Marmara Üniversitesi Hastanesi'nde tedavi görmekte iken vefat eden Sayın Kamuran GÜRÜN ülkemize birçok alanda hizmet etmiş, saygın bir şahsiyet olup vefatından dolayı derin üzüntü duymaktayız. Sayın Ruhat MENGl'nin köşesinde yer alan Sayın Kamuran Gürün'ün hastanede kaptığı stafilokok bakterisi nedeniyle vefat ettiği gibi asılsız iddialar üzüntümüzü bir kez daha artırmıştır.Gerçek şu ki; Sayın Kamuran Gürün 80 yaşında olup, 24. 06. 2004 tarihinde akdğer kanseri ön tanısı ve bu konuda operasyon amacıyla hastanemize gelmişti. Öz geçmişinde tüberküloz geçirmiş, şeker hastası, amfizem ve astım hastalıkları mevcuttu. Kendisinin daha uzun ve sağlıklı olarak yaşatılması için 29. 06. 2004 tarihinde Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ekibi tarafından ameliyata sokulmuş, ameliyatta sol akciğerinin bir lobu alınmış, ameliyat sonrası akciğer zan içerisine kanama olması nedeniyle kendisine 5 ünite kan transfüzyonu yapılan hasta sonrasında gelişen solunum sıkıntısı nedeniyle destekleyici tedavi amacıyla 01. 07. 2004 tarihinde Yoğun Bakım ünitesine kaldırılmıştır. Sayın Gürün'ün vefat edinceye kadarki takibi Cerrahi Yoğun Bakım, Dahili Yoğun Bakım ve Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyeleri tarafından yapılmış, kendisine ve ailesine hastanemizde özel servis odası ayrılmış, başta hastanemiz idaresi, hemşire ve doktorlar olmak üzere tüm çalışanlar yakından ilgilenmiştir.Hastanın hastanemiz ilgili Anabilim Dalı Başkanlığı raporlarından da anlaşıldığı üzere kesinlikle operasyon sonrası klimadan veya galoş giyilmemesinden dolayı stafilokok bakteri veya başka bir bakteri ile enfekte olması söz konusu değildir ve bunlan iddia edebilmek gerçekle bağdaşmamaktadır. Hastanemizde Hastane Enfeksiyonları 1991yılından beri izlenmekte olup, bu oran yüzde 6 üe dünya istatistiklerinin altında bir orandır. Yoğun bakım ünetilerinde uzun süre izlenen ve altta yatan ciddi hastalığı olan yaşlı hastalarda hastane enfeksiyonları gelişmesi beklenen bir durumdur. Özellikle mekanik vantilatör ile solunum desteği uygulanan yoğun bakım hastalan büyük risk altındadır. Bu hastalarda vantilatöre bağlı pnömoni gelişme oranı ilk hafta her gün yüzde 3 artarken, ikinci haftada gün başına yüzde 2 olarak görülmektedir. Hastamızda dokümante edilen tek hastane enfeksiyonu katetere bağlı kan dolaşımı enfeksiyonu olup uygun şekilde tedavi verilmiş ve kontrol altına alınmıştır. Kontrol kan kültürlerinde bu bakterinin kandan temizlendiği gösterilmiştir. Hastanın kaybının nedeni stafilokok enfeksiyonu değildir.Gazete yazısında ifade edildiği gibi hastaların klimalardan enfeksiyon kapması söz konusu değildir. Ayrıca, yoğun bakım girişlerinde galoş giyilmesinin bilimsel olarak hastane enfeksiyonlarına etkisi olduğu gösterilmemiştir. Bu uygulama bazı hastanelerde genel temizliğe katkı amacı ile yapılmaktadır. Hastamızda geçirdiği ameliyat sonrası gelişen komplikasyonlar nedeni ile uzun süre mekanik vantilatör altında yoğun bakım desteği gerekmiştir. Gazete yazısında ifade edildiği gibi hastanın nihai ölüm nedeni hastane hatası değildir. Hastane olarak Sayın Gürürie yapılabilecek bütün tıbbi girişimler eksiksiz ve en modern tıbbi bilgilerin ışığında yapılmıştır.Marmara Üniversitesi Hastanesi ülkemizin sayılı üniversite hastanelerinden biri olup, gerek uygulama alanında teşhis ve tedavi konusunda, gerekse eğitim alanında tip doktoru yetiştiren, yurt içinde ve yurt dışında en fazla bilimsel yayın yapan saygın ve prestijli kurum hastanelerinden biridir. Gazete sütununda belirtilen iddialar asılsız ve mesnetsizdir.Kamuoyunu ve okuyucuyu bilgilendirecek bu açıklamanın gazetenizde veya ilgili köşenizde yayınlanmasını rica ederim.
Oldum olası böyledir, "yaz mevsimi" dendi mi akla Bodrum gelir. Zengini, orta sınıfı, ortanın alti, üstü herkes akın akın koylarını, köylerini şenlendirmeye koşar.Ama kısa süre sonra koşmayacak artık. Hatta gözden düşme dönemi başladı bile Bodrum'un, bir çok yazlıkçı daha güzel, daha temiz, daha sakin köşeler arıyor artık kendine.Örneğin Göcek, Gökova, Alanya, Bozcaada, Çeşme, Assos ve çevresi tercih edilmeye başlanıyor. Zenginler tekneler dolusu Yunan adaları teftişine çıkıyorlar... Bir zamanlar Türkbükü koyunun girişini kapatan tekneler o teknelerden inen ve şişme botlarıyla sahile gelerek koy iskelelerinde magazin muhabirlerine poz dağıtan sosyetikler artık görüntü ve hijyen açısından kirlenen bu müstesna beldeden uzak köşelere kaçıyorlar.Sanki bu kirliliğin sorumluları arasında kendileri de yokmuş gibi arkalarına bakmadan kaçıyorlar.Sahiller pet şişe dolu!Evet, bu ülkede belediyeler çıkar uğruna yalnızca şehirlerin değil en güzel sahillerimizin de yağmalanmasına göz yumdular. Daha doğrusu sebep oldular.Kaçak veya -maalesef- izinle yapılan taş yığınları, dev oteller, yemyeşil koylara Çin Şeddi gibi gerilen yüzlerce evlik siteler (ki bunların çoğunda sadece yılda 10-15 gün oturulur) ve hatta okul binaları dünya güzeli kıyılarımızı mahvetti.Ne Kuşadası kaldı, ne Bodrum.Türkiye'de sorun sadece "çirkin bina yapmak" filân değil, asıl sorun yeşili yok ederek, doğayı katlederek bina yapmak. Ama hepsi bu mu? Tek sorun göz kirliliği yaratmak, doğaya bu şekilde saygısızlık etmek mi? Tek suçlu sorumsuz, acımasız, çıkarcı, kontrolsüz belediyeler mi?Hayır, biz vatandaşlar, denizlere girmek için sahillere akın edenler, tekneleriyle en güzel koyların sahibi olanlar da en az onlar kadar saygısızız.Utanç vericiKoy koy gezen, Bodrum'da en gözde koyların girişine boy boy dizilen teknelerin çoğu bütün pisliklerini bunca uyandan, bunca yıldan sonra hâlâ denize boşaltıyorlar. Çöp kutularını da boşalttıklarından şüphe ediyorum ben. Sahiller teknelerden atılan ve gelenlerin oturdukça içtikleri plastik su ve cola şişeleriyle dolu. Yalnız şişe de değil aklınıza ne gelirse her şey var. Utanç verici bir manzara... Yapanlan bilmem ama koylardaki denizin pisliğini ve sahillerin halini gördükçe ben onların adına utanıyorum. İnsan kendi denizine, belki ertesi gün tekrar geleceği yere, çocuklarının da hakkı olan ülkesine bunu yapar mı? Yazıklar olsun. Bodrumu da bitirince Çeşme'ye gelecek sıra zahir!Kadınları susturanlar AB'yi susturabilcek mi?AB Komisyonu'nun Ekim ayında yayınlayacağı ilerleme raporu Aralık ayında müzakerelerin başlaması için verilecek kararı büyük ölçüde etkileyecekmiş.'Biz söylemiştik' desek bozulanlar olacak ama ne yapalım ki söylemiştik ve çoğunuz da bunu hatırlayacak.Demiştik ki 'Komisyon a yutturamazsınız, onlar bu çıkardığınız kandırmaca/kaydırmaca kanunları yutmazlar ve düzeltmenizi şart koşarlar.' Nitekim aynen öyle oldu. Düzeltilmesi istenen konular arasında kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, TCK'da bunun gözetilmesi, töre cinayetleri için caydırıcı maddeler konması ve kadının konumunun güçlendirilmesine yönelik tedbirler var.En sonuncunun Anayasa'da "devlet sorumluluğu" olarak belirlenmesi Meclis'te reddedilmişti biliyorsunuz.TCK değişikliklerinde ise töre cinayetlerine ağır cezalar getirilirken namus cinayetleri (sanki farklı bir şeymiş gibi) aynı madde kapsamına alınmamıştı.Medeni Kanun'un Mal Rejimi Yürürlük Maddesi ise bir önceki hükümet tarafından 'kadın nüfusun yansının yararlanmayacağı şekilde' yarım bırakılmıştı.AB Komisyonu yapılan aldatmacaları dikkatle incelemeli. Bu ülkede terörist hakları bile korunurken kadınların en demokratik haklarının elinden alınmasına izin verilmemeli.Eşitliğin yasalarla sağlanmasını istiyoruz.
Bir süre önce bu sayfada yazımın yanında önemli bir haber vardı; Harem-selâmlık plaj" başlığıyla verilen haberde Van Gölü kıyısındaki tesislerde ve plajlarda kadınların göle girdikleri yerlerin naylonla çevrildiği ve eşlerinin bile içeri giremediği anlatılıyordu.Bir gün önce de Altınoluk'ta ev ve otellerin Erbakan'a yakın kimseler tarafından satın alındığı, bir otelin isminin değiştirilerek harem-selâmlık plaj kurulduğu haberleri çıkmıştı gazetelerde.Erbakan'ın yazlarını Altınoluk'taki evinde geçirmeye başlamasıyla bölgenin kendisine yakın çevrelerce "makbul alan" ilân edildiği, "İslâmi yaşam tarzı"nın yöreye yayıldığı, Erbakan'ın kendi evinin plajının dışardan görülmeyecek şekilde kapatıldığı biliniyordu. Ama işin başka plajlarda da aynı uygulamaya ve otellere kadar varacağı pek akla gelmemişti. Bu yaz onu da görmüş olduk.Mesele harem-selâmlık plajda, motelde kalsa yine iyi. Ama genç okurlarımızın gönderdiği çok sayıda mektup Türkiye'nin bir çok ilinde dersanelerin de aynı duruma geldiğini anlatıyor.Kız öğrencilerle erkeklerin sınıfları ayrı. Kızlara kadın, erkeklere erkek öğretmenler ders veriyor. Kız öğrenci bir erkek öğretmenle konuşamıyor (veya tersi). Asansörler bile ayrılmış durumda. Ve bu durum doğu illerinde filân değil, örneğin Balıkesir gibi bir Ege kentinde de olabiliyor.Türkiye'yi yönetmekte olanlar "değiştiklerini" iddia ederken toplum yaşamının görüntüsü de büyük bir hızla değişiyor. Ama iddia edilenin tam aksi yönde!Baskı başlıyor!"Mesele plajda kalsa iyi" dememin nedeni, erkeklere görünmeden denize girmek isteyen kadınların olabileceği gerçeğini göz önüne alıyor olmam. Böyle düşünenler için bir otel plajının küçük bir köşesi ayrılabilir. Ama sahiller "özel mülk" olamayacağına göre hiç kimse bir plajı tümüyle harem-selâmlık diye ikiye ayıramaz. Bu ayırım iste, aynı alanı kullanmak isteyen ve birlikte denize girmekte mahzur görmeyenler üzerinde oluşturulan baskının başlangıcıdır.O başlangıç noktasından sonra iş başka ortamlarda ayırıma gelir. Sinemada, tiyatroda, taşıma araçlarında, okulda, dersanede.. Her yerde.İşine gelmeyenlerin "dindarlığın karşıtı" olarak göstermeye çalıştığı, oysa bununla hiçbir ilgisi olmayan "laikliğin anlamı" da işte tam bu noktada önem kazanır. Vatandaşlar üzerinde böyle bir baskının oluşmasını önlemektir amaç. Dinden uzaklaşmak veya dine karşı olmak değil.Din değeri yokBen din uzmanı olmadığım için harem-selâmlık uygulamasını bir din uzmanına sordum. Prof. Zekeriya Beyaz konuyu şöyle açıklıyor:"Peygamberimiz zamanında kadınlarla erkekler aynı camiye gider, birlikte namaz kılarlardı. Hiçbir ortamda ayırım yoktu. Harem-selâmlık uygulaması Osmanlı'da, o devrin softalarının bir tavrı olarak şehir hayatında ortaya çıktı. Bugün Anadolu'da da kadın erkek tarlada, evde, sokakta bir aradadır.Harem-selâmlık icadı çıkaranlar, kıskançlık duygularını dini kisve halinde ifade ediyorlar ama aslında hiçbir dini değeri yoktur. Bunun yanında ciddi sakıncaları vardır; kadın ve erkeği birbirine yabancılaştırır. Kız ve erkeklerin ayrıldığı okullar ortaya çıkar. İki cinsin birbirini tanımamasından ve uzaklaşmasından dolayı yan yollara kapı açılır, sapkınlıklar, aşırı davranışlar görülmeye başlanır."Geçenlerde de Prof. Süleyman Ateş tren kazaları için "İlâhi takdir" diyenlere kızıyordu. İleriye değil geriye, Osmanlı dönemine doğru olan "değişim" din uzmanlarını da kızdırıyor gördüğünüz gibi!Eş, dost, akraba dönemi!Gittiğim sahil yörelerinde okurlarımız pazar yerlerinde, sokaklarda, tanır tanımaz "U dönüşü" yapıyor ve yakama yapışıyorlar:"Aman Ruhat Hanım şu olayın peşini bırakmayın, sizler olmasanız her şeyi unutturacaklar!"Olay çok, şikâyet çok ve okurlarımız da eksik olmasınlar gözümüzün üstüne inen şapkalar ve gözlüklerle bile tanıyorlar. Sık sık dertleşiyoruz onun için..Örneğin halâ en çok tren kazası, deprem ve 'hastanelerdeki olaylar' üzerinde duruyor insanlar. Deprem için gerekli önlemlerin alınmadığını, buna karşılık her gün deprem uzmanlarının çıkıp halkı paniğe sürükleyecek konuşmalar yaptığını, bu konuşmalardan da yine sorumluların değil toplumun endişe duyduğunu söyleyip duruyorlar. Bu duruma kızanlar arasında Gölcük depremini yaşamış ve yakınlarını o depremde kaybetmiş bir hanım vardı;"Tam kâbuslu uykularım bitmişken yeniden başladı. Bizi korkutacaklarına önlem alsalar ya! Kendileri uyumaya devam ediyorlar" diyordu."Hızlandırılmış Tren" kazasının ve ondan sonrakinin unutturulmamasmı, sorumluların mutlaka cezalandırılmasını, istifa etmelerinin sağlanmasını isteyenlerin sayısı bizi yönetenlerin tahmin edemeyeceği kadar çok... Aldığımız 'mail'ler, telefonlar, görüp konuştuğumuz okurlar, konunun asla unutulmayacağını gösteriyor.İşin ilginç tarafı konuşmalar 'tren'den 'uçağa' atlıyor ve yeni kadrolaşma sonucunda artık uçaklara da güvenmediklerini söylüyorlar.TCDD Genel Müdürü Karaman da Ulaştırma Bakanı'nın hala oğlu değil miydi?Hastanelerdeki bakımsızlığı, en fazla dikkat ve temizlik isteyen "yoğun bakını üniteleri"ndeki ilgisizliği, eksikleri, basit nedenlerle hastaneye giren ve hastane virüsü kaparak yaşamını yitiren binlerce hasta olduğunu biliyoruz. Bunları isim vererek yazdığımız zaman arkadan (mahkeme kararıyla) tekzipler geliyor.Antalya'da Berna Şallı kalçasındaki yağı aldırmak için "liposuction" yaptınrken narkozdan öldü.Gaziantep'te Merinos Halı İhracat Müdürü Yasemin Balsu, burun ameliyatında "anestezi alerjisinden" öldü. Sadece bizim duyabildiğimiz iki haber...Bu hastanelerde ameliyat öncesi alerji testi yapılmıyor mu? Denetim yok mu? Böylesine çok sayıda hasta neden virüs kapıyor?Hemşirelerin özensizliği, hastanelerin bakımsızlığı toplu şikâyet nedeni ama Sağlık Bakanlığı'nın denetimleri arttırdığı hiç duyulmuyor.Ve dünkü gazetelerde bir başka haber:"İmam, sağlık müdür yardımcısı yapıldı!"Hiç bir deneyimi olmayan insanların hayati önem taşıyan görevlere, sırf akraba, eş-dost veya sırf "görüşleri tutuyor" diye getirildiği bir ülkede bu konuların tartışılması ve çare aranması abes değilse nedir?Dün "Bu hükümet de aynı hataya düşerse ne tespih kalır ne ceket" demiştim. Aynı cümleyi tekrarlıyorum, zaman hızla akıyor ve güven, aynı hızla eriyor..
Gazeteci yazar Sadık Albayrak yaptığı bir açıklamada AKP'nin iktidara gelmesinin nedeni konusunda;"Horlanmış, aşağılanmış bir neslin 'Türkiye'de ben de varım' demesi gibi bir gelişme" sözlerini kullanmış. Başbakan Tayyip Erdoğan için de ünlü sosyoloji profesörü Nur Vergin'in bir konuşmasına atıfta bulunarak;"Tespih sallaması, ceketinin omzunda olması gibi şeyler bu toplumu etkiledi. Halk kimliğini orada bulduğu için bu oyları verdi. Bağdaş kurarak yemek yiyor, Karadeniz'e gidiyor hamsi yiyor..." demiş.Bir çok sosyologun hemfikir olduğu ve benzer açıklamalar yaptığı bu saptamanın "en önemli etken" olduğundan kuşku duyuyorum ben.Süleyman Demirel de aynı şekilde halktan biriydi. Bülent Ecevit de.. Yani toplum ya da "ezilen, aşağılanan" dedikleri kesim uzun yıllar kendine benzeyen lider özlemi çekmiş falan değil.. Ayrıca öyle olsaydı Batı ve teknoloji meraklısı, lüks yaşamı seven elite önem veren Özal o kadar sevilir, benimsenir miydi? Veya Özal olayını nasıl açıklayacaklar?Burada yanılgıya düşmek yeni hatalar getirir düşüncesindeyim. Asıl konu 'Tek partili, iyi organize olmuş, sorunlara çözüm bulabilecek bir hükümet" özlemiydi. Son hükümet döneminde halk ekonomik sıkıntılar, krizler başta olmak üzere pek çok üzüntüyle karşılaşmış ve siyaset dibe vurmuştu.Ne hikmetse bugün görülmeyen; Cuma namazı çıkışı olayları, türban gösterileri, üniversitelerde yaratılan anarşi de cabasıydı. Bütün bunlardan bıkıp usanma söz konusuydu ve alternatif de yoktur.İşte AKP'nin en önemli şansı da bu oldu. Görünürde toparlanmış, yeni bir ümit yaratabilecek partinin olmayışı... Eğer Kemal Derviş büyük hatasını yapıp o sırada İsmail Cem'le birlikte kurmakta oldukları partiden çekilmeseydi bağdaş kurarak yemek yemeyen, ceketini omzuna atmayan, tam aksine tenis oynayan modern giyimli bir adamın partisi de (sol parti olmasına rağmen) AKP'nin oylarını paylaşabilirdi.Onun için teşhisleri doğru koyalım, bu hükümet beklentileri karşılamaz, sorunları çözmez ve bir önceki gibi sessiz çoğunluğun örneğin hatalı siyasetçiye yaptığı istifa çağrılarını dinlemezse ve ayağını denk almazsa ne ceket kalır, ne bağdaş..Bugün halâ halkın tam gönlüne göre bir alternatif yok ve şans sürüyor. Ama ne zamana kadar?Yaşar Nuri Öztürk yeni bir oluşumla çıkıyor yakında, benden hatırlatması!
Alem buysa kral odur, bu âlemin kabul edilemez her hatası şıpın işi sineye çekilen kralı İbrahim nâm Tatlıses beyefendi, yeni bir şarkı patlatmışlar Asena için:"Kız ben seni vurmaz mıyım Saçlarından asmaz mıyım Senin gibi bir zalimi Tarihlere yazmaz mıyım" buyurmuşlar..Hoop, çektiniz mi sineciğinize? Çektiniz. Geçmiş olsun..Bir sonraki karede Asena'yı yine tekerlekli sandalyede görebiliriz. Malûm, "Tatlıses kadınları" sıraya girerken dekor malzemesi olarak genelde bu sandalye türü kullanılıyor.Önde o, arkada tekerlekli sandalyeleriyle geçen kadınlar.Bir bağlantı kuruyor filân değilim, tamamen ve de katiyen tesadüfüYine de naçizane bir teklifim olacak. İbrahim Bey ve kendisi gibi Türk türküzistanının pek takdire şayan maço derebeyleri artık bu vurmalı, kırmalı, saçlarından asmalı şarkılarına bir son versinler.Maalesef örnek alınan şahıslar olarak bulunmaktalar müzik ve magazin âleminin zirvelerinde. "Kör ölür badem gözlü olur" ülkemizde (ki son zamanlarda örneklerini görmeye devam etmekteyiz) bu "kör kör parmağım gözüne", "kabadayılığın nâmı yürüsün" türü şarkılar da cahil cühela, her duyduğundan etkilenen bir kesimi etkilemektedir.İnsanların kurşunlandığı gece kulübü sahneleri ve bilumum diğer sahneler, arkasından bir ünlü isim dolanınca ortalıkta, özendirici olmaktadır. Silâhını çeken karısını, kızını, oğlunu, anasını temizlemekte ve bu zavallı millet de Allah'ın günü gazetesinde, TVsinde bu haberlerle yoğrulmakta, üzüntülerden üzüntü beğenmektedir.Asena'nın kendisi bile bıkıp usandı artık bu tehdit kokan konuşma ve şarkılardan... Açıkça şikâyette bulundu. Demek ki onu da sıktı artık.Gerçekten de yeter artık. Her ne kadar İbrahim Bey basının uyarılarına pek sinirleniyor, hepsine toptan hakaretler yağdırıyor ve bunları da sinelere sığdırıyor ise de yeter .Biraz daha güzel mesajlar veren türküler yazmayı deneseler karizmaları mı çizilir?Bu konser de kaçmaz!Tam Kenan Doğulu'nun 24 Ağustos'ta Rumeli Hisarı'ndaki konseri için bilet aratırken farkettim hatayı.. Ne desem, ne yapsam bilmem ki?Hıncal Uluç gibi "Bre aman! Böyle hata olur mu" mu desem, "Kızım bu ne dalgınlık" mı desem kendime bilmiyorum. Yazarken öyle kaptırıyorum ki, sizinle konuşuyormuş gibi akıp giderken dalgaya düşüyorum bazen. Tabii bazen de bilgim dışında dizgide yapılan harf hatalan oluyor; örneğin "işten bile değil" derken "içten bile değil" yazılıveriyor. Onların süratten kaynaklanan ve gözden kaçan hatalar olduğunu fark ediyorsunuzdur zaten ama "Bre aman" dediğim öyle değil.Kenan Doğulu'nun babası, değerli müzik adamı Yurdaer Doğulu'nun adını da Kenan olarak yazmışım. Allah rahmet eylesin, Kenan Doğulu'ya da uzun ömürler versin inşallah, ne diyeyim. Düzeltiyorum efendim.Ve şimdi de öğrenmiş bulunuyorum ki konsere hiç bilet kalmamış. Sadece ayakta yer var. Olacağı buydu, kaçmaz tabii. Ben kaçıracağım da erken davrananlar kaçırmayacak.Hepsine iyi eğlenceler diliyorum. Hem kusursuz bir müzik ziyafetine ortak olup hem de çok eğleneceklerine hiç şüphe yok!
Şeytan tüyü" denen şey gerçekten var ise, ondan nasibini fazlasıyla almış.. Yeteneğinin, Tanrı vergisi sesinin, müzik bilgisi ve doğal sempatisinin üstüne bir de bunu eklemiş."Olmaz böyle şey" dedirtiyor izleyene, dinleyene. Parmak ısırtıyor.Ne giyimiyle kuşamıyla, ne karizma yapacağım diye kasılmasıyla, ne de başka bir "ekstra" çaba ile etkilemeye çalışıyor sizi. Tam aksine alabildiğine içten, sanki sokakta rastlayıvermişsiniz gibi doğal ve tam gerçek bir sanatçıdan beklenen şekilde işini yapıyor. Olağanüstü güzellikteki şarkılarını hiç ara vermeden ve çoğunda gitar çalarak söylüyor, söyletiyor, dans ediyor, ettiriyor, izleyeni saatler boyu büyülüyor..Kenan Doğulu'nun Bodrum'un Antik Tiyatrosundaki konserini izleyen 3 bin-3 bin 500 kişinin bu düşünceleri aynen paylaştığına inanıyorum. Onu herhangi bir şekilde sahnede izleyen herkesin de..Çok sanatçı izledim, çok konsere gittim ama bizim sanatçılarımız arasında bu coşkuyu ve takdiri yaratabileni az gördüm.Küplerde çıkan harika görüntü ve sesler konser sahnesine çıkınca çoğunlukla siliniverirler. Bakmayın bizim izleyicimiz allanıp pullanarak kendini yutturanlara kolay kapılır, kolay beğenir ama müzik arayanlar, müzikten anlayanlar çoğu kez "Aa, sesi yokmuş aslında" deyiverirler gerçeği görünce.Elbette bunun dışında kalan sanatçılarımız var ama parmakla sayılacak kadar az. Bazılarında ses var sahne hakimiyeti yok, bazdan tam tersi. Bir kısmı ismini duyurur duyurmaz özel yaşantısına dikkat etmediği için ilgiyi bitiriyor. Bazıları mikrofonu eline alır almaz adını duyurduğu, en beğenilen parçasında bile anında detone oluyor. Çoğu şarkı söylüyor ama eğlendirmeyi başaramıyor, sahnede baston yutmuş gibi kalıveriyor.İşte Kenan Doğulu'nun üstün tarafı beklenen özelliklerin neredeyse tamamını kendinde bir şekilde toplamış olması. Binlerce kişiye yayılan pozitif bir elektrik var onda. Ve en önemlisi "bizden biri".."Ben starım" diye halktan kopmamış, dokunulmaz, ulaşılmaz olmamış, oracıkta.. 3500 kişilik bir koronun arasında söylüyor, isteyen sarılıp öpüyor.Bir yandan kendimi kaptırmış izlerken bir yandan bunlar geçiyor aklımdan. Düşündüklerimi o anda yazma isteği duyuyorum. Kalem-kâğıt yok yanımda.Ara verir vermez büfeye koşuyor ve adının Bayram Yılmaz olduğunu söyleyen ve "Beni de yazın lütfen" diyen gençten kalemle kâğıdı alıp dönüyorum. Kenan da dönüyor. Siyah kıyafetinden sonra bu kez çok şık beyaz, kapüşonlu bir tunik, kırmızı tişört ve bej pantolon giymiş. Güçlü sesiyle esir alıyor anında:"Cennetten çiçek topladım sanaHerkes aşk diye kıvranıp duruyorkenBen en saf halimi sakladım sanaSen deneyip deneyip yanılıyorken.."Daha önce bir başka yazıma konu olan en sevdiğim şarkılarından biri bu... Ben de koroya katılıyorum;"Aşkım aşkım diye ağlayacaksınBaşını yastıklara boş koyacaksınSesini duyan yok ki anlayacaksınBen bittim şimdi sıra sende.."Arada babası rahmetli Kenan Doğulu'dan söz ediyor. Bu çok değerli müzik adamının kaybolan gitarından... O şarkıyı babası için söylediğini hissediyoruz.Keşke yaşasaydı, kimbilir nasıl gurur duyardı oğlunun başarısıyla. Onun yerine biz duyuyoruz.Kenan Doğulu, geldiği noktada Türk Pop müziğinin en parlak yıldızlarından biridir bence!(Not: Bazı sanatçılar saç ve kıyafetlerini taklit ettikleri için tipini değiştireceğini söylüyordu bir haberde. Yanlış! Kim taklit ederse etsin bu tip ona çok yakışıyor.)
Dün sabah Başkan Topbaş'ın telefonuyla uyandım. Bir gün önce sel ve depremle ilgili sorularım için onu aramış ve arka arkaya toplantılara girdiği için konuşamamıştım. Beyoğlu Belediye Başkanlığı döneminden beri basının sorularını cevaplamaya her zaman özen gösteren Başkan hiç değişmemiş.Hemen ertesi sabah aradı.İlk sorum; neden belediyelerde binlerce memur çalışmasına rağmen sel, deprem gibi 'geleceği bilinen' tehlikelere önceden önlem alınmadığı idi.Kadir Topbaş siyasetçilerin de sık sık kullandığı ve sel baskını sonrasında da söylenen cümleyle girdi konuşmasına:"Günlük sorunlar çok fazla ve maalesef Türkiye'de olaylara geniş açılı bakma alışkanlığı yok. Devamlılık esastır, yönetimler değişse de başkasının yaptığını sahiplenmek gerekir. Oysa bizde hep sil baştan yapıldığı için ilerleme olmuyor. Bedrettin Dalan'dan sonra Sözen'in metroyu bırakması gibi."Dere yatakları bugüne kadar neden boşaltılmamış ve bina yapımının sürmesine izin verilmiş?"İmar planlarını tasdikli hale getirmeden istimlâk edemiyorsunuz, bugüne kadar bu iş hep ileri tarihe bırakılmış ama ben başaracağım. Talimat verdim, çok kararlıyım yıkım başlayacak."Burada Başkan oy kaybı dahil bir çok riski göze aldığını kastederek "Bana her kesim destek verdi, onları hayal kınklığına uğratmayacağım" diyor ve devam ediyor:"Sel için dere İslahı talimatları verildi. Aynı olayların tekrarına göz yumamayız, 'Kaç bina yıktınız' diye sorarlar adama. Bu bağlamda Olimpiyat Stadı'nın yanındaki bölgede 1500'ün üstünde yapı yıkılacak. O yapılarda kalite düşük. Zeytinburnu'nda bir çok bina yıkılacak. Deprem kaçınılmaz, doğa olayları için önlemleri alacağız. Tabii önce yıkılacak ev sahiplerine yer sağlayacağız." Kaçak binalara da tapuluymuş gibi ev mi verilecek?"Hayır, onlara sadece yaptıkları evin tuğla ve diğer masrafları verilecek."Tayyip bey izin vermedi mi?Depreme karşı güçlendirilmesi gereken ve bunu yapamayan binalar ne olacak?"Bazı apartmanlarda örneğin 8 daire var, yedisi istiyor, birinin maddi durumu müsait olmadığı için yaptırılamıyor. Onlara bir şekilde kredi verilmesi sağlanacak. Dünyanın değişik yerlerinden 'gayrimenkul yatırım ortaklığı' şeklinde finans gruplarını davet ettik. Burada ucuz kredili konut yapmalarını sağlayacağız."Bugüne kadar kaçak yapılara hep "oy deposu" gözüyle bakılarak izin verildi. Şimdi "yıkılsın" deniyor. Tayyip Bey döneminde yapılmadı mı, kendisi "Ben de kaçak yapıda oturuyorum" diyerek konuya meşruluk kazandırmadı mı?Kadir Topbaş bu sorumu "Tayyip Erdoğan döneminde dere yataklarına bina yapılmadı" cümlesiyle cevaplıyor. Kendisine açıklamasından dolayı teşekkür ederek kapatıyorum telefonu.Ama kafamdaki soruların ve yanlış kararlar edeniyle zarar gören vatandaşların itirazlarının tümüyle cevap bulmadığını hissediyorum. Son 10 yılda yalnız İstanbul değil, il ve ilçe belediyelerinin rant ve oy hırsı nedeniyle tüm şehirlerimiz, sahillerimiz yağma edildi. Bunlara izin verildi ve yapanlar, bırakın cezayı hep ödüllendirildiler. Maddi ve siyasi kazanç sağladılar.Bugün tüm zarar, yıkım ve konut masrafları yine bize, halka yüklenecek.Neden ve ne hakla? Ayşe Özgün'ün dünkü yazısında önerdiği gibi neden bizim yerimize izin verenlerin cebinden çıkarılmıyor bu masraflar?Neden devleti zarara uğratan banka hortumcularının el konan malı, mülkü, TV'si, gazetesi halâ satılmıyor ve devamlan milletin cebinden sağlanıyor?AKP Hükümeti deprem, sel gibi felâketlerin önlemlerini almak için iki yıldır neden bekledi? Yarın deprem olsa karşılanması imkânsız can ve mal kaybının hesabını kim verecek? Hesap soracak kimse kalacak mı?İşte bu soruları cevaplayamayanlann korkması lâzım. Zira daha önce korkmayanların "insan içine çıkamayacak kadar" rezil oldukları görülmüştür bu ülkede!
Geçen Cumartesi akşamı İstanbul'dan Bodrum'a geldim ve aynı akşam bir yemekli toplantıya katıldım. Sevdiğim birçok arkadaşın ve meslektaşın da bulunduğu müzikli bir akşam yemeği...Müzik de öyle böyle sıradan müzik değil. Önce Fatih Erkoç'un cazdan popa, oradan Türk Sanat Müziği'ne uzanan müthiş repertuvarı, arada, kesilmeyen İsrarlar sonunda Zülfü Livaneli nin en güzel şarkılarından birkaçı, kısacası tam anlamıyla bir müzik ziyafeti.Hele bu şölen bir de Selahattin Duman'ın esprileriyle renklenmişse varın keyfini siz düşünün.Simdi "Bir yanda sel felaketi, öte yanda yaklaşan deprem endişesi, art arda gelen tren kazaları, terör ve bilumum felaketler dururken müzik ve eğlencenin sırası mı" demeyin, bu sadece başlangıç... Ve ayrıca, Türkiye'de maalesef doğa olaylarının etkilerini, sonuçlarını kendi elimizle ağırlaştırdığımız, kazalara neredeyse bilerek neden olduğumuz, teröristlerin ailelerine taziye ziyaretine gidecek sorumsuzluğa bile sahip olduğumuz için bu olaylardan hiç kurtulamıyoruz ki...Üzüntülerimizden ancak "çalınan saatler'le uzaklaşmak mümkün oluyor. Aksi takdirde milletçe toplu depresyona girmemiz işten bile değil.Dönelim Cumartesi gecesine. Oturduğum yerden gözüm bir ara karşı masada kahkahalar atarak konuşmakta olan sarışın kadına ilişti.'Aa... Ben onu tanıyorum. Kimdi bu?'İç sesimi dışa vurunca; 'Claudia Roth" dediler. "O da buralı oldu artık!"- Nasıl yani?- "Ev aldı, burada yaşıyor."O artık "bizden biri"Enteresan. Alman Hükümeti'nin İnsan Hakları Sorumlusu, Yeşiller Partisi Milletvekili, Türk-Alman Parlamenterleri Dostluk Grubu Başkanı Roth da demek artık "buralı."Zaman zaman Türkiye'ye "sıkı" uyarılarda bulunan, MHP'li bir bakanın kendisi için ettiği küfür günlerce basının gündeminden düşmeyen, buna rağmen "Türkiye'yi seviyorum", "Bir Türkle evlenebilirim", "İstanbul'a yapılan terör saldırısı bize saldırıdır" diyen, Türkiye'nin AB üyeliği için gayret gösteren ve son yıllarda tatillerini ülkemizde geçiren Claudia Roth demek ki sözlerinde samimiymiş.Daha sonra karşısına oturarak Alman erkek arkadaşının da katıldığı uzunca bir sohbet yaptık onunla. 3 haftadır burada olduğunu, 2 güne kadar ailesinin de geleceğini söyleyen "Yeşiller" Milletvekili önce gözlerini hayretle açarak bir soru sordu:"Biz Almanlar bütün Almanca şarkıların sözlerini bilmeyiz, dikkat ettim buradaki herkes söylenen tüm şarkıları ezbere biliyor ve coşkuyla katılıyor. Nasıl oluyor bu?"Gülmeye başladım soruyu duyunca;'Biz 24 saat şarkı söyler, dans ederiz. İnanmazsanız TV'lerimizi bir izleyin' dedim. Bu sözlerimle ne kastettiğimi o anlamadı ama yanımızdaki Türk arkadaşlar hemen anlayarak bıyık altından güldüler.Çengi gibi oynarızTürkçe devam ettim açıklamama;'Hele göbek danslarımızı bir görseniz. Hepimiz çengi gibi kıvırırız maşallah!'Hiçbir acı, hiçbir üzüntü bizi "göbek"ten alıkoyamaz. Deprem olur o gece kıvırırız, tren kazası olur ara vermeyiz, sel felaketi olur göbek atar, havai fişekler patlatırız. Ne ölüler durdurur bizi, ne yaralılar. Ne soygunlar, ne vurgunlar... Bu duyarsızlık değil midir bizi "vur ağzına, al lokmasını" bir millet yapan, arkası kesilmeyen üzüntülere sürükleyen?Bunları anlayacağı dilde söylemedim tabii ona. Claudia Roth artık Türkiye'de yaşamaya başlamıştı, kısa süre sonra kendisi anlayacaktı nasıl olsa!