Tren mektupları!

26 Temmuz 2004

Yalnız Türkiye'den değil dünyanın her köşesindeki okurlarımızdan hızlı tren faciası ile ilgili mektup yağıyor. Bugün bunların birkaçına yer vermek istiyorum.Mustafa Boz isimli okurumun 'mail'iyle başlayalım..."VATAN"da bir ay önce yayımlanan Prof. Dr. Erel'in uyarıları aklıma geldikçe ve bu uyarılara rağmen böyle bir katliama yol açıldığını düşündükçe, gösterilen aymaz tavırlar kızgınlığımın gittikçe artmasına yol açıyor.Madem iktidar sahipleri kendilerini AB'ye hazır görüyorlar o zaman Avrupalı bir politikacının takınacağı tavrı takınmalıdır.Size bir önerim olacak; gazetenizin 25 Temmuz Pazar günkü sayısında yer alan Birdi Bayram karikatürünü kartpostal olarak gazetenin yanında verin, hatta birkaç gün verin. Biz okuyucular da bu karikatürü ilgili politikacı ve bürokratlara gönderelim.Bence bu katliamın unutturulmasına izin verilmemeli!"***Kazım Öziş'in mektubu:"Bu hükümetin, Türkiye'nin bugüne kadar görmediği bir takım özellikleri var. Çeşitli tavizler vererek sağladıkları avantajları kendi becerileriymis gibi gösteriyorlar. İslâm'da kesinlikle yasak olmasına rağmen çok miktarda yalan söyleyip halkı kandırıyorlar.En önemlisi işlerine gelmeyen konulan DUYMUYORLAR, GÖRMÜYORLAR, zaman içinde UNUTULMASINI sağlıyorlar. Hatırlatanları da 'haddini bildirmekle' tehdit ediyorlar.Değerli VATAN camiası; Sizler, bunlara yalakalık yapmayan sayılı yayın organlarından birisiniz. Bizlere yol gösterin, bu tren faciasını unutturmalarına fırsat vermeyelim. Bunların faks ve 'maillerini yayınlayın sürekli hatırlatalım. Gerekirse topluca dava açalım(...) VATANDAŞ'ca vatandaşlık görevimizi yapalım."***Hakan Öztürk'ten gelen mail:"Sayın Mengi,Ben ülkemizi derin üzüntülere sevk eden bu tren faciası ile ilgili olarak dikkatinizi bir başka noktaya da çekmek istiyorum. Çok önemli!!!Malum bu kazadan sonra konunun detayları ile incelenmesi ve soruşturulması gerekmektedir. Bu noktada karşımıza konuyu tarafsızca kimlerin inceleyeceği ve soruşturacağı sorunu çıkmaktadır (...)Bu iktidar tarafından atanmış idari görevlilerin tarafsızlığı ve soruşturma uzmanlığı noktasında şüphelerimiz bulunmakta.Kaldı ki mevcut iktidar Kamu Yönetimi Temel Kanunu ile 'Teftiş Kuralları'nı kaldırmak istiyor ki bu, yolsuzlukla mücadele için göreve geldiğini söyleyen bir iktidar için tam aksi bir uygulamadır(...)"***Şule Şimşek'in mektubu: "Sayın Ruhat Mengi, 21 yaşındayım ve üniversiteden bu yıl mezun oldum. Yaşanan her olayın ardından isyan ediyorum, sesimi duyuramayacağımı bile bile bağırıyorum tıpkı trenin içinde sıkışıp kalan masum insanlarımız gibi...Yaşanılan her olayın üzerini büyük bir ustalıkla kapattılar. Ama artık canım yanıyor. Kendilerini 'Halkla birlikte siyaset' yapanlar olarak tanımlayanlar, halkın canı yanarken, içi kanarken, neden koltuğa tapan politikacı kimliğine bürünüyor? Neden basın şov yapılacakken kullanılıyor, sorular yanıtlanıyor da 70 milyonun yüreğini kanatan olayın ardından hesap sormaya kalkışılınca susturulmaya çalışılıyor?Biz T.C vatandaşları olarak cevapsız sorulara zaten alışkınız. Ama bu ülkenin genç bir vatandaşı olarak umudumu ve yaşadığım ülkeye güvenimi yitirmek üzereyim. Her şey bir yana bu insanlar devletine güvenmeyen bir toplum yaratmanın bedelini nasıl ödeyecekler? Saygılarımla..."***Bunlar gibi çok sayıda mail ve faks arasında farklı görüşte olan bir iki 'mail'de var.Tarafsızlık açısından bunlardan birini de yazalım. D. Aydın'dan gelmiş:"Mercedes markalı otobüste 40 kişi öldüğünde neredeydiniz? Çıtıniz çıkmadı, şimdi kalkmış ucuz lâlflarla kendi egonuzu tatmin ediyorsunuz."D. Aydın bey (veya hanım) TCK'da "trafik kazalarını önleyebilecek, en azından azaltacak" olan maddelerin bir an önce Meclis'ten geçmesi için herkesten çok bizim nasıl çalıştığımızı fark etmemiş olmalı. Ben hatırlatmış olayım...Olayın üstünün kapatılmasını önlemeye gelince; zor olacak gibi görünüyor. Baksanıza Rus demiryolu uzmanlarının ağzından kazanın aşırı hızdan kaynaklandığı açıklaması alındı bile. Tahmin edildiği gibi kabak zavallı makinistlerin başına patlayacak sonunda...Ben yine de okurlarımın istediği numaraları veriyorum: Ulaştırma Bakanlığı Fax:0312-212 4930 Mail: okm@ubk.gov.tr Başbakanlık Fax: 0312425 39 18 Mail: receptayyip.erdogan@basbakanlik.gov.trArabeks, tenör ve süpriz!Sevgili okurlar, biliyorsunuz gazetelerde harf, kelime hataları sık sık oluyor. Ben kendi köşemde olanları mümkün olduğunca düzeltmeye çalışıyorum.Bazen telefonla yaptığımız son dakika ilâve veya düzeltmelerinde ortaya çıkan ve bizimle ilgisi olmayan hatalardır bunlar çoğu kez.Tenor kelimesinin tenor, sürpriz kelimesinin süpriz olarak yazılması veya söylenmesi beni ne kadar güldürür (veya kızdırır) ise arabesk kelimesinin arabeks olarak yazılması da aynı etkiyi yapar.Gelin görün ki dün köşemde bu hata yapılmış. Özürlerimle düzeltiyorum.

Devamını Oku

Sanat kapatılabilir mi?

25 Temmuz 2004

Bu gidişe biraz daha tepkisiz kalırsak kısa süre sonra sanat olarak elimizde arabeks şarkılar ve oryantal danslar dışında bir şey kalmayacak.Devlet Opera ve Balesi (DOB) sanatçıları, operayla balenin giderek anlamını yitirmesinden, "alaturkalaştırılmasından" yakınırken öte yanda Devlet Senfoni Orkestraları bir bir kapatılmaya çalışılıyor.İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin (İDOB) önde gelen isimlerinden biri;"Nihavent faslı operada izlenmez" diyor.Bir başkası;"İyice küçümsüyorlar operayı, siz hiç Covent Garden'da gayda çalındığını veya Scala sahnesine Peppino di Capri'nin çıkarıldığını gördünüz mü?" diyor."Halk müziği konseri gibi opera olur mu?" diye soruyor.Veya Kültür Bakanı Erkan Mumcu'nun eşinin hazırladığı yüzlerce milyar liralık dekordan (dekor+kostüm) söz ediyor ve soruyor: "En önemli eserlerin dekorlan, örneğin bir Carmen dekoru 20-25 milyara malolurken bu kadar yüksek bir rakama neden kimse itiraz etmedi? Sanat harcamalarına minimum fon ayrılırken neredeyse bütün özel tiyatrolara verilen yardımın toplamından fazla olan bu para nasıl verildi?"Her kültür bakanı döneminde "onların eşlerine" ayncalık tanınmasına itiraz edenler az değil. Bakan Mumcu'nun eşinin hazırladığı 400 milyarlık dekorun AKM sahnesine çok ağır geldiğini ve yıkılma tehlikesi olduğunu söyleyenler de.Teknik müdür bu uyanyı yapmış ama dinleyen olmamış.AKM sahnesi yıkılırsa, hele de bir oyun sırasında yıkılırsa sonuç ne olabilir, o hiç kimseyi; DOB Genel Müdürünü de, İDOB müdürünü de ilgilendirmiyor demek ki... Garip bir ülke burası.Çukurova Devlet Senfoni Orkestrası'nın Mersin Devlet Operasıyla birleştirilerek kapatılması girişimi Adanalı sanatseverlerin (aslan hemşehrilerim benim) tepkisi karşısında geri alındı.Antalya Devlet Senfoni Orkestrası'yla ilgili karar bildiğim kadarıyla Başbakanlık'ın onayını bekliyor. Bölge halkına çağdaş sanatı taşıyan bu orkestraya verilen ek kadro "vize verilmemesi nedeniyle" tamamlanamamış. Açılma kararı ve kadroları verilen ama "Maliye vize vermediği için" açılamayan Samsun, Gaziantep, Van ve Sivas Devlet Operaları ayrı bir hikâye.Tek bir oyunda 400 milyarlık dekor masrafına izin veren Maliye'nin sıra bu operalara gelince "para sorunu" mu çıktı acaba?Devletin kültür ve sanat kurumlarını bir de belediyelere transfer ettiler mi misyon tamamlanmış, Cumhuriyet'in çağdaş sanat kurumları da "siyasetin" eline geçmiş olacak; "Hikâyenin sonu" yani.Beyler, sayın yöneticiler, haydi her konuda bir ileri, üç geri gidiyoruz bari sanatı, kültürü rahat bırakın.Toplumun sabrını, saygı sınırını zorlamayın lütfen!"Yüce milletin takdiri"Ulaştırma Bakanı İstifa etmeyeceğini söylerken sözünü şöyle bitiriyor:"Olayı yüce milletin takdirine bırakıyorum".Bunu rahatça söylüyor çünkü yüce milletin takdirinde yanıltılabileceğini, kafasının karıştırılabileceğini, bu ülkede en korkunç olaylara bile basit açıklamalar bulunarak örfbas edildiğini biliyor.Normal şartlarda bu durumda yüce milletin tek bir "yüce takdiri" olabilir. Onu da milletin sözcüleri; medyası, sivil toplum kuruluşları açıkladılar, açıklıyorlar.Kendisi için bir anlamı varsa, onları hemen dinlemeli!..THY'ye dikkat!Bir çok yazar arkadaşımız bu kazadan sonra THY'deki paslı uçakları hatırlattı. Bir nokta daha var hatırlanması ve araştırılması gereken. TCDD Genel Müdürü Karaman'ın Bakan'ın hala oğlu olduğu ve demiryolu ulaşımı ile hiçbir ilgisinin olmadığı açıklandı biliyorsunuz.Acaba THY'nin baştan aşağı değiştirilen kadrosunda aynı şekilde "işi bilmeyen" kaç arkadaş, eş, dost, partili şu anda sorumlu mevkilerde?Çoğunun "Belediye"den gelme olduğu biliniyor da acaba bunların kaçının havayolu ile ilgisi ve deneyimi var?Şimdiden araştırılmalı ve açıklanmalı, bunun faturası daha da korkunç olur zira!

Devamını Oku

"Haddi" nedir gazetecinin?

24 Temmuz 2004

Görülüyor ki bu alışkanlığı yerleştirmek niyetindeler. Basına öfkeleri arttıkça, gerçekler doğal olarak medya vasıtasıyla duyuldukça bu öfke en yakınlarındaki muhabirlerden çıkarılacak.Haber yapan gazetecilerden...Son olarak Başbakan'ın bağırdığı Radikal muhabiri de görevini yapmış ve sorulabilecek en haklı ve yerinde soruyu sormuş;"Bakan ve ilgili bürokratlar istifa edecekler mi, yoksa olay makinistlerin sorumluluğuyla mı kalacak?"Her gazetecinin bu soruyu sormaya hakkı vardır ve en çok bu soruyu sorma hakkı vardır. Ama aldığı cevap şu;"Siz hangi gazetedensiniz, haddinizi bilin!"Bu soruya yine iki soruyla cevap verilebilir:1- Hangi gazeteden olduğunun ne önemi var? (Gerçekten ne önemi var, açıp patronuna şikâyet mi edilecek, yoksa gazete mimlenecek mi?)2- Gazetecinin haddi nedir, bu soruyu soramıyorsa neyi soracak?Ulaştırma Bakanı da, Başbakan da istifadan söz edildiğini duymaktan rahatsız oluyorlar. Neymiş: "Her kazada kalkıp pat diye bakan görevden mi alınacak"mış.Her kazada "hayır", bu "cinayet"te "evet".Hancı ve yolcu!Eğer bitmemiş, denenmemiş başlamaya hazır olmayan ve insan hayatıyla birebir ilgili bu kadar önemli bir sistemi, bilim adamlarının, makinistlerin uyarılarını dinlemeyerek başlatır ve 37 kişinin ölümüne sebep olursanız istifa şarttır.Dün de söylediğimiz gibi yalnız istifa değil, eğer adalet varsa hesabını yargıya vermek de şarttır. Tüm sorumlularla birlikte...Bir ülkede siyasetçi de kamu görevi yapar, gazeteci de... Kimse kendini bir başka meslek grubunun üstünde görmesin. Her zaman medyanın hancı, iktidarların yolcu olduğunu da unutmasın.Bugüne kadar hiçbir hükümet döneminde basın bu kadar aşağılanmadı... Liderler, siyasiler şikâyetçi olsalar bile durmaları gereken noktayı bildiler.Hele de böyle "Hem suçlu, hem güçlü" durumu hiçbir dönemde görülmedi.Yetkiler abartılınca, iktidarın her yaptığına, her söylediğine susulup alkışlanınca neler olabiliyormuş demek ki, değil mi?Hızlı tren faciasının uydurma raporlarla üstünün örtülmesine asla izin verilmemeli!

Devamını Oku

Cennet vatanı "cinnet vatan''a çevirenler!

23 Temmuz 2004

Bir deprem... 15 bin ölü, 24 bin yaralı... Kısa süre sonra bir başkası, 845 ölü, 5000 yaralı... "Takdir-i ilâhi!"Terör... Yüzlerce, binlerce ölü ve yaralı... "Takdir-i ilâhi!"Her gün yüzlerce trafik kazası, cinayet, intihar... "Takdir-i ilâhi!"Hastanelerde mikrop kaparak ölen yüzlerce, binlerce insan... "Takdir-i ilâhi!Ve bir tren kazasında 36 ölü, yüzlerce yaralı... "Takdir-i ilâhi!"Takdir-i ilâhi bile bıktı bizden, yeter be!Düşünelim, hatırlayalım, araştıralım bakalım bildiğimiz, gördüğümüz, en geri kalmış, beğenmeyip burun kıvırdığımız hangi ülke, hangi toplum şu yaşadıklarımızın, çektiklerimizin bir benzerini yaşıyor.Hiçbir konuda; hatta yakında büyük bir deprem bekleyen İstanbul'da bile en ufak bir önlem almayıp sonra da ölecek onbinlerce kişi için "Takdir-i ilâhi" demeyi bekleyen sorumsuzları o "ilâhi takdir e havale etmek lâzım. Haklarından biz gelemiyoruz, o gelsin bari...Küçücük bebekler, çocuklar; anaları, babaları gitmiş.Analar, babalar; yavrularını, canlarını, ciğerlerini yitirmiş.Kopuk kollar, bacaklar yine etrafa saçılmış. Ve ekranları, gazeteleri başında ağlayan, kavrulan, içi yanan bir toplum.Bu ülkede artık basın da görevini zamanında yapmadığı, gerçekleri tüm açıklığıyla ortaya koyacağına iktidar şakşakçılığını tercih ettiği için hiçbir konu halledilemiyor.Ve iktidar, yazan, gerçekleri haykıran medya mensuplarına da "hayret ediyor"."Neden yazıyorlar, neden onlarla uğraşıyorlar?"Bu kutsal görevin anlamını idrak etmiş olanlar her dönemde, her hükümet için yazdılar oysa... Yazmaları ne yazık ki halkı uyarmaktan, uyandırmaktan başka işe yaramadı. Her şey "eski tas, eski hamam devam.Bakan istifa etmeli!İnsanlar treni "en güvenli yolculuk şekli" olduğu için tercih ederler. Fransa'yla İngiltere arasında, Manş'ı da denizin altından geçen tren dahil hızlı trenlerin çoğu da güvenlidir.Neden? Çünkü alt yapısı hazırlanmadan, her detay hesaplanmadan böyle tehlikeli bir sistemi kimse açamaz, açarsa bunun hesabını sonsuza kadar sorarlar, onun için.Bizde, Çernobil faciasından sonra radyasyonlu çayları içerek "Bakın bana bir şey olmadı" diyen bakanların yaşadığı cinnet vatanımızda ise bilim adamlarına kulak asılmaz. Onlar "yapmayın, etmeyin" dedikçe inadına yapılır. Ve hatta o tehlikeli trene binilerek kahvaltı fotoğrafları çektirilir:Sarsıntısız kahvaltı"!! Al sana sarsıntısız kahvaltı. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım derhal istifa etmelidir. Bu olay bir batı ülkesinde olsaydı (aslında "herhangi bir başka ülke"de desek daha doğru) şu ana kadar çoktan etmişti.Bakanlıktan istifa ile kalmamış, siyasetten bile ayrılmıştı."Aydın Hoca'nın keyfi için tren durduramam" diyen TCDD Genel Müdürü'nün de o anda işine son verilmişti.İstifa yetmemiş, yargıda bunun hesabını vermeye başlamıştı. Bizde de vermeliler.Toplum artık bu olayın peşini bırakmamalı. Susmamalı...Sustukça sıra susanlara geliyor.Güzelim ülkeyi "dar ettiler" zavallı vatandaşlarına!Yakınlarını kaybedenlere Allah'tan sabır diliyorum. Onlara ve hepimize!Kara tren gelmez ola!O kadar içli, o kadar güzel okur mektupları geliyor ki, gözyaşlarını, içe akıtılan damlaları görebiliyorsunuz sanki...İşte Süveyda Bayraktar'ın sözleri:"Hiçbir zaman güvenmedik kendi ülkemize, vatandaşlarımıza. Bilime inanmayan ve saygı duymayan, bas bas bağırarak uyarılarda bulunan bilim adamlarının söylediklerini kulak ardı eden kişileri başa getirdik(...) Ama biz ne yazık ki Türkiye'den bahsediyoruz. Hani şu dokunulmazlıkların olduğu, insan hayatının kıymetinin olmadığı, cinayet işleyenlerin serbest bırakıldığı ama yanlışlıkla tarlaya patates eken ninenin hapse girdiği ülke(...) Sanırım bizi anlatacak tek bir cümle var: 'Üzülüyorum ama akıllanmıyorum!'.. Saygılarımla"Ve Rotterdam'dan yazan Yavuz Nufel:"Trenli kaç türkü bilirsiniz?Tren gelir hoş gelir, odaları boş gelir'Odaları boş değil, ölülerle, yaralılarla dolu. Ölenlerin son çığlıkları, yaralıların feryatları var odalarında trenin(...)Trenden gelen haberler, türküde adı geçen KARA TREN'in renginden de kara...Vinçler vardı raydan çıkan treni kaldırmak için... Bu vinçlerin gücü mezardan 'ölenleri kaldırmaya' yeter mi?Hızlı Tren'den söz edebiliyorsak, o halde annesini babasını hızlı trende kaybeden o küçük çocuğa hemen, en HIZLI şekilde anasını babasını geri verin."Haydi yapabiliyor musunuz?Aynı sözleri yıllar boyu her felâkette, her ihmalde, hatada yazdık durduk:"Bu faica, devletin vatandaşlarının yaşamına verdiği önemi (!) bir kez daha göstermiştir."Biri de bu soruyu cevaplasın lütfen;"Daha kaç kez yazmaya mahkûmuz?"

Devamını Oku

Bizi AB'ye almasınlar (2)

22 Temmuz 2004

Vatandaş olarak, bir yazar olarak şu andaki kişisel görüşüm bu; bizi AB'ye almasınlar. Göstermelik olarak reform paketleri çıkarıp, "İşte Avrupa'ya uyduk, biz de demokratikleştik" derken bir yandan da kadın cinayetlerine davetiye hazırlayan bir ülkenin ne Avrupa Birliği'ne, ne de başka bir çağdaş kuruluşa girmeye hakkı yoktur.Sevgili okurlarım, aylardır yıllardır size töre ve namus cinayetlerini, tecavüz olaylarını, çocuk yuvalarındaki taciz ve tecavüzleri, ilgili kanunların bir türlü düzeltilip çıkarılamadığını anlattık durduk.Nice mücadeleden, yüzlerce kişinin gece gündüz izleyerek gösterdiği çabalardan, sizin, bizim tepkilerimizden sonra bu kanunların bir kısmı değişti (Tasarı'da)... TCK Tasarısı'nda değişiklik bekleyen en önemli maddelerden biri, namus cinayetleri ise yine ceza indirimine müsait şekilde bırakıldı.Oysa dün de yazdığım gibi hukukçular töre ile namus cinayetlerinin ayrılamayacağını, ikisinin "aynı madde" kapsamına alınması gerektiğini söylüyorlardı. Anladığımız kadarıyla Komisyon'da hukuk da siyasetin etkisinden kurtulamadı.Alt Komisyon çalışmaları sırasında bir parti milletvekillerinin diğerlerine "Biz sizin istediğiniz maddelerde uzlaştık. Siz de bu konuda fazla israrcı olmayın" şeklinde tekliflerde bulundukları dışarıya sızıyordu.Yani bir toplumun can damarı olan kanunları siyasi pazarlık konusu yapılmış, kanun "Türk erkeği karısını yolda biriyle konuşurken görürse tokat atmaz, başka şey yapar" diyen Profesörün takdiri doğrultusunda çıkmıştı. Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in açıklamasına göre Meclis Eylül ayında TCK için "olağanüstü toplantı" yapacak. Zira Kanun bu dönem çıkmaz, ekime kalırsa AB İlerleme Raporu' na giremeyecek.Bu "İlerleme Raporu" sözü beni güldürüyor. Tasarı bu şekliyle kanunlaşırsa "Türk erkeği" karısını yolda biriyle konuşurken görürse "başka şey" yapmaya, öldürmeye devam edecek."Namusuma lâf söyledi", "kanma sarkıntılık etti", "kocamı bir kadınla gördüm" veya her ne hâl ise; yalanı uyduran, bahaneyi bulan, tahrik indirimi, infaz yasası, iyi hâl filân derken cezasız kurtulacak.Artık töre cinayeti işleyenler "töre" lâfını zinhar ağızlarına almayacak, onun yerine "namusum" diyecekler.Bizim maço siyasetçilerimiz de kanunları bu şekilde yaparak akıllarınca "namusa pek bir önem vermiş" olacak, belki de böylece oy kazanacaklar.Ama müstehak bize... En aydın (olması gereken) gazetecilerinin töre cinayetlerini "sevimli", karşı çıkanları "sevimsiz" göstermeye çalıştığı, ülke sorunlarına duyarsız böyle bir medyası, "ağzı var dili yok" vatandaşları olan bir ülkeye bu kanunlar çok bile.Umarım bu TCK ve Medeni Kanun adil şekilde imza atılmış olan, uluslararası anlaşmalara uygun olarak değiştirilmeden bizi AB'ye asla almazlar!Bir başarı öyküsü!Network'ün 2004 bahar-yaz kataloğuna bakıyorum. Dikkatle inceliyorum çünkü bir zamanlar fazla ilgimi çekmeyen bu firmanın ürünleri şimdi neredeyse ilk tercihim oldu.Öylesine büyük bir değişiklik var ve bu değişiklikte de Eyşan Özhim'in büyük rolü...Network'ün hem marka yöneticisi hem de mankeni olan Eyşan'la Network öyle özdeşleşti ki kıyafetleri giyen neredeyse kendini "onun kadar güzel" hissediyor. Ve ne hikmetse çoğu oluyor da.Etiler'deki HSBC Bank'ta Müdür Burcu Acar başta olmak üzere çalışanların hepsi çok genç ve güzel kadınlar. Özellikle seçilmiş, bir yarışmadan geçmiş gibiler adeta... Uzun saçlar, hoş yüz hatları, düzgün vücutlar... Ve ayrıca hepsi çok zarif giyiniyorlar. Geçen gün dayanamayıp kıyafetlerini nereden aldıklarını sordum; bir ikisi hemen "Network" dediler. Burcu Hanım ise sadece oradan giyiniyormuş. Son zamanlarda birçok başka genç kız ve kadının da Network'e ilgi gösterdiğini farkediyorum.Modern ve klâsik çizgilerde çok fazla model çıkarıyor olmaları "yaş yelpazesini de genişletiyor. Bu başarıda Eyşan Özhim kadar tasanmları yapan başarılı modacımız Arzu Kaprol'un da rolü var muhakkak.Kumaşlar, dikiş, modeller, hepsi yabancı markalarla rekabet edecek ve hatta onları kolayca geçecek düzeyde.Tüm ekibe benden koca bir 'Bravo' doğrusu!

Devamını Oku

Bu kafayla AB'ye girsek ne olur?

21 Temmuz 2004

Bir meslektaşım 14 Temmuz tarihli yazısında töre cinayetleri ve bu konu hakkında yazan, çalışan kadınlarla dalga geçiyordu. Töre cinayetlerine neredeyse hak veriyor "Medya dudularından üçü beşi bağırıyor diye bu gerçek pattadanak değişmez" diyordu. 21. yüzyılda bile böyle düşünen ve yazan gazetecilerimiz varsa başımıza gelenlere de şaşmamak lâzım.Bu yazara göre cinayetler konusunda STK'ların 15-20 yıldır yaptığı çalışmalar komik, yazılan köşe yazıları ise anlamsızdı. Hatta bunları yazan köşe yazarları da anlamsızdı. Bu yazarlar konu sıkıntısı çektikleri için "gazetelerin hafta sonu eklerindeki konulara" takılıyorlardı. (Gazetelerin hafta sonu ekleri ne zaman töre cinayeti yazmışsa??)Araştırmak, bilgi toplamak zor ama bu iş kolaydı.Bu meslektaşımız mizah yazıları yazıyor genellikle. Ama 'tarih'de yazıyor, onun için her yazısına "nasılsa mizah" denip geçilemez.Bir günlük espri!Çok sayıda kadın ve erkek hukukçu, sivil toplum örgütü telefonlarla bu yazı nedeniyle duydukları üzüntüyü belirttiler. Çok da haklılar. Yazılan okunan, deneyimli bir yazarın, hem de en önemli zamanda; ilgili yasanın Komisyon'dan çıkıp Meclis'e gittiği bir dönemde bu kadar ciddi, hayati bir konuyla dalga geçmesi, geçebilmesi acı... İşte maalesef Türkiye'nin bir gerçeği de bu. En aydın sayılan insanınız bile bunu yapabiliyor, sırf "bir günlük espri" olsun diye yıllar süren emekleri hiçe sayabiliyor."Töreye var mı çare" diyerek cahil veya suça meyilli insanlara yanlış telkinlerde bulunabiliyor. Medeni, çağdaş, adil yasaları, temel insan haklarını isteyen vatandaşları "kadın hakkı savunucusu" yapıp çıkarabiliyor.Aynı yazar "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e ciddi anlamda hak talep eden bir tane kadın hareketi olmamıştır, hayır kurumlarına üşüşen isimlerden başka" demiş... Ama yine söylediğine göre "kadın hakkı savunucuları bunu bile bilmez"miş.Töre-namus cinayetlerini önlemeye çalışanlardan biri olarak ona iki noktayı hatırlatmak isterim:1- 21. yüzyılda bile kadın yazarlara "dudu" diyebilen, cinayeti küçümseyip töreyi kabullenen erkekler olabiliyorsa, o dönemin erkeklerini, kadınlar üzerindeki baskıyı bir düşünmesini...Tarih öğreniyoruz!2- Kadın hareketinin Türkiye'de 19. yüzyılda başladığını, II. Meşrutiyetin ilân edildiği günlerde ittihat ve Terakki'nin Kadın Şubesi'nde 40 kadın üye olduğunu, yine Osmanlı Türk Hanımları Koruma Derneği (bir Sivil Toplum Kuruluşu), Donanma Cemiyeti İstanbul Kadınlar Şubesi'nin (yine STK) ve daha sonra Kadınlar Halk Fırkası'nın çok sayıda üyesi olduğunu, yazısında söz ettiği "Aliye Fatma" ile, Nezihe Muhiddin gibi kadınların "kadın hakları mücadeleri öncülüğü"nü Osmanlı döneminden başlayarak yaptığını... Bunları hatırlasa iyi olur.Tarih yazanlar esprilerde bile daha dikkatli olmalıdırlar bence. "Aliye Fatma"nın isminin doğru şekli örneğin "Fatma Aliye" olmalıdır!Şimdi sevgili okurlarım, lâf salatasını bir tarafa bırakacak olursak, dün "Ne demişler" köşesindeki söz gibi, önemli tek şey vardır: gerçekler.Şu anda en önemli gerçeklerden biri, her yıl yüzlerce kadın vatandaşı "namus cinayeti" bahanesiyle katliam şeklinde öldürülen bir ülkede TCK Komisyonu namus cinayetlerini "Nitelikli Adam Öldürme" maddesine almamıştır.Hiçbir şekilde birbirinden ayrılması mümkün olmayan töre ve namus cinayetlerini ayırmış, namus cinayetlerine daha hafif ceza verilmesinin yolunu açmıştır. Oysa, bazı yazar arkadaşlarımızın yazdığının tam aksine "ceza" nın bal gibi "suçu önleyici" unsur olduğu bilinmektedir, medeni ülkelerin ceza kanunları bunu doğruladığı gibi, aynı sonuç bizde kan davası cinayetlerinin ağır cezalardan sonra iyice azalmasıyla bir kez daha açıkça görülmüştür.Buna rağmen, yazımıza konu olan meslektaşımızın anlayışının yaygın olduğu, erkek çoğunluklu komisyonların elinde Ceza Kanunu'muz bir kez daha utanç verici bir yanlışla Meclis'e girmektedir.(Devam edecek)

Devamını Oku

Yoğun bakım... En "ilgisiz" bölüm!

20 Temmuz 2004

Dün son yolculuğuna uğurladığımız eski Büyükelçi, değerli devlet ve düşünce adamı Kâmuran Gürün'ü Marmara Üniversitesi Hastanesi'nde nasıl kaybettiğimizi, sapasağlam çıktığı ameliyattan ölümüne giden ihmalleri anlatmaya başlamıştım. Devam ediyorum.Kâmuran Gürün; stafilokok bakterisi kaptığı yoğun bakımda bir ara kendine gelir gibi olunca kâğıt kalem istedi. Eşi hemen bulup getirdi..Kâmuran Bey kâğıda şunları yazdı:"Beni bu hastaneden götürün, bu hemşirelerden kurtarın, üstüme pencere açıyorlar, üşüyorum."M. Üniversitesi Hastanesi'ne gittiğim gün Gencay Gürün'le birlikte Başhekim Neşe Kavak'ı da ziyaret ettik. Neşe Hanım, konuşmalarından anladığım kadarıyla "hasta"dan ümidini kesmişti, bunu açıkça söylemiyor ama bizi sonuca alıştırmaya çalışıyordu. Uzun konuşması içinde geçen bir cümle, tek cümle benim için en önemli, en akılda kalıcı olanıydı. Neşe Kavak "Yoğun bakıma gerekli ilgiyi gösteremediklerini" hatta "yoğun bakım ünitesinin en ihmal edilmiş bölüm" olarak kaldığını, gereken 500 milyar TL verilmediği için alet bile alamadıklarını söylediğinde elimde olmayarak atıldım:'Nasıl olur, adı üstünde yoğun bakım... Bir hastanenin en önemli bölümü. Burada mazeret olabilir mi?'Uzun açıklamalar yaptı Neşe Kavak. Ama benim bunlan anlamam, herhangi bir açıklamayı "kabul edilir" bulmam imkânsızdı.Kapıda 50 hastanın yoğun bakıma girmek için sırada beklediğini de söylüyordu. O bunları anlatırken Kâmuran Gürün'ü hastalığı süresince yalnız bırakmayan akrabalarının anlattıkları geçiyordu aklımdan..."Yoğun bakımda çoğu zaman galoş bile giyilmiyor... isteyen rahatça girip çıkıyor...""Personel, hademe bile yok. Sedye taşıma, kan arama, tahlile, patolojiye gitme gibi işler için hasta yakınlarını çağırıyorlar..." "Biz oradayken birkaç hasta daha bakteri kaptı." Bu yakınlardan biri Hastaneyi bir zamanlar Afrika'da kaldığı kırık dökük hastaneye de benzetmişti.Uzun lâfın kısası... Burada önemli olan çok değerli, Türkiye'ye unutulmaz hizmetler vermiş ve verebilecek bir insanımızı daha hastane hatası sonucu kaybetmemiz.Ölüm-kalım arasında!Bırakın her şeyi bir yana ölümle kalım arasındaki o en zor anda bile yapılanlardan şikâyetçi olduğunu yazarak anlatmak istedi o. Akciğer ameliyatından çıkmış bir hastanın yanında pencere açılır, direkt olarak üstüne klima çevrilir mi?Daha önce Çapa'dan gelen hasta şikâyetlerini de yazmıştım. Orada doktorlardan, bölüm başkanlarından da şikâyet vardı.Üniversite Hastanelerinin SSK Hastaneleri'nden farkı kalmamış gibi görünüyor. Bir sürü hatadan, ihmalden sonra bir de dönüp sıkılmadan suçu hastaya yüklüyorlar.Acaba Marmara Üniversitesi Hastanesi ve diğerleri bize kendilerindeki "başarılı operasyon sonrası bakteri kaparak ölen hasta" istatistikleriyle Avrupa'daki hastane sonuçlarını karşılaştırmalı olarak verebilirler mi?Evine gidecek durumda kaç hasta bu nedenle yaşamını yitiriyor?Kâmuran Gürün engin bilgi ve deneyimiyle Türk Dışişleri'ne çok yaran dokunabilecek diplomatlarımızdan biriydi.Avrupa Birliği, Kıbrıs Konusu, Irak Savaşı ve Kürt meselesi gibi konulardaki görüşleri son derece değerliydi. Ama bizde herkes, her konuda "en iyi"yi kendisi bildiği için danışmaya gerek duymaz.Dış siyaset de "iç"te olduğu gibi sınamayanılma ile öğreniliyor nasılsa... Ülkeye pahalıya patlıyor ama ziyanı yok(!)..Hiç değilse "Ermeni Dosyası" gibi bizim için çok önemli bir kitabın Avrupa ve Amerika'ya gönderilmesi sağlanmak.Her ülkenin 'Dışişleri'nde ve üniversite kütüphanelerinde bu kitap mutlaka bulunmalı. O değerli çalışma, benzeri bulunmayan bilgi ve belgeler boşa gitmemeli.Soranm size; bu kadarcık bir zahmet çok mu zor?Üniversite sınavlarını kazanamayanlara fırsat!Bir süre önce sonbaharda açılacak olan Anadolu Bil Meslek Yüksek Okulu'ndan söz eden bir yazı yazmıştım. Üniversite sınavını kazanamayan öğrenciler için yepyeni bir fırsat olabilecek bu okul ayrıca ekonomik imkânları kısıtlı öğrenciler için de çok uygun şartlar taşıyordu.O günden bu yana pek çok öğrenci okulun adresini, mail adresini ve telefonunu sordu.Ben de onlar için okuldan biraz daha fazla bilgi istedim.Bilgisayarlı ve internet destekli yabancı dil öğretim programlan ve "bilgisayar eğitimi programı" gibi sertifika programları olan okulda Almanca, Fransızca, İngilizce, İtalyanca, İspanyolca, Japonca, Rusça, Arapça, Çince, Yunanca dilleri de "ana dili" bunlar olan öğretmenler tarafından öğretilecekmiş.İlköğretim öğrencileri için de ayrı programlar mevcut.Adres: Adnan Kahveci Bulvarı, No: 78 Bahçelievler/İstanbul Tel: 0212 442 61 60

Devamını Oku

Arkadaşım Kâmuran Gürün!

19 Temmuz 2004

Önce geçici duygu kaybına uğruyorum böyle haberleri aldığımda... Donup kalıyorum. Tepkilerim saatler sonra yerine geliyor.Sevgili babamı bir doktor hatası sonucu kaybettiğimde de böyle oldu, sevgili Kâmuran Gürün'ü bir "hastane hatası" sonucu kaybettiğimizde de...Söylenenleri duymuyor, olayları sanki rüyadaymış gibi yaşıyor ve görüyorum. Kafamda hep aynı ses, aynı düşünce yankılanıyor:'O daha yaşayabilirdi. Böyle bitmesi gerekmezdi. Neden, neden...'Kâmuran Gürün arkadaşımdı. Evet benden, bizden çok büyüktü yaş olarak ama dosttu... Güleryüzlü, kibar, engin bir bilgiye, görgüye, kültüre sahip; yeri doldurulamayacak bir dost.Bir devlet adamı olarak ne kadar değerli bir insan olduğunu; çeşitli yerlerdeki "büyükelçi"lik görevlerini, OECD Daimi Delegeliği'ni, CENTO Genel Sekreterliği'ni, TRT Yüksek Kurulu İlk Başkanlığı'nı, Üniversitelerde öğretim görevlisi olarak yaptığı çalışmaları dün gazetelerde okudunuz. Türkler ve Türk Devletleri Tarihi, Dış ilişkiler ve Türk Politikası, Savaşan Dünya ve Türkiye, Türk-Sovyet ilişkileri ve daha birçok tarihi kitap ve romanın yanında Ermeni Soykırım İddiaları'nı en doğru bakış açısıyla, Türkiye tarafından belgelerle anlatımıyla yazdığı Ermeni Dosyası yalnızca bu konudaki ilk kitap değildi, en önemli kitaptı. Bu nedenle Ermeniler Avrupa'nın hangi kitapçısında İngilizce olarak satışa çıkmışsa oradan bu kitapların tümünü toplatıyor, satışına engel oluyorlardı.Onunla soykırım iddiaları konusunda birkaç kez röportaj yaptığım gibi, kitaplarına da kaynak olarak sık sık başvurmuşumdur. Bu son derece değerli insanı ne yazık ki hastalığından değil yine ihmâlden kaybettik.Nasıl kaybettik!Kâmuran Gürün'ün ölüm nedeni dün VATAN gazetesinde bir doktorun ağzından anlatılmıştı. Tarafsızlığı korumak açısından doktorların görüşünün alınması doğaldır ama ne yazık ki açıklama gerçeği yansıtmıyordu.Marmara Üniversitesi Hastanesi'nde geçirdiği operasyondan sonra eşi Gencay Gürün'le birkaç kez görüştüm. Telefonla ve yüzyüze. O yoğun bakımda yatarken Hastaneye de gittim. Bu dönemin şahidiyim kısacası.Kâmuran Gürün Operatör Dr. Mustafa Yüksel'in yaptığı başarılı operasyon sonrası sağlıklı olarak odasına çıktı. O kadar iyi durumdaydı ki yatmaya bile gerek görmedi. Bir koltukta oturarak yemeğini yedi, okuyacak kitap istedi.Doktoru "birkaç güne kadar hastaneden çıkıp normal yaşantısına dönebileceğini, hastalığı tamamen atlattığını, kemoterapi veya radyoterapiye gerek kalmadığını" söyledi o gün. Eşiyle birlikte "çıkar çıkmaz tatile gitmeyi" bile plânladılar.Hastaneden yapılan açıklamada söylendiği gibi "Son güne kadar sigara içmiş" değildi. Ameliyat kararından sonra derhal sigarayı bırakmıştı.Yayılmış bir kanser yoktu, kaptığı enfeksiyon da "bağışıklık sistemi çöktüğü için" bünyesini ele geçirmemişti. Yaşı ise hiç sorun değildi, doktoru operasyondan sonra 40 yaşında bir insan kadar güçlü ve sağlıklı olduğunu söylemişti. Ama Kâmuran Gürün yine de eşiyle plânladığı tatile ne yazık ki çıkamadı.Odasında sağlıklı bir şekilde oturup yemeğini yediği sırada operasyon sonrası kaptığı stafilokok bakterisi vücudunda tahribata çoktan başlamıştı bile.Kısa süre sonra onu yeniden yoğun bakıma aldılar.Gencay Gürün yanına gittiğinde çıplak yatan hastanın tam karşısında, üstüne doğru soğuk (ve muhtemelen bakteri, virüs barındıran) hava üfleyen klimayı görerek hemşireleri uyardı. Buna rağmen...Aynı gün tekrar geldiğinde durum değişmemişti.Bir özel hemşire tutmak istediğini söyledi, kabul etmediler. (Devam edecek)(Not: Dün 'Ne Demişler' köşesindeki ("sadece" kelimesi) atlanmıştı, doğrusu şöyle olacaktı:'Bir yalanla bir kedi arasındaki en çarpıcı fark, kedinin sadece 9 canlı oluşudur.)

Devamını Oku