Kahkaha attığı kadar var!

21 Haziran 2004

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın maaşına 2 milyar 58 milyon TL. ek yapılacakmış. Sadece kendisine değil 9 kişilik İzleme Komitesi'nin tamamına izlemeleri için para bağlanacak.Hemen her fotoğrafında kahkahalar atarken görülen Bakan'ın gülmek için yeterli nedeni var doğrusu!Peki neyi izleyecek bu Komite? Gelir İdaresi Başkanlığı'nın çalışmalarını... Bakan adına izleyecek ve başkanı da Bakan'ın kendisi olacak. Hayatınızda hiç böyle şey duydunuz mu?Madem ki kendiniz "kendi adınıza" izleyeceksiniz bunu ek maaş almadan yapın. Maaşınız var zaten değil mi?Geriye kalan 8 kişi ise ekonomi, teknoloji, halkla ilişkiler vs. uzmanlan olacakmış. O zaman da binlerce kişilik kadrosu olan bakanlıklarda, hele Maliye Bakanlığı gibi zaten "gelir"le "gider"le ilgili bir bakanlıkla Gelir İdaresi' ni izleyebilecek uzmanların zaten var olması gerektiği sorusu gelir akla.Yani ekstradan birilerine daha maaş bağlanması şart değildir.Hele bir yandan kaynak yaratmak için emekli vatandaşların "üç kuruş maaşlarına" göz diken bir hükümet için hiç değildir.Bu hükümet kendinden öncekilerden farklı olduğunu hiç bir şekilde gösteremedi. Başında bulunduğu ülkede 300 milyon maaşlı bir işe hasret üniversite mezunu gençlerin yaşadığını, bu gençlerin ümitsizlik içinde ömürlerini geçirdiğinin farkında olduğunu da hiç bir uygulamasıyla gösteremedi. G-8 ülkelerinde bile bisikletle işe giden bakanlar, başbakanlar varken bizimkiler yüzlerce ekstra lüks makam aracının birinden bile vazgeçmedi.Kahkaha atmaya hakları var. Gülün Sayın bakan, gülün. Alem buysa kral sizsiniz!Komşu yemeğe gelirse...Nato Zirvesi'nden söz ederken şöyle diyorlar; "Siz evinize yemeğe misafir gelirse ne yaparsınız? Onu en iyi şekilde ağırlamaya çalışmaz mısınız, işte gelecek konukları da böyle ağırlamalıyız."Bir nüans var burada, herkes evine gelen konuğu kendi bütçesine göre ağırlar. Ayağını yorganına göre uzatır.Örnek olarak "aile" gösterildiğine göre aile nasıl yapıyorsa devletin de öyle davranması gerekir. Yani...Yani milletin kesesinden yabancı liderlere kuş sütü ikram etmeye gerek yok. Yine "En iyi ikramı biz yaptık", "En iyi biz ağırladık" kompleksine de...Zira bizim "gırtlağa kadar borçla" yaşadığımızı bilen bu yabancılar sonradan "Bu Türkler de hiç söyledikleri gibi fakir değillermiş, baksanıza bizden zenginler ve bizden çok yiyorlar" da diyebilirler.Nitekim, maşallah bizdeki giyim kuşamı, en lüks arabaların bolluğunu gören yabancılar diyorlar da...Hiç değilse bunlara ölçüyü kaçırmayalım. Ve lütfen göbek dansı ve Mehter Takımı'na da gerek yok...Bırakın çalışsınlar...Bizi olduğumuzdan farklı görmelerini istemiyoruz!

Devamını Oku

Avrupa olayına dikkat!

20 Haziran 2004

Yurtdışında yaşayan okurlarımızdan mektup yağıyor, hepsi aynı anda Leyla Zana ve arkadaşları serbest bırakıldıktan sonra Avrupa TV'lerinde yapılan konuşmalara hayret ettiklerini bildiriyorlar.Örneğin master eğitimi için Avusturya'da yaşamakta olan Can Yiğiner... Diyor ki; "Önceleri Avusturya Devlet Televizyonu'nda (ORF1, ORF2) izlediğim, Türkiye'nin Güneydoğu bölgesinden Kürdistan olarak bahseden, Diyarbakır'ı da başkenti olarak gösteren haberlere çok şaşırıyor ve 'herhalde ben yanlış anlamış olacağım' diyordum. Leyla Zana'nın Diyarbakır mitinginin olduğu gün gece haberlerinde Euronews gibi Avrupa'nın ciddi bir haber kanalında da haberlerin kasıtlı olarak çarpıtıldığını duyunca (ki artık lisanım ilerledi, her şeyi anlayabiliyorum) bir kez daha şoka uğradım. Türkiye'nin bu yalan yanlış haberlere karşı hiç bir hukuksal yaptırımı yok mudur?"Bu soruyu soran Can Yiğiner aynı zamanda, AB ve ABD'nin terörist örgütler listesine aldığı PKK'dan İşçi Partisi olarak söz edildiğini de söylüyor.Ümit Semerci adında bir başka okurumuz da 15 Haziran'da Fransız TV5 kanalında "İran, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarının bir kısmı "nın Kürdistan olarak gösterildiğini, o sırada Kürtlerin gördüğü zulümlerden, özellikle Türklerin ve askerlerin Kürt insanına uyguladığı baskı ve şiddetten bahsedildiğini anlatıyor. Görüntü olarak Irak'tan kaçıp Türkiye'ye sığınan Peşmergelerin görüntülerinin kullanılmasına ve Kürtlerin yerinden yurdundan edildiğini söylenmesine daha da çok şaşırmış.İki üç gün önce Şırnak'ta yaşayan Kürt vatandaşlar Türk bayraklarına sanlarak; "Biz Türküz. Ne yaparlarsa yapsınlar Atatürk'ün yolundan ayrılmayacağız. Örgütler bizi rahat bıraksın" diyorlardı.Avrupa'da Türkiye aleyhinde olağanüstü bir propaganda yürütülürken Dışişleri Bakanlığı'mız da Şırnaklılar'ın yaptığını onların gözüne sokmak ve hatalarını düzeltmek için ne bekliyor acaba? Ermeni iddiasında olduğu gibi yine "geç kalmayı" mı?

Devamını Oku

Yarım kalan hikâyenin sonu...

19 Haziran 2004

Bugün noktayı koymak ve bu konuyu kapatmak istiyorum. Kitaplarda, internet sitelerinde dedikodu şeklinde, hiçbir bilgiye belgeye dayanmadan, Türkiye siyasetine, iş yaşamına, medyasına katkıda bulunmuş insanlara "Sabetaycı", "Beyaz Türk" gibi etiketler yapıştıranlardan söz etmiştik.Adının sonunda "zade" olan aileler, ailesinde "Efendi" olarak anılan isimler bulunanlar, İzmirli olanlar... Ve harta herhangi bir nedenle etiket yapıştırılanların iş yerinde çalışanlar bile bunlardan paçasını kurtaramıyordu. Hatırlayacaksınız (20 gün önce) "Gelin belgelerle açıklayın" dedik, ses seda çıkmadı. Öfkeli ve uzun bir mektuptan başka.Ne diyordu mektup; "Siz çözemediğiniz için gazetedeki köşenizde ailenizin isimlerini vererek ispata davet ediyorsunuz. Oysa kendi şecerenizi kendiniz ortaya koyabilirsiniz. Bunu yapmak yerine siz işi çay partisi havasına indirdiniz.Tabii siz neden yorulasınız ki 'İddia eden ispat etsin' diyen bir zihniyetle yazıyorsunuz."Biliyorsan...Önce bu kısmını açıklayalım, cevap mahiyetinde. Ben çözemediğim için değil. Çözülecek bir şey olmadığı için. Benim bildiğim bana yeter ama "Biz farklı şeyler biliyoruz" diyen varsa elbette bunun ispatı iddia sahibine aittir. Asıl bu nasıl zihniyettir ki en basit hukuk kuralından habersizdir. Durup dururken hiç kimse şeceresini açıklamak zorunda değildir. İsim açıklayacak cüreti gösterenlerin bu şecereleri zaten biliyor olması gerekir... Ki buna rağmen 20 gün de fazladan zaman verdik.Daha sonra "Sabetaycılık var mıdır, yok mudur tartışması yapıyoruz. Koskoca Yahudi dünyasını yerinden oynatan bir hareket. 'Bir komplo' deyip küçümseyeceğinize siz bir akademik çalışma yapın. Yapamıyorsanız bari çalışmanın önünü tıkamayın" diyordu mektupta.Var mıdır, yok mudur?Oysa ben yazılarımdan birinde 'Dikkat edin; Sabetaycılık var mıdır, yok mudur tartışması yapmıyoruz. Burası laik, demokratik bir ülke. Zaten her dinden olan vatandaşlar eşit haklara sahiptir. Kimsenin dini, inancı bir başkasını ilgilendirmez. Hangi aşamalardan, zorluklardan geçerek o noktaya geldiği araştırılmadan kimseye etiket yapıştırılamaz' demiştim.Şu anda bir akademik çalışma yapmayı da canım hiç çekmiyor. Yeterince çalışmam var benim, teşekkürler. Köşemde gelecek bilgilere yer vereceğimi söylemem ise çalışmanın yeterince önünü açmaktır sanıyorum.Olay bence bundan ibaret. O listelerde gerçekten "dönme" olan ve hatta iddia edildiği gibi "dönmekle birlikte misyoner gibi çalışan" var mıdır yok mudur bilemem. Varsa bile her ülkede misyonerler var zaten. Kendini bilen inancını değiştirmez. Ama isimlerin çoğunun yalan olduğu ve bu yazıların, listelerin muhtemelen siyasi amaçla hazırlandığı benim için yeterince açıklık kazanmıştır.Yazık ki Internet'in böyle kötü amaçlar için de kullanılmasının önüne geçilemiyor.Ne şaka ama!Dehşet içinde izledim TV'deki programı. Önce tümünün düzmece bir program olduğunu, şaka yapılanların da haberli olduğunu sandım. İki kadın şarkıcıya silâh çekerek, küfrederek şarkı söyleten Şakacı meğer yine şaka yapıyormuş ve şarkıcıların da gerçekten haberi yokmuş. Neredeyse korkudan öleceklerdi, biri sinir krizi geçirdi buna rağmen durmadılar.Geçen haftada benzer bir şakayı (bence şaka değil kaka) bir erkek şarkıcıya yapmış, Adamın rengi korkudan kül gibi olduğunda pek gülmüşlerdi.Tuzla Endüstri Meslek Lisesi Edebiyat Öğretmeni Tekin Yılmaz da "iki şarkıcı" şakasına çok sinirlenmiş:"Biz neredeyiz, uzayda mıyız, böyle şaka olamaz" diyor.Yok mu bu programları denetleyen Allah aşkına, gerçekten dünyanın hiçbir yerinde bu rezalete izin verilemez. Umarım RTÜK de farkındadır!BABALAR GÜNÜ!Baba olan ve bu sorumluluğun farkında olarak çocuklarına zaman ve sevgi verebilen erkek okurlarımın Babalar Günü'nü en iyi dileklerimle kutluyorum.

Devamını Oku

Yarım kalan hikaye...

17 Haziran 2004

On beş gün önce İnternet sitelerinde yayınlanan listelerden söz ettiğim, üç gün devam eden yazımı hatırlayacaksınız. Bırakın kitapta tarihe mal olmuş başarılı insanlarımıza yapıştırdıkları etiketleri, bu sitelerde "üzümün sapı, armudun çöpü" diyerek akıllarına gelen veya istedikleri birçok ismi Sabetaycı ilân etmekteydiler.Ben öyle her siteyle filân ilgilenmem, binlerce site var, bende de zaman yok. Bir arkadaşım söylemişti basın listesinde benim ismimin de olduğunu... Yine hatırlayacaksınız, ben de bu beylere; "Türkiye'nin bütün başarılı, etkin isimlerini yayımlamışsınız. Neredeyse listede adı olmayanlar komplekse kapılıp üzülecekler. Eh, hadi o zaman buyrun bu köşeden açıklayın bakalım, ne biliyorsunuz?" diye...İnsan böyle bir fırsatı kaçırmaz değil mi? Gayet emin bir şekilde ismimi oraya yazmışsınız. Burası bir "korsanlar ülkesi" olmadığına göre muhakkak elinizde de gerekli belgeleriniz vardır. Sitede duyurmaya uğraşacağınıza gelin gazetede anlatın, daha ne istiyorsunuz? Ses çıkmadı..."Bilgi ve belgelerinizi açıklamadığınız, rahatça yayınlamaktan çekinmediğiniz iddiayı ispatlamadığınız takdirde yalancı olduğunuz kabul edilecektir" dememe rağmen ses gelmedi.Bana gönderilen ve ispat içermeyen uzun bir "mail" dışında...Yazılarımın önemli bir katkısı oldu, o güne kadar birçok kişinin değinmemeyi tercih ettiği konu gayet rahat bir biçimde konuşulmaya ve aynen benim görüşüm doğrultusunda "asparagas, sansasyonel haber" konumunda yazılmaya başlandı.Serdar Turgut'un 12 Haziran Cuma günü Akşam'dakı yazısı, aynı gün Milliyet'te Tuba Akyol'un, dün Hürriyet'te Ertuğrul Özkök'ün yazıları çok güzeldi.Hodri meydanGelelim aldığım 'mail'e. Melih Arsun adıyla gönderilen mail besbelli bu konulann içinde birinden geliyor. Yine bir sürü isim hakkında bilgiler(!) veren, "önünü tıkamayın tartışılsın, hatta dava açılsın" diyen bir yazı."Son 15 gündür yaptığınız hodri meydana karşılık değil ama düşünsel bazda bir cevap" girişinden sonra şöyle devam ediyor:"İnsanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş. Siz tipik bir merak duygusu içindesiniz. Siz çözemediğiniz için gazetedeki köşenizde ailenizin isimlerini vererek ispata davet ediyorsunuz. Oysa kendi secerenizi kendiniz ortaya koyabilirsiniz. Bunu yapmak yerine siz işi çay partisi havasına indirdiniz.Tabiî siz neden yorulasınız ki iddia eden ispat etsin diyen bir zihniyetle yazıyorsunuz (...)Evet, tipik bir tıkama yöntemi olabilir... Bu bir çıkmaz sokak oyunu ve bence siz bu oyunu seviyorsunuz.(...) Sabetaycılık var mıdır, yok mudur tartışması yapıyoruz. Koskoca Yahudi dünyasını yerinden oynatan bir hareket. 'Bir komplo' deyip küçümseyeceğinize siz bir akademik çalışma yapın. Yapamıyorsanız bari çalışmanın önünü tıkamayın."Bu minvalde sürüp giden yazıyı yazan kişi dava açılmasını teşvik etmemizi de istiyor."Sn. Mengi bilgiden korkmayın" dedikten sonra "Türkiye'nin sizin o kökenden gelip gelmediğinizden çok daha önemli işleri var. Benim için sizin ne olduğunuzun önemi yok, ne yaptığınızın, nasıl yönlendirdiğinizin önemi var" cümleleriyle bitiriyor.Sonuncu cümlede 'Tam üstüne bastın, çek ayağını' demek geldi içimden. Elbette, zaten o listelerin anlamı bu; o insanların ne yaptığı, nasıl yönlendirdiği... Onların çalışmaları istenen çizgide değilse yaz adını. Sen çamuru at, belki izi kalır.Bizim 'yok öyle yağma' dediğimiz de bu zaten.Cevabım ve bu konudaki yazılarımın sonuncusu.Protestolar!Derneklerden faks ve mail yağıyor. 28-29 Haziran'da İstanbul'da yapılacak olan NATO ZİRVESİNİ eylemlerle protesto edeceklerini söylüyorlar."Gerçekleştirdiği operasyonlarla binlerce insanın ölümüne neden olan NATO" diye başlayanlardan tutun da "Emperyalizme karşı ulusal bağımsızlığını verdiği Kurtuluş Savaşıyla kazanmış olan Türkiye'yi Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir parçası haline getirmek isteyen uluslararası mali oligarşinin askeri örgütü NATO" şeklinde başlayanlara kadar çeşit çeşit bildiriler...Zirve nedeniyle neredeyse şehirde sokağa çıkma yasağına dönüşecek bir kontrol baskını yaşanacakken bu eylemleri nasıl gerçekleştirecekler orası belli değil.Bu zirve Amerika veya bir Avrupa ülkesinde yapılsaydı halk bu şekilde baskı altına alınırmıydı orası da belli değil.28-29 Haziran akşamı TV'lerde polis tarafından tartaklanan gösterici sahneleri izleyeceğiz gibi kgörünüyor.

Devamını Oku

Anılarımız mıdır bizi ağlatan, kayıplarımız mı?

16 Haziran 2004

Hepimiz için büyük bir kayıp olan İzmir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina'nın eşi Mine'nin fotoğrafına bakıyorum... Dalmış gitmiş... Düşünüyorum; artık o andan itibaren kendisine söylenenleri, yakınlarının teselli sözcüklerini duymayacaktır bile... Hangi söz onu teselli edebilir ki? O kendi anılarına dalacak, onları tek tek yeniden yaşayacaktır. Sadece Mine Piriştina değil, hepimiz acaba kaybettiğimiz sevdiklerimize mi ağlarız daha çok, kendi yalnızlığımıza ve anılarımıza mı? Onu artık göremeyeceğimize mi yoksa onun yaşamını kaybetmiş olmasına mı? Yaşanmış mutluluklara mı, kırgınlıklara veya ihmallerimize mi..? Ne zaman bir kayıp için yapılan törene katılsam, üzülüp ağlayan insanlar hep bu soruları getirmiştir aklıma.Anılar öyle yoğun bir acı verebiliyor ki insana, bu bedensel bir acı olarak da hissedilebiliyor.Sadece beynimizle değil tüm vücudumuzla, hücrelerimizle yaşıyoruz mutluluk ve acıları.Onun için en üzgün olduğumuz anlarda teselli sözcüklerini duymuyor, etrafımızdakileri görmüyor, kendi ruhsal ve bedensel acımıza kilitlenip kalıyoruz. Zaman acıları, kayıpları biraz unutturuyor, yaşamın akışına kendinizi kaptırıyorsunuz yeniden ama bazen tek bir olay, tek bir kelime, aslında onları beyninizin bir köşesinde aynı canlılığıyla yaşatmakta olduğunuzu hatırlatıyor size.Sevgili babamı kaybettikten birkaç yıl sonraydı... Küçük kızımla yaptığım bir Ankara seyahatinde çocukluğumun, ilk gençlik yıllarımın geçtiği evi görmek ve kızımın da görmesini sağlamak istemiştim. Bu, o evden ayrıldıktan yıllar sonra ilk ziyaretim olacaktı.Bahçelievler'de oturduğumuz apartmanın önüne geldik. Uzunca bir tereddütten sonra dairenin ziline bastım. Çıkan hanıma evi gezmek istediğimi ve nedenini söyledim."Aa, buyrun Ruhat Hanım size bir kahve yapayım. Bu daireyi ailenizden alan benim" dedi.İçeri girdik. Evin dekorasyonu bizimkinden çok farklıydı ama ben inanılmaz şekilde her şeyi eski haliyle görüyordum. Girişteki ilk odaya, sol tarafta bulunan salona baktım önce. Babacığım orada koltuğunda oturmuş gazetesini okuyordu. Annem ve hepimiz oradaydık. İşte hiç susmayan ve herkesin "bir başkasının açmasını" beklediği telefonun bulunduğu küçük oda... İşte sabahlara kadar çalıştığım, müzik dinlediğim odam...Neşeli kahkalar... Oyunlarımız... Hiç unutamadığım bayramlar... Çocukluğum...Evin hanımının "Lütfen ağlamayın Ruhat Hanım, gelin biraz oturun birer kahve içelim" sözüyle kendime geldim. Kızıma baktım, hayretten kocaman açılmış gözleriyle beni izliyordu.Daha ilk anda başlamışım ağlamaya... Kahve içemeyeceğimi söyleyerek teşekkür edip oradan nasıl kaçtığımı bilmiyorum. Bir daha da gidemedim.Ama biliyor musunuz, sevgili babacığımı hep minnetle, takdirle hatırladım. O evi güzel anılarla doldurduğu, bize mutlu bir çocukluk ve gençlik yaşattığı için.Her şey uçuyor, anılar kalıyor. Önemli olan hayatın uzunluğundan çok o hayata neleri nasıl sığdırabildiğimiz değil mi?Güzel bir karar!İstanbul Belediyesi'nin önceki döneminde öyle çok açılış yapıldı ki neredeyse kaldırım taşlarını değiştirirken bile bir tören yapacaklardı. Bu törenler de babalarından kalan mirasla yapılmıyor tabiî, bizim cebimizden gidiyor.O yüzlerce törende sadece afişlerin, balonların ne kadar tuttuğunu bir açıklasalardı inanın bana gözlerimize, kulaklarımıza inanamazdık.Kadir Topbaş farklı bir başkan olacağını gelir gelmez gösterdi. Onu Beyoğlu Belediye Başkanlığı döneminden tanıdığım için yaptıkları, söyledikleri beni şaşırtmıyor. İstanbul'un güvenli bir elde olduğuna inanıyorum!Bundan sonra açılış törenlerine harcanacak paralar "Her öğrenciye bir bilgisayar" projesine gidecekmiş. Her okula bilgisayar laboratuvarı kurmak için de hayırsever vatandaşların desteğinin beklendiğini söyleyen Topbaş'ın açıklaması çok hoş:"Bundan sonra açılış ve temel atma törenlerine para harcamak yerine okulların ihtiyaçları karşılanacak. Biz havaya balonlar uçuracak kadar zengin değiliz. Her kuruşumuzu geleceğe yatırmak zorundayız. Bize iş yapan firmalar işin büyüklüğüne göre bir, iki, üç bilgisayar laboratuvarı veya bir okul yaptıracak"...Bu sözlere sevinirken, eğer dikkat edilmezse bu kararın da saptırılabileceğini düşündüm. İhalelerde gereğinden fazla para ödenip içinden laboratuvar masrafı rahatça düşülebilir. Yani ben de ihaleye girsem ve belediye bana kullanacağımdan fazla ödeme yapsa memnuniyetle bir okul yaptırabilirim... Tabii benim şansım AKP'li iş adamları gibi olmaz o başka.Umarım Kadir Topbaş döneminde harcama ve ihalelerde detaylara da dikkat edilir. İyi niyetle, dürüstçe başlattığı uygulamaları için Başkan'ı gönülden kutluyorum.

Devamını Oku

Bu "af''fa da susarsanız helâl olsun!

15 Haziran 2004

İki gün önce hatırlatmıştım Hükümet'in yeni bir af peşinde olduğunu... Bütün hortumcuları, sahte evrak düzenlemekten hileli ihale yapanlara, ağır nitelikli dolandırıcılıktan insan ve organ ticaretine, "zimmete", haksız mal edinmeye kadar her türlü suç ve suçluyu affedeceklerini... Bunun da adını Yolsuzlukla Mücadele Kanun Tasarısı koymuşlardı üstelik.Komedinin bu kadarını dünyanın en ünlü komedi yazarları bir araya gelseler yazamazlar inanın. Yani hem bugüne kadar yakalanmış tüm büyük suç, yolsuzluk sahiplerini affedeceksin, hem de öyle bir isim koyacaksın ki millet seni yolsuzlukla mücadele ediyorsun sanacak. Hem güldürü, hem zekâ oyunu... Topluma hile yapmamayı, yolsuzluk yapmamayı öğretecek bir adıma kalkışanlar öğretecekleri şeyin tam tersini kendileri yapıyorlar. Böyle toplumdan hayır beklenir mi?Neymiş efendim "ödemeli af'mış. Devletin zararını 3 yıl içinde öderlerse affedileceklermiş. Bu yapılan yolsuzluklar, işlenen suçlar devlete, millete karşı işlenmiş ve birer kamu davası olmuşlardır. Bugün hâlâ bazı gazete ve TV'lerin örneğin, idâmesini devlet sağlamaktadır. Bu gazete ve TV'ler ve hattâ sahiplerinin çiftlikleri bile satılmamakta, milletin cebinden sürekli para çekilmektedir...Damardan!Öte yanda "Yolsuzluğa damardan gireceğiz" diyen bir Başbakan'ı olan Hükümet, bu yasayı çıkardığı takdirde yolsuzluğa damardan boğazına kadar batmış olacaktır.Türkiye bir hukuk devletiyse herkesten önce Meclis'inin bu gerçeği unutmaması, hukuksuzluğu topluma hukuk olarak empoze etmemesi gerekir. Ceza verilmeyen, düzgün, adil kanunları olmayan bir toplumun tecavüz ve cinayetlerle nasıl "kanundışı" hale geldiğini görmemeleri mümkün değil.Tecavüz olayları son duyduğumuz haberlerle ilköğretim okullarına inmiş durumda. Dehşetin bu boyutu onları hiç rahatsız etmiyor. Tecavüz ve namus cinayetleriyle ilgili kanunları hâlâ bekletmeye devam ediyorlar. Ama bu, çok acil!Neden? Sahtecilik yapan Erbakan ve arkadaşlarının siyasete dönmesi, AKP'li bakanların rafta bekletilen yolsuzluk dosyalarının "affa uğraması çocuk ve genç kızlara tecavüz edilip öldürülmelerinden daha mı önemli?Cevap "evet" olmalı... Elbette, diğerlerinin gücü, nüfusu, sesi, nefesi, ismi yok ki. Onlar "öteki Türkiye". Onlar ölebilir. Yaşıyorlarsa, bundan sonraki hayatları mahvolabilir. Baklava çalan veya bir bankaya üç kuruş borcu olan hapsedilebilir, evine haciz gelebilir. Çalmayan, namusuyla yaşayan vatandaş sürünebilir. Ama diğerleri kurtulacak! Yapılan tamamen en ağır suçlara "genel af getirmekten farksızdır.Şu anda Meclis'te oy çoğunluğuna sahip olan Hükümet, hiçbir hukuk devletinde kabul edilmeyecek uygulamayı yapmaya hazırlanıyor. Gücü ele geçirince bunu yapacakları baştan belliydi aslında.Ama müstehak bize... Yolsuzluk dosyaları olanları bile bile başa getirenler ülkelerinin de bu hale gelmesini seyrederler işte.Ne demiş atalarımız; "Başa gelen çekilir." Haydi hayırlı olsun! (NOT: Böyle bir kanunu İngiltere, Fransa veya İtalya'da çıkarmaya kalksalardı milletin tepkisine şaşar kalırlardı.)Pardon??Her türlü yolsuzluk ve dolandırıcılığa af getirenler Mesut Yılmaz, Hüsamettin Özkan gibi geçen dönem siyasetçilerini Yüce Divan'a göndermeye ise kararlı görünüyorlar.Cem Uzan a işlediği suçların cezasını çektirmeye de kararlılar. Pardon yani, "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" demezler mi adama? Madem ki bu ülke bir "kanunsuzlar cenneti"dir o zaman insanlara neden sıkıntı çektiriyorsunuz? Neden eşitsizlik yapıyorsunuz?Bir yanda sucu henüz kesinlik kazanmamış Yılmaz ve Özkan gibi isimler topluma günah keçisi olarak sunuluyor, diğer yanda günahları sabit görülenler serbest bırakılıyor. Türkiye vatandaşı olmak zor. Aklına sahip çıkman gerekiyor!

Devamını Oku

"İslama dayalı çoğunluk"..?

14 Haziran 2004

Kısa süre önce New York Times'da çıkan ve Cumhurbaşkanı Sezer'in "İmam Hatipler'le ilgili vetosunu eleştirerek bize doğru yolu(!) gösteren yazının yazarını okurlarım hâlâ soruyorlar.O yazı imzasız bir yorumdu ve gazetenin kendi görüşü olarak yazılmıştı ama aynı yazıda Sezer'in vetosunu eleştirmeleri kadar enteresan bir yorum daha vardı. New York Times AKP'yi "İslamist Leaning majority in Turkey's Parliament" olarak tanıtıyordu; yani "Türkiye Parlamentosu'nun İslamcılığa dayalı çoğunluğu"...Dine dayalı siyasetin başlarına açtığı işlerden ders almayan Amerika, Arap ülkelerine, Türkiye gibi laik-demokratik ama aynı zamanda Müslüman çoğunluğu olan bir ülkeyi BOP numarasıyla örnek göstereceğini söylerken bir yandan da bu mevcut düzene (ve hiçbir demokratik-laik ülke düzenine) uymayacak uygulamaların yapılmasına destek veriyor."Acaba petrol zengini ülkeler daha da güçlenerek veya teröre destek vererek başıma dert kesilirler mi" korkusuyla, aynen Irak'ta "Kitle imha silahları var" diyerek savaşı başlattığı gibi Türkiye dahil tüm Ortadoğu ülkeleri için, YENİ YENİ PROJELERİ!) üreten Amerika için Türkiye "çok da fazla demokratik olmaması", "kendini fazla da laik sanmaması" gereken önemli bir piyon mu? Türkiye'nin "kendini yönetebileceğini" de sanmaması, her dem Amerika'ya muhtaç kalması mı lâzım? Eğer öyleyse "eğitim" tabii ki çok önemli bir basamak. Ülkenin kendi içinde sürekli dengesiz, karışık halde kalması da önemli. Birçok üçüncü dünya ülkesinde oynadıkları oyunun daha acımasızını Türkiye'de oynayacaklar şimdi.Avustralya'da yaşayan Murat Gedik isimli okurum -ki kendisi daha önceki maillerinden de anladığım kadarıyla son derece aydın biri- "Büyük Ortadoğu Projesi" (Biz BOP numarası diyelim) arkasında önemli bir neden daha olduğunu söylüyor;"Bu BOP işi maşa yaratma tezgâhı. Güvenilir petrol bekçileri aranıyor. Ortada söylenmeyen fakat her şeye bulaşan bir faktör var: COST (fiyat)... Amerikan tepelerinde düşünülen bu. Bir paralı askerin maliyeti ayda 8.000-10.000 dolar. Amerikan askeri de buna yakın, artı politik cost. Türk askeri neredeyse beleş. Üstelik yakın standartlarda eğitilmiş.Ortadoğu'ya demokrasi, kalkınma şu, bu... Hikâye, geçiniz. Daha beter yerler niye anılmaz?"Amerika'nın son numarası olan BOP hakkında ben de okurum kadar şüphedeyim. Ama görülüyor ki Arap ülkeleri liderleriyle birlikte "Kırmızı halisiz karşılanan" Başbakan Erdoğan aynı şekilde düşünmüyor.Umalım da onun görüşü doğru çıksın. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinden zaferle çıkan yeni liderlerle Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği çok zor görünüyor. Oysa bu arada "Avrupa" ümidiyle her türlü isteklerini bize kabul ettirdiler. Bu isteklerin bazılarının ülkeye yeni sorunlar yaratıp yaratmayacağını henüz bilmiyoruz.Şimdi bunların yanına bir de BOP gelecek. Keşke Başbakan Erdoğan kurulacak bir Kürt devleti ve ABD'nin diğer yeni projeleri konusunda Amerika'da yapılan toplantıda kendisine sorulan çok önemli soruları Türk kamuoyuna da açıkça anlatsaydı!Üniversiteye giremiyorsanız...Yepyeni bir okul açılıyor ve ben bunu üniversite sınavı kazanamayan öğrencilere duyurmak istedim. İstanbul Bahçelievler'de 2004-2005 akademik yılında eğitime başlayacak olan, Türkiye'nin ilk vakıf meslek yüksek okulu; Anadolu Bil Meslek Yüksek Okulu hiçbir üniversiteye bağlı değil.Ücretinin bir dershane ücretinden daha ekonomik olduğu söylenen bu meslek yüksek okulu İngilizce hazırlık sınıfı sonrası 9'u Türkçe, 2'si İngilizce dilinde eğitim yapan 11 bölümden oluşuyor. Türkçe eğitim yapan bölümler için hazırlık okumak da zorunlu değil.Okulun yöneticileri "Böylece ekonomi, endüstri ve sosyal alanlar başta olmak üzere ülkemizin ihtiyaç duyduğu nitelikli insan gücünü sağlayabileceğimize inanıyoruz" diyorlar.Özellikle meslek lisesi bitirenler için bundan iyi bir fırsat olabilir mi?

Devamını Oku