Avrupa "bizden çok" endişeli!

4 Nisan 2004

Ülke olarak başımız dertten kurtulmadığı için toplumsal sorunlarımıza yeterince eğilemiyoruz. Bununla birlikte Meclis'in ve medyanın özellikle TV'lerin "töre cinayeti ve tecavüz" konuları başta olmak üzere TCK değişikliklerine yeterince önem vermemesi bağışlanamaz. Dikkat edin bakın cinayet ve trafik olayları haber olarak bol bol yer alıyor medyada, çünkü onlar ilgi çekiyor ama bunları önleyici bir katkı yok.Dün yine gazete manşetlerinde kendi kızlarına cinsel tacizde bulunan babanın iki kızını da öldürdükten sonra buna "namus cinayeti" süsü verdiği haberi vardı. Türkiye'de yaşanan (ve çok yaygın şekilde yaşanan) en önemli trajedilerden biri de bu. Ensest ilişkiler ve sonucunda kendi kanından insanları; evlâdını, yeğenini, torununu öldürenlerin kurtulmak için "töre, namus bahanesi"ne sarılması.Türkiye'de yapılan "Avrupa Parlamentolararası Nüfus ve Kalkınma Forumu"nda Avrupalı Parlamenterler en çok "töre cinayetlerinin neden önlenemediği" konusuyla ilgilenmişler.Çözümü için de (dinin bu kadar ön plâna çıkarıldığı bir ülkede doğal olarak) dini liderlerin topluma telkin yapmasını önermişler.AKP' li milletvekilleri buna karşılık "zamana ihtiyaç olduğu", "cennetin kadınların ayağı altında olduğu, İslâm'ın kadınlara önem verdiği" gibi ilmî(!) açıklamalarda bulunmuş ve ne uzlaşmacı(!!) bir toplum olduğumuzu bir kez daha göstermek üzere CHP'lilerle birbirlerine girmişler.CHP Milletvekili Canan Arıtman Orta Asya Türkleri'nden başlayarak onlara bir güzel tarih dersi (!) verdikten sonra dinimizin "4 kadınla evlenebilirsiniz, karılarınızı dövebilirsiniz" filân dediğini anlatmış. Avrupalılar'ın kafasının nasıl karıştığını ve konudan uzaklaşıldığını düşünün artık.Din burada da bilinçsizce siyasete ve hukuka kanştınlıyor. Laik hukukun gerekleri konuşulurken "bizim dinimiz, sizin dininiz" gibi tartşmalara yer yoktur. CHP'li milletvekili, Avrupalı parlamenterler karşısında AKP milletvekillerinin zaten hatalı bir çizgide sürmekte olan konuşmalarına yine o kadar hatalı bir itirazda bulunmuş.Bunlan dinle de gel Colin Powell'a kız. Adam "Sizinkiler de öyle konuşuyor ama" demez mi?Efendim, din hukuka karışamaz, karıştırılamaz. Gelenek, töre vs. de! Zamana da ihtiyaç yoktur, bu suçlar pekâlâ çağdaş yasalar, eğitim, sığınma evi gibi çözümlerle önlenebilir. Parlamenterler ilgilenip araştırmıyorlarsa en azından yazılanınızı okusunlar. Hukukçuların açıklamalarını da yazıyoruz. Ayıp oluyor!Mart kedileri!Gelen okur şikâyetlerinden birinde bu başlık vardı, gazete ve TV'lerdeki haberlerin, yazıların sürekli olarak cinselliği çağrıştırmasını veya malzeme yapmasını protesto eden okur mektuplarından biriydi."Mart kedileri gibiler, başka düşünceleri, konuları yok sanki" diyordu. Bu mektupları gönderenlerin çoğu;"Bizim sesimiz gazetelerin İnternet sayfalarında bu haberlere yorum yapmaktan öteye gitmiyor, sizin elinizde imkân var. Bunu artık bel altı, magazin çerçeveli insan vücudu konularından ülkeyi arındırmak için kullanabilirsiniz" diyor ve "acaba yakında trafik kazalarında, depremlerde çıplak insan vücutlarını teşhir eden bir gazetecilik anlayışı ortaya çıkar mı" diye soruyorlar.Pazar günleri çocuk ve gençlerin gazetelerin magazin eklerini okuduklarını ve hepsinin sadece cinselliği konu alan mesajlar verdiğini söylüyorlar.Kâzım Erdemir isimli okurum da "Kim kiminle ne yapıyorsa bize ne, genç kızlara nasıl yaşam örnekleri sunulduğuna basın neden dikkat etmiyor" sorusunu sormuş.Bence hiç haksız değiller, ne dersiniz?

Devamını Oku

Amerika da "dil sürçme" modasına uydu

4 Nisan 2004

Meraklanacak, öfkelenecek bir şey yok, Powell efendinin dili sürçmüş. Tabii şanslılar ve bu şansa şükretmeleri lazım; döneminde hayran oldukları, yıllar yılı "Dünyanın bütün büyük liderleri silindi ama O ve eseri hâlâ yaşıyor" diye hayranlıklarını dile getirdikleri Atatürk yaşıyor olsaydı "sürçen diller"e bugünkü yönetim kadar sessiz bir yaklaşım göstermezdi.O dili ne yapacağını da varsın kendisi tahmin etsin bay Powell'ın. Adının önünde saygıyla eğilen ABD başkanları Roosevelt'in, Eisenhower ve diğerlerinin sözlerini tekrar hatırlatmayacağım.Amerikan yetkilileri ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'in dilinin sürçtüğünü, aslında onun 'Türkiye'nin demokratik ve laik bir ülke" olduğunu sadece "nüfusunun ağırlıklı olarak Müslüman oluşunu" vurguladığını açıklamışlar hemen. Gel gör ki bu açıklama ve düzeltmeleri neden daha Türkiye'den tepki gelmeden önce alelacele yaptıklarını ve madem ki durum bir yanlış anlamadan ibarettir, kendilerinin bizden önce bu "yanlış anlama' ya nasıl düştüklerini söylememişler.Demek ki hepsi Türkiye'nin "laik-demokratik bir hukuk devleti" olarak belirlenmiş rejim tarifini ve Pakistan'daki "İslâm Cumhuriyeti" ile arasındaki farkı pek güzel biliyorlar. Ve dilleri de sürçmüyor. Ama nedense bu farkları, ülkelerin, hele BOP, BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) diye tutturdukları ve yutturmaya çalıştıkları bir projenin en önemli ayağı olarak gördükleri Türkiye'deki rejimi en iyi bilmesi gereken Dışişleri Bakanları bilmiyor.Diyeceğim şu ki Atatürk olsaydı onlara öyle güzel anlatırdı ki bir daha ne Powell, ne de başka bir uyanığın dili sürçemezdi. Irak'ta ne hale geldiklerini unutmasınlar. Burası Türkiye... Onların Afganistan, Irak ve diğer Müslüman ülkelerde oynadıkları oyunları yutmaz. Her ne kadar öyle akıllı, cesur ve başarılı devlet adamlarının, gözünü kırpmadan bu Cumhuriyet için canını vermiş kahramanların soyundan geldiklerini, bugünkü keyiflerini onlara borçlu olduklarını unutanlar varsa da unutmayanlar daha büyük bir çoğunluk bu ülkede.Powell'a kızmaya, öfkelenmeye gerek yok, o da bizdeki "dil sürçmesi" modasına uydu sadece. Türkiye'de son yıllarda bir siyasetçinin, devletin zirvesinde yer alan ismin zırvalamasını nasıl ki bir diğeri anında düzeltiyor ama o arada söylenen söz kitlelere duyurulmuş ve bir adım atılmış oluyorsa onlar da bunu benimsediler.Genelkurmay ikinci başkanı "Ilımlı İslâm" tanımına boşuna anında karşı çıkmadı. Arkasından bunun geleceğini tahmin ediyordu. Bunun ılımlısı, ılımsızı yoktur, din bir kez siyasete karıştırılıp, devlet yönetimi tanımlarının içine girdi mi sonu gelmez. Kendini Pakistan, İran, Ürdün veya bir başka Müslüman ülkeye benzemiş (veya benzetilmiş) buluverirsin. Zira artık Müslüman krallıklar bile İslami Cumhuriyet olduklarını sanıyorlar.Başbakan Tayyip Erdoğan da "Ne demekmiş ılımlı İslâm, bunu kabul etmemiz mümkün değil" dedi ama arkadan gelen açıklama Türkiye'nin rejimini kesin bir dille anlatmak yerine "Müslüman Müslümandır, dinimiz aşırılıkları kabul etmez, laiklik de bunun güvencesidir" gibi esnek sözlerdi.Amerika'nın Türkiye'ye biçtiği "BOP'ta rol model" Powell'in sözüyle birleştiğinde mevcut modele de el uzatmaları endişesi doğal olarak ortaya çıkıyor. Türkiye Afganistan veya bir Arap ülkesi değil kendi modelini "AB'nin içinde" olarak belirlemiş bir ülke. Artık Kıbrıs zaferi(!)ni bir yana bırakıp bunu, en kesin ve anlaşılır bir dille Hükümet'in, özellikle de Dışişleri Bakanı veya Başbakan'ın açıklaması gerekiyordu. Dil sürçmesi hikâyelerini yutmayacağımızı biz mi anlatacağız?(NOT 1: Biz anlatacaksak ben hazırım!!)(NOT 2: Onlar bize "anlatmak için" çuval denemişlerdi, biz de farklı bir yol mu düşünsek acaba?)

Devamını Oku

Özel TV'ler kamu yararına kullanılmalı!

2 Nisan 2004

Elim titriyor, kusura bakmayın yazım çirkin oldu" diyerek bitirmiş mektubunu Adnan Dik isimli yaşlı okurum. Eğer ciddi bir rahatsızlığı yoksa o yazı ancak 75 yaşın üstünde bir elden çıkmış olabilir zira. Adnan Bey oturmuş ve "Türkiye'de şiddet" konulu bir mektup yazmış kendini zorlayarak."Her sabah gazetemi alır almaz baş sayfaya bir göz gezdirir, sonra sizi dikkatle okurum" sözleriyle başladığı mektubunda (ki bu sözlere çok teşekkür ediyorum Adnan Bey) tecavüz ve cinayet olaylarının sebebinin eğitimsizlik ve Meclis'te kadınların yeterince temsil edilmeyişi olduğundan söz etmiş."550'nin 150'si kadın olsaydı yazdığın bu kötülükler olur muydu?" diyor. Herhalde olmazdı, her ne kadar Meclis'e giren tek tük kadın siyasetçi arasında bile erkek anlayışına sahip olanlar görülmüş ve görülüyor ise de genelde kadın çoğunluğu en azından şiddeti önleme konusunda daha atak ve kararlıdır.Dün ve önceki gün gazeteler yine taciz, tecavüz, kadınlara seks şantajı, tecavüz ettikten sonra öldürme gibi haberlerle doluydu. Diyorum ya, arkası hiç kesilmiyor, savaşta olsak ancak bu kadar kurban verilirdi. Abartmıyorum, bunlar basının seçip duyur dukları, bir de duymadığınız yüzlercesini düşünün."ÖLDÜRMEK İSTEMİYORUM"Önceki gün en önemli haberlerden biri Mardin'de bir üniversite öğrencisinin, ailesi tarafından 'ablasını kaçıran adam' için tetikçi seçilmesine rağmen "Kimseyi öldürmek istemiyorum, bu vahşete ortak olmak istemiyorum. Ablamı bulun ve beni kurtarın" çağrısını duyuran haberdi.Şimdi düşündüğünüzde "Ne yapsınlar yani bu adamı öldürmesinler de" diyebilirsiniz. Bunun da en önemli nedeni aileye gelecek çevre baskısı ve ailenin "namus" konusunda duyacağı öfkedir. Bir de şöyle düşünün;Eğer kız ve kadınları kaçırana, tecavüz edene hiçbir indirim uygulanmadan ağır hapis cezaları verilmiş olsaydı ve birkaç tane de örneği görülmüş olsaydı kaçıran adam bu kadar rahat karar verebilir miydi? Güldünya'yı öldüren ağabeyleri yakalanıp ağır şekilde cezalandırılsa, ömür boyu hapse mahkûm olsa, Mardinli öğrencinin ailesi erkek evlâtlarını kolayca ateşe atabilir miydi?Güneydoğu başta olmak üzere şiddete uğrayan, kaçırılan, tecavüz edilen kadınları derhal aileden alıp doktorların, psikologların, eğitimcilerin bulunduğu "sığınma evleri"ne yerleştirecek ve istedikleri takdirde yaşamlarını oralarda sürdürmelerini sağlayacak kurumlar olsaydı aileler bu kadar çaresiz kalır mıydı?"Ölüm kararı" veren ve cinayeti genç bireylere (genellikle çocuklara) işleten aile büyükleri, kendilerinin de cezalandırılacağını bilseler bu kadar kolay karar verebilirler miydi? (Kan davalarının ağır cezalarla büyük ölçüde önlendiğini hatırlayın.) Ve en önemlisi, devlet topluma tecavüz ve töre cinayeti denen cinayetler konusunda sürekli bir eğitim sağlasa bu olaylar azalmaz mıydı? Türkiye'de TRT bile bu konularda yeterince aydınlatıcı program yapmıyor. Özel kanalların çoğu ise "yarışma, eğlence programı, magazin, haber" dışında hiçbir konuya yer vermiyor. Varsa yoksa reyting!Oysa en önemli iletişim aracı olan medyanın kamu yararına kullanılması, eğitim konusunda hiç değilse belli bir sorumluluk üstlenmesi şarttır. Madem ki kendileri bunu göremiyorlar, RTÜK veya hükümetin (her kim yapacaksa) bir zorunluluk getirmesi gerekiyor. Sonsuza kadar topluma sadece göbek dansı, şarkı ve yarışma izleterek varlıklarını sürdürmelerine seyirci kalınamaz. Üç maymunları oynamayı bırakalım da eğitelim artık!

Devamını Oku

Tek bir oy!

1 Nisan 2004

Sinop'ta "tek bir oy" farkla "kazanan-kaybeden" mücadelesi yapıldı partiler arasında. Ne kadar güzel bir örnek bu, oy verme zahmetine katlanmayanlar için.Annem Yassıada'da yatmış bir Demokrat Parti milletvekilinin, Adalet Partisi'nin kuruluşunda görev almış ve daha sonra yıllarca senatörlüğünü yapmış bir siyasetçinin eşidir. Ayrıca kendisi bir yandan öğretmen ve okul idarecisi olarak çalışırken bir yandan da Ankara Adalet Partisi Kadın Kollan başkanlığı görevinde bulunmuştur. Ve bugüne kadar hiçbir seçimde sandığa gitmeyi aksatmadı.Bir süre önce kalçası ve bacağı kırıldığı için zor yürüyor. 28 Mart seçimlerinde ilk defa "galiba gidemeyeceğim, okulun merdivenlerini çıkmak zor geliyor" dedi. 'Olmaz anne, denemelisin' dedim, o da denedi. Kol kola gittik, merdivenlerden çıkarken zorlukla inmekte olan bir başka bastonlu hanımla karşılaştı. Birbirlerine gülümsediler."Beni affet"Sandık başında annem "Bunu nasıl yapıyorum bilmem ki" diyerek, merhum eşine "Beni affet"diye fısıldayarak hayatında ilk kez CHP'ye oy verdi. Demokrasinin düzgün işlemesi açısından muhalefetin de güçlü olması gerektiğine, oyların bölünmemesi gerektiğine inandığı için bunu yaptı. Sonra da yine bastonuyla ağır ağır yürüyerek indi merdivenleri.Bunu düşündükçe, Teşvikiye'de, Etiler'de veya bir başka köşede yüzde 50'lere varan oranda "oy kullanmayan seçmen" e nasıl kızıyorum bilseniz. Onları düşündükçe böyle "sorumsuzu çok" bir topluma hizmet için çalıştığıma üzülüyorum açıkçası.Gerekirse tüm maaşımı yıllar boyu "çağdaş yasaların çıkması uğruna" kaybetmeyi göze alışıma üzülüyorum. Bu ülkede "keyfi öyle istedi" diye veya "rahatını bozmamak için" ya da "öfkesinden" oy kullanmayan bir çoğunluk varken benimki ve benim gibi her şeyi göze alanların ki ne budalalıktır?Sonra birden aklıma güç birliği oluşturan, sorunları çözmek için yardıma koşan, elinde bastonuyla oy vermeye giden sorumlu, çalışkan insanlar geliyor. Onların sayısı da az değil. Bu ülkenin bekçilerinin sayısı az değil.Yine gülümsüyorum. Pilavdan dönenin kaşığı kinisin, biz yeteriz!Haklısın Duygu!Habertürk'te yapılan olaylı Basın Kulübü programına o günlerde şiddetli grip geçirmekte olduğum için katılamamıştım. Prof. Doğan Soyaslan'ın milyonların önünde "Bırakın kadınlar tecavüzcüleriyle evlensinler. Bu onların tek kurtuluşu. Töreler var" sözlerini hiç çekinmeden tekrarlayıp durduğu programda kadın hukukçu ve gazeteciler arasında Duygu Asena da vardı. O akşam başta Duygu olmak üzere bütün konuklar Soyaslan'ın ağzından çıkan, her biri diğerinden daha çelişkili sözlere gereken cevapları en kusursuz şekilde verdiler.Hatırlayacaksınız "Çalışan kadın daha az dindardır" sözü de profesör tarafından o programda söylenmişti. Türk Ceza Kanunu'nda hâlâ kadın ve çocuklar aleyhindeki maddelerin korunmasını önleyecek adımlar için çok önemli bir delildi o program... Nitekim sonradan bant elden ele dolaştı, tekrar tekrar izlendi.Duygu Asena dünkü yazısında bana açılan davaların ilk kez ciddi bir kadın dayanışmasına neden olduğunu belirtiyor ve bundan mutluluk duyabileceğimi vurguluyordu. Çok haklı, ilk kez örgütlü ve örgütsüz kadınlar bir dava için hep birlikte öne çıktılar ve bundan hepimiz mutluluk duyabiliriz.Ama keşke Duygu erkeklerin neden öne çıkmadığını da sorsaydı. Çocuk ve kadın tecavüzleri, toplu katliam boyutuna varan (sözüm ona) töre cinayetleri, medeni olduğunu iddia eden, Avrupa'ya girmeye çalışan bir ülkede sadece kadınların sorunu mudur? Yargıtay Başkanı'nın bile en ağır şekilde cezalandırılmasını istediği bu suçlar toplumun en önemli sorunlarından biri değil midir?Erkekler sadece siyaset, aşk ve futbolla mı ilgilenmelidir? Basın töre cinayetlerini sadece haber olarak mı izler ve verir?Lütfen Duygu, bunları da sor! Bir türlü yapılmayan değişiklikler erkekleri neden hiç rahatsız etmiyor, belki öğrenebiliriz.Hırsıza çağrı!Ankara'da Doğan Soyaslan davalarında gönüllü olarak beni savunan değerli bir avukat Sema Kendirci. En eski sivil toplum kuruluşlarından Türk Kadınlar Birliği'nin de başkanı.Salı günkü duruşmadan bir gün önce bürosuna hırsız girmiş ve bir çok eşyayla birlikte bilgisayarını da götürmüş. Bu kadar önemli bir kuruluşun başkanı ve (aynı anda çok sayıda davaya bakan) yılların avukatı olarak bütün bilgilerinin bir anda yok olmasının üzüntüsünü yaşıyor Sema Hanım o günden beri.Eğer hırsız, bilgisayarı "özellikle o bilgiler arasında istediği bir şeyler" olduğu için çalmamışsa, tek isteği hiç değilse 'hard disc'in kendisine gönderilmesi... Girdikleri onca bina arasında hangisi olduğunu anlamaları için adresi veriyorum (içerde bir şey kalmamış nasıl olsa): Necatibey Caddesi, Ankara İşhanı, 8/104 Ankara.Ey hırsız, zahmet olacak ama lütfen şu 'hard disc'i postalayıver, böylece belki Allah'ın sana vereceği cezanın az bir kısmını affettirebilirsin.Nasıl olsa işimiz Allah'a kalmış, emniyet hırsız yakalamak ve cezalandırmak gibi bir görevle fazla ilgilenmiyor!

Devamını Oku

Ağzınıza sağlık Sayın Başkan!

1 Nisan 2004

Nasıl da güzel açıklamış Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya, nasıl güzel söylemiş. İşte böyle ifade edebilmek için de değerli hukukçular gerekiyor. Nihayet ortaya çıkıyor ve töre cinayetleri konusunda görüş bildiriyorlar. Ne önemli bir gelişme Türkiye için. Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya;"Töre cinayeti nedeniyle verilecek cezalarda indirim yapılması hukuk devleti ve insan haklarıyla bağdaşmaz. Bu hukuk dışı uygulamaların töre olarak nitelendirilmesi de doğru değildir. Yargıtay'ın görüşü bu şekildedir" demiş. Tahrik indiriminin kaldırılması gerektiğini de açıkça belirtmiş.Demek ki "Bizim hazırladığımız kanunların noktasına, virgülüne bile zinhar dokunulamaz" dedikten sonra töreyi cinayet işleyenlere, tecavüz edenlere indirim bahanesi yapan profesörlerin haksızlığı Yargıtay tarafından da kabul ediliyor. Bakalım şimdi Komisyon üyelerine telefonla (veya yüz yüze) uyguladıktan baskıyı sürdürebilecekler mi?Bir gazeteci söz konusu olduğunda bu işler daha kolaydır ama "Gururlanma padişahım..." demiş atalarımız. Herkesin karşısına bükemeyeceği bilekler çıkabilir. Salı günü Ankara'daki duruşmada NTV'ye şunu söyledim;'Bu davaların bana zararı dokunabilir ama TCK değişikliklerine faydası olduğuna hiç şüphe yok. Eğer olay büyümese ve kamuoyunun dikkati çekilmeseydi Medeni Kanun da yapıldığı gibi, değişiklik adı altında yeni mağduriyetler ortaya çıkacaktı. Töre cinayeti, tecavüz ve diğer suçlardaki haksız ceza indirimleri kaldırılmadıkça bu suçlar önlenemez.' (Bu arada NTV'ye özel teşekkürlerimi iletiyorum. Yargıtay Başkanı'nın açıklama yapma ihtiyacı hissettiği, böylesine önemli bir ülke meselesine gerekli ilgiyi gösterdikleri için...) Adalet yerini bulur mu?İstanbul'da Prof. Sulhi Dönmezer'in açtığı davalara bakan hakimin, ilk duruşmadan başlayarak bizim tarafa takındığı sert ve azarlar tavrı, buna karşılık davacı tarafa karşı gayet nazik ve hoşgörülü tavrı beni gönüllü savunan (aralarında eski Bakan Önay Alpago'nun da bulunduğu) çok sayıda ünlü, başarılı avukatı rahatsız etmişti. Buna rağmen biz "adaletin mutlaka yerini bulacağı" inancını koruduk.Şöyle buldu; benzer davaların çoğunda hiç tazminat karan verilmemesine rağmen bana "takıntılı" sözcüğünden 10 milyar TL, "çocuk tecavüzlerinde bile çocuğun rızasından söz eden anlayış hastadır" cümlesi için (isim geçmiyor) 30 milyar TL tazminata hükmedildi.Münasebetsiz evrakGelelim Ankara'deki duruşmaya. Burada bana dava açan ve "Ben olsam tecavüzcümle evlenirdim" sözüyle tarihe geçmiş olan şahıs son duruşma dilekçesinde Prof. unvanını yeterli görmemiş olacak ki isminin yanına; "Adalet Bakanlığı Yüksek Müşaviri" unvanını da ekleyivermiş. Üç avukatım ve ben dehşet içinde bakakaldık.Bu, mahkeme üzerinde nasıl bir baskı kurma isteğidir ve Adalet Bakanlığı bir çalışanı tarafından böyle bir hukuksuzluğa, haksızlığa, eşitsizliğe, ayırıma nasıl alet edilebilir? Bakan buna nasıl izin verebilir? Böyle bir baskıya hakimler nasıl direnebilir düşünebiliyor musunuz? Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 78. Maddesi'nde bu tür dilekçeler "münasebetsiz evrak" tanımı altında geçiyormuş. Avukatlarım anında itiraz etmeye karar verdiler ama bu baskının hakimler tarafından hissedilmiş olmasını engellemez.Adalet Bakanı böyle bir durumda tamamen tepkisiz midir, gerçekten merak ediyorum! Bir merakım daha var; Uyum yasalarını kolayca çıkarıveren Meclis TCK değişiklikleri için daha ne kadar bekleyecek?Sevgi Gönül için bir geceSevgi ve Doğan Gönül çiftine rahmet dileyerek başlayayım, yalnız benden değil öyle çok kişiden rahmet alıyorlar ki... Sevgiyi, yardımı, ülkeye hizmeti bilen ve öğreten bir çiftti onlar. O Sevgi ve heyecanı, Koç ailesinin yaptığı her güzel işin, her katkının toplumla paylaşıldığı günlerde de görürdünüz. Gözlerinde de.27 Mart Cumartesi akşamı Koç Özel Lisesi'nde Sevgi Gönül anısına düzenlenen gecedeydim. İlber Ortaylı'nın Sevgi Gönü'lü anlatan konuşmasının ardından lisenin öğrencileri bir konser verdiler ve dans gösterileri yaptılar. Bu gösteriler ve çok sayıda öğrencinin eserlerinden oluşan resim sergisi o kadar güzel ki izlerken, Sevgi Hanım orada olsa yüzüne nasıl tatlı bir gülümseme yayılır, nasıl gurur duyardı diye düşünmeden edemedim.Seçimde oy kullanmaya gittiğim, Etiler'deki Büyükhanlı Ticaret Meslek Lisesi'nde hissettiklerimin benzeri duygular yaşadım. Duvarında boydan boya Atatürk tablolarının ve "Sen inşa ettin, biz yaşatacağız" sözlerinin yer aldığı okulda yürürken 'Asıl hizmet bu işte' demiştim, 'Bu ülkeye kültürlü, çalışkan, çağdaş gençler yetiştirmek. Ne mutlu onlara. Keşke hepimiz böyle birer okul yaptırabilseydik'...Öylesine yetenekli ve disiplinli gençlerdi Koç Lisesi öğrencileri de... Gurur duyulacak, ülke emanet edilecek, parıl parıl birer dünya vatandaşı hepsi. Ne mutlu Koç ailesine... Sevgi Gönü'lü anmanın daha güzel bîr şekli olamazdı!

Devamını Oku

Adı önemli değil... O sadece "biri"...

30 Mart 2004

Belediye seçimleri sonunda hükümet daha da güçlendi. Halk onlara bol kredi verdi, şimdi sıra icratta! İcraatın başında da "eğitim" ve "işsizlik" sorunlarına cevap bulmak geliyor. "Eğitim" de ilk adım nasıl ki "meslek liselerinin önünü açacağız" diye imam hatip mezunlarına düz lise mezunu ile aynı hakları vermek değilse işsizliğin çaresi de "taşı sıkın suyunu çıkarın" demek değil. Zira suyu sıkılacak taşların hepsinin başı, gücü elinde tutan iktidar partisi mensupları tarafından tutulur bu ülkede.Torpili, dayısı olmayanlara sıkacak taş da kalmaz, ne sıkacaklarını aranır dururlar. İşte bana üniversite mezunu okurlanmdan gelen yüzlerce mektuptan seçtiğim biri..."Sizden iş dileniyorum" diyen 'mezun' telefon numarasını da vermiş. İnsafa gelen olursa diye... "Saat şu an 17.30. Günlerden Salı ama benim için Salı olmuş, Çarşamba olmuş hiçbir önemi yok artık.Kendi kendime hâlâ şu dakika soruyorum, bu kadar mı çaresiz kaldın da başkalarından medet umuyorsun diye. Belki yazdıklarım okunup unutulacak, hiç cevap alamayacağım kimseden, ama benim ne günahım var? Ben yapmam gerekeni yaptım. Beni hayattan soğutanları ayakta alkışlıyorum.Az önce gazeteyi aldım. Öylesine çevirdim sayfaları. Hani şu köşe yazarlarının e-mailleri var ya, hepsini çıkardım, topluca ortak bir şeyler yazayım dedim. Çaresizlik demek ki insanı böyle işler yapmaya da yönlendiriyor. Yeter artık, her sabah güne ne yapacağımı bilmeden uyanmaktan bıktım usandım. Bazen ölmek istiyorum biliyor musunuz? Belki diyorum sonsuz bir uykuya yatmalıyım her şeyden uzak ve her şeyden..Az sonra internet kafeye gideceğim, yine sayısını bile unutacağım kadar çok firmaya iş başvurusunda bulunacağım. Bir umut bekleyeceğim yine. Türkiye, ah Türkiye ah, görüyorsun değil mi eserini? İçimde sanki kulakları sağır edercesine yoğun ve gürültülü makineler çalışıyor. Hadi be koca eşek harekete geç artık diyorlar. Kalk, çalış, yeteneklerini insanlarla paylaş, ot gibi yaşama.Ama yine bildik sözler ve bildik bir hal; "İŞ YOK". 'ZATEN BİZ ŞU AN İŞÇİ ÇIKARIYORUZ"... "BİZSİZİ ARARIZ"... Bıktım be her şeyden ve herkesten. Ey köşe yazarı dost. Ben üniversite mezunu (şimdiki aklım olsa bitirmezdim) işsiz bir insanım. Servetim mi; kocaman bir yürek, gün ışığına hasret yeteneklerim ve her şeye rağmen hâlâ bir yerlerde varolan insan sevgim. Kısacası ben iş bulamadım. Ne bir yerde torpilim ne de dayım var. Ama köpekler gibi çalışmak istiyorum. SİZDEN İŞ DİLENİYORUM. İşsiz bir Türk genci"Bir parti kursak...Altına da telefon numarasını yazmış. Aradım, çünkü bir gencin bu kadar canhıraş feryadını duymamış gibi davranamam ben. Başbakan değilim, bakan değilim, devlet kurumlarına istediğim gibi adam dolduramam ama en azından arar ve dertleşirim. iİşsiz Türk genci "İktisat" okumuş, orta derecede İngilizce biliyor ve Mersin'de ailesiyle yaşıyor. Bana şöyle dedi; "Bu yalnız benim değil, okuyan gençlerin hepsinin feryadı. Bazen 'Bir işsizler partisi kursak nasıl oy alırdı' diye düşünüyoruz. 17 milyon oyla bayağı başarılı olurdu herhalde!"Seçimde oy kullanıp kullanmadığını sorduğumda ise; "Kullanmadım" dedi. "Kimden ne gördüm ki onu destekleyeyim?" Bu kadar ümitsiz gençlerin yaşadığı ülkede kimse "başarı" dan söz edemez. Bütün siyasetçilere sesleniyorum; Dev aynasında kasılmaktan vazgeçin de acele işe koyulun. Memleket hizmet bekliyor, hem de çok acil olarak!(NOT: Keşke hükümetten bir yetkili bu gence bir iş bulsa da biz de kadrolaşma olmadığına inansak.Telefon numarasını hemen veririm.)

Devamını Oku

"Başarı"yı iyi okumak lâzım!

29 Mart 2004

Birçok seçimde, çıkan oy oranları o seçimin halk nezdindeki somut galibini ve mağlûbunu açıkça belli eder ama bazılarında değil. 28 Mart belediye seçimleri de bu "bazıları"ndan biriydi.Seçim öncesi televizyonlardaki "Anket sonuçlarını değerlendirme" ile ilgili programlarda söylediklerim bence hâlâ geçerli. Seçim sonucunda çıkan yüzdelerin toplumun gerçek nabzını ortaya koyduğunu kimse iddia edemez. Ve hatta inanıyorum ki aldıkları oylara bakan iktidar ve muhalefet partisi liderlerinin gerçek düşünceleri okunabilmiş olsaydı buna onların da inandığı ortaya çıkardı.'Sonuçlar Türkiye için hayırlı olsun' diyerek biraz "nedenlere" inelim. Kendi öz seçmeninin dışında kalan, tanıdığım birçok kişinin "Aman istikrar bozulmasın, belki verdikleri sözü tutarlar, belki gerçekten ülkenin geleceğini düşünerek siyaset yaparlar" düşüncesi ve ümidiyle AKP'ye oy verdiğini biliyorum. Toplum onlara açtığı krediyi bir süre daha geri almak istemedi. "Nehir geçerken at değiştirilmez" inancı bunun nedenlerinden biriydi. Ülkenin şu anda Avrupa Birliği, Kıbrıs, Irak ve Ortadoğu meselesi, ekonomi gibi çok yönlü sorunları ile her dönemden çok istikrara ihtiyacı var ve bu korunmalı... Eğer aynı seçim, aynı şartlar altında bir Avrupa ülkesinde yapılsaydı konuşmalar, eylemler seçmen tarafından başka türlü değerlendirilir, sonuçta başka türlü çıkardı.Tek bir örnek; Başbakan sonuçlar belirlendikten hemen sonra "Bugünden itibaren hangi partiden olursa olsun tüm belediye başkanları bizim başımızın üstündedir, ayırım yapmayacağız" dedi. Mademki durum böyledir, seçim öncesinde neden bu sözlerin tam aksini kendisi ve bakanları koro halinde tekrarlayıp durdular?İşte seçimden önce de anlatmak istediğimiz buydu ve bu yapılan takiye değilse nedir? Demokrasiyi özümsemiş bir ülkede seçmen bu numaraları yutmaz ve hesabını sorar. Hangi parti yapmışsa ondan sorar.Ama bizde istikrar önemli, iktidar partisinin gücünden yararlanmak önemli, laik rejime bağlılık konusundaki endişeler ortadan kalkmış olmasa da hâlâ "değiştik" sözüne inanmak isteyenler var. Muhalefetteki partiler toparlanamadığı için iyi bir alternatif yok ve daha birçok neden.Aynı şey muhalefet partisi ve diğerleri için geçerli. 56 ili almış bir partinin karşısında yeterince varlık gösteremeyen CHP'nin lideri hâlâ çıkıp "başarı"dan söz edebiliyor. 1 ili almış DYP ile 4 ili alan MHP liderleri kutlama yapabiliyor.Ben seçim öncesinde 'Belki de anketler yayınlanmamalı. Tek yararı kararsızları etkilemek oluyor' demiştim. 'Kararsızları etkilemek' konusu tamamen doğru ama şu anda sırf bu nedenle bile anketlerin yayınlanması gerektiğine inanıyorum.CHP, DYP ve MHP'nin aldığı oylarda bu anket sonuçlarının da önemli rolü oldu. Kızgınlık nedeniyle oy kullanmayacak (veya onlara kullanmayacak) çok sayıda seçmen demokrasi adına, "çok güçlü bir tek parti iktidarı görüntüsü ortaya çıkabilir" endişesiyle sandığa gitti ve onların oyunu arttırdı.Kısacası bu seçim vatandaşın önemli bir kesiminin gönlü rahat, doğru karar verdiğine yüzde yüz emin olarak oy verdiği bir seçim değildi. Bununla birlikte, neden ne olursa olsun çıkan sonuç halkın tercihini ortaya koymuş ve yine seçim öncesi söylediğimiz gibi iktidarın sorumluluğunu arttırmıştır. Artık ne işsizlik, ne ekonomi, ne eğitim ve sağlık, ne de diğer sorunların çözülmesi için mazeret dinler bu halk. Türkiye'nin tüm imkânları AKP'nin elinde.Amerika'da, Japonya'da 7 şiddetindeki depremlerde tek kişi ölmez, gökdelenler bile yıkılmazken Erzurum'un köylerinde 5.6'da taş üstünde taş kalmıyor, insanlar ölüyor. Bakalım AKP'li belediye bir sonraki depremde sonucu nasıl değiştirecek?Bütün dikkatimizle izlemeye devam edeceğiz.Ve son söz; Bu tablo kesinlikle sağ ve soldaki partilerin mutlu olabileceği bir sonuç ortaya koymamıştır. Toparlanıp, anlaşıp güç birliği oluşturmadıkları takdirde kendi aralarında yaptıkları "kırıntılar üzerine" kutlamalar daha çook sürecek!

Devamını Oku