Bugün kesin kararlıyım, sığdıracağım yazıları... Yeterli yerim olsaydı size güzel bir "Anneler Günü" öyküsü yazacaktım ama sanıyorum yine olamayacak. Bakalım onu özetleyerek sığdırabilecek miyim. Sırayla başlayalım:- Anneler GünüSevgili okurlarım, dün gazetenin ilavesindeki yazımda anne olmanın kadın yaşamını nasıl zenginleştirdiğini, tüm zorluklarına ve annenin taşıdığı, yaşadığı endişelere rağmen sadece çocuk sahibi olmanın bile bunu değerlendirebilen kadınlar için ne büyük bir mutluluk ve gurur kaynağı olduğunu anlatmıştım. "Anneler", "Babalar", "Sevgililer" günleri gibi kutlamaları fazla büyütmenin ise anlamsız olduğuna kesinlikle inanıyorum. Hayatta anne, baba, hele evlât gibi canı ciğeri yakınlarını kaybetme şanssızlığına uğrayan veya hiç çocuğu olmayan insanlara bunu yoğun şekilde hatırlatmak büyük haksızlık. Aynen anaları, babaları tek bir günde hatırlamak gibi... Eğer onları sık sık hatırlıyor ve gönüllerini hoş tutuyorsanız o günlerde bir telefon, tek bir gül, tek bir öpücük yetecek de artacaktır. Annelerin "günü"nü kutluyorum.- Menderes hatalı mı?Ertuğrul Özkök Cuma günkü yazısında Adnan Menderes'in Meclis'te söylediği "Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz" cümlesinden söz etmiş, bu tür konuşmaların ne büyük bir hata olduğunu vurgulamıştı. Aynı gün telefonla onu arayarak bu yazı hakkındaki fikirlerini daha etraflı olarak kendisinden dinledim.Özkök bunun gerçekten talihsiz bir cümle olduğunu, fazla düşünülmeden liderler, başbakanlar tarafından söylenen bu tarz sözlerin yanlış anlaşabileceğini, nitekim o konuşmanın da olumsuz etkileri olduğuna inandığını tekrarladıktan sonra "Bununla birlikte ben Menderes'i suçlamıyorum. Tam aksine Yassıada olaylarının ve o idamların Türkiye siyasetini bugüne kadar etkilediğini düşünüyorum. Hâlâ süren bu kin ve nefret o olaylarla başlamıştır" dedi.Ben ise (verilen hilafet örneğini beğenmemekle birlikte) Menderes'in o sözü tamamen başka bir niyetle söylediğine inanıyordum. Bu nedenle onu iyi tanıyan, birlikte çalışmış bir eski DP milletvekilinin, İsmet Sezgin'in de görüşünü aldım. Sezgin'in açıklaması şöyle: "Menderes o cümleyi Meclis'ten gelen 'Bizim sözümüz geçmiyor, milletvekiliyiz ama gücümüz yok' gibi eleştirilere karşı söylemişti. Onlara 'Siz kadını erkek, erkeği kadın yapmak dışında her şeyi yapabilirsiniz' gibi cümleler de kullanırdı. O söz sadece TBMM'nin 'bu kadar imkânsızı bile başarabileceğini' anlatmak, milli iradenin gücünü ve yüceliğini kanıtlamak için söylenmiştir. Bu ülkeye Menderes kadar laik düzene ve demokrasiye inanan, bu yolda canını vermekten çekinmeyen, verirken kılı kıpırdamayan bir başbakan zor gelir."Ertuğrul Özkök "lideri bekleyen en büyük tehlikenin 'odunu koysam seçtiririm' düşüncesi" olduğunu söylüyor ve çok haklı. Yazısının geri kalan kısmıyla ben de tamamen hemfikirim. Ama ne yazık ki iktidarlar Türkiye'de 'odunu koysalar seçtirecek' ve her istediklerini hiç kimseye karşı sorumluluk hissetmeden yapacak gücü kendilerinde görüyor ve maalesef ordu ya da cumhurbaşkanı müdahalesi oluncaya kadar da inatlarını sürdürebiliyorlar. Bunun nedeni öncelikle mevcut Siyasi Partiler ve Seçim yasalarıdır (ve tabii sonra da doğru ile yanlışı ayırdederek tepkisini gösterecek bilinçli toplum.) Detaya giremiyorum ama bu yasalar değişmedikçe demokratik ve saygılı yönetim beklemek hayaldir.- Şık Lady!Bayan Erdoğan'ın Karamanlis'in eşiyle elele yürürken çekilen fotoğraflarına dikkatle baktınız mı? Akropolis'i geziyorlar ve Emine Hanım'ın ayağında evde bile zor yürünecek yükseklikte topuğu olan ayakkabılar. Bayan Karamanlis mevsime uygun, sade bir kıyafet ve düz ayakkabılar giyerken, Bayan Erdoğan Ocak ayında imiş gibi sarınıp sarmalanmış. Acaba modacılar yine 'Bizim first lady çok şıktı' gibi yağlama faaliyetleri gösterecekler mi diye bekliyorum hâlâ... Ayrıca, madem ki başörtüsü omuzlara inmiyor, boyundan sıkılıveriyor şık bir beyaz türban da aynı işi görebilir. Bu baş bağlama modeli Türkiye'ye özgü bir tarz hiç olmamıştı, fotoğraflarda da öyle görünmüyor, yeniden hatırlatalım.- Başbakanın eşitliği!Yunanistan görüntüleri TV'de. Araba geliyor, Başbakan Erdoğan eşiyle hiç ilgilenmeden hemen girip oturuveriyor, Emine Hanım arabanın arkasından dolanıp öbür taraftan yerine geçiyor. Kadın-erkek eşitliğinde en radikal İslâm ülkelerinin bile gerisinde olan ülkesinde aslında eşitlik olduğunu mu göstermeye çalışıyor acaba Tayyip Bey? Yerimiz bitti... Öykü "gelecekte bir gün"e...
Bu sayfaya gelen ilânlar nedeniyle bundan böyle yazılarımı şifrelerle yazmak zorunda kalacağım galiba. Örneğin "Ahlâksızlar" veya "Alçaklar" başlığını gördüğünüzde siz şıp diye tecavüzcülerden veya çocuk yaştaki kız ve kadınları "tecavüze uğradı" diye öldürenlerden söz ettiğimi anlayacaksınız.Yanlış anlaşılmasın, ilânlardan şikayetçi değilim, ilânlar bir gazeteye gösterilen okuyucu ilgisiyle bağlantılıdır. AB grubu okuyucu sayısı ile zirvede olan VATAN bu ilgiyi hak etmektedir. Ama gel gör ki ben de yazmak istiyorum. Yazacaklarım, söyleyeceklerim var, yer yok. Neyse..Bugün birinci başlık "Ahlâksızlar"... Konuyu hemen anladınız tabii. Gencecik, güzel bir kadın avukatı arabasının içinden yamyam yöntemiyle kaçırıp (yamyamlara haksızlık ettiğimi biliyorum), parasını eşyalarını aldıktan sonra "içki içmiştik, bir de tecavüz edelim dedik" diyen sapıklardan söz edeceğim yine. Bu konudan bıktınız belki ama ne yazık ki TCK değişiklikleri ARTIK BİTİRİLİP Meclis'te kabul edilene ve bu vahşet önlenene kadar duramayız. Önce şu af konusuna değinelim. Bu caniler Şartlı Salıverme Yasası'ndan yararlanarak çıkmışlar cezaevinden. Ve hemen yeni bir suça yönelmişler.Diğer ülkelerde bu şekilde çıkarılacak suçlular ancak tedavi edildikten, tekrar suç işlemeyeceklerine iyice emin olunduktan sonra çıkardırlar. Her birinden sorumlu ve günlük yaşamlarını adım adım izleyen görevliler de başlarına dikilerek. Bizdeki gibi 60-70 milyon suçlu, sırf Ecevitler istedi diye sokaklara salıverilerek değil.İşlenen bu suçların hepsinde o af kanunlarını çıkaranların da payı vardır. Aslına bakarsanız keyfi kararlarını Meclis'e uygulatarak çıkardıkları af kanunlarıyla vatandaşların büyük mağduriyetine neden olan siyasetçilerin de -zaman aşımı filân gözetilmeden- bunun hesabını mutlaka vermeleri gerekir. Gerekir ki bir daha yapılamasın.O genç avukatın hayatı mahvoldu. Bakalım bundan sonra cinselliği nasıl görecek? Her seferinde o iğrenç olay aklına gelecek mi, yoksa unutacak gücü bulabilecek mi? Eşiyle ortak hayatında nasıl bir psikolojik işkenceyle karşılaşacaklar? Bunu yenebilecekler mi?Bu soruların hepsinin cevabının tek sorumlusu o af kanunlarını çıkartanlar, caydırıcı nitelikte olmayan ceza yasalarını 80 yıldır bu topluma dayatanlar ve o yasaları hazırlayanlardır.AKP hâlâ "namus cinayetleri" maddesini Alt Komisyon'da halledemedi. Ağır ceza getirecek düzenlemenin yapılması neden bu kadar zor, açıklasınlar millete.Kadın vatandaşların güvenliğini devlet sorumluluğu haline getirecek Anayasa'nın 10. maddesine bunu sağlayacak ilave de dün yine Meclis'te reddedildi. AKP aralarında kadın milletvekillerinin de bulunduğu çoğunluğuyla, AB'nin istediği reformlar için zamanın kısalmış olmasını kötüye kullanıyor. Umarım Cumhurbaşkanı ve AB'nin kendisi bunu fark ediyorlardır!Yine şifre uygulayamadım. 2'nci, 3'üncü, 5'inci başlığa yer kalmadı. Yarına...
Anayasa'nın 10. maddesindeki ve TCK'daki namus cinayeti ile ilgili olan önemli değişiklikleri bir türlü yapmayan bir partinin Genel Başkanı İmam Hatiplerle ilgili değişiklik söz konusu olduğunda aslan kesiliyor."YÖK yasasındaki mini değişiklik" diyor ona. İtiraz edenlere ise "Bu nedenle memleketi germeyin" diye kızıyor.Ne olursa olsun İmam Hatipliler'in üniversiteye girişi kolaylaştırılacak. O kadar!Bahane "Meslek Liseleri mağdur durumda ... İyi ama İmam Hatipler yaygın bir mesleğe ait liseler değil. İhtiyaç olan imam sayısı belli ve şu anda bile fazlası var. Bunu neyapacağız?İstediğiniz kadar "meslek lisesidir" diye çırpının, değil. Eğer "onlar aynı zamanda dini yeterince öğretmek için açılmıştır" diyorsanız "kapatın, normal liselerdeki din dersi sayısını arttırın" teklifi geliyor arkadan.Ama "Biz imamları devlet kurumlarına genel müdür filan yapıyoruz" veya "yapacağız" ise amaç, diyecek yok...Bu mini mini değişikliğin gerginliği de sürüyor o zaman. Kızmayacaksınız. Herkesin gerginlik konusunda kendine göre makul bir nedeni var çünkü!Kukla festivalinde...11 Trovatore Operası'nı defalarca izledim ama doğrusunu isterseniz ne kadar uğraşsam da kuklaların oynadığı bir II Trovatore'yi kafamda bir türlü canlandıramıyordum. Onun için de Salı akşamı oyun başladığında sahnedeki oyuncuları önce canlı zannettim. Birkaç dakika geç kalmıştım ve balkonda uzaktan izlemekteydim. Dekor o kadar güzel, sesler ve oyun öyle etkileyiciydi ki 'bunlar olsa olsa elinde maske tutan gerçek oyunculardır, kukla olmaları mümkün değil' diye düşündüm. Ama mümkünmüş.Olağanüstü bir operaydı... Hele o çingeneler sahnesi akıl alır gibi değildi. Yerde yakılmış ateşler, ağarmakta olan gökyüzü, eşiğin üzerindeki çingeneler, arka planda nehirden geçmekte olan sal; her türlü detay düşünülmüş. Dünyanın en iyi sopranolarından Maria Callas'ın 'II Trovatore' opera kayıtlarının banttan verildiği gösteride müzik büyüleyici güzellikte.İnanılmayacak kadar zor bir sanat olayı her detay düşünülerek şarkılı bir görsel şölene dönüştürülmüş.Ben Ülker Kukla Festivali'ni Aslı Zorlu Gökçer'in başarılı organizasyonuyla tıklım tıklım dolu İstanbul Ses Tiyatrosu'nda izledim. 7 Mayıs Cuma (Bugün) Ankara Büyük Tiyatro'da, 10 Mayıs'ta İzmir Devlet Tiyatrosu'nda oynanacak.Mutlaka izleyin ve çocuklarınızı da götürün. Bayılacaklarına hiç şüphe yok.
Devlet Tiyatroları Genel Müdür Yardımcısı Tamer Levent'i senelerdir tanımasam, ne kadar nazik, saygılı bir insan olduğunu bilmesem Trabzon Valisi'nin onun hakkındaki sözlerine milyonda bir ihtimalle inanabilirdim.'Milyonda bir' diyorum çünkü sadece TV'de ve gazetelerdeki "Vali" görüntülerine bakarak bile bu sözlerin ne kadar agresif ve kişilik kavgası içinde bir ağızdan çıktığı anlaşılabiliyor.Şimdi, önce olayı en doğru şekliyle size anlatayım: Trabzon'da Karadeniz'e kıyısı olan ülkeler arası Tiyatro Festivali yapılıyor. Birçok ülkeden katılan sanatçılar ve yöneticiler var. Devlet Tiyatroları Genel Müdür Yardımcısı Tamer Levent Vali'ye "Efendim arzu ederseniz açılış için çelengi Atatürk büstüne birlikte koyalım" diye soruyor. Vali'nin yüksek sesle bağırarak verdiği cevap şu: "Senin bakanının çelengi, git kendin koy ben valiyim!"... Bu da yetmiyor devam ediyor Vali Bey; "Hayret bir şey. Ben senin çelengini niye koyacağım?"Tamer Levent nezaketinden, ayrıca Vali'nin makamına ve konuklara da saygısından sesini çıkarmıyor, konuşmasını yapıyor. Yerine dönerken onu eli cebinde gören Vali bağırmaya başlıyor: "Çıkar ellerini cebinden. Pis sarhoş. Bu sanatçılar zaten böyledir, hadlerini bilmezler..." Bu sözleri, TV'lerde de yayınlanan galiz küfürler ve bir tekme izliyor. Doğal olarak şok yaşayan Tamer Levent yine de susuyor. Bütün bu rezaletten sonra hâlâ tatmin olup sakinleşemeyen Vali Aslan Yıldırım savcılığa "görev yerinde alkollü bulunmak" ve -dikkat ediniz-"Valiliğe hakaret'ten suç duyurusunda bulunuyor.Tamer Levent'i alkol testine götürmek için gelen görevlilerin "İsteğinize bağlı. Gelmeyebilirsiniz" sözlerine rağmen Levent gidiyor. Test sonucu önce "sıfır alkol" çıkıyor. Birkaç kez tekrarlıyorlar, sonuç: 1.2... Tamer Levent "O da herhalde yediğim portakaldan" esprisini yapıyor. Ama gazetelerde "1.2" değeri; 102,105 gibi (noktası unutularak) yanlış veriliyor.Ve şimdi, koskoca Devlet Tiyatroları'nın seçimle iş başına gelen eski Genel Müdürü ve şimdiki Genel Müdür Yardımcısı, onca yerli ve yabancı sanatçı ile halk karşısında düşürüldüğü duruma, uğradığı ağır hakarete üzülürken bir de 'zeytinyağı gibi üste çıkanlar'ın karşısında 'içkisizliğini' ispatlama çabasında.'Güler misin, ağlar mısın' diyeceğim ama onu da diyemiyorum. Buna olsa olsa ağlanır. Bütün sanat ve sanatçı dernekleri ayağa kalkmış durumdalar ve yerden göğe haklılar.Bir valinin (veya her kim olursa olsun) ülkenin imajını da en kötü şekilde etkileyecek olan bu kadar sorumsuz ve saygı dışı bir davranışa hakkı yoktur. Bu olay Yerel yönetimlere daha fazla yetki verecek olan yasa gerçekleştiği takdirde, bu anlayıştaki yöneticilerin neler yapabileceği sorusuna cevap aramayı da akla ve gündeme getirmiştir.Tamer Levent'e yapılan saygı ve görev etiği dışı davranış başta Kültür Bakanlığı olmak üzere tüm kuruluşlar tarafından kınanmalıdır. Sayın Tamer Levent'e "geçmiş olsun" diyorum.''Değişmedikçe AB'yi unutun!''Anayasa değişiklikleri Meclis'te oylanırken AKP'liler 10. maddede "Kadın ve erkek eşit haklara sahiptir. Devlet cinsler arası eşitliğin fiilen yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu amaçla alınacak geçici önlemler ve yapılacak düzenlemeler ayırım ve imtiyaz sayılmaz" ilavesinde son cümleye itiraz ettiler.Neden? Bu nedeni 1000 kez sorabilirsiniz vatandaş olarak. Çünkü o Meclis bizim Meclis'imiz ve bu itirazın hiçbir anlamı, sebebi olamaz. Eğer o Medis'in sadece yüzde 4'ü, (en geri kalmış dediğimiz ülkelerden bile daha geri bir oranı) kadınsa, eğer bu ülkede kadınlara uygulanan vahşet ("şiddet" boyutunu da geçti artık) durdurulamıyorsa, ortada hiçbir devlet desteği ve önlemi yoksa, şehrin göbeğinde kadın avukatlar kaçırılıp tecavüze uğruyorsa BU DEHŞET VERİCİ boyuttaki haksızlık artık o ülkenin yöneticileri tarafından görülmek zorundadır.Bu gerçek böylesine ortadayken, mevcut ayırımcılığın, haksızlıkların önlemini tartışmaya yer bırakmayacak ve kelime oyunlarıyla değiştirilemeyecek şekilde devlet sorumluluğu haline getirmeye nasıl itiraz edilebilir?Üstelik AKP'nin Kadından Sorumlu Bakanı ve kadın milletvekilleri de yapıyor bunu. inanılır gibi değil. Bütün olayları ve haksızlıkları görmelerine ve Meclis'teki sayılarıyla da "eşitsizliğin sağlaması"nı yapmalarına rağmen ayırımcılığa karşı oy kullanmayan o kadın "vekil"lerin "millet"lerini samimiyetlerine inandırmaları mümkün mü artık? Besbelli ki bu konuda bile parti ne derse onu yapıyorlar.Ama onlar sussa bile Avrupa Birliği, aynen TCK'da olduğu gibi Anayasa'nın 10. maddesinde de Türk kadınlarının mağdur olmasına susmayacaktır. Bu mücadele de o maddeye "devlet güvencesi" zorunluluğu eklenene kadar sürecektir, bunu böyle bilsinler.7 Mayıs Cuma günü Anayasa maddeleri Meclis'te yeniden oylanacak. AKP milletvekilleri hatalarını düzeltebilir ve bu maddeyi doğru şekilde tanımlayabilirler.Ortada şaka, espri kaldıracak bir durum yok, ellerini vicdanlarına koyarak karar versinler. Aksi takdirde de "demokrasi"den hiç söz etmesinler. Böyle yarım demokrasi olmaz!
Anayasa ve Adalet Komisyon Başkanı AKP'li Burhan Kuzu kısa süre önce "Yasalarla olmaz. Bu Türkiye'nin realitesidir. Bizde gece sokağa çıkan kadına iyi gözle bakılmaz. Siz Etiler'i örnek almayın" diyor. Ve bir gün sonra akşamın erken saatlerinde şehrin göbeğinde, Kadıköy'de genç bir kadın avukatın iki kişi tarafından kaçırılarak Ümraniye'ye götürüldüğünü ve tecavüze uğradığını duyuyoruz.İki olay arasında birebir bağlantı kuruyor değilim ama Burhan Kuzu'nun yaptığı konuşmanın benzerlerinin diğer AKP'li milletvekilleri (örneğin TCK Alt Komisyonu üyesi Hakkı Köylü) ile bazı yasa hazırlayıcı profesörler tarafından defalarca tekrarlandığını bugüne kadar duymayan kalmadı. Ve tabii olanlar "imam-cemaat" hikâyesi gibi. Yasa yapan yolu açarsa cahili, hastası o yoldan gider. Gece sokağa çıkan kadını suçlayan ve bu sözleriyle onlara karşı işlenebilecek suçlan da mazur gösteren, "yasalarla olmaz" diyen yasa yapıcı olur mu?Kadınlara karşı ayırımcılığın önlenmesi için uluslararası sözleşmelere imza atan, insan haklarını korumak değil AB'ye girebilmek için Anayasa'da "kadın-erkek eşitliği ni istemeyerek gündeme getiren, ciddi kadın ve toplum sorunları konuşulurken alay eden milletvekilleri kadını hâlâ kendi emirlerinde ve korumalarında, istedikleri zaman iki tokat atacakları bir yaratık, kendilerini de onların koruyucusu sanma alışkanlığından asla vazgeçmediler.Profesör Sulhi Dönmezer ve Doğan Soyaslan gibi isimler mevcut ceza yasalarının 80 yıldır problemsiz şekilde uygulandığını, tecavüz suçlularının kurbanlarıyla evlendikleri takdirde cezanın ortadan kalkması gerektiğini TV'lerden defalarca ilân ettiler. Peki şimdi saat 21.00'de işinden çıkıp evine gitmek üzere arabasına binerken kaçırılan evli avukata ne önerecekler? O tecavüzcüler "Ama bu ülkenin milletvekilleri 'kadınlar gece evden çıkmasınlar' diye uyarmışlardı. Profesörleri ise evlenirsek kurtulacağımızı söylemişlerdi" derlerse ne olacak?Ya "Kadın avukatın rüzgârda eteği uçuşuyordu biz de tahrik olduk. Kadın hayasızdır, cezasını çeksin" derlerse?? Veya "Kadın dediğiniz cins zaten erkeklerin şehvetini dindirmek için yaratılmıştır" derlerse?? Aslına bakarsanız suçlulara bu cesareti verecek konuşmalar yapanların hepsi, hele de böyle önemli görevde olanlar bu suçların işlenmesinden sorumludurlar. Bir Batı ülkesinde olsa, bu şekilde konuşanların derhal görevinden alınacağını "Economist" dergisi uzun süre önce alay ederek yazdı.Gelelim kadın avukata tecavüz edenlere... Yakalandıklarında nasıl bir ceza alacaklar? ABD veya Avrupa ülkelerinde olduğu gibi 40-50 yıl mı acaba? Hayır. Bizde kadınların ve ailelerinin hayatını bu şekilde karartan, çoğu kez o kadınların intiharına veya öldürülmesine neden olan bu tür alçaklıklar cezalandırılmıyor. Ağır cezalar hakimlerin takdirine bağlı.TCK Alt Komisyonu'nda ağırlaştırılan tecavüz cezalarının yürürlüğe girmesi için ise en az iki yıl lâzım. Bütün yasaları şıpın işi bitiriveren Meclis'in birbirine sıkı sıkıya bağlı olan "tecavüz ve namus cinayeti" cezalarını bekletip durması işte böyle, pırıl pırıl insanların hayatının mahvolmasına neden oluyor. Acaba durumun aciliyetini anlamaları için tecavüzcülerin daha ne kadar yakına gelmeleri gerekiyor? Meclis'ten birine olsa anlarlar mı dersiniz?TV'den kültür taştı!Pazar akşamı bir kanalda Kültür Bakanı ile bir sohbet vardı, ben de davetliydim programa ama gidemedim, bahçe ile meşgul olmam gerekiyordu. İşim bitince biraz göz attım, iyi de oldu, kısa sürede kültürüm arttı. Örneğin Bakan Mumcu neredeyse daha önce Turizm Bakanlığı için söylediği "kaldırılmalıdır sözünü Kültür Bakanlığı için de söylecekti, bunu öğrenmiş oldum. Sonra Bakanlı-ğı'nın görevini "kültürel kuluçkalama" olarak tarif etti, onu da öğrendim. 40 yılın sinema yönetmeni Metin Erksan'a verdikleri ödülü "Teşvik etme, ortaya çıkarma" olarak sebeplendirdi ki o da önemliydi. Bu teşvikten sonra Erksan kesin yeni filmler yapmaya karar vermiştir. Kadınlar için "pozitif ayırımcılığa, kotaya filân gerek yok" dedikten sonra "Ama eşitlik kesin olarak sağlanmalı" sözü çok aydınlatıcıydı. Kadın haklarını "başörtüsü"ne indirgemesi keza öyle... Kısacası izleyenleri ampul gibi aydınlattı program. Fazla izleyemedim ama o benim kusurum, çabuk sıkılıyorum.Bu arada Mehmet Altan'ın Medeni Kanun için söylediklerini de fark etmeden geçemedim. Altan, "Medeni Kanun değişti ama falanca yerin belediye başkanı bu kanuna aykırı yaşıyor" gibi bir örnek verdi. Sanıyorum o da "yasaların fazla önemli olmadığı"na inananlardan. Oysa beğenmediği Medeni Kanun un 17 milyon kadına haksızlık yapılarak değiştirilen kısmı bile 2002'den sonra evlenen ve evlenecek tüm kadın kuşaklarına güvence sağlamıştır:"Çocuklarıyla birlikte beş parasız sokağa atılmama güvencesi"!Her neyse bu program toplumun kültürünün artmasında şüphesiz(!) çok rol oynadı. Bakan'a ve hazırlayanlara teşekkürler!
Pazar gecesi saat 02.30 sıralarında TV'de New York Bölge Savcısı ve sonra Belediye Başkanı olan Giuliani'nin hayatını anlatan filme rastladığımda ondan söz eden yazımı çoktan yazmıştım.Muhteşem bir tesadüftü doğrusu. Aralarında Clinton'ın avukatları da olan New Yorklu arkadaşlarımdan dinleyerek yazdığım başarılarını, yaşamını izleyerek, tam zamanında öğrenmek iyi oldu. Keşke herkes görebilse bu filmi.New York gibi iki dakikalık elektrik kesintisinde binlerce suç olayının görüldüğü bir megapolde inanılmaz bir ısrarla ve hiç kimseye taviz vermeden olayların üzerine giderek suç oranını minimuma indirdiği için halkın sevgilisi olan Giuliani şöyle diyordu:* "Bir toplumun mutluluğu için yasalar her şeydir."* "Kanun, ona uymamayı alışkanlık haline getirenlerin yüzünde beton gibi patlamalı."* "Bu ülkeyi suçlulardan temizleyeceğiz. Uyuşturucu kaçakçıları, rüşvet yiyen ve yolsuzluk yapanlar, aşırı harcamalarla devleti çökertenler, mafya, trafik, her konuda suç işleyenler karşılığını fazlasıyla ödeyecekler."* "Sokak terörünün derhal sona ereceğini halkıma bildirmek isterim."Ve sözünde duruyor. O dev kenti muma çeviriyor. Bu nedenle 11 Eylül'de Başkan Bush'tan daha büyük bir destek ve sevgiyle karşılaşarak şehrin kontrolünü sağlıyor. New York polisi dahil herkesi muma çeviriyor.Bu gücü nereden alıyor? Yasalardan. Onlara olan inancından... Ama yalnız yapmıyor bunu, olayları kendisi kadar yakından izleyen ve doğru yorumlayan, en ufak bir hatayı affetmeyen, polisin masum bir genci öldürmesi ile sokaklara dökülen bilinçli bir toplumla yapıyor. Sadece bu olayda bile (bütün başarısına rağmen anında) kendisine "güven puanını düşüren" bir toplumla.Şehir projeleri için harcanan paralan kalem kalem, tek tek kontrol ederek belediyeyi de düzene sokarak.Fazla söze gerek var mı bilmem. Size ABD'nin bazı eyaletlerinde hâlâ idam cezasının kaldırılmayış nedeninin de adaleti sağlamak ve suç oranını düşürmek olduğunu, İtalya' daki Temiz Eller Operasyonu ve ağır cezalarla had safhaya çıkmış yolsuzlukların bitirildiğini de hatırlatabilirim. Bizde de yine Doğu ve Güneydoğu'da "kana kan, cana can" töresi nedeniyle işlenen cinayetlerin, kan davalarına ağır cezalar getirildikten sonra büyük ölçüde azaldığını da.Bu örnekler ortadayken hiç kimse "İşlenen suçları ceza ile önleyemezsiniz" deme hakkına ve lüksüne sahip değildir. Ne yapsın Türkiye? "Önce eğitelim, kafaları değiştirelim" diye binlerce çocuk ve kadın katliamına göz yummaya devam mı etsin? Söz konusu suçlar yeni icat edilmedi. Ortada ceza yokken bir de af kanunlarıyla sokaklara salıverilen binlerce suçlunun savaş alanına çevirdiği ülkeyi düzene sokabilmek için sağ duyulu hukukçular (diğerleri kapsam dışı) yıllardır kafa patlatıyor.Bugün çok önemliBizler bu suçların yasalar yanında eğitimle, TV'nin "yaygın eğitim gücü" kullanılarak (ki yapılan programlara Doğu'dan gelen telefon bağlantılan, töre cinayeti işlemek istemeyenlerin televizyon kanallarına koşmaları da bunu gösteriyor), SIĞINMA EVLERİ açılıp şiddete uğrayan kadınlan derhal ailelerinden alarak, bu olaylan önlemeye ve çözmeye çalışan STK'lara ve sığınma evlerine devlet ödeneği verip destek olarak azaltılabileceğini devamlı yazdık (sonuncusu 25 Nisan Çarşamba...)İşte şimdi de CHP'li milletvekillerinin çabasıyla Anayasa'nın 10. maddesine şiddeti önlemenin ve kadın-erkek eşitliğini sağlamanın devlet sorumluluğu olduğunu belirtecek değişiklikte sıra.Bugün Meclis'te oylanacak.."Anayasa ve TCK değişikliklerinde" sadece Türkiye'ye değil AB'ye karşı da "insan haklarına olan samimiyetini" ortaya koyacağı için AKP'nin şu günlerdeki tutumu çok BÜYÜK ÖNEM taşıyor.Onun için gelin biz medyaya kusur bulup duracağımıza elele verip doğru yönde gayret gösterelim.Bu mesele bir kadın sorunu değil insanlık sorunudur. Sesimizi yükseltmek, toplu olarak tepkimizi göstermek de bizim vatandaşlık görevimizdir.Giuliani'yi ve New York halkını aklınızdan çıkarmayın.Önce YASA, sonra EĞİTİM. Önce kafaların değişmesini beklersek bizim kafalar 300 yılda bile zor değişir!
Sevgili Hıncal... Sevgili dostum, saygı duyduğum meslektaşım ve büyüğüm. O bu meslekte benden çok daha eski... Ayrıca zeki, esprili, derinliği olan, aydın, yazılarını zevkle okuduğum bir yazar.Bu nedenle o yazdı mı önemlidir benim için. Benzer sözleri başkası yazsa fazla üstünde durmam, hatta bazılarına güler geçerim... Hele önemli bir konuda bugüne kadar küçük parmağını oynatmamış, hiçbir birikimi olmayan, bu olaylarla ilgisi gazetedeki haberleri okumaktan ileri gitmeyenler birden bire uzman kesilir öğüt vermeye kalkarsa daha da çok gülerim.Ama Hıncal Uluç yazarsa önemlidir. O Türkiye'nin gündemini etkileyen yazarlardan biridir.Geçen Cuma akşamı G-Mall'da yemekte karşılaştığımızda o gün yazdıklarını henüz okumamıştım. Bu nedenle, Ankara'da duruşmaya gittiğimi, ertesi gün de "Anayasa'nın kadın-erkek eşitliğini sağlayacak 10. maddesi" hakkında CHP'nin hazırladığı seminerde konuştuğumu söylediğimde "Aslanlar gibi mücadele ediyorsun" demesini samimi bir destek olarak algıladım."Her gün karşılaştığımız örnekler bu davalara neden olan yazıların haklılığını gösteriyor zaten" gibi bir şeyler söyleyerek masama geçtim. Gece geç vakit o günkü "Peki ya baba? O kurban değil mi?" başlıklı yazısını okuduğumda ise ağzım bir karış açık kaldı; Hıncal'ın düşünceleri tamamen değişmiş görünüyordu. Her zaman yasaların ve hakkıyla uygulanmasının önemini savunan yazar birden bire farklı bir görüşe geçmişti.14 yaşında hem tecavüze uğrayıp hem de (babası tarafından) töre cinayetine kurban giden zavallı Nuran örneğini ele almış, bu cinayetlerle ilgili TCK maddelerinin değişmesi için çalışanlara kızıyordu. Ve medyaya. Bu konuda gayret gösteren, yazan gazetecilere.Sık sık kullandığı "Medyanın tavrına bakıyorum... Nasıl yüzeysel, nasıl kolay, nasıl popülist bir yaklaşım" sözleriyle...Yasaların değişmesinin bu cinayetleri önlemeyeceğini, medyanın bu tutumuyla aksine cinayetlere çanak tuttuğunu söylüyor ve ekliyordu:"Onlar karsı çıkmıyorlar zaten. Çıkar gibi yapıyorlar... Sonra unutuyorlar, yeni bir cinayete kadar."Çözüm belli!Ve kendisinin önerdiği çözümü şöyle açıklıyor:"Töreyi yasayla, asarak, keserek aşamazsınız. O beyinlerin içindekini değiştirmek gerek. Bunun nasıl olacağını bilim adamları araştıracak, bulacak, devlet uygulayacak."Şimdi burada, tecavüze uğrayan kızını öldüren babanın da töre baskısı kurbanı olduğunu söylemekte haklı. Beyinlerin içindekini değiştirmek gerektiğini vurgulamakta da çok haklı Hıncal Uluç. Peki nerede haksız? Nerede çok haksız? Ve ayrıca büyük bir hata yapmakta? Onları maddeler halinde irdeleyelim:1) Medyayı toptan karalamakta "yüzeysel, kolay, popülist yaklaşım", demekte haksız. Bu cümle kendisi dışındaki tüm meslektaşlarını kapsıyor ki asıl kolaycılık bu bence. Oysa sadece 3 örnekte, Medeni Kanun, Türk Ceza Kanunu (ve bunlardaki adaletsizliğe AB'nin dikkatinin çekilmesi) ile Anayasa değişikliklerinde medya tartışmasız çok önemli bir rol oynamıştır. Bunun aksini düşünenlerin yapacağı iş çok kolay, hemen bulundukları gazetelerin arşivlerine girecek, STK'lar, hukukçular ve basının çabalan ile olayların yönünün nasıl değiştiğini "köşe yazıları ve haberleri" paralel şekilde izleyerek görecekler. Bu onlara somut şekilde bilgi verecektir.2) 15-20 yıla yayılan içten çabaları, mücadeleyi bilmiyormuş gibi "Karşı çıkmıyorlar zaten. Çıkar gibi yapıyor ve sonra unutuyorlar" demekte haksız. Zira hiç unutmayan ve neredeyse hergün o konuda yazan meslektaşlarını gözardı etmiş oluyor.3) Genelleme yapmakta haksız çünkü onun önerdiği çözümlerin çok fazlasını biz son aylarda her yazımızda tekrarladık (bunları okumamış olduğunu düşünmeye başladım). Yarın bunları hatırlatacağım.4) Ve 20 yıllık mücadeleden sonra gelinen noktayı küçümsemekte çok haksız. Yasaların ne kadar çok şeyi değiştireceğini de yarın örnekleriyle tekrar yazacağım.
Psikolog Emre Konuk'un VATAN'da çıkan depresyonla ilgili açıklamalarında "kadın" yerine sürekli "hatun" tanımını kullanması ve kadınların en önemli ilgi alanını alışveriş gibi göstermesi üzerine yazdığım yazıyı hatırlayacaksınız.Emre Konuk eleştirilerime cevap verdi ve "Amacım 'hatun tayfası'nı rencide etmek değil. Ben masumum Ruhat Hanım" başlığıyla uzun bir açıklama yaptı.Bu açıklamada Sayın Psikolog "benim duyarlılığıma hak verdiğini, kamuoyunu etkileme durumunda olan kişilerin yazılarında, konuşmalarında hangi değerleri savunduğuna özen göstermeleri gerektiğini, değerlerin hızla değiştiği toplumumuzda bu hassasiyetin çok önemli ve gerekli olduğunu" söylüyor. Ama sonra yine "hatun"un savunmasına geçiyor.Verdiği ders ve seminerlerde kadınlardan "hatun tayfası", erkeklerden "erkek tayfası" olarak söz edermiş Sayın Konuk. Ama asla cins ayırımı yapmazmış çünkü "hatunlar adama fena ödetir"miş. Açıklamasının sonunda bana TDK sözlüğünde "hatun" kelimesinin karşılığını ve Türk tarihinde bu tanımın yüksek makamdaki kadınlara kullanıldığını hatırlatmış.Ben de ona sadece "takıntılı" sözcüğünden dolayı hakkımda 10 milyar TL. tazminata hükmedildiğini hatırlatacağım. Ayrıca kelimelerin tarihte nasıl ve kimlere kullanıldığı değil, günümüzde nasıl kullanıldığı önemlidir.Ona bakacak olursak Azeri Türkçesi'nde "masum anlamda" kullanılan bazı kelimeler bizde müstehcen veya küfür anlamı taşımaktadırlar. Her ikisi de Türkçe. Bugün "hatun" kelimesi alaycı bir ifade olarak kullanılıyor.Hatta yerinde kullanılmayan ve farklı tonlanan "hanımefendi" sözcüğü bile alaya alma ifadesi değil midir? Eğer "kadın"la aynı anlamda ise, örneğin neden kız okullarına "hatun okulu" diyemiyoruz? Neden "hatun derneği" değil de kadın derneği? "Hatun tuvaleti" değil de kadın tuvaleti? Kimse de bana "kız arkadaşıma veya eşime hatun diye hitap ediyorum" demesin, onlar bireysel ifade şekilleri, bilimsel veya yaygın bir kullanım değil. Emre Konuk'a ve sevgili Mine Şenocaklı'ya ilgilerinden dolayı teşekkür ediyorum.