelerde meydana geliyor. Bunun tek istisnası, 21 Temmuz 2001'de Londra'da meydana gelen çökmeydi. Olayın kahramanı, kendisine ait 2 dükkanı birleştirip süpermarket haline getirmek için bazı kolonları kesince bina çökmüştü. Londra'daki bu olayın kahramanı sizce hangi milletten olabilir?a) İngiliz b) İrlandalı c) İskoç d) Türk8) Türkiye gerçekten çürük binalar ülkesi. Devlet İstatistik Enstitüsü'nün belirlemelerine göre, ülkemizde hemen yıkılması gereken bina sayısı sizce kaç "bin" olduğunu tahmin ediyorsunuz?a) 7 b) 70 c) 77 d) 700Ben sadece bazılarını bildim, çoğunu ise inanın asla tahmin edemedim. Durumun korkunçluğu tahminler ötesi... Cevapların hepsi (d) şıkkı.Yeni "belediyelerimiz hayırlı olsun. Ceza kanunlarımız ve uygulamalarımız da... Ama Allah korusun yine "Büyük deprem felâketi" manşetlerine ağlamak istemiyorsak aklımızı derhal başımıza toplamamız gerekiyor. Devekuşu gibi yaşanmaz, birilerinin topluma sürü muamelesi yapmasına susulmaz değil mi?