Affınıza sığınıyorum bu soruyu sık sık tekrarladığım için ama yeri geliyor ben ne yapayım?AKP kısa süre önce "Yolsuzlukla Mücadele Tasarısı" na bir değişiklik önergesi verdi. Ne kadar yolsuzluk yapan varsa affını istiyorlar.Son "af" kararı memleketin başına yeteri kadar dert getirmemiş gibi başka suçlulan da affedecekler.Bütün hortumcular, organ ticareti yapanlar, kaçakçılar, evrakta sahtecilik yapanlar, hepsi elde ettikleri kazançlarla orantılı bir ödeme plânı sundukları takdirde cezaları affedilecekmiş.Bu dehşetin üstüne Adalet Bakanı'nın açıklaması tuz biber ekmiş. O diyor ki: "Benim için bu suçluların cezaevinde yatmasının önemi yok. Ben paramın peşindeyim."Söylediği sözün, kendi partisinden de gelen itirazlar gibi "toplumsal bedeli ağır" olur. Sadece bankaların içini boşaltanlar değil her türlü kanun dışı olaya karışanlar için "af isteniyor. Öncekinden hiç farkı yok.O zaman hırsızlık örneğin serbest demektir. Yakalanmazsan ne ala, yakalanırsan aldıklarını iade edeceğini söylersin, bunun adı da "adalet" olur.Bu ülkede namuslu olduğu ve namuslu yoldan iş bulamadığı için çöpten kâğıt toplayarak satıp yaşayan üniversite mezunlan yaşıyor. On binlercesi... Asıl cezayı çeken bu insanların suçunu da bize açıklasın o zaman Sayın Bakan.Biri trilyonlar çalıyor ve onu "milyon"larla geri ödüyor. Bu arada lüks yaşantısına da aynen devam ediyor. Öbürü namusuyla sürünüyor. Eğer olayda kasıt yoksa, gelir getiren bütün malvarlığına el koyarak ve gelirin kesilmemesini sağlayarak belli ölçüde "Ceza indirimi" uygulanabilir belki.Aksi taktirde tüm suçlan "para karşılığı" affetmek hiçbir siyasi gücün hakkı değildir.Ve artık bunu gerçekten halka açıklayamaz, bu ülkede adalet olduğuna, bu Hükümet'in de diğerlerinden bir farkı olduğuna inandıramazlar.Adalet Bakanı bunu göremiyor olabilir mi?Turkish Delight'ı kim yapar?Üzerinden uzunca bir zaman geçti sayılır ama bu konuda hâlâ sık sık okur mektupları alıyorum, onun için de tam zamanı gelmişken onların sorularını da cevaplamış olurum diye düşündüm. "Turkish Delight'ı kim yapıyordu?" diye soruyor okurlarım. Tabiî canları Türk lokumu istediği için değil, lokum gibi burunları olsun diye yazıyorlar.Plastik cerrahi literatüründe birçok başarılı buluşa imza atmış olan, dünya çapında şöhret sahibi Prof. Dr. Onur Erol sorunun cevabı... Deniz Akkaya, Hande Ataizi, Petek Dinçöz, Ajda Pekkan gibi ünlü isimlere de uyguladığı bu yöntemle bir kez daha tıp tarihine geçen Onur Erol biliyorsunuz bu yöntemini "Canlı yayınla kendi tekniğini dünya doktorlarına öğreten ilk Türk cerrahı" olarak dünyanın birçok ülkesindeki tıp kongrelerinde ameliyatlarını izleterek öğretti. Prof. Onur Erol'la birlikte çalışarak tekniklerini öğrenmek için gelen "fellow" doktorlarından Azerbeycanlı bir doktor kısa süre önce Cenova'da yapılan Euraps (Avrupa Plastic Surgery) kongresinde Avrupa'nın tanınmış 4-5 cerrahının operasyonlarda yapılan hatalar için "Turkish Delight tekniği kullanılsaydı bu hatalar olmazdı, biz artık ameliyatlarımızda bu yöntemi kullanıyoruz" dediklerini açıkladı.4-5 Haziran tarihlerinde Moskova'da yapılan Estetik Rhinoplasty Kursu'nda da canlı yayında 2 hastaya ameliyat yaparak dev ekranlardan 200 Rus doktora tekniğini öğreten Onur Erol geçen yıl da dünyada en çok estetik ameliyat yapılan ülke olan Brezilya'ya davet edilmiş ve yine canlı yayın operasyonlarda 1000'den fazla cerrah tarafından izlenmişti.(Özellikle İstanbul dışından soran okurlar için telefon numaraları: ONEP: 0212 283 63 78 M-ONEP: 0212 352 32 33)
Müzik ruhun gıdasıdır" demiş atalarımız, çok doğru bir söz. Ama bizde artık öyle şarkılar çıkmaya başladı, her şarkı söyleyen de kendini öyle sanatçı sanmaya başladı ki bırakın gıdayı insan sürekli dinlese ülser olur.Zaten bu şarkıcı, sanatçı yarışmaları da sürerse yakında "Sanatçı(!) olmayanlar" parmakla sayılır hale gelecekler. Geçen hafta bu yarışmalardan birinde Barış Manço'nun muhteşem bir şarkısını rezil etmekle meşguldü bir yarışmacı. Herkes herkesi beğendiği gibi onu da pek bir beğendikleri için ismini vermiyorum. Ama Barış'ın yakın bir arkadaşı olarak "Keşke iyi söylemeyenler hiç değilse saygı gösterip onun şarkılarına ilişmeseler" demeden de duramıyorum.Hayatta olsa izin vermezdi herhalde şarkılarının bu hale getirilmesine. Öte yanda gerçek sanatçılar ile güzel ve özgün şarkıları da yüzlerce, binlerce sanatçı ve şarkı arasından sıyrılıveriyor ve ruhumuza gıda sunuyor.İşte Yalın'ın CD'sindeki şarkılar. Hepsi birbirinden güzel, onun için biz gençler ona bayılıyoruz (di mi arkadaşlar), dinlemeye doyamıyoruz. Bir eleştiri yapacağım sevgili Yalın'a; "Aşkta telâfi olmaz" doğru değil. Ortada fahiş bir hata yoksa ve aşk da "gerçek aşk"sa her zaman telâfi mümkündür. Ve Nazan Öncel'in "Hay Hay"ı... İnanılmaz güzel! Bin kere dinlesem duyamadığım gibi söylemeye de doyamıyorum. Üstelik bu söyleme, Tarkan'ın aradaki dansları bile unutulmadan, tastamam yapılıyor. İşte ben Nazan gibi, Yalın gibi gerçek sanatçılara bayılıyorum.''Great man'' ve halı!Başkan Bush'un Amerika'da Başbakan Tayyip Erdoğan'la karşılaştığında el sıkışırken çekilen bir fotoğrafın altına şöyle yazılmıştı;"Başkan Bush Erdoğan'a 'You are a great man' dedi..." Çevirelim; "Sen büyük adamsın"...Aslında yabancıların bu "great" sözcüğünü; "You are great" veya "You look great" olarak kullandığını bilmekle birlikte 'Herhalde Tayyip Bey ve yanındakiler yanlış anlamış değillerdir. Belki de gerçekten onun 'büyük bir adam' olduğunu düşündüğü için söylemiştir' dedim kendi kendime...Gel gör ki o zaman da şu muzır düşünce geliverdi aklıma; Tayyip Bey keşke o lâfın üstüne hemen soruverseydi;"Madem ki büyük adamım nerede benim kırmızı halım?"Bizde aynısını yapalım!Türkiye'de protokol kurallarına göre hemen bütün yabancı devlet başkanlarının karşılama törenlerinde kırmızı halı seriliyormuş. Bugüne kadar uygulama böyle olsa bile, neden bundan sonrası yeniden düşünülmesin?Örneğin bütün G-8 ülkelerinin liderlerini kırmızı halıyla karşılayan ama bizim başbakanımıza (Arap ülkeleriyle birlikte) halı sermeyen Amerika'ya neden biz de aynı cevabı vermeyelim. Türkiye'nin gururunu kıran, bir anlamda basbayağı aşağılayan Amerika'ya bu cevabın mutlaka verilmesi gerektiğine inanıyorum.İki gün için "yolmayın"!Nato Zirvesi için İstanbul'a gelecek olan ülkelerin temsilcilerine görmeleri, ziyaret etmeleri gereken yerlerin listesi veriliyormuş. Bunlar arasında Kapalıçarşı, Ortaköy Pazarı, Çiçek Pasajı ve başka bazı restoranlar da var. Bizde esnaf genellikle (hepiniz alınmayın, genellikle diyorum, istisnaları kastetmiyorum) turistleri "yolunacak kaz" olarak görme alışkanlığındadır. Hele bazı balık restoranlarında minyatür meze tabaklarıyla gelen yiyecekler için istenen fiyatlar yerli müşteriyi bile şaşkına çevirir.Bence Nato Zirvesi, tabii ziyaretçiler güvenlik nedeniyle otellerine tıkılıp kalmazlarsa turistik açıdan da fikir vermek için iyi bir fırsat. Onları yolmaya kalkacağımıza uygun fiyatlarla en güzel ürünlerimizi ve mekânlarımızı tanıtabilirsek bizim için iyi olur. Ne dersiniz?Yılın fıkrası!VATAN'dan, arkadaşımız Aşkın Arslan "Yılın Fıkrası" diyerek göndermiş. Ben de bir Pazar fıkrası olarak sizinle paylaşıyorum...Yönetimi ele geçiren Başkan Bush buyurmuş; 'Üzerinde resmim olan pul bastırdım, bundan böyle Başkanlık'ın bütün mektuplarında bu pullar kullanılacak.'Bir süre sonra görülmüş ki pullar zarfa bir türlü yapışmıyor. Başkan Bush küplere binmiş ve yetkiliyi çağırıp sormuş;'Üstünde resmim olan pullar yapışmıyor, arkasına zamk sürmediniz mi?'.. 'Sürdük efendim' demiş yetkili ve eklemiş; 'Yapamamasının nedeni, herkesin pulun ön yüzüne tükürmesi!..'
Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye'yi "kadına karşı şiddet" uygulanan ülkelere örnek olarak göstermesi, yasaların uygulanmasını istemesi ve açıkladığı raporun yabancı televizyonlarda "önemli haber" olarak yayımlanması bazı erkek yazarları kızdırdı.Bizde erkek olmak kadın sorunlarına karşı çıkmayı da gerektirir ya(!), hemen savunmaya geçtiler. Af Örgütü iyi gelişmeleri unutuyormuş. Neymiş iyi gelişmeler; Medeni Kanun'la sağlanan yeni haklar, Anayasa değişikliği, namus cinayetinde indirimin kaldırılması vs. imiş.Medeni Kanun'un en önemli değişikliği kadın nüfusun yarısını "yararlandırmayacak" şekilde yapıldı. Düzeltilmesi gerekiyor. Anayasa değişikliği ayırımcılığı giderecek şekilde çıkarılmadı. Düzeltilmesi gerekiyor. Namus cinayetlerinde indirim kaldırılmadı. Kaldırılması gerekiyor.Bunun üstüne bir de Avrupa'da da "kadına şiddet" olduğunu söyleyip örnek veriyorlar. Türkiye'deki ensest olayının, namus cinayetleri nedeniyle öldürülen veya intihar eden kadın sayısının bir benzeri hiçbir ülkede yok.Bunu söyleyenler rakamları, istatistikleri bilerek konuşuyorlar. İster AB Komisyonu, ister Af Örgütü, kim olursa olsun birileri konuşmak ve uyarmak zorunda.Caydırıcı kanunlar olmadığı için suçların önlenemediğini içişleri Bakanı'nın bile söylediği, "tahrik nedeniyle" cinayete ceza indirimi yapılan, 3-5 yıl ceza verilen bir ülkede onlara "söyledi" diye kızabilir misiniz?Bu konular çok derin ve karışık. Bilmeyenler itiraz edince daha da karışıyor. Anlatabildim mi?Uluslararası Af Örgütü'nün ve AB'nin yalnız Türkiye'deki kadın haklarıyla uğraştığını söyleyenlere ise hatırlatmakta yarar var, bu örgüt son yıllarda tüm ülkelerde kadına yönelik şiddetle ilgili sorunları bir kampanya halinde çözmeye çalışıyor.Türkiye gibi, öz kızını tecavüze uğradığı için vahşice öldüren sonra da "Namusumu temizledim" diyerek ceza indirimi bekleyen gözünü kan bürümüş suçluların yaşadığı ve onlara karşı hâlâ doğru dürüst yasaları olmayan bir ülkeyle de uğraşacaklardır.Uğraşsınlar da... Namus cinayetleri ile ilgili kanunları hâlâ bekletenler bu konu için şu anda Türkiye'de bulunan Uluslararası Af Örgütü üyelerine ne diyecekler merak ediyorum.Onlar Anayasa'nın 10. maddesine konmayan "kadın haklarının (ve canının) devlet tarafından sağlanmak" zorunluluğunu gündeme getirecek ve o maddedeki yuvarlak "devlet güvencesindedir" lâfını yutmayacaklardır. Bekledikleri demokrasi kandırmacası değil somut güvence zira...Bizde sadece gazetelere yansıyan haberlere göre günde en az bir kaç kadın cinayeti (namus nedeniyle) işleniyor. Yılda 1000'den fazla. Öldüresiye dayakları, sakat bırakmaları, 60 yerinden bıçaklamaları, nasıl olsa öleceğini bilip intihar edenleri saymıyoruz bile...Ama istatistik yok. Tutmaya utanıyor olmalı bizimkiler... İşte AB bunu istiyor. O istatistik ortaya çıktığında konuşacak halimiz bile kalmayacak."Tam AB'nin karar aşamasında bunu yapmak haksızlık"mış, öyle diyenler var. Olsun, biz demokratik ülkeyiz yalanıyla gireceksek AB'ye de, girmeyelim.Avrupa Birliği'nin hatırı için bile olsa namus cinayetlerindeki tahrik indirimini (çok özel bir iki durum dışında) kaldırmadıkça ve kadınların erkekle eşit haklarını sağlamadıkça, ezilen kadın nüfusuyla girsek ne olur, girmesek ne olur?Özür ve hatırlatma...Sevgili okurlar, dünkü yazımda ilk baskı gazetelerde (ve internet) dizgiden kaynaklanan iki hata olmuş. Mahzur kelimesi "mahsur" olarak, "bunda da gizli örgütlerin parmağı olabilir mi" cümlesinde bunda da kelimesi "bunun da" olarak yazılmış. Hemen düzeltildi ama bu baskıları alan okurlarım için de düzeltmeyi yapıyor ve özür diliyorum.Dün Sabetaycı avına çıkanlar için yazdığım son yazıda bir eksik de var; anne tarafımın Çerkez olduğunu hatırlatmayı unutmuşum. Büyük dedem Çerkez Mehmet Bey olarak andırmış. Maksat işlerini daha da kolaylaştırmak. Malum, bir haftaları kaldı.
Hatırlayacaksınız sevgili okurlar, geçen hafta başında üç gün üst üste internet sitelerinde yayınlanan Sabetaycı listelerinden söz etmiştim. Canlarının istediği isimleri, başarılı iş adamı, siyasetçi, yazar ve sanatçıların çoğunu "dönme" ilân ettiklerini, dönmekte mahsur yok; bunların gizli misyoner olduğunu iddia ettiklerini, ismi yazılanların bir çoğunun ortak özelliğinin ise "laikde-mokratik" rejime bağlılık olduğunu söylemiştim.Ben bu listelerin tutarsız, abartma filân olduğunu söylemiyorum 'çoğu yalandır' diyorum. Toplumu sağ-sol, dinci-laik diye böldükleri yetmedi, onların modası geçti, bu çıktı ortaya. (Burada 'laik in 'dindar' kelimesine karşı anlam taşımadığını tekrar vurgulayalım. Onların yaptığı bu anlamı yüklemek.) Acaba bunun da diğer ülkelerde entellektüellerle iş birliği yapıp onlara yazı, kitap yazdırdığı söylenen "gizli örgütler"in parmağı olabilir mi? Maksat komplo teorisi üretmekse, bizim de katkımız olsun.Yani iki kişi çıkacak ve "nereden ve neden akıllarına geliverdiği" anlaşılmaz şekilde, belki de sırf canları öyle istedi diye ortaya bir kılçık atacak ve herkes de üzerine atlayıp bu olayı tartışmaya başlayacak. O Sabetaycı mı, bu Sabetaycı mı? Yüzlerce kişinin kimliğine, kişiliğine yalan saldırıda bulunulacak, tarihe ismini yazdırmış insanlar için dedikodu yapılacak ve bu gerçekmiş gibi üstüne yapıştırılacak. Yok öyle yağma. "Sabetaycılık var mıdır, yok mudur" tartışması yapmıyoruz dikkat edin, varsa vardır yoksa yoktur. Demirel'in dediği gibi... Burası demokratik, laik bir ülke, herkesin dini, yaptığı ettiği kendini ilgilendirir. Bu ülkede her din ve inançtan vatandaş eşit haklara sahiptir. Bir kanunsuzluk varsa çaresine hukuk bakar.İnsanlara etiket yapıştırıp, onların Sabetaycı oldukları için başarılı olduklarını söyleyenlerin ise kullandıktan isimlerin hangi aşamalardan geçerek bulundukları konuma yükseldiklerini, eğitimlerini, çalışmalarını ve köklerini belgelerle ortaya koymaları gerekir.Aksi dedikodudan ve yalandan ibaret kalır. Kim yazmış veya konuşmuş olursa olsun.Biri çıkıyor "Bütün Türk aydınları salaktır" diyor örneğin... Belki sadece kendisi salak, kim biliyor? Ama söylenen söz sonsuzluğa yankı olarak gitti bir kere...Ben süre vermiştim; ismimi kullananların on beş günde benimle ilgili gerçeği, belgeleriyle açıklamaları için... Bir haftası geçti. Bir hafta sonra yazdıkları isimlerin çoğunun yalan olduğu kabul edilecek. Araya inandırıcılık açısından gerçeğe uygun isimler sıkıştırılmış olması da aksini ispatlamaz. Biliyor musunuz, tüm dünyada 26 milyon Yahudi yaşıyormuş. Bunların hesaplarına göre 40 milyon(!) kadarı Türkiye'de olmalı.Bizde komedinin haddi hesabı yok! (Not: Kolaylık olsun baba soyadım Ünaldı, Adana'dan, anne soyadını Kâtipoğlu, Antakya'dan. Haydi rastgele!)Eşitlik ilkesi gereği??TBMM'de 5-10 kadın milletvekili için yeni bir mescit açılması üzerine Meclis Genel Sekreteri Rauf Bozkurt:"Eşitlik ilkesi gereği kadınlar mescidi de olması gerekiyor" demiş. Kendisini bu eşitlikçi yaklaşımından dolayı kutlarım.Her ne kadar gündüz kılınmayan namazların akşam "kazası" kolayca yapılabilir ise de günde 5 vakit, toplantıdan çıkıp namaz kılmak isteyen milletvekillerinin hakkı da gözetilmeli.Bu "eşitlik ilkesi gereği" sözü çok önemli.Eşitlik ilkesi gereği; sadece Meclis'te değil, her iş yerinde bir mescit olmalı.Eşitlik ilkesi gereği; 550 kişilik Meclis'in yarısı kadın olmalı. Bunu sağlamak için kota konmalı.Eşitlik ilkesi gereği; kadın vatandaşların eşit "eğitim ve iş" hakkı olmalı.Eşitlik ilkesi gereği; Medeni Kanun'da 17 milyon kadına uygulanmayacak şekilde çıkarılan Mal Rejimi Yürürlük Maddesi derhal değişmeli.Eşitlik ilkesi gereği; kadınlar dayak yememeli.Tecavüz ve tacizle karşılaşmaları, töre bahanesiyle öldürülmeleri devlet tarafından önlenmeli. Ezilen, sindirilen, kimsesiz kadınlar SIĞINMA EVLERİ'yle devlet güvencesine alınmalı.Eşitlik ilkesi gereği; kadınlar da camide imamın karşısında dua edip, namaz kılabilmeli. Üst katta kafes arkasına saklanmamalı.Devam edelim mi?
Türkiye hedef değil, diğer ülkelerin de benzemesini istediğimiz bir örnek" diyormuş ABD'den üst düzey bir yetkili. ABD'nin üst düzey yetkililerinin verdikleri kararlar, düşünceleri, plânları mutlaka doğru çıkacak diye bir garanti yok. Hatta tam aksine gayet yanlış çıktığı birçok örnekle görüldü.Kendileri bu yanlışların altından kalkabilecek güçteler ama muhatap aldıklan ülkeler genellikle değil. İşin "tricky" yani hileli, aldatıcı noktası da burada...Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Irak başarısızlığının arkasından gerekliydi. Çünkü "terörü yok edeceğiz" diye başlattıktan savaş bizzat terörü körükleyecek, besleyecek bir noktaya geldi. Şimdi bütün Ortadoğu'ya el atacak, bunun için de başta Türkiye olmak üzere "hedef' aldıkları (boşverin modeli filân, başta hedef olduğunu söylediler, biz itiraz edince onu da değiştiriverdiler) ülkeleri yağlayarak, "kendileri için iyi" olduğuna inandırarak ikna edecekler.Sonra bir bakacağız boğazımıza kadar bopa (yani BOP'a) gömülmüşüz. Onun için önceden iyi incelemek gerekiyor. Ve kendi içimizde tüm boyutlarıyla tartışmak.Bakın diğer Müslüman ülkelerin örnek alacağı Türkiye'yi şekillendirmeye Cumhurbaşkanımızın kararlarına burunlarını sokarak başladılar bile. Önce İslâm Cumhuriyeti dediler, sonra "hedef "model" olayında olduğu gibi "dilimiz sürçtü" diyerek tamir etmeye çalıştılar. Böyle konularda ABD gibi bir ülkenin zirvedeki adamlarının dili sürçemez oysa.Ama biz hiçbir konuyu yeterince ciddiye almadığımız, günübirlik yaşadığımız için yine üstünde durmadık. İstedikleri "örnek ülke"nin nasıl bir örnek olmasını istiyorlar? Türkiye köprü rolü oynayacakmış, köprünün mimarı kim olacak?Dillerinin sürçtüğü gibi bir "İslâm Cumhuriyeti" benzen mi? İç işlerimize şimdiden karışmaya bunun için mi başladılar?G-8 denen Avrupa'nın güçlü ülkelerinin de işe karışmasının istenme nedeni ABD projelerine Türkiye ve diğer ülkelerde duyulan tepki mi?Örneğin; karşımıza hangi sürprizler çıkarılacak? Avrupa Parlamentosu, Fransa. İtalya ve Belçika dahil dünyada 20 ülkenin kabul etmiş olduğu Ermeni Soykırım İddiası'nın Türkiye tarafından kabule zorlanması BOP'larına dahil mi?Türkiye'nin kendisine ait kararlarda "Hükümete destek veriyoruz" diye ne kadar ortaya çıkacaklar?"Baskı ile sonuç alma" politikalarının ülkeyi ne hale getirebildiğini, kulislerde oynanan oyunları göremediğimiz için nasıl dehşete ve hayrete düştüğümüzü, anarşi ve krizler sonucunda her iki yılda bir seçim yenilemek zorunda kalışımızı unutmayalım.Bush'un BOP'unu öğrenmek istiyoruz. Atılan adımları halka açıklamak Hükümet'in görevidir.Bekletin TCK'yı!Güya Bağdat Caddesi iyi korunacakı. Daha önce orada gençlerin yaptığı yarışlar yüzünden ölen gençlere üzülürken bize söz vermişlerdi;Artık olmayacak. Trafik ekipleri bu caddede yarışı kesinlikle önleyecek."Bunun için gösteriler, yürüyüşler yapıldı. Günlerce gazete sayfaları bu konuya ayrıldı. Ne oldu?Verilen sözler tutulmadı ve şimdi Emniyet yeni sözler veriyor. Sözü de bırakıyor, milletten çok kendileri yanıp yakılarak mazeretler ileri sürüyor.Zavallı taksi şoförü de, iki küçük çocuğunu ve eşini yapayalnız bırakarak gittiğiyle kalıyor. Bir tarafta 4 kişilik bir ailenin felâketi, öte yanda 2 sene sonra dışarı çıkacak alkollü sürücü..."Sicili temiz"miş. Olsun, arabada bulunan boş şarap şişeleri ve alkol testinde çıkan yüksek değer sicilinin değiştiğini göstermeye yetmiyor mu? Onu da bırakırsanız arkadan gelenleri nasıl durduracaksınız?Trafik suçlarına da ağır ceza getirecek olan Ceza Kanunu Tasarısı hâlâ bekletiliyor.Tecavüzler, tacizler, cinayetler hâlâ ceza korkusu olmadan rahatça yapılıyor.Suçlulara "Düşündüğünüzü yaparsanız sizin de hayatınız söner" korkusunu vermek için Adalet Komisyonu daha ne bekliyor?CHP'nin kılavuzu!Hayır, yeni davalar istemiyorum... İki profesörün (eğer onların isteklerine tepki vermeseydik toplumun ne hâle geleceği her gün görülmesine rağmen) açtıkları davalar ve diğerleri şu anda yeterli geliyor. Bir başka profesörün açacağı yeni bir davaya ihtiyacım yok.İhtiyacım olmadığı, yeni bir dava istemediğim için de kılavuz atasözünü filân kullanmayacağım."Yeniden CHP" hareketinin sözcüsü Profesör Dr. Hurşit Güneş yenilenme isteklerini anlatırken "Sadece Atatürkçülük, laiklik diyerek oy alınmaz" demiş.Yani sözcü olarak CHP'nin bugüne kadar laikliğe, Atatürk ilkelerine, devrimlerine bağlı tutumunun "oy için" olduğunu anlatıyor. Daha ilk cümlede faul.Köklü, rejime bağlı bir partiyi, değiştirmeye çalıştığınız bir partiyi bu kadar karaladınızmı, yeni imajını da yutturamazsınız beyefendi! Bu millet aptal değil, siz cilalayıp yeni amaçlar yükleyeceksiniz ama bu arada partinizin en temel ilkesini tu kaka ilân edeceksiniz.CHP'nin büyük hataları var; halkla bütünleşememesi, sol parti olmasına rağmen sol politikaları, fakirliği, işsizliği işleyemeyişi, yatırım olmayışını, "ekonomi iyi" aldatmacalarıyla halkın oyalanıyor olmasını gündeme taşıyamaması ve iç kavgalarla zaman tüketmesi gibi... Toplum, kendi içinde bile bir türlü anlaşamayan bir partiyi umut olarak göremedi, göremez.Ama bunun suçunu Atatürkçülüğü, laikliği savunmaya da yükleyemezsiniz. Olsa olsa, TV'lerde laikliğin ölçüsünü kaçıran, saldırgan konuşmalarla laikliği "laikçilik" haline getiren partililerinize yükleyebilirsiniz.CHP, kendi içinde özeleştiri yapıp yenilenmek yerine popülizm ve boy gösterisi ile zaman kaybettikçe ne kadar cilalansa eski halinden öteye gidemeyecektir.Toplumdaki, alternatif olabilecek "yeni bir parti" beklentisinin nedeni de budur.
BOP'u ilk duyduğumda tepkim "Tamam Irak'tan sonra sıra bize geldi" olmuştu. Bush'un başında olduğu hiçbir projeye güvenilemez artık."İlle de savaşacağım" diye tutturup yüzüne gözüne bulaştırmasından vazgeçtik adam bisiklete binmeyi bile beceremiyor, düşüp kafasını, burnunu yaralıyor. Şemsiyesini rüzgâr yönüne çevirmeyi beceremiyor ters dönen şemsiyeye bakakalıyor.Bu BOP'u (Büyük Ortadoğı Projesi'ni) biz biliyorsunuz Amerika ve Avrupa'nın zengin ülkelerinin Ortadoğu'ya, özellikle Arap ülkelerine çeki düzen vermesi, onların demokratikleşmesini sağlaması, böylece muhtemelen Amerika'ya oralardan gelecek bir zararı önlemesi olarak duyduk... Kısacası geri kalmış ülkeleri yola getirme projesi... Reform yapılacak.Zorla reform nasıl olacaksa? ("Olmaz" demeyin sakın, AB bize tıpış tıpış nasıl yaptırıyor.) Bunlar "reform" diye el attılar mı durdurmak da zor olur biraz... Yani "Biz böyle tahmin etmemiştik, hoşumuza gitmedi almayalım" diyemezsiniz sonradan.Mecbur muyuz? Baştan söyleyelim şunlara; "Biz istemiyoruz, alın BOP'unuzu, topunuzu başka yerde oynayın!"Ama diyemiyoruz işte. "Peki oynayalım" deyip bize öyle bir "burnumuzun dibinde Kürt devleti oyunu" oynarlar ki bakar kalırız.Sonra bir el de "ekonomi oyunu" çevirirler, Salı Pazarı'nda pazarcıların açıklamalarıyla ayakta duran ekonomimiz un kurabiyesi gibi dağlıverir. Konunun öz ana fikri: Göbekten bağlı olmak kötüdür. Biz de ülke olarak bağlıyız, onun için Allah bizi bir BOP sürprizinden korusun' diye dua etmekten başka çaremiz yok gibi görünüyor.Geçenlerde "Yarından Sonra" filmini izleyen bir dostumuz BOP hakkındaki son teoriyi anlatıyordu. Filmde Amerika'nın büyük bölümü küresel ısınma felaketinden sonra buz kesiyordu ya... İşte 20-30 yıla kadar donacak olan Amerika ve AB ülkeleri kendilerine şimdiden sıcak ülkeler aramaya başlamışlar. BOP Projesi de bunun başlangıcıymış.Olur mu olur... Zaten filmde de ABD Başkanı "üçüncü dünya ülkelerine" Amerikalıları donmaktan kurtarıp misafir ettikleri için teşekkür etmişti. Hazır olun arkadaşlar BOP geliyor!KüstahlıkYukardaki BOP yazısından sonra ortaya çıktı bu haber...New York Times'ın Cumhurbaşkanı Sezer'in vetosu ile ilgili eleştirileri sineye çekilebilecek gibi değil. Kimle konuşsam sinirden çıldırıyor.Hani Avrupa Birliği diye diye gelen gidenin şamar oğlanına döndük ama bu kadan gerçekten çok fazla. Biz Türk gazeteleri olarak onların içişlerine, başkanlarının ABD'nin iç siyasetiyle veya eğitimiyle ilgili kararlarına hiç karıştık mı?Onların ekonomisini, işsizliğini, eğitimini kimse tartıştı mı?Ancak dış politikasıyla ilgili görüş veya eleştiri yer almıştır bizim medyamızda. Veya bir başka ülkenin medyasında...Ama onlar tüm dünyayı kendilerine düşman etmekle yetinmiyor, Türk halkının Bush'un ziyaretini bile istemediğini görmüyor, küstahlığa devam ediyorlar.Akıllarınca Başbakan Tayyip Erdoğan'ı desteklemek için (ki o da karşılığında kendi isteklerini geri çevirmesin diye tabiî) Cumhurbaşkanımızı eleştirme küstahlığında bulunuyorlar.Hak ettikleri sözleri sokaktaki vatandaş yeterince söylediği için ben tekrarlamayacağım. Onun yerine N.Y. Times'ın mail'ini ve faksını vereceğim. Düşüncelerinizi bildirin ki hadlerini de bilsinler... Hem de birkaç gün... Hak ettikleri kadar uzatarak. E-mail: letters@nytimes.com Fax: 00 1212 556 36 22Bu küstahlıktan sonra Bush Türkiye'nin önüne nasıl çıkacak bilmiyorum!(Not: Merdivenlerden inip çıkarken biri yardımcı olmalı bu adama. Düşüp yine bizim memleketimizde de kafasını, gözünü yaralamasın.)
İğrenç!!... 'İğğrençç!!'... 'İçim bulandı okumak istemiyorum'... Pazar sabahı gazeteleri elime aldığımda haberleri okudukça verdiğim tepkiler bunlar. Okudukça, duydukça midem bulanıyor artık.Bir gece önce de saçları beyazlaşmış, 60'ının üstünde bir adamın "eşleşme evi"nden ayrılacağı için hüngür hüngür ağlamalarını, evdeki diğer yetişkin muhabbet kuşlarının da kendisine eşlik etmelerini izlemiştim TV'de zaten... Sözüm ona "star seçen" yarışmalardaki rezaletlerin, saygısızlığın üstüne tuz biber ekmiş. Kavganın, avam konuşmaların, hakaretin, ağlama şovlarının tahammül sınırımı indirdiği eşiği de aşmış.Skandalın boyutu arttıkça, arttıranların puanının da arttığı yarışmalar... Bu milletin ölçüleri, değerleri nereye doğru gidiyor, baktıkça benim de ümitsizliğimin boyutu artıyor.Nedir bu? Kötü bir rüya, kâbus filân mı görmekteyiz? Birileri sarssın beni, uyanmak istiyorum.Artık ne bu yarışmaları, ne yarışmacıları genç sunucuya "Al senin olsun, tepe tepe kullan" sözleriyle havale edenleri, ne siyaset yapanların duygu sömürücü konuşmalarını, 65 yaşındaki "Harleyci"lerin çocuklarından küçük kızlarla ilişkilerini, ne de tecavüzcü, tacizcilerin iğrençliklerini duymayayım. Bu kadar yıldır "Bir gün mutlaka düzelecek" umuduyla emek verdiğim ülkemin geldiği, getirildiği noktayı görmeyeyim.Ferhan Şensoy günlük haberleri okuyarak oynadığı 'Ferhangi Şeyler'i bugün oynamalı diye düşünüyorum. Bir ilâve yaparak, oynarken TV programlarını da izlemeli. Kimbilir neler söylerdi? Son sahnelere geldiğinde sandalyesinde oturacak gücü kalmaz, yere yapışırdı herhalde.Adam... Pardon, kazık kadar, saçı bıyığı ağarmış bir adam Alman öğrencilerin odasına dalıyor. 14-15 yaşında çocuklar bunlar. Bodrum Milli Eğitim Müdürlüğü'nün davetlisi olarak Bergama Lisesi'ni ziyaret eden KONUKLAR. Kibar davranarak ağzıma gelenleri söylemeyeceğim. Bu, evli ve iki çocuk babası (çocukları Allah bilir bu yabancı öğrencilerle aynı yaştadır) adam da konuk öğrencileri gezdirmek için rehber ÖĞRETMEN olarak gönderilmiş.Odalarına dalıyor ve kızları taciz ediyor. Onlara dokunuyor, "bana masaj yapın" teklifinde bulunuyor, sus rüşveti olarak içki ve sigara veriyor.Ve sonra... Ve sonra... Çocuklar şikayet edince de "Elledim ama babacan bir tavırla elledim" diyor.Daha fazla dayanamayacağım; ulan bunun babacanı olur mu? Olursa nasıl olur? Senden babacanlık isteyen mi oldu?İyi ki çocukların kendisine "Size baba diyebilir miyim" dediklerini söylemedi.Serbest bırakmışlar bu caanım öğretmeni. Herhalde aynı babacanlığı kendi öğrencilerine de göstermesini bekliyorlar. Bu kafa ile çocuk yuvalarının, devletin "Esirgeme Kurumlan" nın babacan yöneticilerle dolduğunu görmüyor muyuz zaten?Küçücük, masum çocukları taciz eden babacanlarla?Bu öğretmen sadece görevini kötüye kullanmakla ve eğitim camiasına zarar vermekle kalmamış Türkiye'nin adını da kötüye çıkarmış biridir. Derhal görevden alınıp, bir daha eğitim yaptrılmaması ve cezasını çekmesi için yeterli neden de vardır.Onu 4 saatlik "ifade"den sonra serbest bırakabiliyorsanız, taciz ve tecavüzcülere, hele çocuklara saldıranlara en ağır cezaları veremiyorsanız hiç kimseyi cezalandırmayın. Ceza Kanunu filân da hazırlamayın.Adalet, yasalar, uygulanmak içindir gösteriş için, kâğıt üzerinde tutulup "Bakın ne kadar da demokratiğiz" demek için değil.Midem bulanıyor!
Eski Televizyon Çocuğu, yeni Zaga Okan Bey geçen programında "reytingini düşürme pahasına" uzunca bir süre bizden söz etmiş. Ben onun programlarını rastladıkça izlerim. Esprileri beni güldürür, hedeflerini de genellikle güzel seçer, bu kez şaşırmış... Hedefini yani.Ne yapsın bir tarafta hocası, öbür tarafta iki gazeteci... Üstelik hocası Zeliha Berksoy Hanım ortaya çıkıp, en azından bir açıklama gönderip "işin doğrusu budur" da demiyor. Açıklama yapma imkânı varken yapmıyor, yaptırıyor. Öğrencisi onun adına konuşmayı kabul ettiğine göre zahmete gerek görmüyor olmalı.Dizide oynadığı için "kirlendiğini" iddia ettiği bir genci, sınavdan 98 puan almasına rağmen konservatuvara almayan, kaydını dondurmasını isteyerek "temizlen de gel" diyen Berksoy'la ilgili bu olayı Duygu Asena'nın VATAN'daki röportajından öğrenmiştik hatırlayacaksınız.Röportajın ertesi günü ben de bunun büyük bir haksızlık olduğunu, gençlerin yeteneklerini değerlendirmek, başarıya kavuşmak için TV yarışmalarında kuyruk olduğu günümüzde, bir dizide oynayıp çok da başarılı olan, sınavı da kazanmış bir gencin okula alınmamasının büyük bir haksızlık olduğunu yazmıştım. Dizi devam etmesine, bu genç de deneyimli tiyatro sanatçılarının yanında kendini göstermeyi başarmasına rağmen tiyatronun eğitimini almak istiyordu.En iyi kim biliyor?Bunun ancak takdir edilebileceğini ve yolunu kapatmanın yanlış olduğunu daha sonra köşemde Cüneyt Gökçer, Can Gürzap, Cihan Ünal, Çetin Tekindor, Tamer Levent, Sönmez Atasoy gibi tiyatronun çok değerli isimleri, hocaları da açıkladılar.Gelin görün ki Okan Bayülgen "konservatuvarı bitirmiş olduğu" için neyin doğru olduğunu onlardan daha iyi biliyor. Ve TV'nin gazeteden daha geniş bir kitleye hitap etme avantajını, bir de üstüne 'izlenen program olma' avantajını bu çok iyi bildiği konuda "haklı tarafı bir hakem edasıyla ilân etmekte kullanıyor.Bize de magazin basınına kızdığı gibi "Hiç değilse Konservatuvar'ı rahat bıraksınlar" diye kızarak... İyi güzel de bizim çabamız zaten Konservatuvar'ın rahat bırakılması içindi. Rahatsızlık yaratanların buna hakkı olmadığını anlatmaya çalışıyorduk.Ki... Ki aynı Bölüm Başkanı okulu bitirenlerin Devlet Tiyatrosu'nda sahneye çıkmasını bile "kirlenme" olarak adlandırıyormuş tiyatrocu arkadaşlarının anlattığına göre...Esas konuya gelelim; söz konusu gencin koca bir senesinin bir hoca kaprisi yüzünden kaybolması tek sorun değil. Asıl sorun bu anlayışın benzer durumdaki diğer gençlere de aynı baskıyı uygulayacak olması.Reyting düşürmesin!Haydi daha önceki çocuk ve genç oyunlarını bilmediklerini düşünelim. Sadece şu anda Londra'da sahnelenmekte olan iki oyuna bakmalarını öneriyorum; "Mamma Mia" ve "Tonight is the Night"... Her ikisinde de tiyatro okullarından çok sayıda genç öğrenci rol alıyor. Her ülkede tiyatro öğrencileri okul sırasında sahneye çıkarlar. Bunun en önemli nedeni okuldan sonraki çalışmaları için pratik kazanmaktır.Bırakın okulu, bitirenler bile sahneye çıkınca "kirlendiklerine" göre bizim bütün tiyatro sanatçılarımız fena halde kirli vaziyetteler demek ki... Okan Bayülgen ise nasıl temizlenir bilemiyorum."Reytingin düşmesi pahasına" sözüne gelince... Orada çok haklı. TV'lerde reyting uğruna öyle şeyler yapılıyor, izleyici incir çekirdeğini doldurmaz konularla, göbek ve şarkıyla öyle uyuşturuluyor ki ciddi bir sorunu izleyecek hal kalmadı kimsede.Sonuç olarak; tebrikler Okan Bayülgen... Bizi korkuttunuz doğrusu! İstiklal marşı'na gülen türbanlılar!Kars'ta bir törende türbanlı genç kızlar İstiklâl Marşı sırasında gülüşmüşler. Sonra kendilerine ihtar edilmiş, söylenenleri kendileri de alkışlamış ama bunlar hiç önemli değil.Önemli olan tek şey bayraklarını anlatan, en duygusuz insanı bile duygulandıracak kadar güzel ulusal marşları çalınırken gülmeleri... İlkokul çağında öğrencilerin, henüz marşın anlamını tam olarak kavrayamadıkları yaşta böyle bir hataya düşmeleri anlayışla karşılanabilir belki ama koskoca genç kızlarınki?? Hayır...Her ülkenin insanları kendi marşları çalınırken, bayrakları çekilirken en derin saygıyı gösterirler. O an tüm vatandaşların görüşü, dini, dili ne olursa olsun tek yürek olduğu, aynı duygularla dolduğu andır.Bu duyguları hissetmeyenler ise en azından saygılı olmak zorundadırlar.Türk Bayrağı kırmızı rengini bu ülke için canını veren şehitlerinin kanından almıştır. Ve Türk toprakları üzerinde yaşayan herkes onların dökülen kanları sayesinde özgür nefes alabilmektedir bugün. O kahramanlar canını vermeseydi bugün marşlarına, bayraklarına, Ata'larına saygısızlık etme cesaretini bulanlar kimbilir hangi yabancı milletin veya milletlerin emrinde yaşıyor olacaklardı.Müslümanı Müslümana düşman eden, laik rejimi savunanları dinsiz ilân eden, toplumu kutuplara bölüp karanlığa sürükleyen saygısız, sevgisizler kimbilir nasıl köşelerinde dilsiz gibi oturuyor ve yabancılara hizmet ediyor olacaklardı.İnsanın, yaşadığı ülkenin bayrağına ve marşına saygı göstermesi için sadece İNSAN olması yeterlidir. Hangi görüş, din ve ırktan olursa olsun!Günün birinde bunları da hatırlatmak zorunda kalacağımız hiç aklıma gelmemişti.