Tanıdık bir kriz!

29 Haziran 2004

Güle güle büyüsün diyemeyeceğim, nurtopu gibi bir krizimiz daha oldu NATO Zirvesi sırasında... Aşina bir kriz bu elbette; türban krizi.Dün gündemin önemli konularının başında NATO'dan çok türban vardı; biri resepsiyondaki türban krizi, diğeri türbanlı bir öğrencinin AİHM'ye açtığı davaya gelen olumsuz cevap. Aslında İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre ikisi arasında sıkı bir ilişki var.Habertürk'ten bana sorulan bir soru da yine Başbakan'ın eşinin Cumhurbaşkanı'nın resepsiyonuna davet edilmemesi ile ilgiliydi."Bir çok kimse Cumhurbaşkanı Sezer'in Emine Erdoğan'ı davet etmemesinin şık olmadığını düşünüyor ve 'türban sorunu NATO Zirvesi'ne taşınmamalıydı, imajımız için iyi olmadı' diyor. Siz ne düşünüyorsunuz?"Cevabımı tekrarlayayım; Şıklıksa mesele, tablo elbette şık değil. Ama bu şık olmayan görüntüde Sezer'in rolü olduğuna inanılıyorsa onun iki katı sorumluluk Başbakan'a da aittir.Son iki yıldır yabancı ülke liderlerinin Türkiye'ye yaptıkları her ziyarette aynı kriz pişirilip pişirilip ortaya sürülüyor.Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ın veya Meclis Başkanı'nın gizli çekişmeleri.. Bunu, ziyareti yapan liderlere de hissettirmek için ya davetlere katılmama veya "karşı davet" düzenleyerek türbanlı eşleri götürme eylemleri... Böylece "Kamusal alan filân takmıyoruz işte" inatlaşması.Nato Zirvesi'nde de Cumhurbaşkanı, eşini davet etmediği için Başbakan resepsiyona "smokin giymeyen tek lider" olarak katıldı. Protesto eylemi olarak. Hem de ev sahibi sayılacağı bir konumdayken...Hata kimde?Cumhurbaşkanı Sezer, Emine Erdoğan'ı davet etmedi. Bunu kişisel bir tercih olarak mı yaptı, kuralları mı uyguladı, asıl soru budur. Sezer yasaya uygun hareket etti, onun yerinde görevinin şartlarına uyan bir başkası da olsa aynı şeyi yapmak zorunda kalacaktı. Çünkü diplomatik davetler "ülke adına" yapılan toplantılardır, Cumhurbaşkanlığı'na ait bina da Meclis gibi "devlet alanı" dır. Duygusallığı bir yana bırakacak olursak tarafsız bir bakışla; bunun "şıklık"la filan ilgisi yok. Başbakan Tayyip Erdoğan da, Meclis Başkanı da, herkes de bunu biliyor. O mevkilere gelirken kurallara uyacaklarını, türban sorunu yaratmayacaklarını söyleyerek geldiler.Ayrıca, Meclis çoğunluğu ellerinde. Yapılabilecek bir değişiklik varsa yaparlar, yoksa mevcut yasalara uymak her vatandaştan önce liderlerin görevidir. İki "türban sorunu" arasındaki ilişkiye gelince; Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi'nin (dini inanç özgürlüğüne ilişkin) 9. maddesi; "Laik bir üniversitede öğrenim görmek isteyen öğrenci, üniversitenin kurallarına uymayı kabul etmiştir. Üniversite, öğrencilerin dini inançlarını açıklama özgürlüğüne yer ve şekil olarak sınırlama getirebilir" diyor.Özellikle de halkının büyük çoğunluğunun belli bir dini benimsediği ülkelerde, aynı dinden olan ama dinî uygulamalarını göstermeyen, yapmayan veya farklı dinde olan öğrenciler üzerinde baskı oluşturmamasının bu karara neden olduğu vurgulanarak. Laik demokratik devletler için de aynı gerekçe geçerlidir. Devlet yönetimine talip olanlar kurallara uymayı peşinen kabul etmiş demektir.Biz bunu göz önüne almadığımız ve demokrasiyi de "sınırsız özgürlükler rejimi" ya da "çoğunluğun baskısının geçerli olacağı rejim" sandığımız için aynı tartışma sürüp gidiyor.Görüntü şık değil, hep aynı sorunu yaşamaya mahkûm edilmemiz hiç şık değil. Onun için demokrasinin bir kurallar rejimi olduğunu önce bizi yönetenlerin hatırlaması gerekiyor!Ben bu sorunun bir an önce bitmesini ve herkesin rahata kavuşmasını isteyenlerin başında geliyorum, onu da söylemiş olayım.Not: Greenpeace üyelerinin Köprü'de yaptıkları gösteri şimdiye kadar gördüğüm en yaratıcı, en güzel gösteriydi. Greenpeace üyelerinin topluma, çevreye, doğaya saygılı, zarar değil yarar gözeten insanlar olduğunu iyi bildiğim ve protesto şeklini de açık seçik gördüğüm için polisin haksız saldırılarına çok kızdım. Bu, polisin durup dururken insanlara şiddet uygulama hakkı kesinlikle önlenmeli!

Devamını Oku

Başkan diyor ki...

28 Haziran 2004

Bugünlerde Başkan deyince akla hemen ABD Başkanı geliyor biliyorum ama ben başka bir "Başkan"dan söz edeceğim.Ona geçmeden önce aklıma gelen bir konuyu da sizinle paylaşmak istiyorum. Amerika, İngiltere gibi ülkelerin siyasetçileri ne zaman Türkiye'ye gelseler, onların olduğu resepsiyonlara davet edilen iş adamları, eşleri veya tanıdığım ünlü sanatçılar telefon ederek şikâyetlerini bildirirler.Yemeklerde yabancıların yanına oturtulanların ya da davetlilerin çoğunun lisan bilmediğini, bu yüzden konuşamayan konukların sıkıntı içinde kaldığını anlatırlar. Sonra da "Ruhat Hanım, siz ve sizin gibi güzel konuşan, dil bilen, kültürlü insanlarımız orada olmalı. Türkiye'nin iyi yetişmiş, prezantabl insanlarını özellikle mi saklıyorlar" diye sorarlar.Başkan Clinton geldiğinde aynı duruma çok üzülen Sahir Erozan da cumhurbaşkanlığındaki yemekten sonra, çekilen sıkıntıyı anlatmıştı.Önemli bir konudur bu ama aynı hata sık sık yapılır. Basmakalıp listeler hazırlanır (kim tarafından hazırlandığı da bilinmez), hep aynı isimler çağtılır.Bizim gibi lisanı yabancı ülkelerde öğrenmiş, diplomatlarla yüzlerce resepsiyona katılarak yetişmiş, ülkeyi iyi temsil edecek, iç ve dış siyaseti bilen insanlar unutulur.Aforoz dönemi!Bush'un babası, eski Başkan Bush ile Rahmi Koç'un "onun onuruna" verdiği bir yemekte karşılaşıp uzun uzun konuştuğumuzda bu konunun önemini daha çok fark etmiştim. Oğlundan çok daha sevimli bir kişilik olan "baba Bush" ile o kadar hoş bir sohbet yapmıştık ki fotoğrafçılar yanımıza geldiğinde coşkuyla "çektirelim" diyen kendisi olmuş ve uzun süre yanımızdan ayrılmamıştı.Şimdi ise zaten "aforoz" dönemindeyiz. Pohpohlayıcı yazılar döşenmeyip doğru gazetecilik yaptığımız için Hükümet tarafından dışlanma dönemi. Tabiî, doğru gazetecilerin hiçbir zaman umurunda olmaz bu tür uygulamalar."Tarzanca" anlaşanlarla götürülen toplantılar sonuçta kimin kaybıdır onu düşünmek lâzım. Bizde gazetelerin kendileri bile düşünemiyorlar bunu...Neyse, gelelim Başkan'a. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş için dün 'Bu ne perhiz' başlıklı bir yazı yazmış ve 'açılış törenleri artık yapılmayacak' demesine rağmen gelen bir tören davetiyesini hatırlatmıştım. Hemen, aynı gün Başkan'dan açıklama geldi.Talimhane bölgesinin kültür ve turizm merkezi haline getirilmesi dolayısıyla yapılan şölende Belediye sadece (kendi matbaasında) davetiyeleri bastırmış. Bunun dışında tüm masraflan çevredeki oteller gönüllü olarak karşılamışlar. Belediye ise "stand"larda yiyeceklerin halka parayla satılmasını, gelirinin ise "Özürlüler Vakfı"na bırakılmasını teklif etmiş ve bu uygulanmış."Bu şöleni de gerçekten çok özel bir proje olduğu için yaptık, yoksa Kadir Bey aynen, söz verdiği gibi devam ediyor" diyorlar.Geçen dönemlerde halkın trilyonlarca lirası lüzumsuz törenlere, billboard afişlerine, kişisel reklâmlara öyle ziyan edildi ki Kadir Topbaş'ın bu uygulaması diğer belediyelere de örnek yaratma açısından çok önemli.Başkan'a açıklamasından dolayı teşekkür ediyorum.

Devamını Oku

Semra Sezer'le gurur duydum!

27 Haziran 2004

TV'de ABD Başkanı George Bush ve eşiyle birlikte törende izlediğim Cumhurbaşkanımızla ve eşi Semra Sezer'le gurur duydum.Cumhurbaşkanı Sezer her zamanki gibi biraz gergin görünmekle birlikte Semra Hanım -yine her zamanki gibi- son derece rahattı.Üzerinde şık bir etek-ceket takım, ayağında yüksek topuklu zarif ayakkabılarla düzgün vücut hatları gayet hoş görünüyor. 'Gözündeki gözlükler yerine lens takmış olsa, saçlarına da daha modern bir kesim uygulansa daha da hoş olacak' düşüncesi geçiyor aklımdan ister istemez.Laura Bush etek-ceket yerine daha abiye bir tayyör seçmiş. Aslında dikkat ederseniz bütün devlet başkanı eşleri, farklı renklerde etek-ceket daha spor, günlük bir giyim tarzı olduğu için tören ve davetlerde mutlaka tek renk (hatta çanta ve ayakkabıları gibi aksesuarlar da aynı renk) tercih ediyorlar. Buna rağmen Semra Sezer kıyafetini çok güzel taşıyan bir kadın. Abartısız, sade, güzel bir tarzı var, ne giyerse giysin kendine yakıştırıyor. Şık olmak için parlak kıyafetler, allar güller gerekmiyor ona.Zerafetin yaşı yok. Zarif bir kadın her yaşta zarif ve hoş! Onların Türkiye'yi "çağdaş bir ülkenin lideri ve eşi" olarak böyle temsil edebilmeleri ne yapayım bana gurur veriyor. Buna bile hasret kalabileceğimizi aklıma getiriyor.Bir vatandaş için liderleriyle gurur duymanın ne kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Cumhurbaşkanı Demirel'le eşi Nazmiye Hanım da temsil görevlerini en iyi şekilde yapmışlardı. Siyasi yaşamı için istediğiniz görüşe sahip olabilirsiniz ama ben Süleyman Demirel'in kendinden emin, siyaseti ve protokolü iyi bilen bir cumhurbaşkanı oluşunu, en ufak detayı anında fark ederek ona göre tavır alışını her zaman takdir etmişimdir.Bush ve eşini izlerken, Bush'un sık sık elini ceket cebine sokması, eşinin relaks hareketlerle zaman zaman onun koluna girmesi bana bunların "rahat vücut dili" belirtileri olarak özellikle yapıldığını da hissettirdi. Detay gibi görünen her şey aslında protokolde hesaplanarak yapılıyor.Uluslararası ilişkilerde, birçok ülkede yayımlanan ve yayınlanan görüntülerde her detay önemli.Onun için de Arap ülkeleri dahil hiçbir ülkenin liderleri ve eşleri, hatta ABD gibi "kimseye hesap vermeyecek" konumda olanlar bile "Biz böyleyiz, bizi olduğumuz gibi kabul etsinler" demiyor."Ülkemin çıkan için nasıl davranmalıyım" diyor. İyi ki bizi güzel temsil eden, konuşurken de hata yapmayan bir Cumhurbaşkanımız ve eşi var. Hiç değilse şimdilik!Onlar için hiçbir şey yapmayacak mıyız?Aşırı dinci örgütlerin elinde bulunan ve 72 saat sonra "başlarının kesileceği" söylenen 3 Türk için yapılacak hiçbir şey yok mu? Öylece oturup, biz NATO ile meşgulken üç vatandaşımızın kafasının uçurulmasını mı bekleyeceğiz?Türkiye'nin Irak'ta askeri yok ayrıca Bush buradayken Türkler tarafından birçok yerde protesto gösterileri de yapılıyor... Yani şu anda bizimki zorunlu bir ev sahipliği. Buna rağmen zavallıların kafası kesilecek.Biz de TV'de bunu görüp hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarımıza devam edeceğiz. Belki de onlardan sonra kaçıracakları başka Türk vatandaşlarına sıra gelene kadar.Merak ettiğim, bu ülkeyi yönetenlerin kendi insanlarının başına gelecek bu vahşete bir çare arayıp aramadıkları. Bizler gibi üzülüp üzülmedikleri. Yoksa onları sadece yabancı liderlerin güvenliği mi ilgilendiriyor, merak ettiğim bu...Keşke bizim de El Cezire televizyonuna çıkıp Irak'taki örgütlere seslenecek bir örgütümüz olsaydı bile diyorum inanın!Bu ne perhiz?Hiç değilse sevinecek tek bir konu bulduğumuzda o konu öyle kalsa... Ne iyi olurdu. Ama olmuyor. Daha üç-beş gün oldu 'Artık İstanbul Belediyesi'nde açılış törenleri yapılmayacakmış, onun yerine Her Öğrenciye Bir Bilgisayar Projesi uygulanacakmış' dediğime. Başkan Kadir Topbaş'a da bu kararından dolayı teşekkür etmiştim, hatırlayacaksınız. Ertesi gün geldi bir tören davetiyesi."Beyoğlu İlçesi Taksim Talimhane Bölgesi'nin kültür ve turizm merkezi olarak İstanbullulara kazandırılması amacıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin .........açılış şöleninde ......."Ve altında Kadir Topbaş'ın imzası. Şimdi dönünüz yazının başlığına yerimde siz olsaydınız ne derdiniz?

Devamını Oku

Hayatta en çok istediğin şey nedir?

26 Haziran 2004

''Zehra, şimdi buraya bir iyilik perisi gelse ve sana dile benden ne dilersen dese ne dilerdin?Zehra kocaman gözleriyle yüzüme bakıyor. Kafasını karıştırdığımı düşünüp, yeniden soruyorum:'Hayatta en çok istediğin şey nedir senin?'- Hayatta en çok istediğim şey, babamla çarşıda gezmek. Bu sefer şaşkın bakma sırası bende.'Töre, babalarınızla gezmeye izin vermez mi yoksa?'Önce gülümsüyor sonra çok yumuşak bir sesle anlatıyor karşımda oturan, genç kızlığa adım atmanın eşiğindeki mahzun gözlü çocuk.'Benim babam ben çok küçükken trafik kazasında sakatlandı ve bir daha hiç yürüyemedi hocam. Hayatım boyunca sokaklarda babalarıyla gezebilen kız çocuklarına hep çok özendim. Hiç unutamadığım bir anım var, herhalde dört-beş yaşlarında olmalıyım, babamın elinden tutmuşum, Erzurum'un çarşısında yürüyoruz. Kaldırımlar biraz yüksek olur ya, ben zıp zıp zıplıyorum kaldırım taşlarında. Babam elimden tuttuğu için hiç korkmuyorum düşmekten. Bana, bir daha dünyaya gelsen ne yapmak isterdin deseler ben o güne dönmek isterim.'Bunları anlatan Zehra 16 yaşında. Babası çalışamadığı ve annesinin de bir gözü görmediği için, kendinden bir yaş büyük ağabeyiyle birlikte, babanın emekli maaşıyla geçinerek çok zor şartlar altında yaşıyorlar. Dört yıldan beri almakta olduğu bursun hakkını vermek için de çok çalışıyor. Hedefi kesinlikle doktor olmak. Babasının katlanmak zorunda kaldığı acıları başkaları yaşamasın diye, ortopedi dalında uzman olacak. (...)"Tam 17 çocuk!Bu genç kızın öyküsünü Ayşe Kulin'in "Kardelenler" kitabından aldım. İnanılmaz güzel hayat hikâyeleri olan bir kitap bu. Çoğu Güneydoğu ve Doğu Anadolu'nun ücra köy ve kasabalarının yoksul ailelerinden gelen kızların öyküleri.Kimi astronot olmak istiyor, kimi doktor, öğretmen ya da edebiyatçı. Portakal psikoloji okumak istiyor örneğin "İnsanların davranışlarının arkasındaki mantığı çözmek için"... Babasının, bu kadar yoksul ve çaresizken üç ayrı kadına, neden doğru dürüst besleyemediği ve giydiremediği on yedi çocuk doğurttuğunu anlamak için.Turkcell, Milli Eğitim Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı'nın desteği ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin işbirliği ile başlayan "Çağdaş Türkiye'nin Çağdaş Kızları" projesi ile 35 ilde 5000 kız öğrenci burslu okutuluyor. Ayşe Kulin onların yaşamındaki büyük değişimi "Kardelenler" de öyle güzel anlatmış ki.Umalım da her yıl kardelenlerin sayısı "binler"le artsın... Umalım da bunun gibi projeler giderek artsın. Ve gençler Türkiye'nin de yolunu aydınlatsın.Onlara ışık tutanlara ise hepimiz teşekkür borçluyuz!Raflardaki kitaplar!Evlerde kütüphanelerin raflarına dizilmiş, süs gibi yıllarca bir köşede bekleyen ve hiç el sürülmeyen kimbilir kaç kitap vardır?Okuduklarımız, zaman zaman ihtiyaç duyduklarımız değil söz ettiğim... Unuttuklarımız, gerek duymadıklarımız. Onlara bizim ihtiyacımız yok belki ama ihtiyacı olanlar öyle çok ki! Bakın Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde bulunan Cumhuriyet İlköğretimOkulu öğrencilerinden biri ne diyor; "Eminim bu okulu hiç biriniz duymamışsnızdır, ama sesimizi duyurmaya karar verdik. Kitap istiyoruz. Her zaman okumak için, her şeyi okumak için bol bol kitap... Lütfen sesimizi duyun ve yardım elinizi uzatın. Unutmayın kaybedecek hiçbir şeyiniz yok, ama biz çocukların kazanacağı çok şey var."Onların o ilçede belki eğlenceye de, resim sergilerine, tiyatrolara, festivallere, konserlere de, kısacası büyük şehirlerde yaşayan şanslı çocukların sahip olduğu her şeye ihtiyaçları var. Ama bunlar değil istedikleri. Sadece kitap!Bugün Pazar ve hepimizin biraz zamanı var. Haydi, bugün kütüphanemizde, yarın postanede 10'ar dakika ayıralım onlara...Çok değil, on dakikacık. Ne dersiniz?

Devamını Oku

Nasıl razı ediyorlar?

26 Haziran 2004

Gencecik bir surat... Gözlerde endişeli, güvensiz bir ifade var ama ruj yerli yerinde. Alınmış ve kalemle şekillendirilmiş kaşlar da... Saç, giyim düzgün.Peki hayatının baharında, 20-25 yaşında, böyle bakımlı bir kadın nasıl terörist olur?Gerçekten... Otobüste bombasıyla birlikte patlayan, bir çok masum insanın ölümüne ve ağır şekilde yaralanmasına sebep olan bu kadını böylesi bir vahşete iten nedir?Nasıl bir öfke, nasıl bir kin, nefret, ümitsizlik genç bir kadına bunu yaptırabilir?Evet kadın ve üstelik önünde uzun, ümit dolu bir gelecek uzanan bir kadın oluşu çok önemli. Erkekleri daha kolay ikna edebilirler, onlar bir savaşın içinde olduklarına inandırılabilir ve kendilerini de "savaşçı", "nefer", "mücahit" (ya da her neyse) görebilirler ama bir kadını?Kadınlarda doğal bir anne yumuşaklığı, bu nedenle "insan canını alma" korkusu, yakınlarının duyacağı çok yönlü üzüntüye sebep olma endişesi vardır. Böyle anlarda sağduyu onlarda erkekten çok daha yoğundur. Ve ayrıca kadınlar beyinlerinin her iki yansını da kullanabilirler.Peki nedir o zaman bu "gözü kara"lığa sebep olan? Nasıl ikna ediliyorlar, nasıl?Nasıl bir bencilliktir ki "dava" diye inandığı ve sözüm ona "savaşta ölen insanların intikamını almak" ya da "birilerinin hakkını korumak" gibi nedenlerle başka birilerinin canını alabilir? Kendininkini de feda ederek?Terörist Semiran'ın fotoğrafına gözüm takılmış, öylece bunları düşünüyorum.Küçücük çocukların, hamile kadınların, bunca masumun kanını döken bir caniye nasıl dönüştürülebildiğini?Bomba patlamadan otobüsten atlayıp kaçan genç kızın nasıl olup da kendini kurtarmayı düşünürken diğer insanlan feda edebileceğini...Yeniden eski çağların vahşetine mi dönüyor dünya, işte ben en çok bundan korkuyorum. Siz korkmuyor musunuz?Bakire kurban!Bir yandan terör nedeniyle ölenlere üzülürken bir yandan da savaş gibi sürmekte olan namus cinayeti kıyımlanyla sarsılıyoruz.Basına yansıyan veya yansımayan bu olaylarda her gün çok sayıda kadının hayatını kaybettiğini bildiğim için iki gün önce yine yazmıştım; 'namus cinayetleriyle ilgili kanunları daha fazla bekletemezsiniz, buna hakkınız yok' diye... Ama onlar şimdi NATO Zirvesi'ne (veya Bekir Coşkunun dediği gibi Nato zırvasına) kilitlenmiş durumdalar. İş, güç yok. Varsa yoksa Nato da Nato.Abicim bu Nato'nun işi güvenlik. Güya ülkelerin güvenliğini sağlayacaklar, onun için toplanıyorlar. Ee, benim ülkemde insanlar habire terörden ölüyor. Şu anda da ölüyor, ne yapayım ben senin güvenliğini?Sadece zengin G-8 ülkeleri ve ABD terörden korunacak diye biz mi gideceğiz?Bir yanda bu, diğer yanda çalışmayan Komisyonlan yüzünden her gün ölen kadınlarımız.Dün gazetelerde haberdi (başka "töre" haberleri de vardı ama hepsini almıyorum), Malatya'da "bir erkekle ilişkiye girdi" diye ağabeyi tarafından öldürülen 18 yaşındaki Ayşe bakire çıkmış. Ne olacak şimdi?Haydi; hemen "ağır tahrik nedeni" aramaya başlasınlar. Kız öldüğüne ve aksini söyleyemeyeceğine göre nasıl olsa bulurlar.Meselâ kız ağabeyine "Sen de erkek misin" demiş olabilir. Veya "Ben o adamla yattım" demiş olabilir... Alın size ağır tahrik!İnsanları suça teşvik eden bu kanunlan değiştirmeyen ve yüzlerce kadının ölümüne neden olan, hâlâ da bekletmekte ısrar eden herkesin bu cinayetlerde rolü vardır.Kanun yapması ve adaleti sağlaması gerekenler görevini yapmazsa ülke bu hale gelir.Gazetelerde okudukları olaylardan sonra rahat uyku uyuyabiliyorlarsa ben de "helâl olsun" diyorum.(Not: Sevgili okurlarım, Cumartesi günleri sadece Çikolata'da yazıyorum ama bugün yine öyle üzücü olaylar var ki elim -isteğim dışında- yazdı bunları!)

Devamını Oku

NATO bunalımımız hayırlı Olsun!

24 Haziran 2004

Dün yazıma oturmadan önce Taksim'de bir işimi halletmem gerekiyordu. Beşiktaş üzerinden Taksim'e gitmek üzere yola çıktım. Çıkış o çıkış... Dön dönebilirsen, her köşe tutulmuş, yollar kapatılmış.Dolmabahçe'ye dönen yolda polisler "Maçka üzerinden gidin" dediler. Maçka yolundakiler ise "Osmanbey üzerinden"... Kızımla arabanın içinde, kızgın güneşin altında saatler geçirdik. Trafik yürümüyor, yol boyu polis araçları dizilmiş... Sonunda açlıktan da kıvranmaya başlayınca çareyi arabanın içinde yemekte bulduk.Sıkıntımızın üstüne bir de yediğimiz yarım ekmekli koca sandviçlerin üzüntüsü bindi. Söylene söylene 3 saat sonra ve işimi halledecek zaman da bulamadan gazeteye döndüm.O arada radyodan devamlı Ankara ve İstanbul'da patlayan bombaları dinledik. Kan ter içinde ve içimiz de parçalanarak.Tek güvencemiz polisimiz yine bombayı ayağı ile kontrol etmiş. Yine... Bu kaçıncı? Bir musibet değil, bin musibet bile bizim aklımızı başımıza getirmeye yetmiyor. Ama benim asıl merakım bu değil, önemli olan(!) Bush'un kakası nasıl korunacak? Malûmunuz adamın klozetini bile Amerika'dan getiriyorlar. Neymiş efendim; dışkısından DNA tahlili yapılırmış da, geri götürmeleri gerekiyormuş da, falanmış filânmış... Demiyorlar ki ayağı ile bomba kontrolü yapan bir millet (af buyurun) o dışkıyı diğerlerinden nasıl ayıracak da tahlil edecek...Ama klozet meselesini bile kendi adamları ile kontrol altına almaları bizim "güvenliğimize" ne kadar güvendiklerini gösteriyor. Karşılıklı müthiş bir güven(!) sözkonusu. Biz onların uluslararası terör, güvenlik gibi konulan bırakıp başımıza yeni sorunlar üreteceklerinin güvensizliğini yaşıyoruz, onlar klozetlerinin...Amerika, Başkanlarının ve ekiplerinin sağlığına bu özeni gösterirken bizim vatandaşlarımız daha yabancılar gelmeden ölmeye, şehir içinde yol katetmek zorunda olanlar ise ızdırap çekmeye başladılar bile.Acaba Ankara ve İstanbul'da patlatılan ve Yalova'da bulunan bombalar son mu?Acaba en iyisi evlerimize kapanıp bu iş bitene kadar sokağa çıkmamak mı? Yoksa yine "istedikleri zaten bu" diyerek cahil cesareti üstlenip her yere gitmemiz mi uygundur?Uluslararası haber ajansları "Nato için İstanbul kapatılıyor" yorumunu yapmışlar.Çok doğru, sadece gelmek için en nefret edildiği anı seçen Başkan'ın ve görevlilerin bulunacağı alan değil, tüm şehir şimdiden "olağanüstü hal" ilân edilmiş gibi... Üstüne üstlük herkes tedirgin, herkes korku içinde.Tamam, güzel pek kıymetli Bush'larını (kakası dahil) korusunlar da bizi kim koruyacak ve ne yapmamız gerekiyor onu da söylesinler. Stresten hasta olacağız!Açık Pencere'den 2000'li yıllarBen onun yazılarını zaten kaçırmam. Esprili üslubuyla en ciddi ya da en trajik olaylan bile gülümsetebilmesine bayılırım.Yeni çıkan 'Açık Pencere'den 20001i Yıllar kitabını görünce içine bir daldım, hâlâ çıkabilmiş değilim. Her akşam elimde. 11 Eylül'den, savaş yazılarına, yolsuzluklar, hortumculardan mizah yazılarına, fıkralara kadar 2000 ile 2003'ün sonu arasındaki bazı yazılarını toplamış kitabında. Ne ilginçtir ki sanki hepsini ilk defa okuyormuş gibi aynı zevkle okuyorum.Kitaptan sizin için bir fıkra seçtim, o kadar güzel ve çok fıkra var ki epeyce zorlandım. İşte "Irgatın rüyası" :Irgat koşa koşa ağasının yanına gelir.- Ağam akşam rüyamda seni gördüm...- Hayırdır len nasıl gördün?- İkimiz de aynı uçakta seyahat ediyorduk. Uçak düştü.- Hayırdır inşallah, ne oldu sonra?- Ben kanalizasyon çukuruna, sen de bal çukuruna düştün.- Olacak di mi o kadar fark. Ağalığım rüyada bile belli olmuş.- Sonra birbirimizi yalaya yalaya temizledik.Yazarken bile gülmekten gözlerim yaşarıyor."Açık Pencere'den 2000'li Yıllar" okuyun derim.

Devamını Oku

Hayatı kaybolan kadınlar!

23 Haziran 2004

Hükümet ve Meclis istediği taşanları alelacele tamamlayıp kanunlaştırırken tecavüz ve namus cinayetlerini önleyecek Ceza Kanunu Tasarısı'nı hâlâ Komisyon'da bekletiyor.Geçen Pazar günü, Bolu İzzet Baysal Kız Yetiştirme Yurdu'nda kalan iki ilköğretim okulu öğrencisine 34 yaşında iki işçi tarafından tecavüz edildiğini duyduk.Kızlar "Zorla kaçırılıp tecavüz edildiğini" söylerken, adamlar "kendi istekleriyle geldiler" diyor. Bu "kendi istekleriyle" sözü size bir şeyler hatırlatmıyor mu? Hatırlayamadıysanız ben hatırlatayım; bana açılan dava nedenlerinden biriydi."Çocuk tecavüzlerinde çocuğun rızası varsa tecavüzcülerin cezasında indirim yapılmalı" şeklinde bir maddeyi Tasarı'ya koyanlara kızmış ve bunun sağlıklı kafalardan çıkamayacağını söylemiştim.İşte kastettiğim buydu, bir kere "çocuk rızası" işin içine girdi mi sonunun gelmeyeceği, her fırsatta kullanılacağı belliydi.Aynen "tahrik vardı" sözünün namus cinayetlerinde indirim nedeni sayılması gibi.Her zaman bir tahrik nedeni bulunabilirdi, zira zaten (adı üstünde) cinayete kurban giden kadın böyle bir tahrikin olmadığını anlatamayacak, cevap hakkını kullanamayacaktı.Kan davalarına getirdikleri "kayıtsız şartsız" cezalar bu cinayetleri asgariye indirmişti, bunu biliyorlar ama elleri bir türlü kadın cinayetlerine aynı ağır cezaları getirmeye varmıyor.Tecavüz, taciz varsa ve mağdur taraf bunun olduğunu söylüyorsa yeterlidir. İlgili yasa örnekleri medeni ülkelerde nasıl yapılmışsa yapacakları o.. Cinayetler için de öyle. Çok çok özel bir iki hâl dışında hiç bir neden, hiç bir tahrik, insan canı almak için indirim nedeni sayılamaz.İlköğretim okulu öğrencileri de yetişkin sayılamaz. Kaldı ki yetişkin olsalardı da olay değişmeyecekti. Burada olsa olsa çocuk tecavüzü ceza ağırlaştırıcı neden olabilir.TCK Komisyonu bu kanunlan artık bitirip Meclis'ten acilen geçmesini sağlamak zorundadır. Bekletmeye, unutturmaya haklan yoktur. Ayrıca Komisyon Başkanı Koksal Toptan'ın bu konuda verdiği sözü de unutmuyoruz.Hayatı kaybolan çocuk ve kadınların sayısı yetmedi mi hâlâ?Elif'in Kültür Merkezi!Magazin dergilerinde sıkça yer aldıkları için sadece cemiyet yaşamı içindeymiş gibi görünseler de eğitimini ve emeğini yararlı faaliyetlere harcayan genç insanlarımız var.Elif Germiyanlıgil bunlardan biri... Ne zaman karşılaşsak bana yaptığı yardım ve eğitim çalışmalarından coşkuyla söz eder. Ben de ona 'İsminizi verebileceğiniz, imzanızı atabileceğiniz somut bir başarı için çalışmalısınız. Daha çok gayret, daha çok...' derim hep.Geçenlerde yine bir yerde heyecanla yanıma geldi ve "Bir kültür merkezi açıyorum Ruhat Hanım" dedi, "genç ve yetenekli insanların çok cüzi bir parayla sanat eğitimi alabilecekleri bir yer"... Sonra da ekledi:"Sizin çok katkınız var bu fikrimde, söylediklerinizden etkilendim."Ne güzel bir haber değil mi? Duyunca nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Ne mutlu bana, ne mutlu Elife. Oradan yetişip başarılı olacak tüm gençlerin hayatında iz bırakacak.Kültür Merkezi önümüzdeki sonbahara yetişecekmiş. Umarım anonsunu bu köşeden yine ben yaparım. Konservatuvar eğitimi almak isteyip de harç parasını bile bulamayan ve burs bulmak için beni arayan öyle çok genç var ki!

Devamını Oku

Dedikodu önemlidir!

22 Haziran 2004

Ahmet Hakan iki gün önce "Aykırı şehir dedikoduları" başlıklı yazısında moda olan ve olmayan olayları "out" ve "in" şeklinde magazinci diliyle yazmış. Ama dedikoduda dahi bir doğruluk payı olmalı. Yalçın Küçük tarafından Sabetaycı ilân edilmek ona göre "in'miş... Aynı paragraf şöyle devam ediyor:"Bu yüzden son zamanlarda bazı yazarlar Yalçın Küçük tarafından 'Sabetaycı' olarak ilân edilmeseler de 'Ben soyumu sopumu araştırdım, bizim kökenimizde Sabetaycılık yok' diye yazılar döktürerek olaya davetsiz misafir olarak dalıyorlarmış. (Bakınız Ruhat Mengi'nin yazdığı son 8 yazı)"Bunu okuyunca insan 'Bakınız demeden önce siz bakınız Ahmet Bey' diyor hemen. Ben demesem okuyucularım der zira onlar neden söz ettiğimi, kaç yazıyı hangi aralıklarla yazdığımı benim kadar iyi bilirler.Bay Yalçın Küçük tarafından "in" olacak şekilde Sabetaycı ilân edilmediğimize çok üzgünüm(!) tabii. O ayrı konu. Ama "dedikodu" yazan bir gazetecinin bile en azından dedikoduyu sağlam bir kaynaktan alması ve doğru aktarması gerekir. Hele de bir meslektaşı ile ilgiliyse...- Bu konuda 8 değil 6 yazı yazdım. 20 güne yayılmış şekilde, üst üste değil.- Soyumu sopumu araştırmadım; benim bilmem yeter, bildiğimden farklı şeyler bilen varsa belgeleriyle ortaya koyar. İsim yazıp da ispatlayamayan 'yalancıdır' dedim. 20 gün de fazladan süre vermeme rağmen ispat gelmediği için sütunumda onları "Siyasi amaçla yalan söyleyenler" olarak ilân ettim.- Davetsiz misafirlikten hiç hoşlanmadığım için konuya davetsiz misafir olarak dalmadım. Bu konu ile ilgili internet sitelerinin birkaçında "Basındaki Sabetaycılar" listelerinde ismim en başlara yazılmıştı. Gayet emin şekilde...Burası bir korsanlar ülkesi olmadığına göre kimsenin ismi, ömrünü verdiği kimliği korsan siteler tarafından yağmalanamaz değil mi Sayın Ahmet Hakan?Onlar dava açılması ve olayın büyümesi için yapıyorlar bunu ama benim başımda yeterince dava var, bir de onlara açıp bekleyemem. Dava yerine sütunumu açtım ben de...Olay bundan ibaret. Basın etiğine önem veren bir gazeteci olarak, bundan sonra dedikodularınıza da daha saygılı devam edeceğinizi umuyorum."Bakınız" demeden önce bir bakıvermenizi de!(Not: Yazısında konuyla ilgili ikinci paragrafı da benim yazılarımdan birinden alınmıştı. 20 gün önce "Bu ülkeye hizmet etmiş, başarılı, ünlü herkesi Sabetaycı ilân etmişler. Neredeyse ismini listede göremeyenler 'ben niye alınmamışım, beni adam yerine koymuyorlar mı' diye komplekse kapılacak" sözlerini de bir yazımda ben yazmıştım. Sonra başka yazar arkadaşlar da kullandılar.)''Yarından sonra'' gerçek mi oluyor?Ankara'da otomobilleri, kamyonları uçuran, 3 kişinin ölümüne 21 kişinin yaralanmasına sebep olan bir hortum felâketi yaşandı. Aynı gün, Hazira'ın ortasında İstanbul'da araçların tepesine kadar çıkan bir sel... Türkiye'de hiç görülmemiş doğa olayları."Yarından Sonra" isimli, küresel ısınmanın yaratacağı felâketleri anlatan filmde de vardı hortum... Ani hava değişiklikleri, yer kabuğunun kısa sürede ısınması ve soğuması veya biri ısınırken diğerinin soğuması ile ortaya çıkan basınç farkları gibi etkenler beklenmedik afetler yaratıyordu.Küresel ısınmanın en önemli faktörünün de ağaçların azalması ile yeryüzündeki oksijen azalmasına bağlı olduğu bilimsel olarak açıklanmıştı.Defalarca yazdık bunları. Tema ve Başkanı Hayrettin Karaca da senelerden beri "Türkiye çöl oluyor" diye çırpınıyor.Ve hepimiz bir film izler gibi izliyoruz bu önemli tehlikeyi de. "Birileri çıksın ve önlesin, bize ne"...İşin kötüsü, aynen deprem beklentisinde olduğu gibi devletin kendisi de aynı anlayışta...İyi, bekleyelim bakalım. Ellerimizi kavuşturalım TV'lerimizdeki eğlencelere dalalım. Dolce Vita arkadaşlar..."Yarından Sonra" filminde de devlet ve halk uyarılara inanmamıştı. Hâlâ inanmayanlar filmin sonunu izlesinler!

Devamını Oku