Bugün hüzünlü bir gün benim için... Dünden beri öyle bir durgunluk, hüzün çöktü üstüme. Perşembe sabahı rahmetli Ercan Arıklı'nın mezarı başındaydık. Yakın arkadaşları, gazete arkadaşları, sevenleri onu andık ve dua ettik onun için... Allah kabul etsin, nur içinde yatsın. Nasıl da çabuk geçiyor zaman... Uçup gidiveriyor, bir yıl olmuş bile inanılır gibi değil.O ihmalden gitmişti. Yolda hata vardı, otobüs durağının konduğu yerde hata vardı, şehir içinde sürat yaparak çarpan şoförde hata vardı.Bir değerli insanımızı daha ihmalden kaybetmiştik.Bugün sevgili babamın ölüm yıldönümü. Onun ölümü de ihmaldendi. Doktor hatasından... Vermemesi gereken ağır bir ilacı vermiş, mide kanaması nedeniyle ölümüne neden olmuştu. Oysa yabancı doktorlar bu ilacın belli bir yaş üzerine verilemeyeceğini söylemişlerdi daha önceden...Bunları düşünerek masama oturdum. Gazetelere öylece göz gezdirmeye başladım ki gördüğüm ilk haberlerden biri:"Mahmut Baykal isimli bilgisayar uzmanı burnundaki eti aldırmak için girdiği ameliyatta öldü. Saygı Hastanesi'nde Yoğun Bakım yoktu."Basit bir ameliyatta olan komplikasyon önlenemiyor. Tam 4.5 saat sonra "yoğun bakımı olan" hastane aranırken yetişmiş, gencecik bir insanımız daha ölüyor. Sonra da bin türlü bahane. "Mali Hipertemi" imiş. Acaba aynı ameliyat International, İstanbul Cerrahi, Cerrahpaşa gibi tam teşekküllü bir hastanede yapılsaydı o hasta yine ölür müydü?Kısa süre önce Çapa'da genç bir hastaya uygulanan ağır ilaç tedavisinde yapılan hataları, panik içinde çağrıldıklarında bile gitmeyen doktorları ve bölüm başkanı doktor hanımın hasta yakınlarına aşırı sert ve aşağılayıcı tavrını hastanın babasının ağzından yazmıştım.Anne ve baba perişan durumdaydılar ve "Çocuğumuz göz göre göre ölüme yollandı" diyorlardı. Böyle bir haber, ciddi bir suçlama yazdığımızda genellikle hastanelerden (veya ilgili kurumlardan) hemen cevap gelir. Çapa'dan ses çıkmadı. Bu durumda anlatılanların doğru olduğuna inanılır doğal olarak.Daha sonra Prof. Dr. Siyami Ersek Kalp ve Damar Hastalıkları Hastanesi'nde 3 hastayı aşın dozda potasyum enjekte ederek öldüren "hemşiranım"ın hikâyesini duyduk. İnanılır gibi değil; "Çok yorgun ve bitkindim", "Dalgın olabilirim" gibi mazeretler... Bir kalp hastanesinde... Ben şimdi bunu duyunca o hemşirenin hemşireliğinden de şüphe ederim. Bakalım diplomalı hemşire mi? Bizim hastanelerde kat temizlik görevlilerinin bile kendini hemşire zannettiği görülmemiş şey değildir.Bence Çapa'da olanlar için de, Siyami Ersek'te veya Saygı Hastanesi'nde olanlar için de doktor ve hemşireler kadar başhekimlerin ifadeleri de alınmalı.Hastaların ölümüne neden olacak kadar kontrolsüz hastanelerin tepesindeki isimler de hesap vermeli...İnsanlar hastalarını birileri öldürsün diye emanet etmiyorlar hastanelere! Bıktık, bezdik bu ihmallerden artık!(Not: SHÇEK yuvaları da berbat vaziyette. Çocukları kaynar suyla haşlayan hasta ruhlu bakıcılardan tutun da, çocukların bizzat yöneticiler tarafından tacizine kadar her türlü rezalet yaşanıyor. Medya olmasa kimbilir bu rezaletler daha ne boyutlara çıkardı. Bu ülkenin yöneticileri UYUYOR MU?)"Uluslararası tepki"siz olmuyor!Ben demiyor muyum bizi ancak AB'nin itirazları, çekiştirmeleri düzeltebilir diye?.. Maalesef, acı ama gerçek bu!Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye'de aile içi şiddetle ilgili raporu açıklandı. Kadınların karşılaştığı şiddetin sorumludan olarak "koca, baba, erkek kardeş ve oğullar" gösterildi. Geleneklerin de bahane olarak kullanıldığı belirtilerek; "Başbakan töre cinayetlerini kınamalı. Yasalar uygulanmalı" dendi. Hepsi çok güzel de, hangi yasalar? O yasalar çıkarılamadı. Hâlâ bekletilip duruyor. Her şey hallediliyor, onlar bir türlü bitmiyor.Biz Af Örgütü'nün şimdi söylediklerini aylardır tekrarlayıp duruyoruz. Etkilemedi onları.Bakalım haber ajanslarının dünyaya duyurduğu, BBC'nin de önemli haber olarak yayınladığı rapor etkileyecek mi?
Fransa'nın en büyük havalimanının 11 ay önce açılan yeni bölümünde tavanın çöktüğünü ve 6 kişinin öldüğünü okuyunca aklıma bizim en büyük havalimanımız geldi.Biliyorsunuz 17 Ağustos depreminden sonra açılan yeni Atatürk Havalimanı binalarının depremden etkilendiği, kolonlarda çatlaklar olduğu açılmadan önce basında yer almıştı. Ben de merak ederek gidip görmek istedim. Çok sayıda kolonun eğildiği, üzerinde çatlaklar oluştuğu görülüyordu. 300 ton civarında olan tavan 30 cm. kaymıştı. Ama bunların tamirinin belirlenmiş olan açılma gününe yetişmeyeceği, aylar süreceği belliydi.Yazıyı (eğri duran kolon fotoğraflarıyla) hazırladım ama bunu haber alan firmanın daha önce çalıştığım gazeteye yaptığı baskı sonucunda yazı yayımlanmadı. Beni durdurmak için, alana giderken beraber gelmesini ve profesyonel olarak incelemesini istediğim, daha önce başka havaalanlarında deneyimi olan, Metro Hipermarket binalarının da (Kozyatağı, Bursa gibi) bazılarının mimarı olan ağabeyimin varlığını neden gösterdiler.Atatürk Havaalanı Proje Yarışması'na da katılmış ve ödül alan projelerden birini vermişti... Böylece benim tarafsızlığıma akıllarınca şüphe düşürüyor, yazımın yayımlanmamasını istiyorlardı. Kazandılar.Yanımda yabancı bir mimar götürmediğim için bin pişman olarak sustum ama sonraki yıllarda zaman zaman "Acaba güvenli mi?" konusunu hatırlattım.Şimdi bir kez daha hatırlatma gereği duyuyorum. İstanbul'da büyük bir depremin beklendiği bilindiğine göre havalimanı tekrar, tümüyle incelenmelidir. Üzeri metalle kaplanan kolonların tamamının sağlam olduğunun görülmesi şarttır. Benden uyarması!Soyunma odalarındaki erkekler!Çok önemli bir konu bu ve beni uzun zamandır rahatsız etmesine rağmen bir türlü yazacak fırsatım olmadı. Böyle oluyor, istediğim konulan yazabilsem bile çoğu kez sayfama gelen ilânlar nedeniyle yayımlayamıyorum. Şu anda hazır vaziyette tam 10 yazım beklemekte...Konu şu; bir kadın mağazaya gidiyor ve kıyafet denemek üzere soyunma odasına giriyor. Bu soyunma odalarında genellikle perde vardır. Perdeler de çoğu zaman tam olarak kapanamazlar. Diyelim ki iki arkadaş gittiniz ve birbirinize denediğiniz eşyaları göstermek istiyorsunuz. Perdeyi aralar aralamaz bir erkekle burun buruna geliyorsunuz. Soyunma bölümüne girmiş, o da yetmemiş perdenin dibine yapışmış. "Aa sizin burada ne işiniz var" diyeceksiniz doğal olarak, çünkü şoktasınız. O da sizi tepeden tırnağa süzerken cevabı yapıştıracak: "Eşimi bekliyorum"...Bizden başka hiçbir ülkede yaşamazsınız bu olayın benzerini. Kadın soyunma odaları, çoğunda erkeklerin giremeyeceği şekilde ayrılmıştır, kapısında da kadın görevliler vardır. Bizde ise mağaza yönetimine şikayet bile fayda etmiyor, bir dahaki gidişinizde aynı durumla karşılaşıyorsunuz.Bırakın kuralı, kaideyi ben erkek olsam utanırım kadınlara ayrılan bölümlerin içine girmeye. Oldu olacak kadın tuvaletlerine de girsinler bari.Mango, Top Shop, Zara gibi mağazalar başta olmak üzere tüm kadın mağazalarının bu yanlışa derhal çözüm bulmaları gerekiyor.
Kendilerinin desteklediği TV kanalı veya gazeteler dışında hepsini, en bağımsız, en güvenilir olanlar dahil Sabetaycı ilân ediyorlar. En başarılı ve güvenilir yazarları "Sabetaycı oldukları iddia edilen gazeteci ve yazarlar şunlar" diyerek onları da ilân ediyorlar. Kendi tuttuğu firmalara rakip olan en başarılı şirket ve iş adamlan, en önemli sivil toplum kuruluşları, eğitim görevlileri ve hatta sanatçı ya da 'stand-up'çıların hepsini de... Öyle ki listede adı olmayanlar neredeyse "Ben niye yokum, yoksa beni adam yerine koymuyorlar mı? Bunca yıl boşuna mı çalıştım, saçımı süpürge ettim bu vatan için" diye komplekse kapılacaklar. Belki de başlamışlardır bile kapılmaya...Eh, buna olsa olsa "pes doğrusu" denir. Ama bu ülke üzerinde büyük ve küçük çapta oynanan oyunları öğrenmiş olanlar ne yazık ki artık "Pes" bile diyemiyorlar... Susup oturuyor, kabulleniyorlar. Veya önem vermiyor, gündeme getirirlerse konuşulacağını, gereksiz yere bu saçmalıklara fırsat verileceğini düşünüyorlar. Ahmet Hakan köşesinde bu konuya değinmiş, sonra da "Boşver, fazla kurcalamayalım, sonra üstüne bir yapıştırırlar Sabetaycılığı, nereden gelmiş olursan ol kurtulamazsın" gibi sözler söyleyerek bitirmişti.Ben böyle demiyorum. Ben diyorum ki; Nereden geldiğimi, kim olduğumu, köklerimi, soyumun ve kendimin dinini, inancını, yaptığını, yapacağını ben biliyorum. Onlar madem ki 'benden de iyi' bildiklerini iddia ediyorlar buyursun kanıtlarını bize de açıklasınlar. Hepimiz öğrenelim.Internet kimsenin babasının çiftliği değildir. Hiç kimse "nasılsa beni bulamazlar, uydur bir isim, karala gitsin" diyerek orada listeler yayınlayıp yüzlerce kişiyi bir kalemde aklınca "etkisiz hale" getirme eylemine girişemez. Hitler Almanya'sı gibi insan isimleri yayınlayıp onlara zarar vermeyi hedefleyemez."Oldukları iddia edilen" sözleri, hiçbir delili, kanıtı olmayan, gerçek dışı suçlamaları mazur gösteremez. "Suçlama" diyorum, çünkü bu "Sabetaycı" denenler "Yahudi" de değil.Arada bir şey. Takiyyeci. Sözüm ona zorla Müslüman yapılmış ama Yahudiliğe sadık kalmış; "gizli propagandacı"... Misyoner gibi bir şey yani... Tarif bu! Ve yazılanlar öyle haksız ve insafsız ki, örneğin İzmirli isen kafadan, anında Sabetaycısın. Hele bir de muhteris elitist Sabetaycı ilân etmişlerse seni, ne oraya, ne buraya yararsın. Kısacası, bir halta yaramazsın yani!Şimdi... Gelelim finale. Aslına bakarsanız, toplumun çok sayıda etkin ve önemli ismine, kurum ve kuruluşuna yakıştırıldığı ve resmen adresi belli sitelerde yayınlandığına göre bu iddialara karşı bir kamu davası açılmalıydı. Ciddiye alınmıyor olmalı ki açılmadı.Ben ise "konuyu yok farzetmeyecek", bu "Nazi usulü parmakla işaret etme" karşısında onlara "daha açık ve dürüst" bir fırsat vereceğim.Buyursun, iddialarını ispatlasınlar. Kanıtlarını, delillerini burada yayımlayacağım. Bu "Cemiyet'ten" yazarların gerçek dürüstlük ve cesaretlerini göstermelerini bekliyorum. Bakalım hangi kuşaktan, hangi dedem veya ninem tarafından Sabetaycı'ymışım, öğrenelim.İpucu da vereyim, kolaylık olsun; baba tarafından Adanalı, anne tarafından Antakyalıyım. Annem Çerkez soyundan gelir. Her iki taraftan köklerim o şehirlerin kuşaklar boyu tanınan aileleridir. Bu nedenle bilgilere ulaşmak da çok kolaydır. Haydi, göndersinler iddialarının belgelerini...Yazımızın Pazartesi günkü başlığına dönelim şimdi; Türküm, doğruyum, çalışkanım... Çok şükür yalancı değilim. On beş gün içinde göndermedikleri takdirde herkes onların ne olduğunu, yayınladıkları listelerin amacını ve doğruluk derecesini tahmin edecektir sanıyorum!(Not: Kim 500 Milyar İster? Dur, dur, o kadar veremem, kim 10 milyar ister? İspatlayana para ödülü de veriyorum!)WAN'a göre basın özgürlüğümüz yeterli mi acaba?İstanbul'da yapılan Dünya Gazeteler Birliği Genel Kurulu'nda WAN Başkanı "Geçmişte bu toplantıyı yapmak için Türkiye'deki basın özgürlüğünü yeterli görmemiştik. Ancak artık Türkiye'de ifade özgürlüğünde büyük ilerleme görüyoruz. Onun için gönül rahatlığıyla geldik" demiş.Başkan'ın söylediklerine bir Türk vatandaşı olarak karşı çıkıp ülkemde ifade özgürlüğünün demokratik düzeyle ilgisi olmadığını söylemek yanlış olur. Yanlış olmasaydı toplantıda kalkıp bunu yüksek sesle de dile getirmek isterdim doğrusu.Bugün Türk basınında hangi yazar kullanacağı her kelimeyi on defa düşünmeden, "aman acaba buna da bir dava açarlar mı" endişesine düşmeden yazabiliyor?WAN Türkiye'de basın ve ifade özgürlüğüne emin olmadan önce bir yıl içinde yazarlar aleyhine açılmış olan davaların içeriğine ve sayısına mutlaka göz atmalıydı (sadece 2003 yılında ifade edilen görüşler için 774 dava açılmış). Böyle basın özgürlüğü görülmüş müdür?
Sabetaycılıkla ilgili olarak hazırlanmış, çelişkilerle dolu bir internet sitesinden alıntılarımıza devam ediyoruz:- "Cemaatimizin içinde ülkesini seven insanlar çoğunluktadır, onun için kimsenin bu yazdıklarımdan dolayı Sabetaycı sıradan vatandaşlara ayırımcılık yapacağını sanmıyorum"... ("Yazıp çizmeyen, ülkeyi aydınlatma yönünde aktif faaliyeti, katkısı olmayan insanların bize zararı yok, onlarla uğraşmayız" demek istiyor. Fikirlerini ve aydın katkılarını etkisiz hale getirmek istedikleri isimler asıl sinirlendikleri...)Devam...- "Bir grup muhteris elitist yüzünden cemaatimizin adı karalanamaz"... (İnandırıcılığını artırmak için kendisinin de Sabetaycı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor ve "İşlerine yarar bir çizgide olmayanların" muhteris elitist Sabetaycı olduğunu söylüyor.)- "Kendimi bir Müslüman Türk kadar Türk hissederim." (Vakit yazarı Hüseyin Öztürk'ün sözlerine ne kadar benziyordeğil mi?)- "Müslüman Türk halka buradan bir çağrım olacak" (garip bir Sabetaycı, Müslümanları kendi cemaatinden(!) çok düşünüyor...)"İki özgürlüğünüz var: Kime oy vereceğiniz ve paranızı nereye harcayacağınız"... (Onu da söyleyiver de olsun bitsin. Biz anlamayız merak etme.)- "Hepinizi Sabetaycı yapılanmaya karşı durmaya, yakın çevrenizi bu konuda bilgilendirmeye ve 'Tercihli Alışveriş' yapmaya çağırıyorum"... (Yazısında ırk, din farkı gözetmediğini de vurguluyor ama arada bir fena halde kaçıyor işte!)- "Kendimden bir örnek vereyim; yazdıklarımdan. Orta-dindar bir Musevi olduğumu ama siyonizm karşıtı olduğumu çıkarabilirsiniz" (yok canım, daha neler?)... "Benim evime Mark&Spencer, Timberland giremez, eşim isteğim üzerine yabancı marka kullanamaz"... (Aslında çok hoşgörülü, "herkesi kucaklıyor" ama arada bir 'kaçtı' yine!)... Bundan sonra, kullanabileceğiniz ürünleri sıralıyor. Bazılarını 'niyeti iyice anlaşılabilir' diye atlamış ama...- "Sanıyorum (...) bazı kimselerin laiklik anlayışının neden rasyonelin ötesine geçtiğini (...) anlamışsınızdır (keşke şu 'rasyonel laikliği' de açıklasaymış. Bu arada listesinde gayet rasyonel laik olanları neden Sabetaycı ilân ettiğini anlayamıyorsunuz ama anlıyor "muş gibi" yapıyorsunuz.)- "Her şeyden önce cemaatin bir mensubu olarak"... (Bunu arada bir hatırlatması gerekiyor, çünkü yazdıklarını okuyanların hatırlaması mümkün değil)... "Sabetaycı" ismini sevmediğimi belirtmek zorundayım. Doğru kelime 'Yahudi asıllı' olmalıdır, neticede Sabetaycılık bir Yahudi tarikatıdır"... (Parmakla önce Masonları sonra Yahudi vatandaşları gösteriyor. Ama masumca(!) kızmayın.)- Ve sonuç... "Atatürk'ü dillerinden düşürmeyen (...) muhteris Sabetaycı rektör, asker, medya ve derneklerin kim ve nerede olduklarını, (...) medyanın bizi nasıl yönlendirdiğini, bu insanların gerçek niyetlerini unutmayalım"... (Ama senin bu tarifle iyice ortaya çıkan laikliğe, Atatürkçülüğe ve onu savunanlara karşı gerçek niyetini unutalım... Mı? Yoksa toptan unut "muş gibi" mi yapalım?)Uzun yazının altına da bir isim koymuş. Nasıl olsa gerçek isim olmayacağını tahmin ettiğim için yazmıyorum ama görevi neymiş onu yazalım: "Sabetaycı Yapılanmaya Karşı Bilinç ve Tercihli Alışveriş İnisiyatifi Başkanı..."Komediye bakar mısınız, beyefendinin kendisi "Sabetaycı cemiyet'ten ama onlara nalına, mıhına karşı... Hem de "İnisiyatif Başkanlığı" yaparak karşı. Haydi gelin de inanın veya inanmış gibi yapın. O sizi ve yazdıklarını okuyan herkesi aptal sanmaya devam etsin. (Devam Edecek...)
İnsan Hakları Derneği istanbul Şubesi'nden gelen açıklamada Dernek "Vakit Gazetesi Yazan Hüseyin Öztürk'ün Eurovision Şarkı Yarışması nedeniyle yazdığı" yazıyı kınıyor. Athena grubuna Ermeni, Sertab Erener'e Sabetayist demesini de... Öztürk'ün "Ben bir Türk'üm ve Müslümanım. Bu toprakların gerçek sahibiyim" girişinden sonra Athena'yı "Ermeni asıllı kişiler", Sertab Erener'i ise "Sabetayist" olarak tanımladığını, kendisine eşlik eden Sema gösterisine atıfta bulunarak "O ruhtan yoksundur" dediğini anlatıyor ve bu yapılanı doğal olarak "ırkçılık" diye adlandırdıktan sonra "Bu topraklar hiçbir etnik ve dinsel kimliğin mülkiyetinde değildir, üzerinde yaşayan herkesin yurdudur. Kişilerin ülkesiyle bağlan yuttaşlık temelinde belirlenmiştir" diyor.Bu "Sabetayist" olayı enteresan. Ben önceleri duyduğumda -cehaletimi hoş görün- ne olduğunu anlayamadım. Herkes her şeyi bilemez ya... Pardon, bazıları herşeyi bilir, ben bilemeyenlerdenim. Üstelik kafam yeterince meşgul, lüzumlu lüzumsuz herşeyi beyin arşivime alamam. İlgilenmedim. Hatta haftalar önce, bu konuda konuşan bir arkadaşıma "Nedir bu Sabetaycılık, yenir mi" diye espri yaptım. "Bak şimdi, İnternet'ten Sabetay Sevi'yi bulacaksın" deyince 'Anlayamadım, tekrar söyle' cevabını vermem ise daha da enteresan bir gelişmeye yol açtı."Sen de bir alemsin" dedi arkadaşım; "Ayol senin de ismin var..." Yok canım, nasıl yani?- "Senin adın da var Sabetaycılar listesinde!"- !!!Bu cümleden sonra söz konusu listelere şöyle bir bakmam gerekti. Zira durumun Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'e sorulan "Metroseksüel misiniz?" sorusundan ve onun kızarak "Saçmalamayın ben Erzincanlıyım" cevabını vermesinden farkı yok... Gördüğünüz gibi, hiç ilgilenmeyenlerin bile ilgisini çekecek yollar mevcut yani... Allah da bu kuluna dinlenmeyi nasip etmemiş ya, her dem çalışacak...Neymiş bu Sabetaycılık?Öte yandan iyi de oldu, bayağı eğlenceli bir gezintiydi. Özellikle bu sitelerin birinde yazarın adım başı, her cümlede kendi sözleriyle çelişkiye düşmeleri, daha inandırıcı olmak adına kendisinin de "Sabetaya" olduğunu söyleyip unutarak coşmaları, sonra tekrar hatırlama ve hatırlatmaları gülünmeyecek gibi değildi. Bu arada "yenmediğini" de öğrenmiş oldum. Aksine yenir yutulur tarafı yok.Önce "Sabetaycı" tarifini İnsan Hakları Derneğinin açıklamasından alalım: "Sabetayist sözcüğü, birkaçkuşak önceki aile büyükleri Yahudilikten Müslümanlığa geçmiş olan ve'dönme'olarak tanımlanan kişiler için kullanılmaktadır. Sertab Erener'in ailesinin köklerini bilmiyoruz. Bilmemiz de gerekmiyor. O olsun, başkası olsun, herhangi bir kişinin soyunun izini sürmek, en az birkaç göbek önce din değiştirmiş bir aileden geldiğini varsayarak kaç kuşak öncesinin Yahudi kimliğini bir suç gibi 'ifşa' etmek açık bir ırkçılıktır." Bu konuda "Efendi" isimli bir kitap da yayınlandı biliyorsunuz. Orada da birçok siyasetçinin, işadamlarının adı veriliyor, soyu kurcalanıyor, iddialar "gerçekmiş gibi" anlatılıyordu.Orada da "Sabetayistler kendi içlerinde evlenirlerdi" deniyordu. Bu sitelerde de aynı söz tekrarlanıyor."İyi ama bizim ailede kuşaklar boyu herkes canının istediğiyle evlenmiştir. Çoğunda da bilinçli seçim yerine inanılmaz tesadüfler ve aşk rol oynamıştır" diyemezsiniz. Onlar nasıl buyurmuşsa doğru o... Bu mudur, budur! öyle de kesin kararlı ve yargılı bir iddianame var karşınızda!Örneğin, beylerin keyfi istemiş "Sabah gazetesinin sahibi Sabetaycıdır ve bu grubun da tamamına yakını öyledir" demişlerse (ki biz oradan gitmişiz okka altına) aksi doğru olamaz. Yani "Abicim, ben önceden de Günaydın'da ve TV'de çalışmıştım. Ondan önce TPAO'da araştırma mühendisi olarak çalıştım. Ayrıca İzmirli filan da değilim. Bu gazete beni TV programlarında görerek, başarılı bulduğu için teklif yaptı" derseniz olmaz. Muhtemelen Günaydın ve TPAO da Sabetaycıdır. Ayrıca o gazeteden sonra çalıştığın gazete de mutlaka Sabetaycıdır."Ben inanan bir aileden geliyorum, biz kaç kuşak Elhamdülillah..." diyecek olsan. "Ama kuşakların 'din hocası bile olsa' yine de Sabetayist olabilirsin" cevabı gelebilir. Karşısındaki kararını vermiş bir kez. Etiketini yapıştırdı, sökebilirsen sök."Mış gibi" Yap!"Sabetaycılık" üzerine yazılar döşenen sitelerde, listelerde hayatını ülkesine, milletine adamış ve bu dünyadan göçüp gitmiş insanların da isimleri veriliyor. İddia üzerine... Bu sitelerin birinden, kendisi de aynı Cemaat'ten olduğunu iddia eden birinden yaptığım alıntıları okumanızı istiyorum.- "Atatürk'e bağlılıkmış gibi gözüken anlaşılmaz çıkışlarının gerçek sebebini biraz anladınız, tek bir cevap: bu kişiler Yahudi asıllıdır ve cemaatin derin iradesi uyarınca Türkiye'yi dez-İslamize etmeye çalışmaktadırlar."- "Cemaat geçen yüzyıl içinde asimile olurken mason locaları karar mercimiz haline geldi. Bugünkü ana stratejisi de 'dez İslamizasyon- dejenerasyon'dur. Bir dostumun dediği gibi' gavurlaştır-güdükleştir..." (Kendinden başka herkes aptal olduğu için, örneğin; şu son satan "kendisinin Sabetaycı olmadığını" açıkça gösterdiğini kimsecikler anlamayacak. Kendin Yahudi asıllı isen gavurlaşınca güdükleşeceğini niye iddia edesin ki?)- "Sabetaycı medyanın bu konuyu yok sayması ve türlü engellere karşın biz, Türkiye'yi bilinçlendirmeye ahdetmiş bir grup insan olarak elimizden geleni yapıyoruz"... (Sevgili okur, ne düşündüğünü biliyorum ama oyunbozanlığın lüzumu yok. Biliyorum, kendi de 'Sabetaycıyım' diyen biri 'Sabetaycı medya'ya kızmaz. Anladın. Ama yine de bunları yazan arkadaşın 'Sabetaycı' diye parmağıyla işaret ettiği gruptan olmadığını, ama öyleymiş gibi göründüğünü anlamamış ol. Sen de "miş gibi" yap! Zira arkadan daha fazlası geliyor.) (Devam edecek)Zeynep Özal ne istiyor?Cavit Kavak kızdı, ağabeyi Ahmet Özal "mahkemeye veririm" dedi. Eski eşi Asım Ekren "Onu Allah'a havale ediyorum, çocuklarından utansın" dedi. Annesi Semra Hanım "o zaten eskiden de beni çok üzerdi" dedi...Daha ne olsun? Aklının başına gelmesi, pişmanlık duyması için daha ne lâzım insana? Ama hayır, o devam ediyor. Omuzları bele kadar açık verilmiş şuh, baygın bakışlı pozlar... Açıklamaları yalanlarsa bile aynı konuda ısrarı sürdürmeler...Bu yaptığı, hayatındaki diğer insanların özel yaşamına saldırıdan, onların huzurunu bozmaktan başka nedir? Ve ne bekliyor?Oturup çözmeye çalışıyor insan; acaba babasının başbakanlığı, cumhurbaşkanlığı günlerindeki popülaritesine çılgınca bir özlem mi duyuyor?Sahneye çıkmayı mı planlıyor, yoksa dizi oyunculuğu filan mı? Paraya mı ihtiyacı var? Zeynep Özal'ın durumu kendisi adına da, ailesi adına da gerçekten çok üzücü... Keşke biri ona "Çok sevdiği babasının hatırına artık susmasını söylese!"
Her şey çok kısa bir sürede olup bitiyor. Olması gerekenden de hızlı... Kuzey yarım küre bir gün içinde buzlarla kaplanıyor. Ve milyonlarca kişi kaçmaya bile vakit bulamadan olduğu yerde donuyor... Yarından Sonra (The Day After Tomorrow) filmini her önemli filmde olduğu gibi gösterime girdiği ilk gün izledim.Önce kutuplarda buzulların erimesiyle başlıyor olay... Aynen bilim adamlarının yıllardan beri uyarıp durdukları gibi... Sonra deniz suyu sıcaklığı hızla düşüyor, böylece Atlantik Okyanusu'ndaki, Ekvator'dan kuzeye doğru olan ılık su akıntısının dengesi bozuluyor. Şiddetli rüzgâr, hortum ve kartopu büyüklüğünde dolu yağışı felâketin ilk işaretleri oluyor.Hindistan'da kar fırtınası ve denizlerin taşarak New York gibi şehirleri sular altında bırakmasıyla sürüyor. Ve kuzey yarım küre ülkeleri güneye hücum ediyorlar. Örneğin Amerikalılar Meksika'ya... En gelişmiş ülkelerin insanlarına, bir zamanlar "üçüncü dünya ülkeleri" diye küçümsedikleri memleketler kapılarını açıyor.Rusya ve ABD'nin büyük kısmı 10 bin yıl önce sona eren Buzul Çağı'na geri dönüyor. Fazla korkanlar için hemen söyleyeyim ki Türkiye, filmde buzlarla kaplanan bölümün içinde değil, hemen altında yer alıyordu haritada...Yani biz öylece dururken veya konuşurken donakalmayacağız belki. Ama mevsimlerin altüst olmasından, şiddetli rüzgâr ve soğuklardan nasibimizi alacağız. Hem de çok uzak değil, eğer "dünyalılar" bu kafada gidip önlem almak yerine birbirlerini yemeye devam ederlerse en çok 20-30 yıl içinde... Bu süre içinde gözle fark edilecek değişimler yaşanacağını doğa bilimciler yıllardır tepinerek anlatmaya çalışıyorlar. İki ay kadar önce National Geographic dergisi küresel ısınmaya çok geniş yer vermiş, yok edilen ormanlar nedeniyle oksijen azalmasının ısınmayı nasıl hızla artırdığını, bu nedenle Çin'in büyük çaplı bir ağaçlandırma çalışması başlattığını ama birçok ülkenin hâlâ felâket işaretlerini görmezden geldiğini anlatmıştı.O günlerde köşemde yazdığım bu açıklamalarda en vurdumduymaz, doğayı en hoyrat kullanan ülkelerin başında bizim de olduğumuzu belirtmiştim. Türkiye'de de mevsimlerin değiştiğini, kışların daha soğuk, yazların daha sıcak geçmeye başladığını, ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinin neredeyse ortadan kalktığını görmüyoruz.Hâlâ ormanları bir punduna getirip yok edecek formüller peşindeyiz. Bu formüller bir yana her yıl on binlerce hektarın yanmasına da çözüm bulamıyoruz.Onun için 'bu filmi de herkes görmeli' diyorum. Özellikle ülkeyi yönetenler... Kasırgalar, hortumlar başladığında, önceden uyarılan dinlemeyenlerin pişmanlığı görülmeye değer.Ben The Day After Tomorrow'u izledikten sonra evin pencerelerine panjur yaptırmaya ve kömürlüğe de yakıt yığmaya karar verdim. Ayrıca pencereleri küçülttürecek, battaniye sayısını artıracağım. Aaa bir de daha çok kitap alacağım. Kitapları şöminede yakanlar kazanıyor. Tabii "Ben Nietsche'mi yakamam" diyenler de yok değil!
Hatırlayacaksınız bu haftanın başında, Duygu Asena'nın Bir İstanbul Masalı'nda oynayan İsmail Hacıoğlu'yla yaptığı röportajla ilgili bir yazı yazmıştım. Bu genç ve başarılı oyuncu, sırf bir dizide rol almış olduğu için Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü Başkanı Zeliha Berksoy tarafından, (çok iyi puanla kazanmasına rağmen) okula alınmadığını ve ayrıca kendisine "Ben piyasadan adam almam. Git temizlen de gel" dendiğini anlatıyordu (ki dizi yöneticilerinden aldığım bilgiye göre, bu yıl kaydını dondurmasını da o istemiş.)Ben de bundan daha anlamsız bir şey olamayacağını, tiyatro sanatçısı olmak isteyen bir gencin böylesine parlak bir teklife "evet" dediği için okula alınmamasının kabul edilemeyeceğini yazmıştım. "Tiyatro"nun iki başarılı ismi Gencay Gürün ve Ayten Gökçer'in görüşlerine de aynı yazıda yer vermiştim.Çarşamba günü, değerli bir meslektaşım "Bravo Zeliha" başlıklı yazısında hepimizin görüşlerine şiddetle karşı çıkmış; önemli olanın ilkeler ve sistemler olduğunu, dünyanın hiç bir konservatuarının öğrencilerin eğitimi bitene kadar piyasaya çıkmasını istemeyeceğini anlatmıştı (The Sound of Music, Oliver Turist gibi oyunlarda kimler oynuyor acaba?).Meslektaşımız "magazin medyası ve entel takımı tarafından" bu konuda kıyamet koparıldığını da yazdıktan sonra "Söylediklerine göre bir tek Yıldız Kenter destek çıkmış Berksoy'a... Geri kalan herkes delikanlıya hak veriyormuş... Yok yahu!... Kimmiş o herkes?" diye soruyor ve "alaylı takımına 'okul'u öğretmek zor" dedikten sonra "okul" hakkında geniş bir açıklama yapıyor.Bu konuyu Duygu Asena ve benden başka kimse yazmadığı için sorulara cevap vermek de ister istemez bize düşüyor. Tabiî bizi magazin basınına mı, entel takımı sınıfına mı yakıştırtırdığını bilemiyoruz.Yine de "Kimmiş o herkes?" sorusuna cevap arayacak ve Türkiye'de bu konuda en fazla konuşma hakkına sahip "okullu'ların görüşünü alacağım. Türk Tiyatrosu'nun çoğu öğretim görevlisi ve yönetici olan, en başarılı "okullu"larından bazılarının açıklamaları şöyle;Cüneyt Gökçer (Tiyatro Sanatçısı ve Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölüm Başkam): Böyle bir kural olamaz ve bir yöneticinin bu şekilde konuşmaya hakkı yoktur. Öğrencinin eğitime "dizi"yle başlaması tavsiye edilmez ama "okurken oynayamaz" veya oynadığı için okuyamaz gibi kurallar da yoktur. Bence bu gence söylenen sözler bir hakaret davası konusu olabilecek kadar ağır.Can Gürzap (Tiyatro Sanatçısı, 37 yıllık Tiyatro Hocası ve Mimar Sinan Üniversitesi Tiyatro Bölümü'nün kurucusu): Eğitim süresinde çalışmamaları belki eğitim açısından daha verimli olabilirdi ama mezun olan öğrencilerin, kadrolan belli olan Devlet ve Şehir Tiyatroları'nda, mevcut birkaç özel tiyatroda iş bulamama sorununu da unutmamak lâzım.Bugünün ekonomik şartlarında bence yetenekli gençlerin hem eğitim görüp, hem de profesyonelliği genç yaşta tatmasına izin vermek gerekiyor. Çalışması okulda problem yaratıyorsa o başka ama "önceden çalıştı" diye okula almamak haksızlıktır.Çetin Tekindor (Devlet Tiyatrosu Sanatçısı, 89-99 yılları arasında Hacettepe ve Bilkent Üniversiteleri Tiyatro Öğretim Görevlisi): Genel yaklaşım okuldayken üst sınıflarda okuyanların sahneye çıkmasıdır, ilk sınıflarda "yanlış alışkanlıklar edinmemeleri için" doğru bulmuyoruz. Günümüz koşullarında ise neyin doğru olduğunu bilen öğrenci için sahneye çıkmanın veya dizide oynamanın sakıncası yoktur. Hatta bu eğitimin bir parçası olarak algılanabilir. Sınavı kazanmış bir öğrencinin okuma hakkını engelleyemezsiniz.Cihan Ünal (Tiyatro Sanatçısı, Hacettepe Üniversitesi Tiyatro Bölüm Başkam): Söz konusu "dizi oyuncusu" genç alaylı değil okullu olmak istiyorsa ve bu yolda adım atarak sınav kazanmışsa bu onun için güzel bir puan. Biz ışığı, yeteneği olan gençleri bu durumda hemen alırız, ona yolu açarız. Şartlara uymayacak olursa o zaman çaresi bulunur, zira okulda devam mecburiyeti var. Ama bunun dışında sınav kazanan öğrenciye engel koymamak gerektiğine inanıyorum. Kaldı ki tiyatro okulların her yıl mezun veriyor ve bu gençlerin çoğuna iş imkânı yok. Böyle bir imkânı önceden bulan ve başarılı olan çocuğa anlayış göstermek gerekir.Tamer Levent (Tiyatro Sanatçısı ve Devlet Tiyatrosu Genel Müdür Yardımcısı): Böyle bir şey olamaz. Dizide oynadığı halde okullu olmak isteyen bir gencin hakkının kısıtlanmasını doğru bulmuyorum. Sınava girip başarılı olması onun okula duyduğu saygıyı gösteriyor. Bu sektörün gelişmesi için uğraşan insanların amacı ise daha çok okullu ve iyi oyuncu yetiştirmektir, engel olmak değil. Zeliha Berksoy'un davranışı veya onu destekleyenlerin söyledikleri bir kriter oluşturmuyor, bunlar sübjektif kriterlerdir.Sönmez Atasoy (Devlet Tiyatroları Sanatçısı ve Yeditepe Üniversitesi Tiyatro Bölümü Öğretim Görevlisi): "Bir futbolcu için okullu-alaylı tartışması yapılabilir mi? Futbolcunun mutlaka Spor Akademisi mezunu olması mı gereklidir?.. Hayır. Sanat da böyledir. Çok özgün bir daldır ve bunun 'okullu, alaylı' tartışması yapılamaz. Sanatı kimin nerede öğrendiği belli olmaz, matematiksel veriler gibi net ve kesin verileri mevcut değildir.Yapılan uygulamayı hoş karşılamıyorum, eğitimcinin görevi yetenekli gençlerin yolunu açmak, işini kolaylaştırmaktır. Önceden piyasada çalışmış olan okula girebilir, okurken de çalışabilir. Bu nedenlerle okula almamak gibi bir resmî tavır olamaz. Bence genç insanlarla uğraşacağımıza bizim önce kendimizi temizlememiz gerekiyor."İşte böyle sevgili okurlar, umarım bu büyük ustaların fikirleri yeterli olmuştur.
Çevre Bakanı Osman Pepe Marmara Denizi'ni kirleten fabrikalar hakkında soruşturma başlatmış ve "Fabrikalar babamın olsa umurumda değil. Kimin olursa olsun onlara hadlerini bildireceğiz" demiş.Haberi Akşam gazetesinde okudum, çok hoşuma gitti. Tam bir "Giuliani" eylemi, kutluyorum Sayın Bakan'ı. Umarım diğer il ve ilçelerde de denizi kirletenlere aynı uygulamayı yaparlar.Aslında bu dikkatin Turizm Bakanlığı'yla koordinasyon içinde sürdürülmesi şart! Güzelim memleketin denizleri çöplüğe döndü. Abartı yok; çöpler denize; foseptikler denize... Milli Farkların, korunması gereken, Türkiye'ye özgü canlıların da aynı ilgiye ihtiyacı olduğu unutulmamalı.Ve Adalet Bakanı... Suçların önlenmesi için afların ve ceza indirimlerinin kaldırılması gerektiğini söyleyen Sayın Cemil Çiçek de bu hükümette takdir ettiğim isimlerden biri. Yalnız "adaletin hakkıyla uygulanması'nı isteyen Çiçek'in, Aydınlı 11-15 yaşlarındaki 6 çocuğun yoldan geçen bir başka çocuğu bıçakla tehdit ederek parasını aldıkları için 2,5 yıldır cezaevinde olmasına da bir çözüm bulması gerekiyor. Evet, doğru yaptıkları suçtur ve karan verecek olan da yargıdır, "Adalet'tir. Ama o "Adalet" şu anda doğru karan sağlayacak yasalara sahip değil. Cinayete azmettirip yüz milyonlarca dolar yolsuzluk yapanlar 3 yıl ceza alırken, "töre cinayeti" bahanesiyle akrabalarını öldürenler, çocuklara tecavüz ederek kaç ailenin ve gencin hayatını karartanlar cezalandırılmaz, aflarla 60-70 bin ağır suçlu bir defada sokaklara salınırken bu çocukların toplam 77 yıl hapis cezası almasına adalet denemez. Üstelik çocuklar (bildiğimiz kadarıyla) İslah evinde değil, cezaevinde büyüyorlar. En fazla dikkat isteyen gelişme çağlarını hapiste, yetişkin mahkûmlarla geçiren bu gençlerden nasıl bir gelecek bekleyebiliriz? Ya da ömürlerinin hapiste geçmesine göz yumabilir miyiz?Adalet Bakanı' nın hem bu sorunun çözümüne, hem de Adalet Komisyonu'na giden TCK Tasarısı'ndaki namus cinayeti (tahrik) indirimlerinin kalkmasına katkılarını bekliyoruz.Film yokmuş!Zenginin malı züğürdün dilini yorarmış" atasözü ne kadar doğru! Onlar bizim malımızı bizden iyi kullanıyor ve yalnızca, kendi topraklarımızda yaşamış bir medeniyetin öyküsünü, İzmirli Homeros'un destanından alarak film yapıp dünyayı sarsmakla da kalmıyorlar. Truva tarihi hazinesinin önemli bir bölümünü kendi ülkelerine kaçırıp müzelerinde sergileyerek filmden kazandıkları milyonlarca dolan katlıyorlar.Tek bir filmle ne kadar çok kaybımızı hatırlattılar bize fark ediyor musunuz? Ne kadar uyuduğumuzu, biz lâfla, kavgayla, kişisel ihtiraslarla uğraşırken herkesin gözümüzden sürmeyi nasıl çektiğini...Onlar bizi ve dünyayı Akhilleus ile Hektor'un yakışıklılığıyla ve muhteşem bir tarih öyküsüyle büyüleyip Amerikan sinemasına milyonlarca hayran daha kazandırır, ekonomilerine katkıda bulunurken bizim hâlâ, 2004 yılında ve filmden sonra Truva'nın Türkiye sınırları içinde olduğunu anlatmaya çalıştığımızı...Geçenlerde 'Neden bugün bile tüm tarih, kültür hazinelerimizin başında yabancı arkeologlar var? Aldığımız ders yetmedi mi?' diye sormuştum. Bu tür soruların Kültür Bakanlığı'nı fazla telaşlandırdığını sanmıyorum, onlar çok meşguller. Neyse ki yıllardır Truva kazılarının başında olan Prof. Manfred Korfman Türkiye'nin çıkarlarını samimiyetle gözeten bir arkeologmuş (ben artık kimselerin samimiyetine inanamaz haldeyim ama...)"Burada acilen bir müze açılmalı" demiş Korfman... Bulunduğu noktada müze açıldığı takdirde diğer ülkeler tarafından kaçırılan "o medeniyete ait" eserleri geri isteme hakkı doğuyormuş. Bilmem ki bizimkiler bu teklifi ciddiye alacak mı?Son olarak... Bakan Erkan Mumcu 40 saniyelik bir tanıtım filmi hazırlattıklarını ve diğer ülkelerde Truva filminden önce Truva'nın Türkiye'de olduğunu anlatan bu filmin gösterildiğini söylemişti. Amerika ve Avrupa'da filmi görenlerden haber geldi, böyle bir şeyin olmadığını söylüyorlar. Bakan'ın kendisine verilen bilgileri de daha sıkı kontrol etmesi gerekiyor galiba!