istenmeyen rejim ve Tarkan konseri

10 Temmuz 2004

Kafalar yine karmakarışık. Ortam da... Huzur yine yok. Bitmedi, bitmiyor bu kavga.Bir yandan üniversitelerde türban yasağının kalkması, bunu yapmak için özel ve vakıf üniversitelerinden işe başlanması için arka arkaya konuşmalar yapıyor Başbakan...Öte yanda aynı sıralarda "Ülkenin ileri gelenlerinin caminin semtine uğramadığını" söylüyor. Tek bir konuşmaları geçmiyor ki din, iman, türban konu edilmesin.Sonra da dönüp "başka ülkelerde dini gösterilerin siyasi sorun yaratmadığından" söz ediyor.Bırakın bir yandan her fırsatta dinin, inancın sürekli olarak siyasi malzeme yapılmasını, bu kadar anlatılmasına ve AİHM tarafından kesin bir dille reddedilmesine rağmen sanki bu hiç olmamış gibi aynı konu devamlı gündemde tutuluyor. Böyle olunca karşı görüşler de ayrı ortaya çıkıyor ve çalkantının arkası kesilmiyor. (Ne çileymiş bu milletinki de!).. Oysa Başbakan, AİHM'nin "Üniversiteler bu konudaki kararlarında özgürdür" derken "Her ülkenin kendi siyasi, tarihi geçmişi ve konumu da bu kararlarda rol oynayabilir" dediğini de biliyor. Bu mahkemenin kararlarına karşı çıkamayacağını da.Burada şunu da belirtmek gerekir ki (zira bazı meslektaşlarımız "Nasıl olur da Müslümanlar türban izni için bir yabancı mahkemeden izin isterler" sorusunu sordular) sadece Müslümanlar değil, her din için geçerli o kararlar. Avrupa ülkesiyseniz veya olmaya talipseniz onların ölçülerine de siz uyacaksınız. İşe girmek isteyen nasıl ki işverene şart dayatamıyorsa, AB'ye girmek isteyen de ona dayatamıyor.Bu nedenle örneğin İngiltere'de çok kişi AB'nin kurallarından sıkıldığını söylüyor. Adamlar bir ülkede domatesin, elmanın hangi ölçülerde olması gerektiğine bile kendileri karar veriyorlar. Adı üstünde, bir "Birlik" bu!Dün Çikolata ekinde türbanlı bazı genç kızların aşırı makyajından söz etmiş, tesettürsüz ve makyajsız kızlardan daha çok dikkati çektiklerini söylemiştim. Tarkan konserindeki türbanlı genç kızların fotoğrafı bu sözlerimi aynen doğruluyor.Eller ziynet dolu. O da yetmemiş burunda hızma, gözlerde lensler. Ağır makyaj, sürme, ruj, pembe, mavi farlar, allık...Nerede kaldı "en yakın akraba" olan erkeklerden başkasının dikkatini çekmeme, ziynetleri göstermeme?İran da kontrol edemiyor!Genç kızlar, Tarkan'ı izleyip eğlenmek, makyaj yapıp aksesuar takarak da süslenmek istiyorlar. Nasıl durdurulabilir bu?Başbakan'ın "değişme" özgürlüğü var da, onların yok mu? Ağır yasaklar getirmek, elbiseyle türbanla denize, havuza girmelerini, makyaj, aksesuar kullanmamalarını istemek mümkün mü?Yasaklar artık İran'da bile zor uygulanıyor. Türkiye'ye gelir gelmez (veya yolda, uçakta) türbanlarını çıkaran, mayo ile gazetecilere poz veren İranlı kadınların kendi ülkelerinde de "tesettür yasağı"nı oradan buradan delmeleri üzerine tek tip kıyafet uygulaması istemeye başladı dini liderler.Onların bu konuda topluma söz hakkı tanıma zorunluluğu yok. İran'da İslâmi baskı rejimi var ve mollalar ne derse halk onu yapmak zorunda. Ama Türkiye öyle değil.Burası İranlıların, Arapların baskıdan kaçıp, özgür olabilmek için geldikleri bir Müslüman ülke...Dinine, inancına bağlı kişilerin bile camiye gidip gitmeme özgürlüğüne sahip olduğu, bunu eleştirme hakkının Başbakan'a bile verilmediği demokratik-laik bir rejim. 70 milyon vatandaşına ne mutlu ki öyle!Herkesin dinini ve inancını sadece Allah takdir edebilir, neden rahat bırakmıyorlar ki insanları?THY tuz biber ekti!Son haftalarda THY uçaklarının arka arkaya "zorunlu inişleri''nin. havada çarpışma tehlikesi atlattığı haberlerinin üstüne bir de aşırı paslı uçakların yeniden sefere konma haberi gerçekten tuz biber ekti.Korkuyorum, korkuyorsun, korkuyor. Korkuyoruz... En uzak mesafelere Antalya'ya, Bodrum'a bile arabayla gitmeyi düşünür olduk hepimiz.Haydi her olaya bir açıklama buluyor, sık sık basın bültenleri gönderiyor, basın toplantıları yapıyorlar. Ama işin kötüsü mesele uçaklarla da bitmiyor. Asıl önemlisi THY kadrosunun baştan aşağı değiştirilip deneyimli isimler gönderilerek yerine deneyimsiz olanların getirilmesi...Sadece partili olduğu için yönetime ve kimbilir diğer hangi görevlere uçak ve uçuş konusunda hiçbir bilgisi, ilgisi olmayanların alınması...Senelerce THY yönetiminde hizmet vermiş ve kurumu çocuğu gibi benimsemiş isimler "Ayıp olmasa başka bir havayolu ile uçacağız" diyorlar.Her şeyden vazgeçilir ama uçak kolaylığından vazgeçmek zor. Ne olacak THY'nin hali, en ciddi sorunlarımızdan biri oldu bu... Hem de son derece iyi bir hale gelmişken.Her konuda bir ileri, üç geri adım nasıl da acı veriyor insana!(Not: TCK Komisyonu'nun namus cinayetleri ile ilgili olarak attığı üç geri adım da yarına!)

Devamını Oku

Cumali Tekin'in ablasından cevap!

9 Temmuz 2004

Başbakan'a yazdığı şiirli mektuptan ve Milli Eğitim Bakanı'na "Ayakkabısının tozu olacağı"nı söyledikten sonra Bakanlık Müşavirliği görevine getirilen Cumali Tekin'in milletvekili olan ablası Zeynep Tekin aradı.İki gün önce konuyla ilgili olarak yazdığım yazıdan hemen sonra telefon eden Sayın Tekin bana olayı gayet güzel açıkladı. Asker çocuğu olduklarını, haksız bir uygulamayı kendilerinin de istemeyeceğini, Cumali Bey'in Eğitim Enstitüsü mezunu 28 yıllık bir öğretmen olduğunu, karakterini anlattı, ilgisine teşekkür ediyorum.Bu bir yana, ben olayda bir "haksız tercih", "haksız rekabet", "haksız uygulama" olmadığına ikna edilmiş değilim. Zaten Sayın Tekin'in de böyle bir niyeti yoktu sanıyorum, beni bilgilendirmek istemişti sadece.O bunları heyecanla anlatırken bir ara şu konuşma geçti aramızda:R.M.- Efendim siz AKP Adana Milletvekilisiniz değil mi?Z.T.- Evet.R.M.- Ben de Adana'nın 25 yıl milletvekilliği ve senatörlüğünü yapmış olan Mehmet Ünaldı'nın kızıyım. Siyasetin içine doğdum, biraz bilgim vardır bu konular hakkında.Z.T.- Aa, öyle mi, bilmiyordum.R.M.- Evet ve bütün bu dönem içinde babam 4 çocuğunun hiçbirine, ailesinin hiçbir ferdine ne devlet kurumlarında (hele bakanlıklarda) iş bulmuş, ne de başka bir ayrıcalık tanımıştır. Partilileri için de benzer kuralları vardı. Yalnız o değil birçok siyasetçi "ilkelerle" çalışırdı. Onlar haksızlığa, ayrıcalığa imkân tanımazlardı. Şimdi ben nasıl kabul edebilir, inanabilirim bu olayda haksızlık olmadığına?Z.T.- Ama o 28 yıllık öğretmen. R.M.- Benim annem 50 yıllık öğretmen, var mıdır bir müşavirlik görevi?Z.T.-.....Konuşmamız böylece sürüp gitti. Sonuç olarak biz ve toplum tepki gösterse de ne değişiyor ki? Her dönem bal tutan parmağını yalıyor. Hatta bazen elini, kolunu da...Sadece Türkiye'den değil, diğer ülkelerdeki vatandaşlarımızdan gelen mektuplar tepki dolu. İşte Amerika'dan yazan Emre Tomin'in sözleri:"Demek ki bir dörtlük daha yazsa bir sonraki seçimde önce milletvekili, sonra da bakan filân olabilirdi. Gerçekten bu ülkenin böyle kişilere çok ihtiyacı var ki bizler ancak başka ülkelere gidip çalışabiliyoruz."Emre Bey mektubunu "TCK mücadelenizde ve diğerlerinde bizlerin desteği her zaman yanınızdadır, lütfen bundan emin olunuz" diye bitiriyor.Üniversite mezunlarının, en iyi eğitimi almış deneyimli insanların işsiz gezdiği bir ülkede "inandırmak" zor oluyor ve inanmayan toplum da bir süre susup zaman tamsa bile sonunda mutlaka gerekeni yapıyor.Bunu bilir, bunu söylerim ben!Adalet Komisyonu'nda inanılmaz gelişme!Biz "Namus cinayetleri" de "kan davaları'nın yanına ilâve edildi, aynı TCK maddesi kapsamına alındı diye sevinir, Komisyon Başkanı Koksal Toptan'ı ve üye milletvekillerini kutlarken Komisyon'da birden bire bir "U" dönüşü olduğunun haberleri gelmeye başladı."Nitelikli insan öldürme" maddesine alındığı için hepimizin pek sevindiği kadın cinayetleri için nedense bir türlü "namus cinayeti" sözleri kullanılamıyor. Alt Komisyon'dan "töre cinayeti" olarak geçmiş, ümitler "beklenen yasaların çıkarılacağına" dair bana telefon ederek bizzat söz veren Sayın Koksal Toptan'ın başkanlığındaki Adalet Komisyonu'na bağlanmıştı. Aynı günlerde AKP'li bazı Komisyon üyeleri de arayarak benzer konuşmalar yapmışlardı. Oysa şimdi, bu Komisyon da verdiği sözü tutmayacak gibi görünüyor.Bu şekilde çıkarılacak kanunlarla yine cinayete izin verilecek, yine her gün karısını, kızını, nişanlısını, sevgilisini öldüren ve neredeyse cezasız kurtulan erkek haberleri okuyacağız.Eğer bu kararda İsrar edilirse konu mutlaka Avrupa Komisyonu'na duyurulmak, AİHM'ne götürülmeli ve bu durumda "idam cezasının kaldırılmış olmasının ne ifade edeceği" sorulmalı.Bir yandan devlet eliyle cinayete kolaylık sağlanırken, gerçekten ne ifade edecek?Komisyon üyesi milletvekilleri "erkeklerin namus adına cinayet işlemesini anlayışla karşıladıklarını söylüyorlarmış da...Bunu söyleyebilen Türk milletvekillerini dünyaya duyurmak şart oldu doğrusu! (DEVAM EDECEK)

Devamını Oku

Yükselmek... Ne kolaymış meğer!

7 Temmuz 2004

Toplumlar geliştikçe ilkeler, kurallar, yaşam-konuşma-davranış biçimleri de gelişir. Doğal olanı budur, gel gör ki canım vatanım her zamanki gibi istisna yaratıyor.21. yüzyıl Türkiyesi'nde kadrolaşma uğruna en önemli kurumlara "hiçbir ilgisi olmayan" partililer getirildiği, konuyu bilen deneyimli elemanların bir anda işinden edildiği yetmiyormuş gibi istenen her konuda onbinlerce kalifiye elemanın iş bile bulamadığı bir ülkede tek bir şiir en âlâ görevi kapmaya yetiyor.AKP Milletvekili Zeynep Tekin'in kardeşi, öğretmen Cumali Tekin 26 Şubat'ta, yani Başbakan'ın doğum gününde ona "şiirli bir sevgi mektubu" göndermiş. Erdoğan'a sevgisini "onun için öleceğini" söyleyerek ifade eden öğretmen Milli Eğitim Bakanı Çelik'in bir Adana seyahatinde de onun "ayağının tozu" olacağını belirtmiş. Ve 26 Şubat'ta mektup gönderen Cumali Bey 4 Mart'ta müşavirlik görevine başlamış.Bakmayın sürenin 8 gün oluşuna, arada eminiz ki hiç bir torpil olmamıştır. Zaten Müşavir Cumali Tekin de mektubu müşavir olmadan "çok önce" yazdığını söylemiş.Eski MHP'li, sonradan AKP'li Cumali Bey "Türk İslâm âleminin geleceği için" (bu gelecek neden tek bir kişiye bağlı oluyorsa) kendi ömrünü Başbakan'ın ömrüne eklemek isterken çok beğenildiği anlaşılan bir de şiir yazmış:"Duygularım kabardı patlayacağım,Kabıma sığmıyorum çatlayacağım,Öyle anlar oluyor ki Dünyayı tek elle kaldıracağım."Nitekim dünyayı değil amma Türkiye'yi bir mektup ve bu şiirle tek eliyle kaldırdı, Bakanlık'taki danışmanlık görevini kaptı.Vallahi danışacak olanlara bu başarıyı anlatsa, öğretse yeter. Her babayiğidin harcı değil böyle kolay yükselmek.Şimdi ben, habire bana yazıp iş bulamamaktan yakınan, "hayatımız mahvoldu" diyen, "master"lı, "doktora"lı uzmanlara, iller arasında sürgüne gönderilen bürokratlara kızmaz mıyım?Bizi niye üzüyorsunuz arkadaşlar, siz de işinizi bilseydiniz. Hayat bu kadar kolayken anlayış göstermemizi mi bekliyorsunuz yani!Oturun şiir ve mektup konusunda uzmanlaşın siz de, her işin bir raconu var, değil mi ama?Örümcek Adam!Rekordan rekora koşuyor. Truva filmini bile solluyor, şöyle oluyor, böyle oluyor. Hepsi iyi, güzel, hoş da ben filmin sonunu zor bekledim. Birkaç kez yanımdakilere 'Ben sizi dışarda bekleyeyim' bile dedim. Zira görmediği film kalmayan, bazı filmleri birkaç kez, örneğin Truva'yı 3 kez izleyen bir sinema hastası olarak kötü filme tahammülüm yok.Benim ölçüme göre "kötü"den söz ediyorum tabii.Bir filmin teknoloji harikası falan olması, beni fazla ilgilendirmiyor, önemli olan beni de içine çekebiliyor, konsantrasyonumu sağlayabiliyor mu, sağlayamıyor mu... Örümcek Adam sağlayamadı.Belki çocukların hoşuna gidiyordur bilemem.Ben Christopher Reeve'in daha az teknolojiyle çekilen Superman'ini buna bin kez tercih ederim, bildiğim bu!Teşhircilik!Tamam, özel yaşamlarında insanlara kimse karışamaz. Herkes istediği şekilde yaşayacak özgürlüğe sahiptir, vs. vs.Ama bu yapılanlara da "özel yaşam", "özel alan" deyip geçmek giderek zorlaşıyor yani.Manken hanımlar işin kolayını buldular. Gidiyorlar Bodrum'un göbeğine, Türkbükü'nde gazetecilerin en yoğun olduğu "iskele plaj"larda atıveriyorlar bikinilerinin üstünü, olay bitiyor.Ertesi gün nasılsa bir gazete ya da derginin sayfalarına girmeleri garanti...Memeler fora, bacaklar iyice iki yana açılmış veya yüzüstü olsalar bile kıvrım kıvrım, eğilip bükülerek verilen pozlar...Size bir şey söyleyeyim mi, yeni yetişen genç kızlar beğendikleri mankenlerin bu fotoğraflarını görünce şöyle diyorlar:"Aa, ne kaşarmış bu böyle"...Ben pek anlamıyorum neden böyle dediklerini(!) ama artık benzer bir resim görünce hemen aynı söz aklıma geliyor: "Ne kaşar şey..." Çocukların yalancısıyım, onların sözü...Yabancı turistler, Rus kızları bile Türkbükü'nün ortasında bu kadar rahat soyunmuyor, gidip Antalya'da daha geniş, rahat, tenha kumsalları tercih ediyorlar.Yabancılardaki sanatı, eğitimi, her gencin en az 4 dil konuşmasını, kitap okuma merakını filân taklit etmiyoruz da Maşallah teşhirciliğe gelince nasıl da çabuk öğrenip "kulağı geçen boynuz" oluveriyoruz değil mi?

Devamını Oku

AKP doğru yolda!

6 Temmuz 2004

Türk Ceza Kanunu'nda "Türban yasağı" uygulayan kamu görevlilerine hapis cezası verilmesini sağlayacak önergenin Meclis Adalet Komisyonu'nda reddedilmesi önemli bir gelişme...Ama Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in bu konuda yaptığı konuşma daha da önemli. Bakan, Meclis çatısı altında çalıştığını belirterek;"Bu çatı olmasa hiçbirimiz olmazdık. Hepimiz laik demokratik cumhuriyeti korumanın hassasiyeti içindeyiz" demiş.Aynı konuşmada Cemal Çiçek, bu konuyu "Rejim yanlısı olmak ve olmamak" şeklinde algılamanın bir hata olacağını da söylemiş ki bunların hepsinde çok haklı.AKP'nin, özellikle Sayın Çiçek başta olmak üzere bazı bakanlarının bu tutumu, istikrarı korumak ve olay yaratmamak konusunda gösterdikleri her duyarlılığı takdirle karşılıyorum. Daha önceki hükümetlerde, özellikle koalisyon hükümetleri döneminde çıkarılan sorunların ekonomiyi bile bir anda altüst edecek boyutlara ulaştığını gördük, yaşadık.Türkiye'de siyasi ve ekonomik istikrar, her ne kadar örneğin "ekonomide artık dengeler sağlandı, kolay kolay oynamaz" dense de halâ pamuk ipliğine bağlı.Tek bir hata bir anda moralleri bozuyor ve her şey değişebiliyor. Özellikle içinde bulunduğumuz çok kritik zamanda "tabana verilecek mesajlar" veya birilerinin "aşın çıkışlarla liderden puan toplama çabaları" AKP'nin hata yapmasına neden olmamalı. TCK'da ortaya çıkan sorunu Başbakan'ın ve Adalet Bakanı'nın çözmesi bu bakımdan memnunluk verici.Öte yanda TCK'nın bir an önce bitirilip Meclis'ten geçirilmesi de büyük önem taşıyor.Dünkü yazımda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "laik kurum ve kuruluşlarda türban yasağı" kararının ne kadar bağlayıcı bir karar olduğunu, tüm ülkelerin, özellikle AB içindeki veya AB'ye aday ülkelerin Kopenhag kriterleri nedeniyle bu kararlara mutlaka uyma zorunluluğu olduğunu açıklamıştım.Bu nedenle de artık TCK'ya böyle "karşı yönde yasa maddeleri" ilâve etmek zaten imkânsız.Onun için AKP'nin artık bu "kamusal alanda türban" tartışmalarına, çekişmelerine son verecek bir tutum içine girmesi, AİHM'yi eleştirmenin bir şey kazandırmayacağını, aksine ülkeye büyük kayıplar getirebileceğini de görmesi gerekiyor.Hem "AB'yi istiyoruz" demek, hem de onun üstünde bir kuruluşun kararlarına itiraz etmek abes oluyor, değil mi?Tatlı Hayat artık yokEn sevdiğim diziydi benim. Hiç kaçırmak istemediğim nadir dizilerden biri... Dizinin tüm oyuncuları, başta Türkân Şoray, Haluk Bilginer, Asuman Dabak, Çolpan İlhan olmak üzere hepsinin müthiş doğal ve güzel oyunlarına bayılıyordum.Dün Türkân Şoray'la yaptığım telefon konuşmasında öğrendim ki üç yıldır devam eden Tatlı Hayat tamamen bitmiş. Bir daha başlamamak üzere.Şimdi Bilginer de, Şoray da başka dizilere başlayacaklarmış ve Türkân Şoray, Ağustos'tan itibaren 6 ay dizisinin çekimleri için Antalya'da yaşayacakmış. (Bu arada; geçenlerde gazetelerde çıkan "Cihan Ünal, Türkân Şoray ve kızları Yağmur'un aynı filmde oynayacakları" haberi de doğru değilmiş.) Anlamadığım ve Türkân Hanım'a da sorduğum şu ki, tekrar gösterilen bölümleri bile süper reyting yapan bir dizi neden bitiriliyor? Haydi Asmalı Konak Kapadokya'da çekildiği ve zor olduğu için bitti, bu neden bitiyor?Başarılı diziler bir çok ülkede 10-15 yıl sürerken bizde niye kesiliyor anlamak mümkün değil...Yeni dizilerin, filmlerin tutması için uğraşacaklarına tutulanı sürdürmek daha akıllıca değil mi?Çok üzüldüm, çok!Not: Sevgili okurlar, dünkü yazımda dizgide yapılan bir hata sonucu "kullanılıyor" kelimesi "kullanılmıyor" olarak çıkmış. "Başvuru" kelimesinde ise "ş" harfi düşmüş, özür diliyorum.

Devamını Oku

Başbakan'ın sinirlenme özgürlüğü!

5 Temmuz 2004

Elbette başbakanların da sinirlenme özgürlüğü vardır. Onlar da insan nihayet ve sinirlenme -eğer zarar vermiyorsa- iyi bir deşarj yöntemi.Evlilikte bile öyle değil midir, uzmanlar "tartışan çiftlerin evliliği, susup içine atanlarınkinden daha uzun ömürlü oluyor" demezler mi? Derler ama bu kızma, sinirlenme olayının bir ölçüsü olmalı... "Kendine veya karşındakine zarar verme" çizgisidir bu ölçü.Zaten hükümetler de halk ile siyasilerin yaptığı bir evlilik gibidir, tek fark istediğin zaman kolayca boşayamıyorsun (burada geri plânda kahkaha efektleri var.)Konuya gelelim; Biliyorsunuz Başbakan Tayyip Erdoğan'ın YÖK Yasa Tasarısı ile ilgili konuşması oldukça fazla eleştiri aldı. Özellikle çocukları meslek liselerinde (ve yine özellikle "İmam Hatip"lerde) okuyan velilere "Duruma sahip çıkmadılar, bunun karşısına dikilenlere toplum gereken cevabı veremedi" sözleri...Ben Başbakan'ın bu konuşmayla eski anarşik ortama dönülmesini istediği kanısında değilim. Onun kadar destek alan, sadece kendi tabanından değil başka görüşlerde olan seçmenden de "değiştik" sözleriyle oy toplayan ve arada bir dalgalanmalar, radikal çıkışlar olsa da, "acaba yanıldık mı" sorusu ortaya çıksa da istikrarlı bir gidişi sağlamış görünen bir hükümetin başı böyle hata yapmaz. Kendi bindiği dalı kesmez. Her ne kadar Türkiye'de mağdur görünenlerin (maalesef) puan topladığı ortaya çıkmış ve aynı yöntem her meslekte sık sık kullanılmıyor olsa da yapmaz.Aksine Tayyip Erdoğan ve AKP büyük tepki alan bütün üniversitelerin ve bu üniversitelereyönelik eğitim veren düz liselerin kabul etmediği bir İsrardan zamanında vazgeçmiştir. Yaptığı, tabanına veya parti içindeki radikallere verdiği bir mesaj, -kendince- uygun bir açıklamadır.Çeşitli şekillerde yoruma müsait bir açıklama, o başka mesele.Türban konusunda yaptığı konuşmada ise çok önemli hatalar var. Öfkesinden doğan hatalar.Örneğin; AİHM'nin bu konudaki kararı için "Karar siyasi" veya "Kimisi 'AB bu' diyor. AB ve AİHM farklı kurumlar, birbirine karıştırmayalım" sözleri.Her iki söz de Başbakan'ın AİHM hakkında yeterince bilgiye sahip olmadığı sonucunu ortaya çıkarıyor.AİHM siyasi bir organ değildir, bir mahkemedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni bağlayıcı bir şekilde yorumlamaya yetkili bir mahkemedir ve kararları siyasete göre değişmez.Her açılan dava için özel olarak yeni kanun ve kurallar çıkarmaz, şikayetlerin bu sözleşmenin mevcut maddelerine, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun mevcut kararlarına göre geçerliliğini araştırır.Nitekim Leylâ Şahin'in (veya davasını geri almasaydı Hayrünnisa Gül'ün) türban davalarını da 8 hakimle inceleyerek, her yönüyle irdeleyerek bir veya birkaç değil tam 117 maddelik bir sonuç açıklaması sunmuştur. AİHM ve AB farklı kurumlardır, doğru. Ama bu konuda yetkili kurum AİHM olduğu için başvurular da oraya yapılmaktadır.Sinirden mi unuttu?AB'nin bütün üyeleri ve üye olmayan ülkeler (bildiğim kadarıyla) Rusya dahil 43 devlet Avrupa Konseyi'ne üye... AİHM ise bu konseyin en önemli kuruluşu.Kararlarına her ülke uymak zorunda.Uymadığı takdirde, AİHM insan haklarını kesin hükme bağlayan kuruluş olduğu için iki sorun çıkıyor ortaya:1) Avrupa Konseyi'nden çıkarılabilir.2) Kopenhag Kriterleri'nin en önemlisi olan "insan hakları" nı ihlal ettiği için AB'ye alınmaması söz konusu olabilir.Kısacası bu duruma göre AİHM, AB'nin üstünde bir kuruluştur.Herhalde Başbakan da bunları biliyordur.Sinirlenince unutabiliyor insan!

Devamını Oku

Kara mizahın böylesi!

3 Temmuz 2004

Tam benim "Medeniyet artık çok yakınımızda" başlıklı yazımın karşı sayfasındaydı VATAN'da çıkan haber... İkisine aynı anda bakınca inanılmaz bir ironi, bir kara mizah çıkıyordu ortaya.O haber "11 yaşındaki kız çocuğuna 13 kişinin tecavüz ettiğini, bunların birinden hamile kalan kızın tecavüzcüsüyle evlenerek hem kendini, hem de adamları kurtaracağını" anlatıyordu. Ben ise artık bundan sonra 'tecavüz edenlerin evlenerek kurtulamayacağını'... Biz sevinç içinde yeni Ceza Kanunu haberlerini verirken çocuk tecavüzleri ve "kurtulan tecavüzcü" haberleri son hızıyla devam ediyordu.Çünkü TCK değişiklikleri henüz Meclis'ten geçmedi. Bu arada ne kadar tecavüz olayı yaşanırsa hepsi eski kanuna göre değerlendirileceğinden yapanın yanına kâr kalacak.O küçük kızın başı önünde, geleceği yok edilmiş, mutsuz fotoğrafını gören iki profesör acaba hâlâ "Bu kanunlar 80 yıldır Türkiye'de başarıyla uygulanıyor" diyorlar mı?Başarı çocukların, kadınların hayatının mahvedilmesi midir?Aynı gün Hürriyet'te "kadın avukatı, arabasına binerek kaçıran ve tecavüz eden üç kişi"nin haberi vardı. Evli, çocuk sahibi (olmasa da fark etmez ya) genç bir kadının ve ailesinin tüm yaşamını gölgeleyecek böyle büyük bir utanmazlık, vahşet için "Ne olur beni öldürmeyin, ne isterseniz yaparım deyince nefsimize hakim olamadık. Pişmanız" demiş tecavüzcüler.Eh, madem ki pişmanlar, herhalde serbest bırakılmaları gerekiyordur. Zaten Tasarı'nın ilk halini hazırlayanlardan olan aynı profesörler "Cezanın olayları azaltmayacağını" da söylemiyorlar mıydı?Pişman olmuşsa suçlular, yeterlidir. Mağdure de başının çaresine baksın artık.İşte bu anlayışın değişmesi gerekiyor. Adalet yerini öyle bulmalı ki mağdur olanların hiç değilse ruhu huzura kavuşmalı. Türk Ceza Kanunu'nun değişmiş son hali umarız en kısa zamanda tamamlanarak artık bekletilmeden Meclis'ten geçmesi sağlanacaktır.İnsan, yaşadığı, bireyi olduğu ülkenin gazete ve TV haberlerine baktıkça kahroluyor.Bu akıl almaz suçların bizdeki kadar sık işlendiği bir başka ülke var mıdır acaba? Hele de AB'ye aday olmaya çalışan bir ülke?''Kim Wild'' söylemiştiNato Zirvesi dolayısıyla Türkiye'ye gelen liderlerin ve eşlerinin İstanbul, Boğaz, yemekler vs. hakkında söylediği övgüler medyada her zamanki gibi şişirildi.Köşe yazılarında, abartma huyumuzla ilgili olarak sorulan "Hiç olumsuzlukları dile getiren yabancı konuk gördünüz mü ki?" sorularını okurken aklıma geldi; aslında gördük. Yıllar önce, henüz Körfez temizlenmeden, ünlü pop şarkıcısı Kim Wild İzmir'e geldiğinde gazeteciler yine her zamanki alışkanlıklarıyla "İzmir'i nasıl buldunuz?" diye sormuş ve "Bok kokuyor" cevabıyla şoka girmişlerdi.Cevap gazetelerde çıkınca toptan şoka girmiş ve şarkıcıyı, bir daha adını anmamakla cezlandırarak "kokuyu veren nesne" ilân etmiştik.İyi ki her konuk ona benzemiyor, yoksa bu övünme huyumuz sık sık üzülmemize neden olabilirdi.Berber ve deprem!Doğubeyazıt depremi içimi ağlatıyor. Hele o fotoğraf? Ablalarının başında ağlayan 3 yaşındaki Goncagül'ün fotoğrafı?Unutamam ben bunu, mümkün mü unutmak?Dün birlikte oynadığı ablaları önünde, gözleri kapalı, bembeyaz yüzleri ve dudaklarıyla melekler gibi yatıyor.Yine ihmal. Aynı ihmal... Deprem bölgesinde çamur ve taştan evler... Unutulmuş bir ilçenin unutulmuş bir köyü... Ne olacak ki okur, ölen yavruların fotoğrafına bakar yine unuturlar.Hırslarına, koltuk kapmacalarına, siyasi oyunlarına devam ederler.TV'ler yine sabahtan akşama "ara bulucu", "şarkıcı seçici", "göbek atıcı" programlarına döner.Ne ihmal hatırlanır, ne o ihmallerin düzeltilmesi, ne de aynı olayla yakında yine karşılaşabileceğimiz.Marmaris'te yüzüne alkollü maske yaptığı turistin kulak kıllarını ateşle almaya kalkarak kafasını, boynunu yakan berber de serbest bırakılmış. İhmal, suç bizde hiç sorun değil, yoksa bu kadar tesadüf(!) üstüste gelir miydi?İngiliz gazetelerinde İngiliz turistin haberi Türkiye için kimbilir ne müthiş bir reklâm olacaktır!

Devamını Oku

Medeniyet artık çok yakınımızda!

2 Temmuz 2004

Yıllar, yıllar boyu uğraştık... Gece demedik, gündüz demedik okuduk, yazdık, konuştuk, mahkeme salonlarına taşındık uğruna.Yüzlerce telefon konuşması, mektup, mail, faks gidip geldi. Yüzlerce insan kendini bu davaya adadı.Ve işte sonuna yaklaştık artık. Türk Ceza Kanunu Tasarısı en medeni ülkelerin kanunları düzeyine gelmek üzere.Bıkmadan usanmadan beklediğimiz sonuca çok yaklaştı.Tecavüzle ilgili maddelerin baştan aşağı değiştirilmesinden sonra "Töre cinayeti" olarak adlandırılan (ne yazık ki böyle) namus cinayetleri de, TCK Adalet Komisyonu'nda ayırım yapılmadan en ağır cezayı alacak şekilde Tasarı'ya eklendi.Üç gün önce TCK Komisyonu Tasarı'yı ele aldığı sıralarda Başkan Koksal Toptan'la konuyu telefonda görüşmüştük.Namus cinayetleri "nitelikli adanı öldürme suçlarıyla ilgili madde kapsamına alınarak "kan davası"nın yanına eklendikten ve ceza olarak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildikten sonra Sayın Toptan'la yeniden konuştuk.Ona ve şahsında TCK Adalet Komisyonu üyelerine defalarca teşekkür ettim. Bu maddeler, son şeklini almış haliyle Meclis'ten geçtiği gün onlar da Türk milletinin kahramanları hanesine isimlerini yazdırmış olacaklar.Çok büyük bir gelişme bu, öyle böyle bir kazanç değil. Bundan sonra İnşallah eşine ancak en geri kalmış ülkelerde rastlanabilecek çağdışı vahşet olaylarını izlemek zorunda kalmayacağız.Ne diyorlardı Tasarı'ya ilk şeklini veren iki profesör ve neden açmışlardı o davaları bana?Suç ve CezaAKP Milletvekili'nin "Siz karınızı sokakta bir erkekle konuşurken görseniz iki tokat atmaz mısınız?" sorusu için; "Türk erkeği tokat atmaz 'başka şey' yapar" dememiş miydi biri?"Ne yapacağız yani, böyle bir durumda ceza indirimi yapmayacak mıyız" dememiş miydi?Öbürü; "Çekilin önlerinden, kadınlar tecavüzcüleriyle evlensin, yoksa öldürülmelerine engel olamazsınız. Töreler var" diyerek TV'lerden seslenip töreleri kanunların önüne koymamış mıydı?Bunlar ve daha bir çokları söylenmiş, doğal olarak biz tepki verince de davalar arka arkaya gelmişti.Onların hazırladığı Tasarı bugün -ne mutlu bize ki- yok. Maddeler neredeyse baştan aşağı değişmiş durumda.Tecavüz eden de, namus bahanesiyle cinayet işleyen de artık karşısındakinin hayatı gibi kendisininkinin de yok olacağını bilecek.Suç=ceza. Olay bundan ibaret.Daha bitmedi!Atılan bu önemli adımda öyle çok gizli kahraman var ki; bütün detaylarıyla gelişmeleri dakika dakika izleyen ve medyayı bilgilendiren değerli kadın ve erkek hukukçular, sivil toplum kuruluşları, medya, gönüllü destek veren vatandaşlar, emeği geçen eski Bakanlar (Aysel Çelikel ve ve diğerleri).Özellikle TCK Kadın Grubu; Hülya Gülbahar, Sema Kendirci, Canan Arın, Aydeniz Alisbah Tuskan, Selma Acuner, Eski Bakan-Avukat Onay Alpago ve Grubun diğer kadın hukukçuları, İstanbul Barosu Kadın Hakları Uygulama Merkezi, CHP milletvekilleri Gaye Erbatur, Oya Araslı, Orhan Eraslan, AKP milletvekilleri Nimet Çubukçu ve Fatma Şahin gibi birçok milletvekili, onlarla uyum içinde çalışan AKP'li Komisyon üyeleri ve aklıma gelmeyecek kadar çok isim.Şimdi sırada çocukların cinsel istismarı, bakirelik muayenesi, çok yaygın olan ENSEST suçunun da tanımlanması ve önleyecek çözümlerin bulunması var.Çocuklarda rıza yaşı en az "16 yaş" olarak kabul edilmeli...Kısacası Komisyon biraz daha yorulacak.Ama insan haklarının, demokrasinin ve hukuk düzeninin sağlandığı bir ülke yaratmak için de değer, değil mi?

Devamını Oku

80 yaş ve 23 yaş uyumu!

30 Haziran 2004

Dün sabah 80 yaşında olduğunu söyleyen bir kadın okurumun telefonuyla uyandım. Sekreterim beni arayan okurlarımı anında bağlar, saat filân dinlemez.Okurum hemen konuya girdi ve duyduğu öfkenin beklemeye tahammülü olmadığını söyleyerek konuşmaya başladı."Ben 80 yaşındayım, ne annemde, ne anneannemde böyle şey görmedim. Bizde bu şekilde türban zaten hiçbir zaman olmadı ki" dedi."Dinimizi nasıl bir başörtüsüne indirgiyor ve memleketi karıştırıyorlar. Yani ben, 80 yaşında kadın, başörtüsü takmayınca Müslümanlığım gidiyor mu?" diye sordu."Bu türbanlı hanımların hepsi 30-35 yaşından sonra ve birilerinin baskısıyla tesettüre girmişler. Ondan önceki Müslümanlıkları sayılmıyor mu acaba?" sorusunu ekledi.Arkadan "Türban takmayan Arap ülkelerinin lider eşleri Müslümanlıktan çıkmışlar mı?" geldi. Sonra; "İran'da, Afganistan'da gördük, bu iş türbanla bitmiyor. Molla anlayışı hakim oldu mu arkadan kara çarşaf geliyor. Başa mı döneceğiz?" dedi.Ve sonunda; "Bizim elimizde kalemimiz yok, lütfen siz yazın, bitirsinler artık bu çekişmeyi. Rahat bıraksınlar halkı, sıkıntımız kendimize yeter" dedi.Onunla konuştuktan sonra gelen postalanma baktım. Aynı konudaki çok sayıda mektup içinde 23 yaşında bir okurumdan geleni dikkatimi çekti. 80 yaşındaki okurumuzla aynı şeyleri söylüyordu Amaç Bükmen. Aralarında "iki kuşak" olan iki vatandaşın şikâyeti aynıydı. İşte mektup: Ruhat Hanım, dünkü yazınızı ve bugün Haber-türk'teki katılımınızı dinledim. Ayrıca daha önceden türban (simgesel giyim) konusunu da içeren bazı yazılarınızı okudum. Size tamamen katılıyorum. Cumhurbaşkanımızı bu konuda günah keçisi durumuna düşürmeye gayret eden her kesimden insan olduğunu görmek üzücü. Bu konuda basın mensubu olan siz aydın hanımlarımıza ve beylerimize büyük görev düşüyor ve siz görevinizi çok iyi yapıyorsunuz. Az önce TV'de benim düşüncelerimi, benim yerime en ufak bir eksiklik olmadan ifade ettiniz; sağolun!23 yaşındayım bazen düşünüyorum da Türk milleti bu bağnazlığı aklından asla temizleyemeyecek diye korkuyorum.Sizi dinleyince ve okuyunca umutlanıyorum. Biz dünyada Türk denilince çarşafı, fesi hatırlatan o imajı yok etmeye çalışırken, liderlerimizin eşleri dünyada türbanlı dolaşıyor, içime sindiremiyorum. Atamızın yüzüne nasıl bakarız? Devriminden 80 yıl sonra başa dönüyoruz nasıl deriz? Kendi liderlerimiz kendi ülkelerinin imajına nasıl bu kadar rahat zarar verebiliyorlar? Yorulmayalım Ruhat Hanım, yanınızdayım. (Ostelik bir erkek olarak). Teşekkürler, Amaç Bükmen.Sonra Tufan Türenç'in yazısını okudum. Türenç 2007'de muhtemelen Cumhurbaşkanı da "aynı dünya görüşü" ne sahip olacağından artık türban krizinin yaşanmayacağını söylüyordu.Acaba dedim, acaba aynı dünya görüşü, laik, demokratik bir cumhuriyetin Anayasasını, kurallarını hiçe sayma hakkını kendinde görebilir mi? Bakalım, hep birlikte öğreneceğiz.Nedir bu polis eziyeti?Bazı bölgelerde Nato karşıt eylem yapanlar işi ileri götürdüler, doğru. Onları tazyikli su ile, göz yaşartıcı bombalarla püskürtmek, yakalayıp hesap sormak gerekliydi, bu da doğru. Ama... Ama bu yapılmalı diye, hiç bir zarar vermeyen, sadece oturma eylemi veya Greenpeace gibi ilginç gösteriler yapan insanlara şiddet uygulamak polisin hakkı değildir.Polis kin ve nefret duygulan içinde. Polis durmayı bilmiyor. Ve birilerinin onlara derhal öğretmesi lazım. Müdürleri TV görüntülerini tekrar izlemek ve görevlerini yapmak zorunda.Göstericileri izlerken, bu görüntülerin Irak'ta militanlar tarafından öldürülmek üzere tutulan 3 Türk'ün kurtulmasını sağlayabileceği aklıma gelmişti. Ve oldu.Bu nedenle etrafa zarar vermeyen göstericilere saldıran polise daha çok kızdım. Bu memlekette işini düzgün yapan kimse göremeyecek miyiz biz?

Devamını Oku