Neden 'Avrupalı' olamayız?

22 Nisan 2004

Danimarka Ulaştırma Bakanı'nın Türkiye'ye gelirken THY yetkililerinin "VIP uygulaması" teklifini reddederek diğer yolcularla birlikte sıraya girmesi doğru mu, yanlış mı?Bu ülkelerde biliyorsunuz Parlamentoya bisikletle gelen bakanlar da var. Onlar halkın arasında olmayı ve devlete çifter çifter makam arabalarıyla ve koruma ordusuyla yük olmamayı tercih ediyorlar. Tercihi bırakın bunu bir uygarlık, eşitlik gösterisi sayıyorlar.Ve üstelik onlar dokunulmazlık gibi bir ayrıcalık da istemiyorlar. Zaten en ufak bir kişisel hatada derhal kendisi istifa eden siyasetçilerin dokunulmazlık zırhına ihtiyaçları da yok. Bazılarının istifayı yeterli bulmayıp "onurunu kaybetmiş siyasetçi" olarak yaşamaktansa ölmeyi tercih ettiğini bile defalarca gördük "yakın tarih"te. Bizimkiler ise dokunulmazlıklarından vazgeçemiyorlar.Neyse... Türkiye'de güvenlik ve zaman açısından devletin zirvesindeki isimlerin VIP ayrıcalıklarını kullanmasının, zırhlı araçla gezmesinin ve hatta kırmızı ışıkta beklememesinin doğru olduğuna inanıyoruz. Bu ülkede liderlerin "güvenlik endişesi olmadan" halk arasına karışmaları ne yazık ki Avrupa'daki kadar kolay değil. Ama... Yine ne yazık ki özel haklar tanınmaya başlandı mı sınır çizilemiyor bizde. Her bakan, her başbakan, bir krallık yönetiminde olduğunu filân zannedebiliyor. 2004 yılı Türkiye'sinde bu "sınırsızlıklar" son hızla devam ediyor. Bir kere makamı ele geçirdiniz mi olay bitiyor.Bana Narınç Ataman tarafından 2 gün önce gönderilen bir 'mail'de Avrupa'dan başka örnekler var. Tam zamanına denk geldiği için bir iki tanesini vermek istiyorum."Beş yıl kadar önceydi. Alman Maliye Bakanı Theo Waigel üç arkadaşı ile havaalanında VIP salonuna gitti.Görevli: "Giremezsiniz" dedi.-Beni tanımadınız mı?-Tanıdım... Maliye Bakanımızsınız.-Öyleyse?-VIP'ye yalnız siz girebilirsiniz. İnsiyatif kullanıp bir arkadaşınızı daha alabilirim... Ama diğerleri giremezler. İmkânsız.Maliye Bakanı kızdı, döndü gitti. VIP görevlisinin kılına bile dokunan olmadı. (Not: Bizde yedi sülâleleri ve ahbapları toplu şekilde VIP'den geçebilir, sorun yok. R.M.)Lothar Spart, Sosyal Demokratların güçlü ismiydi. Baden Württemberg Eyalet Başbakanı iken... 'Çocukluk arkadaşının yatı ile' Akdeniz'de tatile çıkınca... Halk 'Başbakan'ın bu davranışı yanlış' dedi. Lothar Spart 'hatasını' kabul etti.Başbakanlıktan ayrıldı. Bir 'inşaat şirketinde' çalışmaya başladı. (Not: Garip adamlar bunlar da... Bizde hiç önemsenmeyeceği gibi başbakanlar iki işi bir arada da yapar oysa, ne gam? R.M.)John Major Başbakan olunca... Bazı özel eşyalarını bir kamyonla, kendi evinden Başbakanlık konutuna taşımıştı. İngiliz medyası sordu:-Kamyon parasını siz mi verdiniz, devlete mi ödettiniz?İngiltere Başbakanı 'böyle saçma soru olur mu?' demedi. 'Şeyinizin şeyi vermiştir'de demedi (bu benim ilâvem, R.M.). Nakliye firmasının makbuzunu çıkarıp gösterdi:-Tabii ki cebimden ödedim."Bizde bunların lâfı mı olur? Medya ABD'ye, İsviçre'ye, Japonya'ya eşlerinin peşine takılıp diplomatik gezi yapan bakan eşlerinin, gelinlerinin, çocuklarının seyahat masraflarını kimin ödediğini bile sormaz. Onlar da açıklama gereği duymaz. Arkadaş yatlarında gezilir, şirketinde çalışılır, evinde, otelinde kalınır, hediyeleri dağıtılır. Devlet kaynakları (hatta Örtülü Ödenek'ler) babanın malı gibi kullanılır.Daha bu örneklerden çok var. Zaman zaman yazacağım. Biz bu kafaları değiştirmedikçe, alaturka alışkanlıktan bütün itirazlara rağmen sürdürdükçe asla yol alamayız.AB'li olmak sadece yasayla değil, biraz da kafayla olur.İşte fark ortada değil mi?Müstehcen değilmiş!Bu müstehcenlik maddesi de çok enteresan TCK Tasarısında. Mevcut haliyle herhangi bir bilimsel makalenin veya eşcinsellerle ilgili bir haberin, bir şiir veya kitabın müstehcen bulunması mümkün.Birçok yerde yazıldı, ben de yazmıştım hatırlayacaksınız, yazar Meltem Arıkan'ın "Yeter Tenimi Acıtmayın" isimli, Türkiye'de 'ensest' gerçeğini gerçek yaşam öyküleriyle anlattığı kitabı müstehcen bulunarak toplatılmıştı.Şimdi de iyi haber geliyor; Aynı kitabın edebi eser olduğuna karar verilerek satışı serbest bırakıldı. Basında yer almasa, itiraz edilmeyip susulsa müstehcen eser olarak kalacaktı. Güler misin, ağlar mısın?Tasarıdaki ilgili madde düzenlenmezse bu hatalar da sürüp gidecek.Meltem Arıkan'ın 23 Nisan'da (bugün) saat 15'te, Ankara Hoşdere Cad. No:189/B adresindeki KARE Kitabevi'nde yapılacak imza gününde kadın kuruluşları bu maddeyi protesto için ilginç bir gösteri yapacaklarmış. Onu da haber vermiş olayım.Kadın kuruluşları olmasa nereye varacak bu yanlışlar bilmiyorum!

Devamını Oku

Halk "mutlu" da bunlar kim?

20 Nisan 2004

Biliyorsunuz kısa süre önce "Türk insanının mutlu, halinden ve verilen hizmetlerden memnun" olduğunu gösteren bir araştırma sonucu açıklandı... Sorun yok. Hepimiz bir sevindik, bir sevindik... Ama o da ne, yağan yüzlerce 'mail'in her birinde ayrı bir mutsuzluk hikâyesi var. Bunlar da kim? Nerede yaşıyorlar?Bakın, İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Fakültesi'ni bitiren, iyi derecede İngilizce bilen, bilgisayar programlan konusunda uzmanlık derecesinde bilgi sahibi; Finans Sistem Uzmanlığı, İleri Microsoft Office Sertifikası, İşletme Elemanı Yetiştirme Sertifikası almış bir okurumuz (ismi ve adresi bende saklı, iş vermek isteyene derhal gönderirim) ne diyor:"Ben bu ülkeyi sevmiyorum. Ülkemi bu hale getirenleri sevmiyorum desem daha doğru olur. Kimse de bana şehit kanları üzerinden siyaset yapıp vatan haini olduğumu söyleyemez.Geçen ay elektrik faturası-kira-su-telefon derken cebimde 10 milyon kaldığını fark ettim. Bu parayla 4 gün idare etmem gerekti. Oturdum hesap yaptım. Her gün makarna yiyecektim ve yol parası vermemek için finans eğitimime katılmayacaktım. O esnada VATAN gazetesinin 250 bin lira olduğunu ve 4 gün için 1 milyon TL gerektiğini bile hesapladım. Eskiden kızardım insanlar neden gazete okumuyor diye ama o gün anladım her şeyi. Ben belki 10 milyonla 4 gün yaşayabilirim ama 5 kişilik aile asgari ücretle 1 ay nasıl yaşayabilir? (....) Özgeçmişime bakın, bu özelliklere sahip biri işsiz kalabilir mi? Sanırım tek kurtuluşum yurt dışına kaçabilmek!"İkinci mektup Nevzat isimli emekli okurumdan (çocuklarından dolayı soyadını vermiyorum);"Ruhat Hanım, ben bir SSK emeklisiyim, ayda son artışla (32 milyon gibi büyük! bir rakam) maaşım 365 milyon oldu. Belediyeden kiraladığım küçük bir büfem var. Anadolu Üniversitesi'nde okuyan bir kız, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi'nde okuyan bir erkek çocuk sahibiyim. Sayın Başbakan 5 milyar 800 milyon TL. ile geçinemezken bu ülkede benim gibi ek iş yapan emeklilerden Hükümetimiz efendimiz 43 milyon 500 bin TL gibi önemli bir kesintiyi neden yapıyor? Bizim gibi mütevazı geliri olan insanlar buna nasıl katlansın? Ek işle kazandığını devlete mi ödesin? Lütfen konuyu gündeme getirin belki hiç değilse muhalefetin dikkatini çeker de bir şeyler yaparlar." (Devam edecek...)İspanyollar onu İspanyol sandı!Masada 9-10 kişiyiz. Kadınlı erkekli yedi İspanyol ve üç Türk. Bizim dışımızdakilerin hepsi müteahhit çünkü Çırağan Otel'de yapılan uluslararası bir müteahhitler yemeğindeyiz. Bu davete katılma nedenimiz yabancı müteahhitlerle konuşup yabancı firmaların Türkiye'ye yatırım yapma niyetinde olup olmadığını, değillerse nedenini kendi ağızlarından dinlemek... Ama sonuçta anlaşıldı ki birçok ülkeden kalabalık bir grup Türkiye'yi görmek ve fikir edinmek üzere gelmişler.Türk Müteahhitler Birliği de onlara güzel bir tanıtım programı hazırlamış. Neyse, masadaki neşeli İspanyol grubuyla boğa güreşinden, flamenko dansından başlayıp futbolla ve Türkiye'nin görülecek yerleriyle süren bir sohbete dalmışken muhteşem bir kadın sesi duyuldu mikrofonda.Ama gerçekten öyle böyle değil, anlatması hiç mümkün değil... Yan yana iki salon var ve biz sütunların arkasına düşen bir masada olduğumuz için söyleyen sanatçıyı da göremiyoruz. Zaten canlı müzik yapılan mekânlara pek gitmediğimiz için görsek de tanımama ihtimalimiz var. Su gibi akıyor mu desem, bülbül gibi şakıyor mu desem bilmiyorum, o büyüleyici sesiyle İspanyolca şarkılar söylemeye başladı.Masadakiler "İspanyol mu?" diye sorarken o İngilizce parçalara geçti. İngilizcesi de en az İspanyolca kadar iyi... "İngiliz de olabilir" dedik bu defa. Ben atıldım "Türk de olabilir, bizim çok iyi şarkıcılarımız var"... İspanyollar hafif alaycı, inanmaz ifadelerle gülümseyerek dinliyorlar sarkıları. Ben de içimden 'böyle söyleyen bir tek sanatçı dinledim şimdiye kadar; Ece' diye düşünüyorum. Moda Klübü'nde senelerdir hafta sonları sahneye çıkan (bildiğim kadarıyla öyle) Ece Berker. Her dilden şarkıyı bu kadar güzel söyleyen bu ses olsa olsa Ece olabilir.Biraz sonra sütunun arkasından göründü vee... Yanılmıyorum o. Gururla "Evet, evet o Türk" diye bağırmışım. İspanyollar yüzlerinde gülücükleriyle kaldılar öylece. Ece masaların arasından geçti, bizim masaya geldi ve ben kulağına kısaca kendisini İspanyol zannettiklerini fısıldayıverdim. Döndü ve masadakilerle İspanyolca konuşup espriler yaptı birkaç dakika.Sonra gülerek Türkçe şarkılarıyla uzaklaştı yanımızdan. Hepsini zerafeti, sesi, konuşmasıyla hayran bırakarak. Sanatın bir ülkenin tanıtımında ne kadar önemli olduğunu o İspanyolların yüzünde okudum ben. Ve Ece'yle gurur duydum. Keşke bu gerçek sanatçılarımız sık sık tv programlarına çıksalar da onları herkes dinleyebilse!

Devamını Oku

Medyanın "şey"i

19 Nisan 2004

Yani hatası... Bu şey dediğimiz şeyleri yalnız siyasetçiler yapmıyor, medya da ortak oluyor. Oysa medyanın şeyi, yani görevi şeyleri şey etmek yani her seferinde hataları onaylamak değil, ortaya çıkarmak, düzeltmek, denetleme görevini yapmaktır. Ki örneğin Bekir Coşkun bunu şahane bir şekilde yapmıştır.Ama sonra Pazar günü bakıyoruz Murat Bardakçı Osmanlı padişahlarının mektuplarında veya konuşmalarında ağızlarını ne kadar bozduklarını bize örneklerle göstererek Meclis Başkanı'nın "Şeyini şey ettiğimin şeyidir" sözünü mazur göstermeye çalışıyor.Bülent Arınç bu sözü söyler söylemez ortalık birbirine girmiş, olay fazla büyütülmüş. Oysa çok önemli bir şey unutuluyormuş. Tepesi atan devlet adamlarının "lâfını sakınmaması" bizde bir gelenekmiş. Ve aslında sonuç olarak Meclis Başkanı'nın sözü Osmanlı padişah ve vezirlerinin konuşmaları yanında çok zarif kalırmış.Çok teşekkürler Sayın Bardakçı, almayalım. Osmanlı dönemindeki yanlışları, 100 ya da 500 yıl önce yapılan hataları bize hap gibi yutturmaya kalkmayın. Ben sizin tarih bilginizi, araştırmalarınızı takdir eden bir meslektaş ve okurum ama bunu değil.Köklerimizi inkâr etmiyoruz ama o Osmanlı'ydı, eski, köhnemiş alışkanlıklar ve sistemler üzerine kurulmuş, babadan oğula geçen, eğer bir ilerleme, gelişme yaşanmışsa sadece padişahın kişiliğine bağlı olarak ve tesadüfen yaşanmış olan bir yönetim tarzıydı. Kusursuz olsaydı değiştirmek için bütün millet canını ortaya koyarak çırpınmazdı.O değişim yaşanmış, çağdaş bir ülke, bir yönetim şekli ortaya çıkmış. Ve şu anda Avrupa'ya dahil olmaya çalışan bir toplum var. Meclis Başkanı tamamen ve halkın oylarıyla seçilerek Türk milletini temsil ettiğine göre ağzından çıkan sözler de onu temsil eder. Yani padişahın değil, milletin sesi ve sözleridir.Ayrıca Osmanlı döneminde iletişim herhalde (!) bugünkü boyutlarında değildi, bugün Türk Başbakanı veya Meclis Başkanı öksürdüğü zaman yankısı anında yabancı TV ve dergilerden geliyor. Üç gün sonra Time'da okuyorsunuz. Ve yine ayrıca Meclis Başkanı bu sözü medyanın önünde söylemiştir, sadrazama veya bir sefirin mektubuna cevap olarak değil. Yapılan "lâfını sakınmamak" filân değil, düpedüz en galiz şekilde küfretmektir. Hem de kime? Önemli olan bir başka nokta bu; Kime?Onun için almayalım. Kimse bize 2004 yılında bu tür vahim hataları hoş ve kabul edilebilir göstermesin. Edilmesi mümkün değil zira!Türk doktorların başarısı!Bizim doktorlanmızın dünyadaki en son teknolojiyi ve tıp gelişmelerini nasıl dikkatle izleyip uyguladıklarını yazmıştım. Dr. Cengiz Aslan'ın "yakın gelecekte hangi ilaçların en yaygın olarak kullanılacağı" ile ilgili açıklamaları yabancı dergilerde aylar sonra yer almıştı.O kadar "iyi"ler yani. Benzer çalışmalar başka doktorlarımız tarafından da yapılıyor, tıptaki son metodlar, yenilikler bizde de uygulanıyor.17 Nisan Dünya Hemofili Günü'nü 19 Nisan'da İş Sanat Kültür Merkezi'nde bilimsel ve sosyal bir programla kutlayan Türkiye Hemofili Derneği hemofili tedavisinde çığır açacak olan "gen nakli"ndeki gelişmeleri de tartıştı. Bu konunun en uzman isimlerinden biri, Derneğin Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Zülfikâr hemofilinin kanda bulunan ve pıhtılaşmayı sağlayan maddelerin eksik olduğu, genetik yolla geçen ve erkek çocuklarda bulunan bu hastalığın bir "kanama ve pıhtılaşamama hastalığı" olduğunu ve Batı ülkelerindeki hemofililerde sakatlık oranı yüzde 2'lere inmişken bizde yüzde 59 civarında olduğunu söylüyor.Hemofili hastalarına yaygın olarak tedavi imkânı sunmanın ise ancak "sosyal güvenlik kurumlarımızın sağlayacağı ilâç ve tedavi olanaklarıyla, Sağlık Bakanlığı'nın hazırlayacağı hasta merkezli yasalar" sayesinde olabileceğini vurguluyor.Gelişmeleri ve eksikleri Sağlık Bakanlığı da doktorlarımız kadar ilgili ve sorumlu şekilde izliyor mu acaba?Cezacı gazeteciYakında benim adım da "Cezacı gazeteci"ye çıkacak, kaptırdım kendimi iyice ama gerçekten dayanamıyorum artık, sabrım taştı. Cinim tepeme fırlıyor.Hâlâ çıkaramadılar şu yasalan. Uzadıkça uzuyor, daha bunun diğer Komisyon'u var, Meclis'i var.Mavi Tren'in biçtiği okul minibüsüne bakın; 7 genç ölüyor. Yaşları 15-17... Yetişmişler artık, o güne kadar bütün hayatları da okuyarak, çalışarak geçmiş.Ve sonra... Son... Kitaplar bir tarafa, çantalar başka tarafa saçılmış. Arkadaşları ağlayarak topluyor.Kaza değil, CİNAYET.Siz yarın unutun, ben unutmayacağım.O yavrular, sevgili gençlerimiz, canlarımız geri gelmez ama sorumluların cezalandırıldığını görmek istiyoruz.Kan ağlatmayın içimizi... "Adalet'in anlamını verin bize. Geçitin sinyalinin, bariyerinin olmamasının sorumlusu kimler ise; TCDD, Belediye, Trafik... Onların başındaki kişilerin ve minibüsün şoförünün en ağır hapis cezasına çarptırıldığını gösterin.O anaların, babaların verdiği 15-20 yıllık emeğin, tabut başında döktükleri gözyaşlarının hiç mi anlamı yok?Hemzemin geçitlerde 12 yılda 230 kişi ölmüş, daha kaç kişinin, kaç gencimizin ölmesini bekliyorsunuz?

Devamını Oku

Şiddeti savunmanın bedeli!

17 Nisan 2004

Adı "tecavüzcü hoca"ya çıkmış. Kendisi ağzıyla TV programlarında söylüyor, bunun suçlusu olarak da parmağıyla beni işaret ediyor. Aynı programda "daha önceki sözlerinin yanlış anlaşılmış olabileceğini, yorum hatası yapmış olabileceklerini" de anlatıyor. İlk defa ona hak veriyorum, Prof. Doğan Soyaslan çok haklı, sözleri yanlış anlaşıldı, çünkü yanlıştı. Basın Kulübü'nde karşısında bulunan kadın gazeteci ve hukukçulara "Çekilin önlerinden, kadınlar tecavüzcüleriyle evlensinler" diyen, hukuka törelerin yön verebileceğini anlatıp "Ama töreler var, ne yapalım, şimdi o kanunları koysanız uygulayamazsınız" diyen, Akşam gazetesindeki röportajında "Ben olsam evlenir, haydi hayırlısı derdim" diyen kendisiydi. Rüzgârda eteği uçuşan bir kadına "hayasız" diyen de yine kendisidir. Aile içi tecavüzü o da savunuyor muydu bak bunu hatırlamıyorum ama birlikte yasa hazırladıkları diğer profesör savunuyordu.Şimdi bu hazırladıkları kanunların (taciz, tecavüz ve kişilik haklarına her türlü saldırı ile ilgili) tamamının TCK Alt Komisyonu'nda, bütün tehdit ve sindirmelere rağmen, değiştirilmesinden sonra Soyaslan'ın görüşleri de değişiverdi, üslûbu yumuşayıverdi. "Biz zaten öyle demek istememiştik, yanlış anlaşıldık" diyor şimdi.Benim anlayamadığım, açık açık tecavüzcülere af isteyen birinin, öğrencilerinin taktığı "tecavüzcü hoca" isminin suçunu bana yüklemesi. Ben ne yaptım? Sadece konuyu gündemde tutmaya, yapılan ve yapılmak istenenlerin unutulmamasını sağlamaya çalıştım. Böyle bir lâkap takılmışsa tek sorumlusu yukarıdaki sözleri tekrarlayıp duran kişinin ta kendisidir.Kurtarın!Dünkü gazetelerde 10 yaşında tecavüz edilen ve 12 yaşında babası tarafından tecavüzcüyle evlendirilmesi istenen kız vardı. Tecavüzcü 18.5 yıl hapse mahkûm olmuş, baba tecavüzcüyü ve kendi namusunu(!) kurtarmaya çalışıyor, daha 12 yaşındaki çocuk ise yalvarıyor "Ben okumak istiyorum, bu adamla da evlenemem, ne olur beni kurtarın"...Doğan Soyaslan acaba hâlâ bu haksızlığın önünde duranlara "Çekilin oradan" mı diyor, yoksa artık kesin kanunlar ve kızların derhal o evlerden alınarak gönderileceği, terapi görüp, hayata kazandırılacağı SIĞINMA EVLERİ'nin acilen hazırlanması gereğine mi inanıyor?Alt Komisyon birçok maddede istenen olumlu değişiklikleri tamamladı. Zaten artık "tecavüzcüyle evlendirilme" maddesi ortadan kalkmş durumda. Tabiî Meclis'ten geçtiği takdirde. Namus cinayetlerinde ve diğer suçlarda ise "haksız tahrik" maddesi "haksız eylem" haline çevrildi. Hukukçular "bahçesinden erik çalan çocuğa tecavüz eden adama bile haksız tahrik indiriminin uygulanmaya çalışıldığını hatırlarsak konunun önemi ortaya çıkıyor" diyorlar. Hele cinayette, ölenin bu "haksız tahrik" veya "eylem" her ne ise, gerçek mi yalan mı olduğunu açıklaması mümkün değil.Komisyonun daha fazla zaman kaybetmeden namus cinayetlerini "Nitelikli insan öldürme" maddesinde "kan davaları"nın yanına eklemesi gerekiyor!

Devamını Oku

Devlet STK'lara yardımı neden kesti?

16 Nisan 2004

Amerika'da veya Avrupa ülkelerinde üniversiteye girmek isteyen gençler artık öğrenmeye başladılar işin sırrını. Eğer daha önceki eğitimleri sırasında bir sivil toplum kuruluşunda çalışmışlarsa buna ilaveten kültür, sanat, spor faaliyetlerinde bulunmuşlarsa şansları epeyce artıyor.Ama en önemlisi STK'lar. Çünkü bu kuruluşların toplumun can damarı olduğunu ve her bireyin onların çalışmasına destek vermesi gerektiğini batı ülkeleri iyi biliyor.Salı günü Ankara'da Türk Kadınlar Birliği toplantısından sonra derneğin başkanı Avukat Sema Kendirci'yle kısa bir sohbet yaptım. Onun birçok konuda üzüntüleri olduğunu, bu üzüntülerin de devlet ve medyanın ilgisizliğinden kaynaklandığını biliyordum.IMF istemiyor mu?Önce sivil toplum kuruluşlarının maddi sıkıntılarından söz ederek başladı konuşmasına. 2003 yılında STK'lara devlet bütçesinden ödenek vermeyi kestiklerini anlattı. Hangi nedenle kestiklerini sordum, "IMF istemiyor"muş.Peki Avrupa ülkelerinde nasıl çalışıyor bu kuruluşlar, oralarda ödenek veriliyor mu? Kendirci bu soruya "Avrupa'da hepsi hem devlet bütçesinden hem de yerel yönetimlerden destek alıyorlar" cevabını verdi ve devam etti:"Bütün dünya sivil toplum kuruluşlarını güçlendirmeye, biz zayıflatmaya çalışıyoruz. Devletin görevi güçlendirmektir." 'Bütün derneklere maddi destek vermesi zor olmaz mı devletin?' diye sordum çünkü birçok sivil toplum kuruluşunun hiç ödenek almadıklarını daha önce duymuştum. TKB Başkanı; her kuruluşa olmasa bile, yaygınlığı (çok sayıda şubesi) ve gücü olan, etkin faaliyetleri görülmüş kuruluşlara, derneklere, sığınma evlerine mutlaka devlet bütçesinden destek verilmesi gerektiğini, bu kuruluşların çoğu kez devletin elini uzatamadığı olay ve vatandaşlara ulaştığını, sorunları çözdüğünü, sığınma evi ve çocuk yuvalarını izleyerek dışardan denetleme görevi yaptığını, yasaların değişme aşamasında olası hataları önlediğini anlatarak "TKB gibi kuruluşların farklı bir statüsü var, onlar sundukları proje ölçüsünde bütçeden pay alır" dedi.Olay kısaca şu; Örnek olarak aldığımız, önemli bir tarihi geçmişi olan, İsmet İnönü'nün son konuşmasını bu Birliğin Genel Kurulu'nda yaptığı TKB, 1960'lı yıllardan başlayarak devlet desteği almış. 1996 ile 2003 yılı arasında da almış (ki 'miktar önemli değil, az da olsa razıyız' diyorlar çünkü hiç değilse bilgisayar, toplantı salonu kiralama gibi ihtiyaçlar karşılanıyor) ve sonra aniden ödenek kesilivermiş.Oysa "Birleşmiş Milletler Şiddetin önlenmesi Anlaşması"na göre devletin böyle bir mecburiyeti var. Ayrıca 1998 yılında (Hasan Gemici döneminde) bu konuda Bakanlık'la imzalanan bir anlaşma da mevcut. Benim asıl anlayamadığım nokta şu; Türkiye'de tasarruf tedbirleri neden hep yapılmaması gereken yerlerde yapılıyor?Sivil toplum kuruluşları, özellikle kadın demeklerinde, şehit ve gaziler ile eşlerinin yol ve demek ödeneklerinde veya bir gazinin takma bacaklarında? Başbakan Erdoğan, Devlet Bakanı Güldal Akşit ve en azından Meclis'teki kadın milletvekillerinin en kısa zamanda BM Anlaşması'nı da hatırlayarak bu konuya eğilmeleri gerekiyor.Bayan Sezer'le karşılaşmaAnkara'daki toplantıda Cumhurbaşkanımızın eşi Semra Sezer'le tanıştığımı söyleyince annem hemen sordu; "Sesini duydun mu bari?" 'Duydum tabii' diye cevap verdim, "Keşke teybe alsaydın da biz de duysaydık" dedi. Gerçekten de merak ediyordu annem. Kendisi gibi öğretmen olduğunu biliyor ve bir konuşmasını duymak için sabırsızlanıyordu.Ben şanslıydım, onun "kadına uygulanan şiddetin önlenmesi, insan haklarının önemi ve Türkiye'de bu konulardaki yanlışların eğitimle giderilebileceği"ni anlattığı çok güzel hazırlanmış konuşmasını dinlemiştim.Zarifti, ses tonu, konuşması güzel ve inandırıcı, kıyafeti ise çok sade ama kusursuzdu. Onu beğendim ve herkesin, bütün toplumun daha çok görüp duyamamasına, güzel ve eğitici konuşmalarını dinleyememesine üzüldüm. Ne büyük bir fark yaratabilirdi isteseydi...

Devamını Oku

Nasıl bir Meclis?

15 Nisan 2004

Eğer o Meclis'in içinde büyümüş, koridorlarının her santimetrekaresini ezberlemiş ve 20-30 yıl öncesinin siyasetçilerini tanımış olmasaydım belki bu kadar acı gelmezdi bana...Hiç esprisi yok, hiç... Sadece çok acı. Artık "bu kadarına" katlanamayacak kadar acı.Türkiye'nin 'en saygın olması gereken' kurumunun, Büyük Millet Meclisi'nin başkanı kendisine sorulan soruya "Şeyini şey ettiğimin şeyidir" cevabını veriyor. Ve aslında biz hepimiz, bu üç farklı "şey" in her birinin ne olduğunu gayet iyi biliyoruz. Eğer gerçekhaliyle söylenseydi ki söylenmiş sayılır, bundan daha galiz bir küfür olamazdı.Tabii ki, özellikle son iki yıldır sık sık görerek alıştığımız gibi, bir saat sonra "maksadını aşan üslûp" özürü gelmiş Başkan'dan.Bülent Arınç'ın, bir Meclis Başkanı'nın (veya benzer konumlardaki siyasetçilerin) sebep ne olursa olsun maksadını aşamayacağını, sıradan insanlar gibi davranamayacağı, Meclis'i, koca bir ülkeyi temsil ettiğini unutamayacağını hatırlaması gerekiyor.Hemen arşivlere girip araştırsın, bakalım Türkiye tarihinde bir Meclis Başkanı hiç böyle bir hata yapmış mı? Bu kadar kolay unutan, bu kadar 'sınırları, değerleri belirsiz', böylesine kolay bağışlayıp, kabullenip, alkışlayan bir millet olunca karşısında artık yapılabiliyor demek ki!Siz nasıl hissediyorsunuz?Nasıl? Nasıl? Vatanınızın her alanda bir cehenneme dönmesi; çocuk yuvasından diskoteğine, sokak ortasından hastanesinden Meclis'ine hiçbir yerde hiçbir kuralın olmaması, çocuk ve kadınlara tecavüz edilip gençlerin öldürülmesi, bu olmazsa intihar etmeleri ya da uyuşturucu kaçakçılarının pençesine düşmeleri size ne hissettiriyor?Ne trafikte, ne sinemada, tiyatroda, restoranda ve hatta evinizde güvenliğinizden emin olmamanız nasıl bir duygu veriyor?Korku?.. Kaçma?.. İsyan?.. Nefret?.. Her şeyden, insanlardan, insanlığından nefret?? Hepsi?Allah kahretsin, bana hepsini veriyor... Ya size?Hiçbir suçun hakkıyla cezalandırılmayacağını bilmek, aksine cezaların arttırılması ve suçluların hakkıyla cezalandırılmasını isteyenlerin, cezalandırıldığını görmek ne hissettiriyor?Bu ülkenin yönetimine talip olanların görevi sadece AB'yi, Kıbrıs'ı, ekonomiyi düşünmek değil... Gezmek, tozmak, küfretmek hiç değil, vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktır.İşte devlet tümüyle ellerinde. Belediye, asker, polis, her birim emirlerinde... İnsanların can ve mal güvenliğini sağlamak için daha ne bekliyorlar? Ceza yasalarını bir an önce düzeltmek, her kim olursa olsun herkese eşit şekilde uygulamak, adaleti işletmek için ne bekliyorlar? AB, Kıbrıs, ekonomi vs. önemli de bunlar değil mi yoksa?Hâlâ sormayacak, sessiz topluluk olmayı sürdürecek ve susacak mısınız?Susun o zaman... Cehennemden de şikayetçi olmayın.Biraz sıcak... O kadar!Not 1: Beyoğlu'ndaki barda öldürülen gencin katillerini arkadaşları karanlıkta görmemiş olabilirler. Ama kulübe gelenlerin isimleri kayıtlı, olay saatinde çıkanlar belli. Kulüpte 'bodyguard'lar var, bu cinayetin sorumluları en kısa zamanda yakalanıp en ağır şekilde cezalandırılmazsa hiç kimseden adalete ve polise güvenmeyi beklemesinler. Bu olaylar artarak sürecektir.Not 2: Sevgili okurlar, anons ettiğim sivil toplum kuruluşları ile ilgili yazım yarına kaldı. Gecikmeden dolayı özür diliyorum.)

Devamını Oku

Sessiz toplumun sessiz kahramanları!

15 Nisan 2004

Gerçek gazeteciler, her türlü sıkıntısını, tehlikesini göze alarak görevini "anlamıyla" yerine getirmeye çalışanlar için gazetecilik kolay bir meslek midir? Zorluklarını ve keyfini terazinin iki kefesine yerleştirdiğinizde acaba hangi taraf ağır basar? Zorlukları ise, alınan keyif bütün o yaşananlara değer midir?Bunlar, mesleğin cefasını çekmiş bir gazeteci olarak zaman zaman aklıma gelir. 28 Nisan'da Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nin Genç Gazeteciler Kulübü ne davetliyim... Sanırım onlarla paylaşacağım çok şey olacak.Salı günü, keyfin ağır bastığı bir gündü. Ankara uçağına giderken Atatürk Havalimanı'nın kapısında karşılaştığım sinir bozucu kadın polise, epeyce 'hava boşluğu' yaşanan ve beni fazlasıyla korkutan uçuşa rağmen hiçbir şey mutluluğumu gölgeleyemezdi. Ankara'ya, Cumhuriyet'le yaşıt, Türkiye'nin 'kadın haklarını korumak üzere kurulmuş' en eski kadın derneği olan Türk Kadınlar Birliği'nin "80. Yıl Ödülü"nü almak üzere gidiyordum. Ve bu düşünce bile gözlerimin mutlulukla yaşarmasına yetiyordu. Sıradan bir ödül değildi bu, en önemli sivil toplum kuruluşlarından birinin, "80 yılın anlamını" yüklediği, basında kadın haklarını en iyi savunan yazarlara lâyık gördüğü bir ödüldü ve sadece 2 gazeteciye verilecekti; bana Zeynep Oral'a... Zeynep, Çin'de olduğu için ödülünü alamadı ama ben buradaydım ve en önemli gazetecilik misyonum 'Türk kadınının insan haklan ve eşitlik" konusunda 17 yıllık çalışmalarımın, bu konunun 'ustaları'nca takdirini gösteren ödülü almaya uçarak (gerçek ve mecazi anlamında) gittim. Cumhurbaşkanı Necdet Sezer'in eşi Sayın Semra Sezer'in de katıldığı toplantıda, Türkiye'nin her köşesinden gelen kalabalık bir topluluğa; ODTÜ'nün uluslararası üne sahip Sosyoloji Profesörü (aynı zamanda BM'in Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi Şiddet Raportörü) Yakın Ertürk, TKB Başkanı Avukat Sema Kendirci ile birlikte 'Cumhuriyet'ten günümüze Türkiye'de kadınlara karşı yapılan ayrımcılık, insan hakları ve gelişmeler' konusunda açıklamalar yaptık. Ne acıdır ki, bu zaman içinde bazı konularda zorla, zorlukla elde edilen haklara rağmen, bugün Türkiye'de kadınların hâlâ Cumhuriyet döneminde karşılaştığı zorluk ve haksızlıkların çoğunun 80 yıl sonra aynı şekilde sürmekte olduğu da vurgulandı bu konuşmalarda."Demokrasi savaşçısı"Başkan Sema Kendirci'nin, akıcı ve baştan sona irticalen yaptığı muhteşem konuşmayı hayranlıkla dinledim. Onlar beni sunarken ve ödülümü verirken; 'Türk basınının cesur kalemi", "Yiğit, gözüpek demokrasi savaşçısı", "Yılmaz bir kadın hakları savunucusu" gibi tanımlar kullandılar ama bence bütün güzel sözlere, tanımlara asıl lâyık olan, bu çalışkan, iyi yetişmiş, aydın ve herkes uyurken "kuş uçsa gözden kaçırmadan izleyen ve anında tepki veren, önlem alan" kadınlardı. Türkiye'de yasa yapıcıları, medyayı, siyasi gelişmeleri tüm detaylarıyla takip ediyor ve bugün olduğu kadar gelecekte de topluma sorun yaratacak olaylan önlemek için derhal harekete geçiyorlardı.Toplantıdan ve ödül töreninden sonra dinleyicilerin çoğuyla konuştuk; "Ben TKB Çanakkale Şubesi Başkanı'yım", "Ben Edirne ...", "Ben Bursa ..." Konya, İstanbul, Adana, Antalya ... Onlar her yerdeler... Hayatını ezilen, yasalar karşısında güçsüz bırakılan ve bu nedenle kolayca şiddetle, şiddetin her türlüsüyle karşılaşan kadınlara adayan, sorunlarının çözümü için uğraşan yüzlerce kadın.Ve Ceza!Sessiz toplumun sessiz kahramanları... Eğer benim de verecek ödüllerim olsaydı onların hepsini bu kahramanlara ve Türkiye'nin kadın hukukçularına, toplum sorunları için öne çıkan tüm sivil kuruluşlara verirdim.İstanbul'a dönüşte 'mail'lerimin üstünde gazetemizin hukuk bürosundan gelen uyarı notlarını buldum. TCK Tasarısı ile ilgili olarak yazdığım "Tasarı Değil Skandal", "Edep Törelerine Karşı Suçlar" ve "Takıntılı Profesör" başlıklı yazılarım için açılan davalarda manevi tazminata hükmedildiğini, kararın temyiz edildiğini, bununla birlikte icranın durdurulması için 44 milyar 280 milyon + 10 milyar TL bedelli banka teminat mektubunun acilen hazırlanması gerektiği bildiriliyordu.Türkiye'de hak savunmak, doğruları savunmak, toplum yararına çalışmak değerli ödüller getirebiliyordu ama her iyi ve doğruya yapıldığı gibi ağır bir bedeli de vardı. Terazinin hangi kefesi daha ağırdı acaba? Hiç düşünmeden veriyorum cevabı; Keyfi ve gururu. Ne mutlu bana, Mayıs ayında çok değerli bir ödül daha alacağım!Yarın: Sivil toplum kuruluşlarının devlet desteği nasıl kesildi?Not: Sevgili okurlar, dün haberini verdiğim hasta genç ne yazık ki vefat etmiş. Babası arayarak haber verdi, ilgilenen okurlarıma teşekkür ederim.

Devamını Oku

Başbakan sözünü tutacak mı?

13 Nisan 2004

Bu sorunun cevabı "Elbette bir başbakan verdiği sözü tutar" olmalı biliyorum ama Türkiye'de "öncelikler" hep başka nedenlerle son sıralara atılır, onun için değinmeden geçemeyeceğim. Başbakan Tayyip Erdoğan Şehit ve Gaziler Günü'nde "Onları sadece bir tek günde hatırlamamalıyız" demişti ve ben de bu sözü pek beğenmiştim. O gün, yazımda da "Haydi, hep beraber gidelim" diye çağrıda bulunduğum 18 Mart 2004 günü Pendik Merkez Camii'ndeki şehit ve sonradan yaşamını kaybeden gaziler için yapılan mevlüde gittim. Yakınlarıyla birlikte dua ettim, onlarla konuştum. Ne yazık ki beklediğim, kapılardan taşan bir kalabalık göremedim ama olsun, büyük bir huzur ve mutluluk duydum orada olmaktan... Daha sonra Türkiye Muharip Gaziler Derneği'nden bir faks geldi."Ruhat Hanım, biz gaziler Anayasa'mızın 61. maddesinde yazılı 'Devlet, Harp ve Vazife Şehitlerinin Dul ve Yetimleri ile Malûl ve Gazileri korur, toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesini sağlar' hükmüne ve 1005 sayılı kanunla gazilere verilen haklara dayanarak bu sözlerin tutulmasını istiyoruz. Bunu en tabii hakkımız olarak görüyoruz. Madem ki bir hukuk devletinde yaşamaktayız, her şeyden vazgeçtik bize kanunlar gereği verilen hakların kararnamelerle geri alınmasını içimize sindiremiyoruz' diyorlar.Kanuna göre gazilerin devlet hastanelerinde ücretsiz tedavi edilmesi ve ayrıca katkı payı vermeyecekleri belirlenmiş. Buna rağmen "SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı, sosyal güvenceden mahrum" gibi gruplara ayrılarak bazılarının şartları zorlaştırılmış. Şu anda ise polis kuvveti ile gazilere askerlik şubelerince verilen sağlık karneleri toplatılıyormuş.Geçen yıl İstanbul Belediyesi tarafından gazi eşlerine verilen ücretsiz seyahat kartları da kaldırılmış. Oysa çoğu artık fazlasıyla yaşlı olan gazilerin ilaç, hastane işlerini takip eden ve geçim sıkıntısını gidermek için kendileri de çalışan gazi eşlerinin bu kartlara ihtiyacı var.Düşünün, borcu bir yıl içinde 38 milyar dolar artan bir ülkede yönetimler üç beş gazisinin ve onların ailelerinin rahatını sağlamaktan kaçıyor. Onları geçim sıkıntısı içinde yaşatıyor, 29 Ekim'ler ve Şehitler Günü dışında hatırlamıyor. Ellerindeki sağlık karnelerini ve seyahat kartlarını zorla alıyor.Dernek binaları bile kira ve bunu ödeyecek paraları yok, onlara ayrılmış küçük de olsa bir fon yok. Araçları yok. Bunca lüzumsuz harcamanın yapıldığı ülkede kısıntı onların sağlık karnesinden, kartından, maaşından sağlanıyor. Başbakan Tayyip Erdoğan verdiği "hatırlama" sözünü tutacak mı, sabırsızlıkla bekliyorum.Bu ne değişiklik?Geçen Cumartesi akşamı TRT1'de yapılan "Tartışıyorum" isimli programda töre cinayetleri ve TCK değişiklikleri tartışıldı. Ne yazık ki geç haber verildiği (2 gün önce) ve önceden verilmiş sözüm olduğu için katılamadım. Eve döndükten sonra geç vakit TV'yi açtım, tesadüfen Prof. Doğan Soyaslan konuşuyordu. O kısa süre içinde duyduklarıma göre düşünceleri çok değişmiş. Daha bir kaç ay önce TV'lerde "Çekilin önlerinden, kadınlar tecavüzcüleriyle evlensin" diyen, kadınların özellikle Doğu ve Güneydoğu'da mevcut kanunlar yüzünden her türlü mağdur oldukları hatırlatıldığında "Ama töreler var" diyen profesör şimdi gayet yumuşak bir şekilde kanunların toplumun beklentisi yönünde çıkacağını söylüyor ve güvence veriyor.Bizim hafızamız zayıftır, unutuveririz. Benim unutmamamın sebebi bu sözlerin bana açtıkları dava dilekçesine girmiş olması. Ve bu "değişim"ler gerçekleşene kadar defalarca yazmış olmam. Yine de... Komisyon kanunlarda beklenen değişiklikleri yapsın da her şeye razıyız. Yeter ki "suç cezayla önlenmez", "kadınlar için tek kurtuluş tecavüz edenle evlenmektir", "namus cinayetlerinde töre baskısı, tahrik, indirim nedeni sayılmalı" gibi baştan başlayıp topluma yayılan çağ dışı, yanlış anlayışlar da değişsin. Kabul edilmesin. İzleyince çok duygulandım, çok...Dayanamıyorum!İşte bu "hasta genç" haberlerine dayanamıyorum. Çapa Tıp Fakültesi'nde Okan Sönmez isminde 20 yaşında lösemi hastası bir genç yatıyormuş. Hayatta kalmak için her gün en az iki ünite trombosite ihtiyacı olan Okan'ın kan grubu BRH(-) olduğundan ailesi kan verecek donör bulmakta zorlanıyormuş. Sevgili okurlarım, babası onu yaşatabilmek için varını yoğunu ortaya koymuş, o babanın sıkıntısını, acısını düşünün.Eğer kanınız uyuyorsa 0535-744 87 10 numaralı telefondan Hayrettin Sönmez'e ulaşın. Birkaç dakikada kan vermek sizin için fazla bir şey değiştirmez ama onun için? O baba ve ana için çok şey değiştirir. Lütfen kayıtsız kalmayın!

Devamını Oku