Türkiye Avrupa'nın, Rusya'nın çöplüğü mü olacak?

12 Eylül 2004

Türkiye'nin çok önemli sorunları var ama nedense bu sorunlar bilmemkimin çocuğunun cinsiyeti veya bilmemkimin bebeğiyle çekilmiş ilk fotoğrafı kadar ilgi çekmiyor bizde.Biraz önce Akmerkez de bir meslektaşıma rastladım. Bir kadın programına başladığını, ciddi şekilde kadın sorunlarını ele alacaklarını anlattı. İşlerinin zor olduğunu söyledim ona, bizde 'ciddi' olan hiçbir şey gereken ilgiyi görmüyor zira, insanlan magazine, eğlenceye öyle alıştırdılar, zevkleri ve düşünme yeteneğini öyle düşürdüler ki normale döndürebilmek için emek ve zaman gerekecek.VATAN 34'te ciddi haberler çıkıyor. Örneğin; İskenderun'da 2 bin 200 ton zehirli atıkla göz göre göre yıllarca bekletildikten sonra batan ve "yarattığı çevre felaketinin izleri ancak 80 yılda silinecek" denilen gemiden sonra aynı şirkete ait NADYA isimli geminin de 'Büyükdere'de batacağı günü beklediğini' yazdı VATAN 34. Gemi 800 ton zehirli yükle dolu. Aynı günlerde aynı ilâvemiz Boğazlar'ın güvenliğinden sorumlu genel müdür Barış Tozar'ın "Bu yıl İstanbul'dan geçecek tehlikeli yük miktarı 160 milyon tonu bulacak. Boğazlar bu riski kaldıramaz. İstanbul büyük bir facia ve tehlikeye gebedir. Her geçen gün dümen veya makine arızası yapan gemi sayısı artıyor" dediğini yazdı.Kaç kişinin ve özellikle Çevre Bakanlığı'nda kaç kişinin bunu umursadığını, yeterince ciddi bir uyarı olarak dikkate aldığını merak ediyorum doğrusu. Gariptir, bu ülkede Bakanlık dahil herkes çevre konularından Greenpeace üyesi birkaç gencin sorumlu olduğunu sanıyor.Faciadan büyük faciaEski Çevre Bakanı İmren Aykut dün aynı endişeyle aradı ve İskenderun'daki faciaya seyirci kalınmasının ve sebep olanlara hiçbir yaptırım uygulanmamasının daha büyük bir facia olduğunu söyledi. Aykut, bakanlığı döneminde Bodrum Güllük'te aynı şekilde bir geminin 3-4 yıldır bekletilmekte olduğunu, içinin de kimyasal madde (ve iri fareler) ile dolu olduğunu haber alır almaz sorumlulan araştırdığını, İskenderun'dakine benzer nedenlerle kimsenin sorumluluk almadığını görünce gemiyi derhal çektirttiğini anlattı. "Hükümetler 'zina' gibi yapay gündemler yaratıp, onlarla uğraşıp duruyorlar. Oysa asıl acil sorunlanmız bunlar; Akdeniz jumbo karides ihraç eden, balıkçılığın çok önemli olduğu bir bölge, kim alır şimdi o karidesleri? Karidesten vazgeçtik, çevremize, insanlarımıza onlarca yıl zehir saçacak atıkla dolu gemilere neden izin veriliyor, Türkiye çöplük mü?" dedi. Bence yerden göğe kadar haklı.Eski Çevre Bakanı "Türkiye çöplük mü" sorusunu soruyor, Greenpeace soruyor, biz soruyoruz, ya Çevre Bakanlığı?Turizm Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı? Onlar ne yapıyorlar acaba?"Kazandım, kazandım"Onu sadece 'Filiz' olarak tanıyordum ben; 'Konservatuar'a girmeyi her şeyden çok isteyen okurum Filiz'. Yaz başında bana gönderdiği mailde bu isteğini anlatmış ve "gerçekleştirebilmek, sınava girebilmek için sadece 150 milyon TL'ye ihtiyacı olduğunu" belirterek bu parayı ona 'borç' verip veremeyeceğimi sormuştu.Böyle çok sayıda mail geliyor genç okurlanmızdan, hepsine cevap vermek mümkün değil tabiî, imkânlanmız neye el veriyorsa o kadar yardım yapabiliyoruz. Ama Filiz'in sözleri, içten cümleleri etkilemişti beni, istediği parayı ona gönderdim ve geçen zaman içinde de unuttum.Cuma akşamı değerli arkadaşlarımız Pınar ve Tufan Türenç, Oktay ve Aysel Ekşi ile yemekteyiz, bir de ANAP Genel Başkanı Nesrin Nas var masada ki onunla daha önce aynı TV. programlarına konuşmacı olarak katılmış olmakla birlikte ilk kez bir dost sohbetinde buluşmuşuz. Telefonum çaldı.Nasıl neşeli bir ses, nasıl bir mutluluk yükseliyor telefondan:"Kazandım Ruhat abla, kazandım" diye. Kimsiniz diye sordum, "Ben Filiz" dedi, "Hani Konservatuar için para göndermiştiniz ya, o Filiz. Sınavı kazandım, okula giriyorum.Birdenbire mutluluktan gözlerimin dolduğunu hissettim; aynı yaşlarda, Orta Doğu Teknik Üniversitesi' nin istediğim bölümünü kazandığımı öğrendiğimde, kapılara asılmış listelerde adımı gördüğümde o çılgınca sevinci ben de yaşamamış mıydım?'Tebrikler sevgili Filiz' dedim, 'Umarım başarılı bir hayat yolculuğuna ilk adım olur senin için!'O 150 milyonla ne alırsam alayım, vereceği duygu asla o anki duygulanma eşdeğer olamazdı.Hiç tanımadığım bir gencin çaresizliğini çareye dönüştürmenin, ülkeme bir sanatçı kazandırmanın zevkini başka ne verebilirdi ki?Belki de birbirimizin sesini bir daha hiç duymayacaktık. Telefonu çantama yerleştirdim ve yüzümde mutlu bir gülümsemeyle yarım bıraktığım sohbete döndüm.

Devamını Oku

Kelin ilacı olsa...!

11 Eylül 2004

Tahran yönetiminden Türkiye'de türbanlı olduğu için okula alınmayan kız öğrencilere davet gelmiş; onlara İran Üniversitesi'nde kontenjan açmışlar.Bu arada İranlı kadınlar da Türkiye'deki türban yasağını -Fransa'daki ile birlikte- kınamayı unutmamışlar.Şimdi uzun uzun laik devlet, laik eğitim, kamusal alan tartışmalarına girmeyeceğim. Laik eğitimin kurallarını devleti yönetmeye talip olanlar bilmek ve uygulamak zorunda. Bu kurallar değişebilir mi, yoksa Anayasa'ya dokunulamaz mı bunlar bizim konumuz değil, siyasetçilerin işi. Ama İran'ın burnunu Türkiye'ye uzatmasına (bunu daha önce de yaptı biliyorsunuz) söylenecek şeyler var.İlginçtir kendi vatandaşları Türkiye'ye veya bir başka Batı ülkesine gitmek üzere uçağa biner binmez türbanları, çarşaflan atıyor, modernin en moderni, elbisenin en dekoltesi, pantalonun en dan ile kalıveriyorlar. 0 da yetmiyor, Türkiye'de mayolarla gazetecilere poz veriyorlar (gazetelerimizde daha önce çıktı bu fotoğraflar).İran'da çekilen fotoğraflarda kadınların renkli eşarplar (türban değil, eşarp), marka gözlük ve kıyafetler, makyaj, oje ve her türlü süs ile, yaptıklan müzikli, danslı partilerle yasakları delme isteklerini gördük. Sonra ne oldu; İran yönetimi renkli eşarp ve kıyafeti bile yasakladı, emir çıktı: Herkes bir örnek giyinecek, en makbulü kara çarşaf.Giyinmeyeni çarşaflı polisler alıp götürüyor. Bu anlayışın kadın doktorun erkek hastaya (yalnız yetişkin erkek değil, erkek bebek bile aynı sınıfa giriyor ve bu olayların benzerine, -daha şimdiden- bizde bile rastlanıyor) veya kadın avukatın erkek müşteriye bakmasına izin verebileceğine inanabiliyor musunuz? Veya devlet böyle bir baskıya öncülük ederken erkeklerin çalışmak isteyen eş veya kızlarını rahat bırakabileceğine?Bütün bunları unuttuk diyelim, kendi kadın vatandaşına renkli tesettür kıyafetini bile yasaklayan bir yönetimin başka bir ülkeye 'türbanlı öğrenciler için' kınamada bulunması olacak iş midir?İşte din siyasete, işe, eğitime bir kez karıştırıldı mı, insanlara din ve dinin gerekleri baskı ile kabul ettirilmeye bir kez başlandı mı sonu ya İran oluyor veya Taliban'ın Afganistan'ı. Dinin ve inancın Allah'la kul arasında kalmasının, hiçbir baskıya tâbi olmamasının gerekliliği ve anlamı burada ortaya çıkıyor.Onun için birileri İran'a vatandaşlarının özendiği, tatillerinde rahata kavuşmak için koştuğu Türkiye'yi rahat bırakıp kendi işine bakmasını hatırlatmalı. Ama, kim, kim? En büyük sorunumuz bu!Halk istiyor diye yasa çıkar mı? (2)Dün yazının birinci kısmında Zina Yasası'nın birdenbire, komisyonlarda hiç tartışılmadığı halde gündeme getirilmesindeki amacı anlatmış; 'Hile nerede' diye sormuştuk. 'Din'den sonra 'namus' bekçiliğine soyunan anlayışın 'siyasi kazançlarından' söz etmiştik, devam ediyorum.Çocuklarının psikolojisini, kendisinin ve onların toplum içindeki durumunu, sonradan başına gelecekleri, maddi-manevi açıkta kalacağını düşünen kadın hiçbir şekilde şikâyet edemeyecek. Şikâyetin skandaldan, rezaletten başka yarar sağlamayacağını da görecek. Bu gayet iyi BİLİNİYOR.Öte yanda, erkekler bu şekilde kurtarılırken kadınlar açısından "devletin, vatandaşların veya ailelerin namus bekçiliğine soyunması" toplum içinde insanların özgür iradelerine ve bedenleri üzerindeki haklarına baskı uygulanabileceği inancının pekişmesine yol açacak, dolayısıyla babalar, eşler, kardeşler de aynı baskıya hakları olduğunu düşünmeye ve bırakın aldatmayı, sinemaya gittikleri için bile onları öldürmeye devam edecekler."Karışma kamera önünde aldattığını söylettikten sonra onu 30 bıçak darbesiyle öldüren ve bu bant nedeniyle suçunun hafifletilmesini bekleyen mühendis" örnekleri çığ gibi artacak.Zina Yasası'na paralel olarak, namus cinayetlerine de ağır ceza getirilmeyeceği için bu cinayetleri işleyenler kısa sürede serbest kalacaklar.Konunun aslı budur. Bu iki yasa birbiriyle bağlantılıdır. Ortada kadınlar aleyhine müthiş bir takiyye vardır ve Türkiye; 'Vurun Kahpeye' dönemine geri götürülecektir. Halkın asıl bu 'gerçek nedeni' anlaması gerekmektedir.Son olarak; Başbakan'ın "Yasayı halka anlatın, halk bizi destekliyor" sözleri de hiçbir anlam taşımıyor. Yasalar ne geleneklere, törelere, ne halkın ve hatta ne de başbakanların isteğine göre şekillenir. Kanunlar bir topluma çağdaş ölçüleri, çağdaş adalet şartlarını sağlamak, onu ilerletmek için yapılır.Zina Yasası konusunda AB'nin tepkisi de tamamen "insan hakları, bireysel özgürlükler"le ilgilidir. Keşke AKP bunu itiraf edebilse! Not: Devletin özel alanlara girip ceza verilebileceğini göstermesiyle, idam cezası verilebileceğini göstermesi arasında da fark yoktur. İdam cezasının kaldırılmasının nedeni aynı noktada buluşur. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Devamını Oku

Nurcan'da esaslı bir gariplik var galiba!

10 Eylül 2004

Kafalar sağlıklı çalışmayınca konular da "cinsellik, seks" ekseninde dönüp duruyor maalesef.Olayı bilmeyeniniz kalmadı herhalde... Milli halterci genç kızlar tarafından cinsel taciz ve başka nedenlerle (dopinge zorlama vb.) suçlanan eski Milli Takım antrenörü Mehmet Üstündağ'ın marifetlerini hepimiz öğrendik.Bu olayları da bize hoş göstermeye çalışacak, "Ama belki de antrenör bu sporcuların hepsine(!) aşık olmuştur, aşka saygı duyalım" diyecek gazeteciler çıkar mı bilmiyorum. Yücel Kop ve Süreyya olayında topluma pek güzel empoze etmişler, 13-14 yaşından başlayarak ilişkisini sürdüren antrenörü aşkı alet ederek savunmuşlardı. Kendisine emanet edilen çocuk yaştaki sporculara tacizde bulunan antrenörleri hoş karşılayanlar, arkası gelince şaşırmamalı.Önceki akşam Mehmet Üstündağ ile Olimpiyatlar'da altın madalya alan Nurcan Taylan'ı TV'de izledim. Antrenör o kadar agresif bir konuşma yaptı ki Nurcan onu okşayarak susturmaya çalışmak zorunda kaldı. Yanağını, omzunu, kollarını, ellerini okşama tarzı da açıkçası sporcu-antrenör yakınlığından öte bir tablo arzediyordu, görenlerin hepsi mutlaka fark etmiştir.Genç sporcuların bu kadar agresif, hakaretten tehdide her şeyi rahatça sıralayan bir antrenörden çekinmesinden daha doğal bir şey olamaz. Daha önce açıklamak istedilerse bile benzer tehditlerden mutlaka korkmuşlardır. Nurcan'a gelince; "Beni de dövdü ama eline sağlık, dövmese şampiyon olamazdım" diyor. Psikolog değiliz ama bu sözlerin normal, sağlıklı bir kafadan çıkmayacağını görmek için psikolog olmak gerekmiyor. Yediği dayağı savunan bir kadın! Yalnız kendine değil, tüm kadınlara zarar veren bir kafa!Ben, yalnız sporda değil her işte, her meslekte "cinsel taciz"in mutlaka cezalandırılması gerektiğine inanırım, bu pis alışkanlığın bitmesi için başka çare yoktur, nitekim ABD başta diğer ülkeler de başka çare bulamamıştır.Bakan: ''Atina'da bir gariplik sezmiştim"Daha önce görev yaptığı okullarda da taciz yüzünden başı derde giren, hakkında soruşturmalar açılan Mehmet Üstündağ konusunu Spordan Sorumlu Bakan Mehmet Ali Şahin, Halter Federasyon Başkanı Kenan Nuhut ve Atletizm Federasyon Başkanı Mehmet Yurdadön'le konuştum. Bakan Şahin; "Atina'da bir gariplik sezmiştim. Nurcan diğer üç hanım halterci ile mesafeli duruyordu. Bu haberlerden sonra kafamda bazı soru işaretleri belirdi. Eğer böyle bir durum varsa Türk sporu adına işlem gerekir ve bu işlem yapılacaktır" dedi.Nuhut; "Hiçbir antrenörün sporcuyla ilişkiye girmesi kabul edilemez. Ben o antrenörü Milli Takım'a almadım, o yüzden beni eleştirenler oldu ama şimdi haklılığım ortaya çıkıyor" dedi.Yurdadön ise; "Öğrencilerle ilişkisi olan antrenöre derhal yaptırım uygulanacağını, kampta ise kamptan atılarak 'Ceza Kurulu'na sevkedileceğini" anlattı.Umalım da bu konuya en iyi çözümü bulsunlar. Zira Mehmet Üstündağ meselesi çözülerek toplum rahatlatılmadığı takdirde, bundan sonra ailelerin kolay kolay çocuklarını sporcu yapmak isteyeceğine hiç inanmıyorum ben!Zina Yasası'na karşı çıkanların amacı ne?AB karşı çıkıyor, Türkiye'de AKP'ye birçok konuda destek verenler dahil medyanın büyük bir kısmı karşı çıkıyor, büyükelçiler, sivil toplum kuruluşları, aydınlar karşı çıkıyor. Neden herkes 'aldatan eşe hapis cezası' getirecek olan Zina Yasası'na bu kadar karşı?Herkes karşı iken AKP neden tam da AB adaylığı için tarih verilecek günlere yaklaşırken bu yasada israr ediyor?Önemli sorular bunlar ve birçok vatandaşın da kafasını karıştıran sorular. Okurlanm arasında;"Karşı olanların da çelişkileri yok mu? Örneğin; başkasıyla evli olduğu halde bir kadınla imam nikâhı yapan erkek cezalandırılsın da, yapmayan cezalandırılmasın mı?" diyenler, "Genç kız ve kadınlar zaten Anadolu'da baba ve koca baskısı altında yaşıyor. Neden evli kadınların elinden 'zina yapan kocasını hapse attırma' kozu alınsın ki?" diyenler var. Başbakan Erdoğan ise -ne yazık ki- yasalar ve özellikle bu yasa hakkında fazla bir bilgiye sahip olmadığını konuşmalarıyla ortaya koyuyor. Meselâ "Basında yazılanlara bakmayın, halk bizi destekliyor" diyor, basının "konuyu çarpıttığını" ileri sürerek "Halka anlatın" diyor.Hile nerede?İşte olayın kilit noktası da burada: AKP ve Başbakan 'Zina Yasası'nı ortaya atmanın "din"den sonra "namus" konusunda da kendilerine (partilerine) bir kamuoyu (kamu -OYU-desek daha doğru olacak) sağlayacağına inandılar. Ailelerin namusunu, sözüm ona "cezaevi korkusuyla bir arada tutulmasını" AKP sağlayacak, buna karşı çıkanlar ise namus endişesi taşımayan "dejenere olmuş Batı özentisi" partiler veya insanlar olarak değerlendirilecekti. Yasa çıkarsa bu, "asıl sorunu anlamayan" cahil kesim içinde kendilerine puan sağlayacak, çıkmazsa onlar yine de bir kazanç elde etmiş, tabana bir mesaj daha göndermiş olacaklardı.Oysa işin gerçeği bambaşka...Zina Yasası'nı çıkarmak isteyen anlayışla namus cinayetlerine ağır ceza vermek istemeyen anlayış aynıdır. Ve itirazların tümü, ister AB'den, ister Türkiye'den, bu noktada yapılmaktadır. Bir yandan imam nikâhlılara (neredeyse) özgürlük sağlayan, böylece 4 eşliliğe yol açan sistem getirilirken, öte yanda zinanın takibine "şikâyete bağlı" şartı konarak aldatan erkeklere ayrı bir rahatlık sağlanmaktadır. (DEVAM EDECEK)

Devamını Oku

Maskeler düşüyor!

8 Eylül 2004

İşte bizim TCK, TCK diye yıllardır ve yoğun olarak son bir yıldır yaptığımız mücadelenin sebebi! Hükümet "demokrasi derecesini belirleyecek" ceza kanunlarını öyle bir şekle sokmak istiyor ki kadınlar 'köleliklerini, erkekler 'efendiliklerini sürdürebilsin.İmam nikahları ve beylerin kaçamakları korunsun. Kadın ise kılını kıpırdatır, birine yan gözle bakarsa (veya bakmazsa) erkeğin keyfine göre cezalardan ceza beğensin. İsterse töre cinayetinin adını değiştirerek bu kez hepsini 'namus cinayeti' yapan Adalet(!) Komisyonları'nın düzenlemesinden nasiplensin ve kocalar/babalar/kardeşler tarafından öldürülsün, isterse hapse atılsın.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Avrupa'da dinleyeni dehşete düşürecek şekilde Türk erkeklerinin çok eşliliğini savunmasından anlamalıydık. AB'nin hatırı için bile kadınların 'eşit hak' sahibi olması sözkonusu değildi. Aylar süren Komisyon çalışmaları, gösterilen 'iki parti arasındaki uyum' da demek ki tamamen bir şovdu. CHP'li üyelerin belirttiği gibi AKP kozlarını son ana saklamıştı.Ve işte bugünlerde maskeli balo sona eriyor, maskeler iniyor. TCK, AKP'nin gerçekte istediği şeklini alıyor. İmam nikâhlılara artık neredeyse ceza verilmeyecek.Sadece 2 aydan 6 aya kadar hapis ki gel de onu uygulayacak ve hatta yakalayacak adamı bul. Tabii muhtarların imam nikâhlıları bildirme yükümlülüğü de kaldırılıyor ki o 'yakalama' asla gerçekleşmesin. 'Zina, zina' diye günlerdir çırpındıktan kanun ise yalnızca kadınlara ekstra bir baskı olarak kabul edilsin.AB Komiseri Verheugen, Avrupa'daki büyükelçilerimiz, medya, kısacası herkes AKP'ye yanlış içinde olduklarını anlatmaya çalıştı. Onlar ise yaptıkları yanlışların (testlerde olduğu gibi) doğruları da götürdüğünü fark etmeden aynı yolda inatla yürümeye devam ettiler.Bıraksınlar o zaman TCK'yı, aceleye getirmesinler. AB için tarih verildikten sonra da olabilirmiş, öyle olsun.Türkiye'nin gelecek 50 yılını daha kadın cinayet ve intiharlarıyla, 4 eşli evliliklerle karartmaya ve bu ülkeyi Arap ülkelerine çevirmeye haklan yok.AB tarafından iteklenmeden hiçbir şeyi doğru yapamayacak mıyız biz?AKP'liye ödül, yetimlere hava!Bende idrâk yolları enfeksiyonu filân mı var da anlamıyorum acaba, yoksa gerçekten kadınlar açıktan açığa ezilmek mi isteniyor bu ülkede artık... Hangi tarafa baksam kabak hep onların başına patlıyor. Şaka değil, olup bitenler skandal niteliğinde.Buyrun bunlardan biri: Dul ve yetim maaşı alanlar için SSK Yönetim Kurulu bu hafta çok kritik bir karar almak üzere toplanacak, çift veya haksız maaş aldıktan tespit edilen dul ve yetimlerden, fazladan ödenen bütün maaşlar geri istenecekmiş.Sorun; SSK, BağKur ve Emekli Sandığı'nı kapsayan bir yasal düzenlemeden kaynaklanıyor. 06.08.2003 tarihinde yasanın yürürlüğe girmesine rağmen bugüne kadar yapılmayan işlemlerin faturası da dul ve yetimlere çıkarılıyor.Neymiş; SSK'nın geçen yılki bütçe açığı 3.2 katrilyona ulaşmış, bu açığı kapatmak için ilk girişim dul ve yetimlerin maaşına haciz koymak olacak.Sen yan gel yat, bu kurumlardan sorumlu bakanlar bile yapılmış ve yapılmakta olan yanlışları hayretler içinde anlatsın, sonra da dön acısını yetimden duldan çıkart.Bir yıldan uzun sürenin fazladan verilmiş aylıklarını onların maaşından kes. Bir başka deyişle onların yaşam hakkını kes, açlığa mahkûm et.Elinin yettiği dul ve yetimlere, kimsesiz zayıf insanlara bunu yaparken devlete katrilyonlarca borcu olan bankalardan, kuruluşlardan borçları alma. Veya 100 alacakken 1 al ve "Ne yapalım ancak bu kadar tahsil edebiliyoruz" de. Milleti uyut. O kuruluşları halkın kesesinden besle. Fiskobirlik'in AKP'li Genel Müdürü'ne sadece ve sadece 14 aylık çalışması karşılığında 120 milyar TL (dile kolay) tazminat ver. Parayı alan beyefendi her şeyin yasal olduğunu söylüyor. "İsteyen istediği yere şikâyet etsin" diyormuş. Ohh, ne alâ memleket değil mi?Kimine "sevdanın yolları" kimine "kurşunlar"!Not: Umarım AKP'ye oy veren kadınlar, başa getirdikleri hükümetin kendilerine bakışını anlamışlardır.Bir eksik, bir hata!Sevgili okurlar, dün gazetemizin taşra baskılarında 'Medya Etiği' başlıklı yazımın son paragrafı yazının uzun gelmesi nedeniyle eksik çıkmış. Şehir baskılarında düzeltilen bu eksiği şimdi tamamlayalım, son paragraf şöyleydi: 'Medya Etiği' isimli bu kitabı hepinizin okuması lâzım, bırakın okuyucuyu, yılların deneyimli gazetecileri bile asparagas veya reklâm amacıyla hazırlanmış haber tuzağına öyle kolay düşüyorlar ki!'...Dün Fransız Sokağı'nı anlattığım yazımda da 'sesi ve gitarıyla harikalar yaratan müzisyen'in adı dalgınlıkla Atilla Demirer olarak yazılmış, oysa Atilla Demircioğlu olacaktı. Hem sizlerden, hem de aynı zamanda Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim görevlisi olan Sayın Demircioğlu'ndan özür diliyorum.

Devamını Oku

Fransız Sokağı'ndaki ses!

7 Eylül 2004

Beyoğlu'nun en popüler köşesi haline gelen ünlü sokağın alt tarafında inmişim meğer. Patika yolu ağır ağır tırmanarak en üstteki sokağa doğru çıktım. Böyle bir güzellik olamaz.Yola inmiş masalar... Masalarda cıvıl cıvıl insanlar... Bir mutluluk havası, neşe dolu bir gürültü yayılmış ortama ki bu kadar olur. Hani insan sadece dolaşarak etrafı seyretse bile yeterince eğlenebilir.Adına Fransız Sokağı dedikleri kadar var, Avrupa'nın birçok şehrindeki sokak kahveleri, lokantaları buraya taşınmış. Rengarenk binalar, balkonlardan, pencerelerden sarkan sardunyalar ve bir o kadar renkli insanlar.Sorunlu bir ülkede yaşadığınız, mutsuz, huzursuz yüzler görmeye alıştığınız zaman mutlu bir kalabalık görmek bile ruh halinizi değiştirebiliyor. Keyifle, neredeyse ıslık çalarak dar sokaktaki La Vie'nin önüne geldim. Geleceğin varsa göreceğin de var, mutluluklar uzun sürmez burada...Hayırdır inşallah!Kapıda Nazlı Ilıcak önünde şarap kadehiyle oturuyor. Pek hayra alâmet değildir onu görmem, gece kötü mü geçecek ne? Bir uğursuzluk, aksilik olmaması için dua ederek yukarı, terasa çıktım.Sevgili arkadaşlarım Vural-Meral Gökçaylı'nın davetlisiyim bu akşam ve onlar yeterince pozitif enerji verirler bana nasılsa... Yanılmamışım, işte yanık tenlerine pek yakışan beyaz keten kıyafetleri içinde neşeyle karşılıyorlar beni.Yazın nasıl geçtiğinden başlayan, siyasetten spora, biraz dedikodudan modaya uzanan zevkli bir sohbete dalıyoruz.Geçen hafta sonundan bahsediyorum size... Amacım ise, İstanbul'da bir hafta sonunu veya herhangi bir geceyi en güzel şekilde geçirebileceğiniz Beyoğlu'nun Fransız Sokağı'nı anlatmak. Lâf aramızda ben Fransızlara pek sempati duymam, Paris de benim için özel bir şehir değildir ama Fransız yemeklerini ve şarkılarını severim. Bu kafeleri, restoranları, sıcacık atmosferi sevdiğim gibi.Bunları da söylüyorum arkadaşlarıma. Ve tam 'Fransız Şarkıları' derken farkediyorum aşağıdan yükselen olağanüstü güzellikteki Fransızca şarkıyı. Belle'i söylüyor harika bir ses... Kendi çaldığı gitarıyla.Atilla!Arkadan Enrico Macias'ın en sevilen, şarkıları, Gilbert Becaud... Ve ispanyol Meyhanesi... Timur Selçuk."Aman Allahım, ne güzel ses, ne güzel müzik" cümlesi bir benden, bir Meral'den geliyor. Sohbeti sık sık keserek onu dinliyoruz. Sonra dayanamayarak garsona bir kaç saat hiç durmadan çalan ve söyleyen bu müzisyenin kim olduğunu soruyoruz:"Atilla" diyor, "Atilla Demirer "...Demek o, hepimiz 'Ancak o olabilirdi' diyoruz. Moda Deniz Klübü'nde uzun yıllar program yapan ve her çıktığı yerde büyük takdir toplayan yılların müzisyeni Atilla...Mehtap, güzel yemekler, güzel bir sohbet ve müziğin en alası. İnsan mutlu olmak için başka ne isteyebilir ki?Sadece bir içki, bir kahve için bile olsa Fransız Sokağı'nı görün. O müziği dinleyin. Bana nasıl hak vereceksiniz bilseniz!Medya Etiği (2)Dün size magazin program ve sayfalarındaki görüntülerin, daha doğrusu magazin haberciliğinin insanlara, özellikle de tanınmış insanlara hayatı zehir edecek boyutlara vardığından söz etmiştim.Yalnız Türkiye'de değil, birçok Batı ülkesinde de magazinciler hafiye gibi çalışıyor, iz sürüyor ve ünlüleri konu yapıyor. Ama bizde son yıllarda bu tür yayınların artması sonucunda iş biraz çığrından çıktı. Uzak mesafelerden yapılan zoomlarla çekilmiş rahatsız edici fotoğraflar, bunların üzerine hazırlanan çoğu asparagas haberler sadece magazincilerin değil tüm basının, medyanın antipati toplamasına neden oldu.Paris Üniversitesi'nden Prof. Claude-Jean Bertrand'ın Medya Etiği isimli, Türkiye'de yeni basılan kitabı medyanın etik ilkelerini hem medya mensupları, hem de muhataplarının hakları açısından çok güzel açıklıyor; bazı cümleler alalım:- "Elbette medya, izleyicilerini gözönünde bulundurmalı. Elit toplum yararlı bilgi isterken, popüler toplum eğlenceli 'görüntüleri' seviyor (...) Medya eğlencesi basit bir şey değil ancak doğru bilgiye dikkat etmeli, adileştirmemeli ya da baskın olmamalı"...- "Gazetecilerin, en iyisi yerine, habere ilk ulaşan gazeteci olma hırslarına bir son verilmeli. Bu hırs öyle büyüyor ki gazeteciler bazen olayları kendileri üretiyorlar"...- "Hikâyeden kâr sağlamak isteyenler tarafından çok haber yaratıldı. Yazılı basında, bazı kitapların tanıtımında (...) haber görünümündeki reklâmları tesbit etmek kolaydır, medyadan yararlananlar bu konuda bilgilendirilmeli."

Devamını Oku

Magazin habercilerinin sınırsız özgürlüğü

6 Eylül 2004

Plajda bir kadın... Sere serpe uzanmış güneşleniyor, arada bir yanındaki şezlongta kitap okumakta olan eşiyle konuşuyor. Sonra denize giriyor, duş alıyor, havlusuna kurulanıp tatilin keyfini çıkardığını hissederek tekrar uzanıyor. Ama büyük bir hatası var; kaldığı otelin plajında kendini güvende sanmak.Aynı günün akşamı eşiyle birlikte TV izliyorlar. Aa, kadının sahildeki tüm görüntüsü ekranda. Koca yok, onun mayolu hali ilgi çekmeyeceği için karelerden tamamen çıkanlmış.Yalnız görüntü olsa yine iyi, haberde kadının fazla kilolarından başlayıp selülitli bacaklarında biten bir dizi aşağılayıcı söz söylenmekte. Eşine ve tanıdığı herkese rezil olduğunu düşünen mağdur mosmor bir yüz, berbat bir ruh haliyle, söylenerek TV'nin karşısından kalkıyor.Bir başka kadın... Plajlarda 'kameralara yakalanabileceğini' düşünerek tekneyle kıyılardan uzaklaşmayı seçmiş o... Kurtulabilmiş mi? Hayır, teknede güneşlenirken, denizden çıkarken, cep telefonuyla konuşurken, her açıdan çekilmiş görüntüleri ekranda ve magazin sayfalarında.Görüntü üzerine döşenilen haberler yine aşağılama, hakaret boyutlarında; ne estetik ameliyatları kalmış, ne yaşı, ne selüliti.Onun da büyük bir hatası var; denizin ortasında veya ıssız bir koyda kendini güvende sanmak!Mehmet Barlas, Pazar günkü yazısında, İstanbul'un tanınmış (belki iş adamı eşi veya iş kadını) bazı hanımlarının bu onur kırıcı haberlerle ilgili konuşmalarından söz etmişti. Anlattığına göre, aralarında bu nedenle bazı tatil mekânlarına gitmekten vazgeçenler vardı ve Barlas 'Bu teşhirleri yapanlar kadınları kırmaktan zevk mi alıyorlar' diye soruyordu.Sebebin zevk almakla değil, zevk vermekle ilgisi var. Magazincilerin görevinin bir parçası bu. Eğlence arayanlara 'başka yaşamlarla' eğlence sunuyorlar. O programları veya sayfaları hazırlayanların bir şekilde ilginç, sansasyonel haber bulmalan ve izleyici sayılarını korumalan gerekiyor. Bunun için de her şeye hakları olduğuna inanıyorlar.Soyunma odası hatta tuveletler!Oysa basın özgürlüğünün anlamı bu değil. Tabiî ki basının haber hazırlarken belli ölçüdeki özgürlüğüne karışılmamalı, bu özgürlük korunmalı ama Türkiye'de magazin gazeteciliği giderek kişisel alanlara saldınya dönüşüyor. Ve işin kötüsü, kaldığınız oteller, gittiğiniz restoranlar da bu saldırıya ortak oluyor, çoğu kez gazetelere ihban kendileri yapıyorlar. Etrafınızdaki özel çember hızla daralıyor, her an her yerde gözetleniyorsunuz. Dehşet bir duygu bu! 'Her yerde kamera' olayı özellikle kadınlar için öyle bir korku haline geldi ki mağazaların soyunma odalarında veya alışveriş merkezi, otel gibi yerlerin tuvaletlerinde bile gizli kamera şüphesi duyanlar var.Bırakın bütün bu korkuyu bir yana, kendinizi bir davette açık büfeden yemek almış, ayakta karnınızı doyurmaya çalışırken düşünün. Bu şekilde görüntülenmek ister misiniz? İşte bunu isteyip istemediğinizi size soran yok, olay bu!Oysa yasalara göre 'kişi, resmi üzerinde bağımsız bir şahsiyet hakkına' sahip. Ve 'kişinin resminin her ne şekilde olursa olsun izinsiz olarak yayınlanması -hukuka uygunluk sebebi bulunmadıkça- hukuka aykırı'... 'Resmin her türlü iletişim araçlarıyla ve ticari amaçla kullanılması, özel yaşam alanına girilmesi ve plajda bile olsa fotoğrafların izinsiz yayınlanması manevi tazminat sebebi... (Devam edecek)Teröristen farksız babalar!Rusya'nın Osetya'sında yaşanan katliam, ölen çocuklar, gençler, vicdanı olan herkesin yüreğini dağladı. Tabiî sadece yürekleri dağlamakla kalmadı, aynı zamanda beyinleri etkiledi; terörü, ölümü, insan canı almanın ne vahşi, ne canavarca bir eylem olduğunu düşündürdü.Örneğin bana; çocuklara, gençlere taciz veya tecavüz eyleminde bulunmanın da onları öldürmekten farksız olduğunu, bunun da kesinlikle bir çeşit terör olduğunu... Çocuk yuvalarında kendilerine emanet edilen çocuklara saldıranların ödüllendirilip -en kötü ihtimalle- bir başka yuvaya müdür yapılmak yerine derhal işlerine son verilerek yargılanması gerektiğini düşündürdü.Namus, töre ve başka bahanelerle genç kızları, kadınları öldürenlerin ve hatta ölüm korkusu içinde yaşatanların da en ağır şekilde ceza görmesi gerektiğini hatırlattı. Devletin kendinde insanların özel yaşamına müdahale hakkı görmesinin bu suçlan Başbakan'ın dediği gibi azaltmayacağını, tam aksine cahil ve fırsatçı insanların "Devlet bunu hak görüyorsa, ben o insanın sahibiyim, benim de hakkım var" diyebileceğini fark etmemi sağladı.Töre cinayetine kurban gidenlerin evli kadınlardan çok çocuk yaştaki genç kızlar olduğunu, babaların kendi elleriyle 15-16 yaşındaki kızlarını öldürdüğünü, bu nedenle zina yasası ile kadınlara getirilmek istenen ekstra baskının töre cinayetlerine ayrıca bu nedenle hiçbir etkisi olmayacağını düşündürdü. Töre cinayetini cezalandırıyoruz derken 'namus cinayeti'ni cezalandırmayarak toplumun aldatıldığını da.Osetya'daki vahşete üzülürken bunları benim gibi sizler de düşünün lütfen. Kendi ülkemizde çocuk, genç kız ve kadın katliamına sessiz kalıp, bir başka ülkedeki katliama yazılar, sohbetler döşenmek de büyük bir çelişkidir. Haksızlıktır.Bu arada Hükümet'e şu malum Yasa ile ilgili yepyeni bir önerim olacak:Madem ki bu emrivâkide "Anadolulu kadınlar'ın isteği rol oynamıştır ve madem ki her şeye rağmen bu kanunun çıkmasını çok istiyorlar o zaman o kadınları memnun edecek bir çözüm yaratsınlar, yıllar boyu erkeklerin lehine işleyen "kadına bir kez yeterli, erkeğe birlikte yaşadığının ispatı gerek" şeklindeki maddeyi tam tersine çevirsinler. Ayrıca Anadolu kadınını daha da memnun etmek için ('Şikâyete bağlı' şartını bir yana bırakarak) imanı nikahlı erkekleri derhal cezalandırsınlar.Avrupa değil ama en azından Türkiye içinden gelen itirazlar büyük ölçüde azalacaktır.Acaba bu çözüm neden hiç akıllarına gelmedi dersiniz?!!

Devamını Oku

Paylaşamadığımız dünya!

5 Eylül 2004

Annelere sormuşlar; "Siz olsaydınız ne yapardınız? İki çocuğunuzdan birini seçebilir miydiniz?" Bir anneye sorutabilecek en zor sorudur bu, cevabı yoktur çünkü...Kesinlikle yoktur. Hiçbir anne, canının bir parçası olan evlatları arasında seçim yapamaz. Yapmak zorunda bırakılması ise onun için en dehşet verici kâbustur, ölümden hiç mi hiç farkı olmayan...Bu kabusu yaşayan analar oldu Osetya'da. Bebeğini bıraktıktan sonra diğer yavrulan için geri dönenler de... Ve evlâtlarını kaybeden analar. "Belki kurtulur, küçük bir ihtimal olsa da" diyerek, kendilerinin de içten içe inanmadığı bir ihtimale günlerce sarıldıktan, saatler boyu tekrar evlâtlarına kavuşmanın hayalini kurduktan sonra onların ölü bedeniyle kucaklaşan analar...Dünkü VATAN'da terör kurbanı çocuklar arasında yatan küçük kızının saçlarını okşayan ananın fotoğrafından daha çok 'ACI'yı anlatan bir yüz gördünüz mü? Ya biraz ötesinde kireç gibi olmuş suratıyla evlâdının başına çökmüş kadının yüzü?? Bu haksızlığın, bu dehşetin, vahşetin, barbarlığın daha iyi bir ifadesi olabilir mi?Terör içinde terör!Ölen çocuklar, yanan ana babalar hangi dinden ve milletten olursa olsun, sebep ne olursa olsun bu tür bir kalleş saldırının hiçbir açıklaması yoktur.Öyle ya da böyle, sebep Afganistan, Irak, Çeçenistan veya bir başka yer, bir başka olay; sonuçta savunmasız insanları katledenlerin hep İslâmi terör örgütleri oluşu, her örgütte Araplar'ın öne çıkışı tüm dünyada İslâm'a karşı nefreti, Müslümanların sınırlarda karşılaşacağı zorluk ve hakareti arttırmaktan başka işe yaramayacak.Fransa'nın, Amerika'nın, son olayda Rusya'nın kendilerine çevrilen terör silahına pabuç bırakmak yerine karşı saldırıya geçmeleri geleceğin dünyası hakkında açık bir fikir veriyor. Tüm dünya ülkeleri teröre karşı birleşecek. Terör ise bir kazanım getirmese bile sırf varlığını göstermek ve sürdürmek adına, 'terör için terör' haline gelerek vahşetin dozunu arttırdıkça arttıracak.Osetya'daki saldırının Amerika'daki 'İkiz Kuleler' ve Türkiye'deki HSBC ile İngiliz Konsolosluğu saldırılarından hiçbir farkı yok. Nedenler farklı, eylem aynı, amaç aynı.Onun için hiç kimsenin, hiçbir Müslüman'ın bu olaylara ne 'farklı dinler', ne de 'sebepler' açısından sempatiyle yaklaşma hakkı olamaz.Biz, Çeçenler'in Türkiye'de, kendi ülkemizde yaptıktan teröre dahi -bir anlamda- sustuk. Onlara mazeret aramaya, hoş görmeye çalıştık. İçten içe cezalarının bile affedilmesini, serbest bırakılmalarını diledik. Ama sonunda gördük ki terörün dini, milliyeti yok. O aslında sadece bir insanlık sorunu.İnsanların sorunu ise bu gerçeği vaktinde görebilmek. Aldanmamak ve aldatılmamak. Zira terör canavarının bundan sonra başını hangi köşeden, hangi kanlı olayla çıkacağını ne yazık ki hiç kimse bilmiyor!Eş isterse yatak odası açılabilir mi?Bugün Pazar, size güzel Pazar yazıları yazmak istiyor gönlüm ama gel gör ki dünya kaynıyor, Türkiye daha fazla kaynıyor...Adalet Bakanı Cemil Çiçek "Eşlerden biri isterse devlet yatak odasına girebilir" demiş. "Doğru mu, yanlış mı?" (Kendimizi bilgi yarışmasında farz edelim.)Cevap veriyorum; Yanlış. Zira hukuk devletinde her vatandaşa ayrı bir birey olarak bakma zorunluluğu vardır. Her bireyin de 'özel alanı' sadece kendisine aittir, bir başkası, eş bile olsa, bu alana 'saldırı için izin verme' hakkına sahip değildir.Bakan ayrıca 'TCK'da birçok madde olduğunu, yalnız bunun üzerinde durulduğunu' söylüyor. Doğru mu, yanlış mı?Cevap; yine yanlış. Zira bugüne kadar birçok maddenin üzerinde hukukçular, S.T. Kuruluştan ve basın büyük bir özenle durdu. Ayrıca zina konusu son güne kadar gündemde değildi. Komisyon üyelerinin (örneğin Orhan Eraslan) açıklamasına göre "çalışmalar sırasında sadece bir kez, bir milletvekili tarafından konu edildi, AKP'li üyeler bile ilgi göstermeyince konu kapandı. Ama el altında koz olarak tutuldu."AB Komisyonu'nun tam zamanında yaptığı uyarı (şimdi gel de 'söylememiş miydik size' deme) AKP içindeki "çelişkiye düşmüş" milletvekili sayısını arttıracaktır. Komisyon "AİHM Sözleşmesi'nin, aile ve özel hayatı koruyan 8. maddesinin ihlâl edilmiş olacağını" bildiriyor. AB'nin hiçbir ülkesinde zinanın suç sayılmadığını da. (Hele yalnızca kadınlar aleyhine işleyecek hale getirilmişse...)Bir zina mafyamız eksikti!Son olarak TCK Tasarısı'nda danışmanlık yapan Avrupalı hukukçuların 'Bu bir rezalet' çıkışı da belki AKP'ye 'sınırlarını' hatırlatmakta yardımcı olabilir. Max Planck Uluslararası Ceza Hukuku Enstitüsü araştırmacısı Prof. Ahmet Mumcunun "Daha önce Ankara'daki toplantılarda zina konusu hiç gündeme gelmemiş, zaten Tasarı'da da yok. Kafalarına balyoz yemiş gibi oldular" sözleri ise hem 'son dakika emrivakisi'ni, hem de uluslararası hukuk uzmanlarının tepkisini gayet net anlatıyor. Prof Mumcu, bu kanun çıkarsa zina mafyasının ortaya çıkacağını da söylemiş.Bir zina mafyamız eksik kalmıştı zaten, demek artık o da olacak!AKP doğruyu yapmakta bu kadar kesin kararlıysa; "Çift eşlilik toplumun bir gereği" diyerek çift eşlilere çifte standart arayacağına 'zina halinde boşanma'da mağdur tarafa yüksek tazminat hakkı verilmesini sağlasın.Ve tabii Medeni Kanun Mal Rejimi Yürürlük Maddesi' ndeki yanlışı hemen düzeltsin. Kadınları bu kadar düşünüyorlarsa yatak odasından önce ceplerini korusunlar.Beş parasız kadın ne boşanabilir, ne hak arayabilir. Bu ikiyüzlü siyasetler bıktırdı artık!

Devamını Oku

Bu takiyye nereye kadar?

4 Eylül 2004

Tek karede Türkiye trajedisini bu kadar güzel anlatan karikatüristi kutlamak isterdim. Avrupa aile fotoğrafına kenarından köşesinden girmeye çalışan 'ülke', çoğu şeriatla yönetilen geri kalmış ülkelerin aile fotoğrafında...Araplar, Afrikalılar oturmuş fotoğrafçıya poz veriyorlar, o sırada göğsünde 'AKP' yazan sakallı, takkeli biri koşarak geliyor: Bi dakka beyim, şu fotoğrafa ben de gireyim .. Milliyet gazetesinin manşet karikatürüydü.Zinayı cezalandıran ülkeler: Uganda, Afganistan, Pakistan, İran, S. Arabistan, Irak, Malezya ile başlayarak yazılmış ve bu kanun çıkarıldığı takdirde bugüne kadar gösterilen çabaların nasıl boşa gideceği İtalya Büyükelçisi'nin de açıklamasıyla anlatılmıştı.Büyükelçi Marsili "Avrupa'da vatandaşını evlilik dışı ilişkisi nedeniyle hapse koyan hiçbir ülke yok, bunu yapan tek ülke konumuna düşersiniz" diyor ve devam ediyor:"İki yetişkin insanın ilişkiye girmesi nedeniyle hapis cezasına çarptırılması kabul edilemez. Boşanma için meşru sebep sayılabilir ama Ceza Kanunu kapsamına girmez. Dönüp idam cezasını yeniden koymak gibi bir şey. Bunun bir adım ötesi taşlayıp öldürmektir."Marsili'nin söylediklerinin benzerini biz daha önce namus cinayetleri konusunda da yazdık: 'Madem ki kadınlara karşı işlenen suçlara, cinayetlere devlet eliyle izin çıkarıyorsunuz, idam cezasını kaldırmanızın ne anlamı kalıyor' dedik. 'Getirmek istediğiniz zina maddesi ise kadınlar için çağdaş recm'dir dedik. Ama elbette bunları İtalya Büyükelçisi'nin söylemesi çok önemli, zira onun sözleri diğer Avrupalı liderlerin (toplumların ve AB Komisyonu'nun) görüşü konusunda da bir fikir veriyor.Sorunları hep kadın...Sanıyorum bir kadın okur, GülBa kod adıyla gönderdiği 'mail'de şöyle diyor;"Bunlar başta kalmaya devam ederlerse tck'nın şck (şeriat ceza kanunu) olarak değiştirilmesinden endişe duyuyorum. Yok, yok korkuyorum."Korkusunda haksız olduğunu kimse iddia edemez. Zaten eğer AKP'nin son günlere sakladığı diğer süprizler de gerçekleşirse kısa sürede gazete ve TV'lerde nasıl haberlere şahit olacağımızı kestirmek gayet kolay.Görülen o ki takiyyeden kurtulamayacağız. TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Köksal Toptan ve diğer bazı AKP milletvekilleri bile erkek ve kadına farklı hakların sağlanmaya çalışılmasından rahatsızlıklarını dile getirdiler. Oysa Başbakan Erdoğan kendinden çok emin, farklı görüşte olanların konuyu bilmediğini iddia ediyor ve:"Kadınla erkek eşit şekilde ceza görecek ve şikâyete bağlı olacak" diyor. Belki farkında değil ama gerçekte bu cümle bile anlamı itibariyle takiyye. Kadınlar şikâyet e-d-e-m-e-z.İmam nikahlı evliliklere getirmek istedikleri kolaylık (ve 'zina' dan kaçırma) ise Anayasa Mahkemesi'nin yeni bir iptali için başlıbaşına neden.Zina'nın suç sayılması -KA.DER'in de açıkladığı gibi-namus cinayetlerine daha fazla kadının kurban gitmesine de neden olacaktır.AKP'nin namus cinayetleri başta, zina, müstehcenlik gibi birkaç maddeyi kendi istediği şekle sokmasının, Türkiye'nin gelecek -en az- 20 yılına bir kara perde örteceğini bilelim. Onlar da bilsinler.Yazmazsak 'unuttuk' zannederler diye aynı konuya devam ediyoruz ama biz bile sıkıldık artık yani!Ağzı burnu eğilmiş sporcular!Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin 2004 Olimpiyatları bittikten sonra (benim de hatırlatmış olduğum) acı gerçeğe değindi ve;"Olimpiyatlardaki sonuca göre Türk sporu başarılı sayılmaz, atletizmde hiç varlık gösteremedik, güreşte bile... Sporcu yetiştirmemiz lâzım" dedi.Lâzım olmasına lâzım da bunun için çocukları küçük yaşta alıp eğitmek de lâzım. O zaman da diğer sorun ortaya çıkıyor; antrenör kendisine emanet edilen küçük sporculara profesyonel gözle bakmak yerine ilişki kurmayı kafasından geçirirse aileler bu riski göze alır mı?Böyle bir yola sapanların kötü örnek olması nasıl önlenebilir?Bir de şu boks ve güreş meselesi var. Gümüş madalya alan 17 yaşındaki boksör Atagün Yalçınkaya'nın fotoğrafını, masum, sevimli yüzünü gördünüz. Bir süre sonra o güzel yüz şekil değiştirecek. Tabir caizse "dağılacak"... Burun -halen kırılmamışsa- kırılacak. İleri yaşlarda ise, 'beyinleri sallanan' boksörleri Parkinson hastalığı bekliyor. Dayım boksördü, o da kurtulamadı Parkinson'dan, Muhammet Ali de...Aslında bana kalsa boksu 'spor' sınıfından derhal çıkarırdım. Boğa güreşi ne kadar vahşice bir olaysa ve İspanya'nın azgın halkı, onlarca okla yaralanmış bir hayvana son darbenin indirilişini nasıl 'insanlık dışı bir zevkle' izliyorsa boks da aynı.Hatta bence güreş de. Zavallı güreşçilerin kulaklarına dikkat ettiniz mi? Hepsinin kulakları ezilmekten pabuç gibi oluyor. Vıcık vıcık ter içinde insanların sarmaş dolaş yaptığı bu garip sporu ('ata sporu' motivasyonunu filân bir yana bırakarak) biraz azaltsak, onun yerine gençlerimizi yüzme, su balesi, yelken, tenis, koşu ve diğer sporlara yönlendirsek olmaz mı?Bizde sokak çocuklarını bile toplayıp 'spor öğretiyoruz' diye boks öğretiyorlar, yok mu boks, güreş ve halterden başka spor?

Devamını Oku