Hummer alanlar suçlu mu?

25 Mayıs 2004

Bindiğim taksinin önüne dev bir jipin çıkmasıyla başladı konuşma... Jiplerin çoğalmasından Hummer'larda kaçırılan vergilere geçtik. Biliyorsunuz galerilerin vergi kaçırarak bu jipleri ucuz fiyata sattık ları ortaya çıkınca hem satanın, hem de alanın ceza vermesi gündeme gelmişti.Şoför "İyi ama" dedi "devlet hem bile bile bu satışlara göz yumuyor, hem de seneler sonra ortaya çıkıp 'haydi ceza ödeyin' diyor. Neden zamanında engel olmuyorlar ki?"Benim de uzun zamandır aklıma gelip de yazamadığım bir konudan söz ediyordu. Eve gelene kadar sürdü sohbet. Şehrin en işlek caddelerindeki galeriler vitrinlerinde sergileyerek satıyorlar arabaları, jipleri. Muhakkak ki tek vergi kaçırılan marka da Hummer değil. Birinde yapan, diğerinde neden yapmasın?Peki görevliler neden sorup soruşturmuyor, kaça satıldığını öğrenip zamanında engel olmuyor da sonradan alanları da satanlarla birlikte suçluyor? Burada galeriler ne kadar suçluysa devlet de o kadar suçlu.İmar Bankası'nda usulsüz devlet tahvili satışına göz yuman, devletin ve vatandaşın mağduriyetine neden olan SPK görevlileri cezalandırıldığına göre aynı uygulamanın galeride ucuz araba satışına göz yumanlar için de geçerli olması gerekmez mi?Şehirde jip kullananlarLondra'nın İşçi Partili Belediye Başkanı "Şehir de jip kullananlar aptaldır. Jip engebeli arazide kullanılır" demiş. İşçi Partili bir siyasetçi olarak doğaldır, o da seçmenine mesaj gönderiyor.Oysa özellikle Londra gibi şehirler için bunu söyleyememesi gerekirdi. Çalışanlarının yaz-kış her hafta sonu şehirden çıkıp daracık, engebeli köy yollarından geçerek doğaya kaçtığı bir megapol Londra.Diğer başkentler gibi... Veya büyük şehirler gibi. Türkiye'de jip kullanımı ise (özenti ile veya gösteriş için alanları bir kenara bırakırsak) gerek yolların, bırakın dışını şehir içinde bile engebeli olması, gerekse trafik kazalarına karşı sağlamlık ve koruma önlemleri açısından çok daha uygun.Rahatlığını da düşünecek olursak jip merakının tenkit edilecek bir yanı yoktur bence... İnsanlar paralarını, birikimlerini istedikleri gibi harcama özgürlüğüne sahiptir. Kime ne?Not: Yazarınızın Hamır'ı mamırı yoktur... Ama olabilirdi de!Veto etse kriz olur muydu?Kadın hakları" değil kadınların insanca yaşam hakları, erkeklerin sahip olduğu vatandaşlık haklarını sağlayacak ilâvenin (Anayasa'nın 10. maddesine) yapılmaması konusunda yazdığım ve Cumhurbaşkanı'nın veto etmemesinin şaşırtıcı olduğunu söylediğim yazıma birkaç itiraz 'mail'i geldi okurlarımdan."Veto etseydi ve bir krize daha mı neden olsaydı?" diye soruyorlar. Yanlış düşündüklerini hemen söyleyeyim. Cumhurbaşkanı sadece 10. maddeyi ayırabilir ve diğerlerini onaylayıp onu tekrar Meclis'e gönderebilirdi. Bundan dolayı da kriz filân çıkmazdı. Tam aksine asıl kriz şimdi çıkabilir, zira ne Türkiye'nin yıllardan beri bu değişikliği bekleyen aydın kadınları, ne hukukçuları, ne de STK'ları aceleye getirilerek "değişiklik" diye empoze edilen ama gerçekte ayırımcılığın devamını sağlayacak maddeye susmayacaklardır. Sanıyorum AB'de...Nitekim ilk girişim olarak kadın hukukçular ile sivil toplum kuruluşları Anayasa Mahkemesi'ne bu maddenin iptali için başvurmayı kararlaştırmışlar (Anayasa'ya göre böyle bir hak da varmış.) Avrupa Birliği işe karışmadan önce kendi içimizde her çarenin denenmesi gerekiyor.Bakalım Anayasa Mahkemesi kadınların bir 100 yıl daha aynı şartlarda bekletilmesine göz yumacak mı?

Devamını Oku

"Bize dokunmayın da!"

24 Mayıs 2004

Dün 'Avrupa, Avrupa duy sesimizi' başlıklı yazım 'bir türlü doğru standartlara getirilmeyen yasaların ancak Avrupa Birliği tarafından baskıyla değiştirilebileceğini' anlatan cümlelerle bitiyordu. Okurken fark ettim ki Yargıtay Başsavcısı'nın "dokunulmazlıkların bu dönem Meclis'ini etkilemeyecek şekilde çıkarılması" teklifinden söz eden Güngör Mengi de yazısını benzer şekilde bitirmiş;"Bu anlayış o teklifi de kabul etmez. Tek kurtuluş bu meseleyi AB'nin ağırlığını koyarak çözmesidir" diyor.Ben AB'nin çözebileceğini yazarken bunun 'çok acı bir durum' olduğunu da belirtmiştim. Gerçekten de öyle değil mi? Hangi konuya el atarsanız atin sonuçta bu noktaya geliyorsunuz:"Düzelmezler ve düzeltmezler. Bu iş olsa olsa AB'nin yardımıyla halledilir."Hangi hükümet gelirse gelsin, halk bir sonra seçtiğine ne kadar "eski çürümüşlükten, yozlaşmadan kurtulmak ümidiyle" oy vermiş olursa olsun kafalar değişmiyor. Hep gelen gideni aratıyor.- Önce dehşet boyutlarda bir kadrolaşma ve devlet kurumlarını ele geçirme politikası, arkadan trilyonluk gelir kaynağı olabilecek tüm köşelerin tutulması (SSK ile iş yapacak özel hastanelerin hepsinin AKP yöneticilerine ait olması son örnek.)- Belediyeler dahil her alanda iktidara yakın firmalara ihalelerde sağlanan kolaylıklar.- Dokunulmazlıkların asla kaldırılmaması (ve hatta milletvekilliği bittikten sonra da devam etmesi teklifi yine AKP'den), Seçim ve Partiler yasalarının unutturulması."Değiştik, biz farklı olacağız" gibi her hükümet tarafından seçim öncelerinde söylenen ve verilen sözler iktidar ele geçer geçmez anında unutuluyor...Ve "eski hamam, eski tas" devam. Bu "eski hamam, eski tas" sözünü kaç hükümet döneminde tekrarladığımı da ben unuttum.Aslında Yargıtay Başsavcısı Nuri Ok'un önerisi yerinde bir öneridir ama Güngör Mengi'nin dediği gibi "o tuzağa bile düşmezler." "Bizi etkilemeyecek nasılsa, çıkaralım" bile demezler. Çünkü, ya bir daha iktidar olursa?Oysa Medeni Kanun'un Mal Rejimi Yürürlük Maddesi aynen bu kafayla çıkarılmıştı. Devrim niteliğinde, 75-80 yıldan sonra yapılan bir değişiklik; sırf "kendi eşleri yararlanmasın, mallara ortak olmasın" diye kadın nüfusun yansına uygulanmadı.Bugün SSK'daki "hastane seçimi" olayı hastanelerle ilgili tek "parti çıkarı" sorunu değil tabiî. Hastanelerin ilaç alımı, tetkik cihazı, alet ihaleleri gibi büyük para kaynağı olan ihalelerde de çok benzer uygulamalar var.Kısacası AB'ye girmeden önce AB'nin çok yardımına ihtiyacımız olacak. Bizi onların değiştirmesi gerekiyor!Haydi evlendirin!Yepyeni bir tecavüz haberi dün basında yer aldı. Bayrampaşa'da 14 yaşındaki ilköğretim okulu öğrencisini ağaca bağlayarak sabaha kadar tecavüz eden adam, öğrenci perişan vaziyette bulunduktan sonra da ailesini arayarak "Sakın şikayet etmeyin, hepinizi öldürürüm" diye tehdit etmiş.Neyse ki tecavüz yasaları değiştirildi, eğer eski haliyle kalmasına göz yumsaydık ve iki profösörün önerilerini dinleseydik bundan sonra da sapıklar "evlenmeye razıyım" veya "o da istedi" diyebilecekler yada bunlara gerek bile kalmadan daha önce toplu tecavüzlerde dahi görüldüğü gibi yakalanır yakalanmaz salıverileceklerdi.Artık böyle olmayacak. Ama bu yasaların, namus cinayetlerindeki indirimler de kaldırılarak derhal, daha fazla vakit kaybedilmeden Meclis'ten geçirilmesi gerekiyor.Görmüyor musunuz, henüz çocuk yaştaki bir gencin ve tüm ailesinin hayatı daha karardı.Kimbilir o çocuğun ve anne babasının ne güzel gelecek plânları vardı... Şimdi bu talihsiz olayı unutarak yollarına aynen devam etmek kimbilir nasıl zor olacak. Sadece düşünün, 'kendinizi yerlerine koyun' bile demiyorum, denmez ki! Vahşet, dehşet, facia...Ve bu vahşetin sürdüğü bir ülkede insanlar ancak canilere, sapıklara "çok ağır cezadan kurtulamayacağı" korkusu verilirse biraz güvencede olabilirler. Her türlü suça hakettiği en ağır cezalan getirmekten başka hiçbir çare yok!Not: Neyse ki Adalet Bakanı Cemil Çiçek de suçları önlemek için "Affın ve ceza indirimlerinin kaldırılmasının" tek çare olduğunu açıkladı!

Devamını Oku

Avrupa, Avrupa duy sesimizi!

23 Mayıs 2004

Daha zaman vardı... İyice incelemesi ve yapılan değişikliğin yeterli olup olmadığını anlaması için daha tam 2 günü vardı... Ama o beklemedi, bir başka konuda son dakikaya kadar sürenin dolmasını bekleyip veto hakkını kullanan Cumhurbaşkanı Sezer ne yazık ki kadın vatandaşlara bunca yıldır yapılan haksızlığı durdurabilecek imkânı varken bunu yapmadı.Gerçekten acı bir durum var ortada. Bu ülke nüfusunun yarısını teşkil eden kadınlar eşitlik haklarının verilmesi için kendi devletlerine, siyasetçilerine değil Avrupa ülkelerinin insan hakları temsilcilerine ve siyasetçilerine güvenmek zorundalar.Türkiye'de kadınlarla ilgili kanunlar ancak bu kadar önemseniyor zira!O ülkeler TBMM'nin "değişiklik" diye sunduğu ama eski Anayasaların sağladığından farklı hiçbir yenilik getirmeyen 10. maddenin bu haliyle kabul edilmesini KABUL ETMEDİKLERİNİ anında açıkladılar."Bu madde ve töre cinayetleri ile ilgili yasa mutlaka değiştirilmelidir" dediler.Ama bizim Meclis yine dinlemedi. Cumhurbaşkanı da!Ve çok enteresan bir şekilde aynen Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi' nde inatla yapıldığı gibi, TCK Alt Komisyonu'nun namus cinayetlerine inatla indirim getirecek şekilde yasayı Adalet Komisyonu'na gönderdi. Anayasa'nın 10. maddesi de inatla kadınların gelişmesini ve insan haklarına sahip olmasını önleyecek şekilde çıkanldı.Değişiklik yapıldığı iddia edilen 10. madde gazetedeki haberde şöyle yer almaktaydı: "Kanun önünde eşitlik maddesine 'kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğu' ibaresi eklendi." Eee... Sonra? Buna benzer ifadeler zaten Anayasa'da vardı, bu eklenince ne değişiklik olacağını tahmin ediyorsunuz?"Kadın yine zavallı"Yani 550 kişilik Mecliste en fazla 20-25'e çıkabilen kadın milletvekili sayısında bir değişiklik mi yapılacak? "Anayasa'da kadın erkek eşittir dendi, haydi kadınları okutalım, iş ve siyaset alanındaki sayılarını arttıralım ve hele de namus bahanesiyle öldürülmelerini mutlaka engelleyelim" mi diyecekler?Hayır, tam aksine; orada durmakta olan "Hiç bir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz" ifadesiyle bunlan kolayca ayırımcılık sayacak ve kadını eski zavallı konumunda bırakacaklar.Hem de Meclis'teki hanımefendilerin yardımıyla.Kadının eşitliğini isteselerdi bu eşitlik sağlanana kadar devletin her türlü önlemi alması, gerekli hukukî ve kurumsal düzenlemeleri yapması için gereken ilâveyi çekinmeden yaparlardı. Türkiye'nin imzaladığı (CEDAW gibi) uluslararası sözleşmelere aykırı olan Anayasa'nın 10. maddesi ile TCK'nın namus cinayetleri maddesinin (ve hatta Medeni Kanun'un) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne kadar yolu olduğuna inanıyorum.Türkiye'nin aydın hukukçuları bu işin peşini asla bırakmayacaklardır!Afet yönetimi anlatılacak!Bugün EFCA; Avrupa Mühendislik Danışmanlığı Birlikleri Federasyonu'nun 2004 Genel Kurulu ve Uluslararası Afet Yönetimi Konferansı İstanbul'da başlıyor.Beklenmekte olan büyük bir depremden söz edilmesine ve zaman zaman "sallanıyor" olmasına rağmen binaların güçlendirilmediği, ciddi önlemlerin alınmadığı İstanbul'da böyle bir toplantının yapılacak olması büyük bir şans. Anlayan ve yararlanan için tabiî... Ceylan Intercontinental Otel'de 24 ve 25 Mayıs tarihlerinde yapılacak konferansta Japonya Kobe Üniversitesi'nden Doç. Dr. K.Ohniski 1995'teki Kobe depremini tüm yönleriyle, ABD'den gelen Prof. Dr. Oral Büyüköztürk ise "11 Eylül İkiz Kuleler'in yıkılışı" olayını anlatacak.Savaş ve terörün, sel felâketlerinin önlenmesinin, İstanbul depreminin de yer alacağı konuşmaların amacı "afet yönetiminin önemi"ni vurgulamak ve önlemleri tartışmak.Bu çok önemli konuşmalan dinlemek isteyenler 0212-230 20 55- 232 36 55 numaralı telefonlardan veya info@bezegroup.com internet adresinden BEZE GROUP'a ulaşabilirler.

Devamını Oku

Bundan saçma şey duydunuz mu?

22 Mayıs 2004

Dün Cumartesi VATAN'da Duygu Asena'nın güzel bir röportajı vardı. Bu haberi yakaladığı için önce Duygu'yu kutluyorum.Bir İstanbul Masalı dizisinde Altan Erkekli'nin canlandırdığı şoför Cemal'in oğlu rolünü büyük başarıyla oynayan genç yetenek İsmail Hacıoğlu 100 üzerinden 98 puanla kazandığı konservatuvara girememiş. Sebep: Dizide oynuyor!Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü Başkanı Zeliha Berksoy genç sanatçıya "Ben piyasadan adam almam, temizlen de gel" demiş. Şimdi ben İsmail Hacıoğlu'na birkaç paket Omo göndermeyi düşünüyorum, herhalde Zeliha Hanım'ın istediği temizliğe ancak kavuşur.Tek cümleyle şunu söyleyebilirim; Hayatımda daha anlamsız bir tepki duymadım. Yani bu, 40 yıllık başarılı aktörlerin yanında ezilmeden harika bir oyun çıkaran ve yeteneğini gösteren genç (ki bence o küçük rolde, Esma'dan daha başarılı) önüne çıkan böyle bir fırsatı kaçıracak mıydı? Bunu hangi akıllı insan yapar?Düşünün Hacıoğlu o kadar çaresiz kalmış ki; "Kadıköy'de de bir okul var, oraya girmeyi düşünüyorum. Orada Zeliha Berksoy yok" diyor.Yıldız Kenter'in de öğrencilik yıllarında çalışan gençleri tenkit etmesi ayrıca ilginç geldi bana. Kendileri tiyatrolarında öğrencileri pek güzel oynatıyorlar. Hatta çoğu tiyatrocu hiç para vermeden onlara her işi yaptırdıklarını da anlatıyor. Nedir bu "dediğimi yap, yaptığımı yapma" mı? Hemen dün iki başardı, ünlü tiyatrocuyla konuştum. Yönetmen Gencay Gürün ve sanatçı Ayten Gökçer. İşte söyledikleri;Gencay Gürün: "İsmail Hacıoğlu'nun oyunuculuğu baştan beri dikkatimi çekmiştir. Onda sanatçı ışığı var. Zeliha Berksoy gibi isimler iyi oyuncu yetiştirmek için öğretmen oluyorlar, onların önünü kesmek için değil. Bu tür olaylar yaptıkları ise ihanet anlamına geliyor." Aslına bakarsanız dünyanın en iyi aktörlerinin de çoğu okullu filân değil. Anthony Hopkins, Sean Connery, Tom Hanks, John Travolta, Nicole Kidman, Brad Pitt ve aklınıza gelen birçok isim arasında kaç tane okullu var acaba?Ayten Gökçer ise okula alınmayan İsmail Hacıoğlu'nun derhal yargıda hakkını arayabileceğini ve davayı kazanacağını, konservatuvarda böyle bir ölçünün olmadığını söylüyor. "Dizide oynadı diye hiç kimse gençlerin önünü tıkayamaz" diyen Gökçer şöyle devam ediyor; "İnsanlar her yasta hazımsız olabilir, iki oyunla kendilerini sanatçı oldum zannedebilirler. Gençler ancak okula intibak bozukluğu gösteriyorsa yoruma girer aksi takdirde kimse kendi adına böyle bir karar veremez."Yıldız Kenter'den başka Zeliha Berksoy'un bu davranışını destekleyen tiyatrocu çıkar mı merak ediyorum.Çok yazık!Dün, Cumhurbaşkanı Sezer'in Anayasa' nın 10. maddesini veto etmesinin beklendiğini yazmıştım. Aynı gün, aynı gazeteden (VATAN) Cumhurbaşkanı'nın henüz 48 saat zamanı varken beklemeyerek değişiklikleri onayladığını öğrendim ve gözlerime inanamadım.Bu konudaki yazım yarına (yer bulabilirsem tabii.)

Devamını Oku

Cumhurbaşkanı'na mektup!

21 Mayıs 2004

KA-DER Ankara Şubesi Cumhurbaşkanı Sezere. Anayasa'nın 10. Maddesi'nde yapılan değişikliği veto etmesi için bir mektup göndermiş. Açıklamada, yapılan düzenlemenin daha önceki Anayasalarda var olan "yasa önünde eşitlik" anlayışını aşamadığı, Türkiye'nin imzaladığı CEDAW sözleşmesindeki, ayrımcılığı önlemek için "geçici özel önlem politikaları oluşturma yükümlülüğüne cevap vermediği anlatılıyor ve kadınların eşitlik için yıllar süren mücadelelerinin yok sayıldığı vurgulanıyor.AB'nin de duyar duymaz TBMM'ye tekrar düzeltilmesi için uyarı yaptığı 10. Madde, gerçekten de bu haliyle kadınların bugüne kadar karşılaştığı haksızlık ve ayrımcılığın süreceğinin kesin kanıtıdır. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı Sezer'in bu maddeyi veto etmesi demokrasiye ve insan haklarına olan duyarlılığını gösterecektir.Neden hep yabancılar?Benim yazılanında bol soru vardır biliyorsunuz. Çocukluğumdan beri böyleyim, konuşmalarımda da vardır. Çoğu kez kendim sorar kendim cevaplarım. Yine sorulu bir küçük yazı bu. Çarşamba günü bir okurumdan gelen mektupta Malatya'daki Aslantepe Höyüğü kazılarının Roma Üniversitesi tarafından kontrol edildiğinin anlatıldığını yazmıştım. Dün Haşmet Babaoğlu'nun yazısında Truva'nın da Prof. Manfred Korfmanın kontrolünde olduğunu okuduk. Korfman 15 yıldan fazla süredir orada anlattığına göre...Araştırsak Türkiye'deki neredeyse tüm kazıların hâlâ Amerikalı, İngiliz, İtalyan, Avusturyalı, Alman arkeologların denetiminde olduğunu göreceğiz. Sorulara gelelim şimdi (kimseyi suçlamıyoruz ama);Neden hiç akıllanmayız biz? Türkiye'den kaçırılan dev eserler, tarihi kalıntılarla bu yabancı ülkelerin müzeleri yıllardır bayram ediyor. Tırlar dolusu eseri toplayıp götürüyorlar, tamamını götüremediklerinin yarısını götürüyorlar. Diğer yarısı bizde olduğu için yalvar yakar geriye istiyoruz. Bizde arkeolog, tarihçi yok mudur ki tarihi bölgelerimiz hep yabancıların kontrolünde?İngiltere temsilcimiz Jan Devletoğlu'nun dünkü VATAN'da British Museum'daki "Truva Şöleni"ni anlatan yazısı bizim içimizi acıttığı kadar "SORUMLULAR"ın da içini acıttı mı acaba?Ve cevap: Hiç sanmıyorum!TÜBİTAK ÖdülleriHaberi duyunca gözlerim yaşardı ve mutlaka yazmak istedim. Darüşşafaka Lisesi, babası ölmüş, ailesinin maddi durumu da öğrenimlerini sürdürmeye yeterli olmayan öğrencilere ilkokulun 4. sınıfından başlayarak liseyi bitirinceye kadar yatılı olarak yabancı dille eğitim veriyor.TÜBiTAK'ın Türkiye Liselerarası Araştırma Projeleri Yarışması'nı da 2004'te Fizik ve Kimya dalında bu lisenin öğrencileri kazanıyor. Fizikte birinci olanlar; Fatih Şenbabaoğlu ile Serdar Vardar.Kimyada ikinci olanlar ise; Caner Erataman ve Mustafa Duma (Kimya dalında birinciliğe hak kazanan proje yok.)Zor şartlar altında yılmadan çalışarak "Araştırma Projesi Yarışması" kazanan başarılı gençlerimizi gönülden kutluyorum. Umarım bu başarı onlar için mutluluğa giden yolun anahtarı olur.

Devamını Oku

Kültür Bakanı nihayet konuştu!

21 Mayıs 2004

Yıllar önce röportaj yaptığım, Ortadoğu-Orta Asya uzmanı bir Rus profesör bana "Siz Türklerin çok önemli bir kusurunuz var" demişti. "Kendinizi tanıtmayı beceremiyorsunuz. Dünyanın hiçbir ülkesi Türkiye'nin ne tarihini, ne coğrafyasını bilmiyor. Acilen bir tanıtım kitapçığı ve filmi hazırlayarak kendinizi anlatmanız lâzım..."Ben de bunu o günlerde yazmıştım. Daha sonra yine röportaj yaptığım İngiliz Lordlar Kamarası'nın bir üyesi aynı sözleri "Ermeni Soykırım İddiası" için söylemişti. Türkiye karşıtı görüşlerin Avrupa parlamentolarında pek güzel yer aldığını, bu görüşleri savunan Avrupalı siyasetçiler bol bol konuşurken Türk sefirlerin, konsolosların konuyla hiç ilgilenmediklerini anlatmıştı."Bu iddia AB ülkelerinde kabul görürse sakın şaşırmayın" diyerek... Nitekim sözleri doğru çıktı.Gelelim Truva filmi nedeniyle günlerdir yazdıklarımıza... Türkiye'de yabancı film çekimlerine engel konmasını kınayarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan açıklama beklediğimizi belirtmiştim yazılanında, daha sonra aynı konu başka gazeteler tarafından da ele alındı ve Bakan Erkan Mumcu nihayet bir açıklama yaptı.Mumcu "Filmin Türkiye'de çekilmesi için her türlü çabanın gösterildiğini ama yapımcı şirket Warner Bross'un yine de istemediğini" anlattıktan sonra "Çekim yerini belirleyen bir çok etken var" diyor. "Demek ki bu etkenleri uygun bulmadılar."Sonra da ekliyor; "Ama biz Truva'nın Türkiye'de olduğu ilişkisinin kurulması için 40 saniyelik tanıtım filmi hazırladık. Avrupa ve ABD sinemalarında filmden önce yayınlanıyor."Türkiye'nin tanıtımının, deniz, kum, güneş yanında "tarih ve kültür turizmi"ne de ağırlık verilmesinin ülke içindeki çalışmalarla olmayacağı açıkça ortada. Oysa bizim bakanların "önlerine gelmedikçe" bu konuları sorun yapmadıklarını kendi ağızlarından duyduk.Şimdi de toplum olarak sormaya hakkımız var; Türkiye'nin önemli bölgeleri ve tarihi varlıkları neden zamanında tanıtılmıyor?Tanıtıma ayrılan fon tanıdık isimlere veya partililere aktarılmak yerine neden bu işte uzman, başarısını kanıtlamış yerli ve yabancı firmalara verilerek doğru kullanılmıyor?Yurt dışındaki binlerce Dışişleri ve Turizm görevlisi tanıtımla (ve Ermeni Soykırım iddiası gibi sorunlarla) neden ilgili değil?"Film için izin verdik, istemediler" diyorlarsa "Peacemaker" filmine neden "hayır" cevabı verildi? Çekim yerini belirleyen etkenler, "anlayış" dışında ne olabilir ki Meksika ve Malta bunlara sahip ama muhteşem sahilleri olan Türkiye değil?Kültür ve Turizm ile Dışişleri Bakanlıkları en önemli bakanlıkların başında gelir. Ve bu bakanlar da yukardaki soruları, "siyaset, turizm ve gelir kaynağı" açısından cevaplamak zorundadırlar.Masa başından ülke yönetmek kolay olmuyor, talip olanların da buna hakkı yok, değil mi?(NOT: Avrupa'da yaşayan arkadaşlanmdan Truva filmini görmelerini istedim. Daha çok, filmden önce gösterildiği söylenen tanıtım filmini... Yakında haber alırız.)Sinan Çetin'in önerisi!Bakan Mumcu'ya sorduğum "Türkiye'de yabancı filmlerin çekimine engel olan etkenler nedir" sorusunu dün arayarak ünlü yönetmen Sinan Çetin'e de sordum.Çetin, yabancı sinemacıların önüne konan engellerin başında, istenen yüksek vergilerin geldiğini vurguluyor."Vergi ile kazanç sağlayacaklarını sanıyor ve tümüyle kaybediyorlar. Oysa vergiyi ileri sürmeseler çok daha büyük gelir sağlanır" diyen Sinan Çetin;"Türkiye'de yabancı film çekimi izne tabi değildir, bürokratik engel yoktur ve dünya sinemalarından vergi alınmaz"açıklaması haber olarak verilse bu ülkede sinema ve turizmin patlayacağını söylüyor ki bu önerisinde yerden göğe haklı.Büyük prodüksiyonların, yabancı filmlerin çekildiği mekânlara turistik ilgiyi sadece "Pretty Woman filmi bile göstermeye yeterli. O filmin yıllar önce çekildiği ABD'deki otel hâlâ turist akınına uğruyor. O zaman neden mazeret aramak yerine çözüme gitmiyoruz ve bu açıklamayı derhal yapmıyoruz?.. "Tanıtma" yasaklarla, engellerle mi yapılır, yasakları kaldırarak mı? Bakanlığın düşünmesi ve cevap bulması gereken çok soru var!

Devamını Oku

Alt Komisyon TCK'yı tamamlamış. Ama...

19 Mayıs 2004

Çalışmaları dikkatle izleyen hukukçulardan aldığım ha-herlere göre Ceza Kanunu değişiklikleri Alt Komisyon'da görüşülmüş, kararlar sonuçlanmış... Henüz bir basın açıklaması görmedim ama öğrendiklerime göre namus nedeniyle işlenen cinayetler yine "kan davası nedeniyle" işlenenlerle aynı maddeye alınmamış.Her cinayet işleyenin kendine göre yalanlar uydurmasına izin verilmeyecek şekilde, kan davası gibi "ağırlaştırılmış müebbet hapis" cezası getirilmemiş. "Ağır tahrik" nedenleri böyle geniş ve yoruma açık şekilde hakim kararına bırakıldığı zaman görüldü ki cinayetler durdurulamadığı gibi bu tür davalar hakimlerin de kendini baskı altında hissetmesine neden oluyor. Bunun sayısız örnekleri görülmesine ve her cinayetten sonra toplumla medyanın kıyameti koparmasına rağmen Alt Komisyon nedense "çoğu töre bahanesiyle" işlenen namus cinayetlerine yeterince ağır ceza getirmeye bir türlü yanaşmadı. Cezalar yine "aldatan eşi öldürene indirim", "şu tahrike indirim, bu tahrike indirim" şeklinde kaldı.Yani anlayacağınız yasa değişiklikleri yine, Medeni Kanun da olduğu gibi birkaç milletvekilinin İsrarına bağlı kaldı. Bunu bekleyenler için sürpriz değil.Köksal Toptan'ın sözü!TCK tartışmaları sürer ve benim hakkımda bu nedenle arka arkaya davalar açılırken her iki partinin milletvekilleri -eksik olmasınlar- ilgilerini göstermiş, beni telefonla arayarak kendilerinin de kadın ve çocukların öldürülmesine neden olan haksız, adaletsiz ceza indirimlerine karşı olduklarını belirtmişlerdi. Sonuç olarak tecavüzle ilgili maddeler insan haklarını gözetir, ayrımcılığa izin vermez nitelikte çıkarıldı. Ama töre cinayetlerini önleyecek yasalar halen Tasarı'da da mevcut değil.Anayasa'nın 10. maddesine istenen ilâve yapılmış olsaydı Hükümet töre cinayetleri için de çağdaş standartları gözetmek zorunda kalacaktı. Yapılmadı. Sık sık hatırlatacağım; AKP'li kadın milletvekillerinin ve Bakan Güldal Akşit'in de büyük katkısı var bu eksikte.Ama Avrupa Birliği anında fark etti ve hem 10. madde hem de töre cinayetleri konusunda uyarısını yaptı. Kısacası kadın ve çocuk cinayetlerini işleyenlere de en ağır ceza getirilmeden AB yok, bu kadar basit. O nedenle bir hatırlatma daha yapmak istiyorum, bu cinayetleri önlemek şimdi TCK Komisyonu'nun görevi. Ve bu konuda, Komisyon Başkanı Sayın Koksal Toptan'ın verdiği bir söz de var.İstenen kanunların en kısa zamanda -masa üzerinde uyumak pahasına da olsa- çıkarıldığını göz önünde tutarak zaman kaybetmeden sonucu açıklamaları ve Tasarı'yı Meclis'e göndermeleri gerekiyor. Birkaç cinayet daha izlemeden!Kaç tane kapalı müze var?Meslektaşım Murat Yürekli Salı günü gönderdiği "mail"de Truva Müzesi'nin kapalı tutulan tek müze olmadığını, birçok tarihi ve turistik ilimizde müzelerin "tadilat" gibi bahanelerle kapalı tutulduğunu anlatıyor.Örnek olarak; Kültür Bakanlığı ile Roma Üniversitesi'nin kontrolünde olan Aslantepe Höyüğü'nden çıkarılan önemli eserlerin de bulunduğu Malatya Müzesi'ni vermiş.Türkiye, içinde binlerce yıllık medeniyetleri barındıran bir ülke. Bu kültür zenginliğinden yeterince yararlanmadığımız gibi sadece müzeleri açmak için bile o bölgelerle ya da medeniyetlerle ilgili büyük prodüksiyonların yapılmasını bekliyoruz. Sonra da konuyla ilgili bakanlarımız ya "Bu sorun önümüze gelmedi" veya "Zaten bu bakanlıklar gerekli değil" gibi konuşmalar yapıyorlar. Sonuçta oturup sadece "deniz, kum, güneş" üçlüsü ile turizm umuyoruz. Bu üçlü yerinde duruyor zaten, ekstra ilgiye gerek yok.Tarih ve kültür zenginliklerimizi kullanmadığımız takdirde gerçekten de Bakan haklı; Kültür ve Turizm Bakanlığı olmasa da olur. Kaç tane müzemizin kapak tutulduğunun Bakanlık tarafından açıklanmasını bekliyoruz. Böylece "sorun önlerine gelmiş" olacak!(NOT: Tarihi kalıntılar olan bölgelerimizde yabancılar çalıştığı zaman çoğu kez kalıntıları sonradan geri almak için yalvarıyoruz. Acaba sıkı şekilde denetleniyorlar mı?)

Devamını Oku

Alkolsüz içkide başa güreşiyoruz!

18 Mayıs 2004

Salı akşamı Hyatt Regency Otel'de Coca Cola'nın 40. Yıl kutlamaları nedeniyle hazırlanan basın toplantısındaydım. Coca Cola gecesini sunan Haluk Bilginer gibi, aynı akşam Sadri Alışık adına verilen ödüllerin dağıtım gecesine de katılmayı çok isterdim ama ne yazık ki yine kaçırdım. Bununla birlikte çok sayıda sanatçının katıldığı ödül gecesinin büyük bir coşkuyla yapılmış olduğunu TV'lerden izlemek beni sevindirdi.Sadri Alışık'ı şahsen tanıma ve onunla uzun sohbetler yapma şansını yaşamış bir gazeteci olarak bunu görmek beni mutlu ediyor. Onun ismini aynı başarıyla taşıyan oğlu Kerem Alışık ve eşi değerli sanatçı Çolpan İlhan bu ödül törenlerini de gelenek haline getirerek Sadri Alışık'ın unutulmayacak adının "sanatta başarı motivasyonu" olmasını da sağladılar.Bu Türkiye'de sanat ve sanatçılar adına bir başka büyük başarıdır. Ben yine göremedim ama gönlüm oradaydı. Coca Cola'nın Türkiye'deki 40 yıllık öyküsünü 1964 yılından bu yana görüntülü olarak izlemek ve spora, sanata, sosyal yaşama katkılarını dinlemek de benim için önemliydi.Bugüne kadar bu alanlarda çeşitli faaliyete sponsor olan Coca Cola Türkiye'nin sayısız etkinlikleri arasında; Futbol turnuvaları, Türk Genç Milli Takımı'nın "Euro 96" şampiyonasına katılması (1996), Türkiye Gençler Futbol Şampiyonası (2000), Türkiye maçlarında sahalara yerleştirilen dev "Haydi Türkiye" panoları, Dünya Kupası'na gidemeyen futbolseverlere 40 adet Sony TV hediyesi ve ünlü basketçilerimizin sponsorluğu da var.Aralıksız 76 yıldır Olimpiyat Oyunları'nın resmi sponsoru olan Coca Cola, bu yıl Atina'da yapılacak Olimpiyat öncesinde ilk küresel Olimpiyat Meşalesi Koşusu'nu da organize ediyor. Meşale 6 Temmuz'da İstanbul'da olacak.Müzikte de gençlik festivalleri, açık hava konserleri düzenleyen Coca Cola'nın sosyal sorumluluk projeleri de oldukça fazla... 17 Ağustos Marmara Depremi'nden sonra, yıkılan Sakarya Üniversitesi Meslek Yüksekokulu'nun yeniden inşası için 1 milyon dolar bağışlanmış."200 okula 40 bin kitap" kampanyası kapsamında 3 yılda 600 okula kütüphane ve 120 bin kitap armağan edilmiş. Coca Cola'nın desteklediği BM-UNICEF ve M.E. Bakanlığı'nın yürüttüğü "Haydi Kızlar Okula" kampanyasından geçen yıl 40 bin kız öğrenci yararlanmış. Ve daha birçok kampanya, proje... Arkası kesilmiyor. Coca Cola Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan'la, Orta Avrupa-Avrasya-Ortadoğu Grup Başkanı Cem Kozlu yaptıkları konuşmalarda firma olarak "ekonomik ve toplumsal yararları olacağına inandıkları" AB sürecini aktif şekilde desteklediklerini, Türkiye Coca Cola'nın global kalite ve satış içindeki başarısıyla Türkiye ekonomisine ve istihdam artışına önemli bir katkı sağladığını anlattılar.Kola içmek çocuklara zarar verir mi?Türkiye satış hacmi açısından Orta Avrupa-Avrasya ve Ortadoğu Grubu içinde yüzde 13'lük pay ile İtalya'dan sonra ikinci sırada. Yani hali hazırda inanılmaz ölçüde Coca Cola tüketen bir ülkeyiz. Ve bu arada son günlerde fısıltı gazetesiyle yayılan "Fazla Coca Cola hafıza kaybına neden oluyormuş" türü dedikodular duyuyorum.Kendim de sıkı bir diet-cola içicisi olarak o gece bu konuda araştırma yaptım. Benim aklıma gelmeyen fakat elbette Coca Cola'cıların iyi bildiği bir açıklama beni rahatlatmaya yetti. Amerika'da yiyecek, içecek ve ilaçların satışına izin vermeden önce didik didik araştıran, milyon tane test yapan FDA'in, en ufak bir şüphe olsa asla izin vermeyeceğini hatırlattılar. Bilmem ki fısıltı gazetesini susturmaya yeter mi?

Devamını Oku