Siz de öyle düşünmediniz mi haberi görünce? Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde tam 90 noktaya türbanlı kadın afişi asılmış. Bu afişler Hac sezonunun sonuna kadar kalacakmış. Ben 90 noktanın az olduğunu düşündüm, 10 cm aralıklarla Dış Hatlar'ı boydan boya döşemelilerdi türbanlı posterlerle... Ki uçaktan inenler Arabistan'a geldiklerini sansınlar."Herkes sakız çiğner, Arap kızı tadını çıkarırmış" der annem, yani her şeyi, her konuyu sulandırmasak olmuyor. Haydi koydunuz bir iki tane, 90 tane de neyin nesi?Madem ki Hac sezonunun sonuna kadar türbanda çeşit sunuyorsunuz, demokratik bir ülke olduğu iddia edilen cinnet vatanımızda yaz sezonunun sonuna kadar mayo çeşidi görmek isteyenlere neden engel oluyor ve mayolu resimleri toplatıyorsunuz?Soru çok; AKP'li bakanlardan biri de parfümeri mağazalarındaki çıplak reklam fotoğraflarını yasaklamış "kadın vücudu reklamda kullanılmamalı" demişti. Ya makyajlı kadın yüzü? Tepede türban, altında yabancı mankenin silme makyajlı suratı? Kadın yüzününde bu şekilde kullanılmaması daha doğru değil mi? Ve hatta Taliban Afganistan'ında olduğu gibi resmin tümüyle yasaklanması? Laik, demokratik (olduğu iddia edilen) bir rejimde kurallara uymak şartıyla isteyen herkes kafasına istediği şekli verebilir. İster normal eşarbını bağlar, ister kubbe gibi şişirip uzaylılara benzer, ister saçlarını kazıtır. Ama iş yurtdışından gelen binlerce turistin İstanbul için bir Arap şehri imajı edinmesine yol açacak noktaya varırsa her vatandaşında itiraza hakkı olur.Bence toplumun en kısa zamanda bu ülkenin yönetim tarzını tartışmaya açmasının zamanı geldide geçiyor.Gerçekten demokrasi midir adı yoksa yavaş yavaş baskı rejimine doğru mu gidiyoruz anlamak gerekiyor.(Not: Bu kararlar Kızılca Hamam'daki kampta mı alındı acaba?)Meclis başkanı belli de...Bülent Arınç şu anda güçlü bir adam. AKP Genel Başkanı ve Başbakan Tayyip Bey de onu desteklediğine göre başka bir Meclis başkanı adayından söz etmek abes olur. Eh, geriye ne kalıyor? Başkan vekili adayları ki ben de onu yapacağım, daha doğrusu adaylardan çok 'bir aday'dan söz edeceğim. Bir kadın aday!Geçenlerde bir sohbette duyduğuma göre İzmir Millet Vekili Dr. Canan Arıtman CHP'nin 'tek başkan vekilliği'ne aday olmuş. Tabii şimdi parti içindeki erkek adaylarla yarışmak zorunda kalacak ve yine tabii şimdi o erkek adaylar doğal olarak kendilerinden ona sıranın asla gelmeyeceğine inanıyor, memnun, mesut ve emin bir şekilde gülümsüyorlardır.Oysa seçim listelerinde kadınları alt sıralara yerleştirdiği için puan kaybeden CHP'nin aklını kullanması ve 84 yıllık tarihinde bir kadının hiç başkanlık etmediği TBMM'ye bir kadın başkan vekilini seçmesi, AKP'nin fısıltısı bile duyulmayan kadın bakan ve parlamenterlerinin yanında, konuşabilecek bir kadını ön plana çıkarması bir erkeği seçmekten çok daha iyi olur. Bence bunu mutlaka düşünmeliler!Tiyatronun sonu mu geldi?Geçen kış 'reality show' denen gözetleme programlarına ve ses yarışmalarına takmıştık. Bu programların seçme sınavlarında kilometrelerce kuyruk oluşturuyordu meraklıları, bu yıl onlar gözden düştü, sıra dizilerde. Kanallar gece boyunca arka arkaya dizilerle dolu ve artık tiyatroya girmeye gerek kalmadı.Gencay Gürün'ün son günlerde sık sık söylediği gibi tiyatroda oynatacak -isim yapmış, izleyici çeken- oyuncu da kalmadı. Diziler bir yandan tiyatrodan çok daha fazla kazandırırken, diğer yanda oyunculara tiyatroda oynamama şartı da getiriyor.Eğer, en popüler, en başarılı tiyatrolardan birinin sahibi olan Gürün bu durumdan yakınıyorsa gerisini siz düşünün. Bence dizi yapanların sanatçılara 'tiyatro oyununda rol almaması' gibi bir şartı dayatmalan, onların da bunu kabul etmesi çok yanlış.Umalımda, zaten sıkıntı içinde olan Türk Tiyatrosu'nu toptan tarihe gömmeden bu yanlışın farkına varılsın!Acı gerçekGüler yüzle söylenen yalanı bir anda yutarız da acı gerçeği yudum yudum içeriz. DiderotSevgili okurlar, birkaç gündür İstanbul dışında olduğum için telefonda yazdırdığım yazıda dün iki hata olmuş. "Ne demişler"de 'yutarız' kelimesi 'yıkarız' olarak, kalbe takılan 'stent' ise 'stant' olarak yazılmış. Özür dileyerek düzeltiyorum.
Bizde herhangi bir konuda gerçekleri su yüzüne çıkardığınız zaman anında tepki çeker, kötü adam olursunuz. Ama birilerinin 'kral çıplak' demesi, kötü adam rolünü üstlenmesi gerekiyor.İster istemez ben de bu filmin kötü adamlarından biriyim işte, kader utansın. Altın kalpli bir kötü adam!Aynen böyle; çoğunluğun iyiliği için 'birilerine göre' kötü adamlığı üstleniyoruz. Geçenlerde Prof. Hüseyin Hatemi'nin konuşmasını yorumladığım yazıya karşılık gönderdiği mektupta belirttiği gibi 'kötü kalpli' oluveriyoruz bir çırpıda.Oysa hepimizin aradığı gerçekler, gelişim, değişim, bilim ise karşımızdakine öfke duyacağımıza tepkisindeki haklılık derecesini anlamaya çalışmak, konu çerçevesinde cevap vermek daha dürüst ve akıllıca değil midir? İçinde hiçbir hakaret bulunmayan, sadece açıklamasını irdelediğim yazı için "bundan sonra benzer bir yazıyla karşılaştığında yargıya başvuracağını" söylüyor Bay Hatemi.Buyrun demekten başka ne söylenebilir; yargı, hepimizin yargısı. Saygımız sonsuz...Bugün payıma düşen rol 'hastane cadısı.' Konu hastanelerimizin denetimsizliği ve insan hayatıyla oyuncak gibi oynamaları. Sanki birçoğunun amacı hastaları iyileştirmek değil de öldürerek nüfus plânlamasına katkıda bulunmak.Levent'teki HSBC Bank'ın bombalanması olayında ağır yaralanan 31 yaşındaki şoför İstinye Devlet Hastanesi nde ameliyat edilmiş. Bir süre sonra vücudunda metal parçası unutulduğu anlaşılarak ikinci kez ameliyata alınmış. Hasta doktorların 'iyileşiyor' dediği günlerde ölünce Sarıyer Cumhuriyet Savcılığı ameliyatı yapan iki doktor için soruşturma başlatmış. Ve şimdi bu doktorlardan biri "röntgen laboratuvarı -idarenin bilgisi dahilinde- bozuk olduğu için parçayı göremedik" diyor.Sorarım size (tabii önce Sağlık Bakanlığı'na) röntgen cihazı çalışmayan koca bir devlet hastanesi olur mu? Bırakın hastaneyi böyle bir klinik bile anlayışla karşılanabilir mi?Benzer olaylar 'alet bozuktu, yeterli alet yoktu' gibi mazeretler birçok hastanede, yoğun bakımlarda bile mevcut (ben Şişli Etfal'dekine şahit oldum, trafik kazası geçiren bir genç o nedenle yaşamını yitirdi, bir üniversite hastanesinin başhekimi yoğun bakımdaki eksikleri kendisi söyledi), peki insan hayatı gerçekten oyuncak mıdır?Sağlık konusu birçok ülkede yönetimlerin ilk ele aldığı ve çözdüğü konudur, biz neden susuyor ve bekliyoruz?Ve bakanlığa bu vurdumduymazlığın hesabı neden sorulmuyor?Aşağıda bu yazıdan birkaç gün önce yazdığım bir başka hastane hikâyesini okuyacaksınız. Böyle giderse sonu gelmeyecek gibi görünüyor.Tek bir an, tek bir tercih!Perşembe sabahı çok sevdiğim bir yakınım, arkadaşım telefon etti. Birkaç gündür göğsünün ortasında bir ağrı hissettiği için huzursuz olmuş ve nihayet Çarşamba gecesi ağn şiddetlenince Siyami Ersek (Kalp ve Damar Hastalıktan) Hastanesi'ne gitmiş. Kısa bir muayene ve kardiyogramdan sonra sakinleştirici bir ilaç vererek evine göndermişler.Sabah bizi aramış. Duyar duymaz 'Doğru Dr. Bingür Sönmez ve Dr. Deniz Şener'e gidiyorsun' dedim 'Hiç vakit kaybetmeden, hemen şu anda'...Böyle durumlarda hastalığın ne olduğuna da bağlı olarak hızla düşünür ve 'İstanbul'daki en iyiler' arasında bir seçim yaparım. Çok kötüler olduğu gibi çok iyi hastanelerimiz ve doktorlanmız da var. Benim ilk aklıma gelenler kendim ve ailem için güvenilir tercihlerim olan İstanbul Cerrahi Hastanesi, International Hospital, Florence Nightingale, Amerikan Hastanesi ve bunların doktorlandır. Hastane temizliğine, bakımına, disiplin ve güleryüze verdiğim önemin de bu tercihlerde rolü olduğunu söylemeliyim.Ve tabii kalp konusunda Memorial, yukarıda ismini verdiğim doktorları ve temizliği nedeniyle. Arkadaşım Tamer beni dinleyerek bir saat içinde Memorial'a gitti. Dr. Deniz Şener'in muayenesi sonunda hemen anjiyoya alındı. Bir gece dinlenip gerekli işlemler yapıldıktan sonra da Cuma sabahı 'balon' tekniğiyle tıkalı olan damarı açıldı ve içine 'stant' kondu.Kalpteki üç ana damardan biri tamamen tıkanmış ve hastaneye tam zamanında gitmiş.Şimdi ben Tamer için sevinirken Siyami Ersek ve hastaları için üzülüyorum.Bir tarafta bu kadar tehlike altındaki hastasını sakinleştirici vererek eve gönderen hastane, öte yanda hayat kurtaran hastane.Tek bir an, tek bir tercih sonunda.Ama her şeyi değiştirebiliyor.Sağlık Bakanlığı hastanelerin hiç değilse acil servislerini, yoğun bakımlarını denetlesin diye boşuna çırpınmıyoruz görüyorsunuz!
Evime yaptırdığım dolapları tam iki aydır beklemekteyim. Marangoz önceden 'tahta parası' diye aldığı yüklüce para ile kayıplarda. Cep telefonunu açık yakalayabildiğimde mazeretin haddi hesabı yok. Çıraklarının düğüne gittiğinden başlayıp boyaların kurumasına uzanan onlarca hikâye... Ama sık sık ne diyorduk, hatırlayalım "balık baştan kokar".Dün CNN'de Meclis Başkan'ı Bülent Arınç'la yapılan bir röportajı dinledim. Arınç uzun yıllar avukatlık yapmış olmanın da getirdiği deneyimle -çoğu avukat gibi- gayet inandırıcı konuşuyor. Hani olup biteni adım adım izleyen ve olayların sorumlularını bilenler bile kolayca ona hak verebilir.Kendinden emin bir tavır, rasyonel cümleler, tok bir ses tonu... Anında cuk diye atla sohbetin içine ve inan. Ama neyse ki görünüşe aklandığında başının dertten kurtulmadığını aklında tutan, dersini almış insanlar da var artık bu memlekette.Değişmez günah keçisi basınSanki TCK'da insanların temel hak ve özgürlüklerine saygıyı, vatandaşlar arasında ayırım yapmadan eşitliği, şiddetin, cinayetin önlenmesini sağlayacak yasaların önüne çıkan kendileri değil de basın. Varsa yoksa bir basın düşmanlığı.Demiyorlar ki bu basının büyük bir kısmı başka avukata gerek kalmayacak şekilde zaten avukatlığımızı gönüllü olarak yapmaktadır; bugün özgürce kalem oynatmalarını borçlu oldukları, 70-80 yıl sonrasını görebilmiş Atatürk'ü, AB zoruyla gerekli değişiklikleri yapan siyasetçilere benzetmeye bile kalkmaktadır.Bu arada AB zoruyla da olsa yapılan reformları takdir etmediğimi sanmayın, ediyorum. Bununla birlikte atılan her olumlu adımı etkisiz kılacak yeni bir adım' gayretleridir beni hasta eden. Kendi içimizde 'kol kırılır yen içinde' alışkanlığımızı sürdürüp (koca dayağına katlanan kadınlar gibi) sesimizi kesip kabulleniyoruz bir ileri bir geri adımları ama artık dünya aleme de rezil olma noktasındayız.Dönelim başa; AKP'nin büyük şansıdır bu 'gayet inandıncı konuşan yöneticiler'... Zem zem suyuyla yıkanmş gibi sıyrılıp çıkıveriyorlar hayati önem taşıyan hataların, sorumlulukların içinden."Basın yanlış yansıttı, saçma sapan şeyler yazıldı, doğruyla yanlış birbirine karıştı" diyor Arınç. Devam ediyor: "Bir partide 5-10 kişi zinanın suç olmasını istedi diye hemen 'takiyye yapıyorlar' demenin, 'şeriat geliyor' korkusuna kapılmanın anlamı var mı?"Bunu duyunca insan kendine soruyor: 'Bu sözlerin gerçekle ilgisi var mı?'Evet, AKP'nin içinde bu isteğe karşı çıkan, gerçekten reform taraftarı olan Milletvekilleri vardı, bunu biliyoruz ama Başbakan, AKP Genel Başkan'ı konunun bayraktarlığını bizzat yapıp "Bu yasa çıkacak, AB de işimize karışamaz" demişse artık konu '5-10 milletvekiline ait' bir sorun olmaktan çıkmış, partiye, Meclis çoğunluğuna mal olmuş demektir.Sonra "insanlar ister, konuşur, pankart taşır hepsine eyvallah" diyor Meclis Başkan'ı. Öte yanda Başbakan pankart taşıyan kadınları 'ahlâka aykırı davranışla suçluyor ve Türkiye'nin makbul kadınları olarak "AKP'ye gönül vermiş, sadece bu nedenle de ahlâk kurallarına, değerlerine bağlı" bulduğu kadınları gösteriyor. Bu kadar büyük bir çelişki olabilir mi?Eğer ortada AB baskısı olmasaydı TCK Tasarısı ne şekilde kanunlaşırdı düşünmek lâzım. Veya söyleşi daha doğru 'düşünmek bile istemiyorum'...Galiba en iyisi çabuk karar vermemek ve beklemek. Bence AKP'deki değişime inanmamızı (veya inanmamamızı) sağlayacak yıl '2005' olacak!
İsmi lâzım değil bir estetik cerrahı bazı açıklamalar yapmıştı dün Milliyet'te. Deyinmek lâzım zira söylenenler erkek hastaları olduğu kadar -kendisi dahil- tüm plastik cerrahlara zarar verecek nitelikte.Doktor bey önce kendini "farklı konulara kafa yorduğu için" sıradışı ilan ediyor ve sonra erkeklere burun estetiği yapmadığını söylüyor. Nedeni "burun estetiğine önem veren erkeğin problemli (feminen) olması" imiş.Şu cümlesi çok sıradışı (!) gerçekten: "Burnunu küçülten erkek cinsel organını da küçültüyor. Küçültüyor derken kastettiğim işlevini azaltıyor olması..." Anlamak biraz zor, onun için 'cümleyi sıradışı yapan ne' diye soracak olursanız size bu lakırdıyı yeryüzünde kabul edecek tek bir cerrah daha bulunamayacağını söyleyebilirim ve muhtemelen aklı başında tek bir erkek de.Türkiye'de bir çok kişinin sorunu genelleme hastalığı... Bu doktorumuz da onlar gibi kısa ve kolay yolu seçerek genelleyivermiş. Şimdi onun açıklamalarını duyan ve burun estetiği yaptırmayı düşünen (buna da gerçekten ihtiyacı olan) erkekler ne yapacaklar? Rahatsızlık duyduktan ve istedikleri halde feminen sayılma korkusuyla vazgeçecekler belki... Veya gitseler bile, doktorlarına bu ikisi arasında bir ilişki olup olmadığını soracaklar.Estetik yaptırmış olan erkekler arkadaşlan tarafından alay edilme tehlikesiyle karşılaşacak. Oysa bugün artık dünyanın her yerinde erkekler de kadınlar kadar plastik cerrahinin ve teknolojinin olanaklarından yararlanıyorlar.Bilimsel olmayan açıklamaları sırf aykırı olsun, tartışma yaratsın diye yapıveren doktorların sonuçlara da biraz kafa yorması gerçekten iyi olur.Yoksa bu açıklamaların da Başbakan Erdoğan'ın, 70 milyonun başbakanı olduğunu unutarak ve vatandaşlar arasında ayırımcılık yaparak AKP'li olmayan kadınları (çağdışı yasalara karşı çıktıktan için) tukaka ilan etmesinden hiçbir farkı kalmıyor.Yapılan konuşmalar da, yalnız söyleyen doktor veya siyasetçiye değil temsil ettiği meslek grubunun tümüne zarar veriyor.Adamın biri...Akşamın bir saatinde hastanenin kapısına elinde yiyecek dolu poşetle hasta bir yakınını görmek üzere gelen adam kapıdaki görevliye içeriye bırakması için dil döküyor.Adam yalvardıkça görevli daha da inatla 'olmaz'ı yapıştırıyor. O olmaz dedikçe karşısındaki aynı inatla yalvarmaya devam ediyor. Sonunda kapıcının tepesi atıyor: "Yassah dedik ya kardeşim. Fazla lâfın lüzumunu mevzubahis elâkadar etmez." (Bu laftan sonra adam kördüğüm olup kalmıştır herhalde.)Bizim Türk milletinin inatlaşması meşhurdur, sırf inat uğruna yapmayacağı işleri yapar, inat uğruna pire için yorgan yakar, inat uğruna kendi ailesini veya toplumunu mağdur eder.Zina Yasası nedeniyle Türkiye'ye günlerce zaman kaybettiren ve AB tarafından bir kez daha iteklenmesine neden olanlar bugün hâlâ TV'lerden seçmenlerine 'hata üstüne döşenmiş kabadayılık' mesajlan iletiyorlar; "Bunu yapıp AB'yee kafa tutmasaydık tarihe karşı sorumlu olurduk."Oysa iyi düşünmeleri lâzım, büyük ihtimalle bunları yaptıkları için 'tarihe karşı sorumlu' tutulacaklardır. Zina Yasası benzeri her gerici hamle, iç siyaset amacıyla yapılmış her dış inatlaşma Türkiye'ye AB için verilecek sürenin daha da uzatılmasına (10 yerine 15, 15 yerine 20 yıl) neden olabilir.Siyaset ve uluslararası ilişkiler basit bir oyundan ibaret olsaydı üniversitelerde yıllar boyu ilmi okutulmazdı değil mi?
Yine Başbakan demiş ki..." diye başlamak istemiyorum. İnanın istemiyorum. Ama Başbakan demiş ki... Demiş işte ve yine yanlış demiş. Elden ne gelir?AKP Kadın Kolları'nın bir toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan "Son olanlarda koparılan vaveyla vardı ya, demokrasi adına Ankara'ya yürüyenler de vardı... Türk kadınına, geleneğine, ahlâkına yakışmayan pankartlar gördüm. Ahlâk değerlerine sığmayacak bu pankartları alkışlayamam, 'evet' diyemem. Türk kadını o ahlâk değerleriyle saygın yerini almıştır. Sadece bir marjinal grup Türk kadınının tümünü temsil edemez. Türkiye'nin yüzde 52'sini kadınlar oluşturuyor. O yüzde 52'nin içinde AKP'ye gönül veren kadınlar da vardır."Hata bir değil, iki değil. Teker teker alalım. AKP'ye gönül vermeyen kadınlar bu hesapça marjinal. Ama, haydi onları genellediniz, AKP'ye gönül vermiş erkekler arasında da (bırakın partinin milletvekillerini ve bakanlarını, Abdullah Gül'ün web sitesine gönderilen AKP seçmen mesajları da aynı yönde) son olanlara itiraz edenlerin sayısı hiç de az olmadığına göre AKP kadınlarını nasıl genelleyebilirsiniz?Sonra... "Ankara'ya yürüyen kadınlar" dedikleriniz Van'dan, Mersin'den, Adana, İzmir ve diğer illerden gelmiş vatandaşlar ve kadın kuruluşu temsilcileriydi. Aralarında Adana TCK Kadın Platformu, Ankara Kadın örgütleri, Batman Kadın Platformu, Türk Kadınlar Birliği gibi kuruluşların, DYP, ANAP, CHP gibi partilerin temsilcileri vardı ve hepsi rozetleriyle yürüdüler.Aşağıda yazılı pankartları taşıyanlar arasında ise yaşlı kadınlar bulunuyordu:- Devlet, bedenimizden elini çek.- Cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye son.- Güldünya katillerini TCK koruyor.- TCK'da kadına yönelik şiddete karşıyız.- Bedenimiz, cinselliğimiz, namusumuz bizim. Emeğimiz, bedenimiz, kimliğimiz bizim.- Erkek vuruyor, devlet koruyor.- Meclis elini bedenimden, kimliğimden çek.- Kadın katliamı töre değil cinayettir.- Bekaret kontrolüne son.Ve sadece bir tane (TCK'da onlarla ilgili madde de olduğu için) araya karışmış bir eşcinselin pankartı: "Zorunlu heteroseksüellik insanlık suçudur."Bunların hangisi ahlâk dışı?.. Hangisinde geleneğe, Türk kadınına yakışmayacak bir söz var? Sayın Başbakan bunlar dışında bir pankart görmüşse keşke topluma da açıklasa. Zira parti toplantılarında, şifreli konuşmalarla AKP'li kadınlar dışındakileri (ki onlar arasında da "son olanlar a karşı çıkanlar şüphesiz vardır) suçlaması hiç doğru olmuyor.Biraz çabuk mu sevindik ne?Zina Yasası' problemi ortadan kalkınca bizim basın çocuklar gibi sevindi. Bir alkış, bir alkış. Haklılar diyelim, hiç değilse yola devam mümkün olabilecek. Ama bu ülkenin kadın vatandaşları için nasıl bir devam olacak orası hâlâ belli değil.Biz, konuyu yakından izleyenler namus cinayetlerine ağır ceza getirilmemesi ve 15-18 yaş arası gençlerin ilişkilerine hapis cezası verilmesi ile ilgili anlamsız maddeleri düşüne duralım AKP, Tasarı' daki olumlu değişiklikleri de fazla bularak tecavüz konusuna geri dönmek istiyormuş. Geri dönerlerse "tecavüz suçlularına mağdurla evlendikleri takdirde ceza indirimi yapılmasını önleyen maddeyi" değiştireceklermiş.Evlenirlerse ceza indirimi yapılmasını istiyorlar. Mazeret olarak "köy kızlarının kaçtıkları erkeklerle evlenmesi" nedeni ileri sürülüyor. Ya bu maddeye güvenerek göz koyduğu kızı kaçıran ve tecavüz eden ama kızın istemediği erkek ne olacak?Kızın ailesi "namusunu temizle, evlen ya da öl" derse?Kız her iki durumda mağdur! Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık... Bu madde aylar boyu medyada ve her yerde tartışıldı, bitmedi. Hâlâ aynı noktadayız.AKP "Artık nasılsa zina meselesiyle AB'yi susturduk. Simdi geriye doğru ne kadar değişiklik yapsak kârdır" inancıyla hareket ettiği takdirde büyük bir hata yapmış olacak.Unutmasınlar "tecavüzcüyle evlenme durumunda indirim" konusu The Economist dergisinde alay edilerek, skandal olarak ele alınmıştı.Arkası gelir, bir kez daha dünyaya rezil oluruz. Hakaret görmekten bıkmadık mı hâlâ?
Avukatlar gücenmesinler, hemen bana teessüflerini iletmek için davranmasınlar ama bazı avukatların en haksız, en savunulamayacak suçluları bile savunduğunu görünce 'acaba bu meslekte ilke yok mudur' diye düşünebiliyor insan. Nitekim birçok ülkede avukatlığın bu yönü nedeniyle yazılmış mizah kitapları var.Meselâ ben geçenlerde 'annesini kızının odasında iken, onun yanında, yanıbaşında, gözlerinin önünde vurarak öldüren alkollü babayı savunan avukat' haberini okuyunca bunları düşündüm. Avukat; adamın silahını temizlemekte olduğunu, olayın kaza olduğunu söyleyince, 'babasının annesini bilerek, kasıtlı olarak öldürdüğünü' görmüş olan zavallı genç kız "Sanki ben babamın düşmanıymışım, yalan söylüyormuşum gibi konuşuyorsunuz. Zaten acım büyük" demiş.Aynı günlerde benzer bir olayı biri erkek, biri kız iki genç kardeş daha yaşadılar. Babalarının sırf 'boşanmak ve çalışmak' istediği için öldürdüğü annelerinin başında sinir krizleri geçirdiler. Zaten hayatlarının bundan sonraki kısmını yaralı ruhlarını tedavi etmekle geçirecek olan bu şanssız gençlere bir de avukatların, hukuk adamlarının kendi elleriyle 'yalana karşı savaş' zorunluluğu getirmesi korkunç bir yaşam gerçeği değilse nedir?İşte cezaların ağırlaştırılması, hukuk sisteminin doğru temellere oturtulması, hakimlerin bağımsız ve rahatça karar verebileceği şartların sağlanması bunun için çok önemli.Artık çoğunuz Türk Ceza Kanunu Tasarısı'yla getirilmek istenen çağdışı maddelere ilk günden, daha komisyonlarda tartışılmaya başlar başlamaz, İsrarla ve uyarı için gerekli cümlelerle karşı çıktığım için Tasarı'yı hazırlayanlardan iki profesör tarafından bana açılan davalan biliyorsunuz. 2004 kışı benim bu davaların duruşmaları için Ankara-İstanbul arasında mekik dokumamla geçti.Sonra iki profesörden biri, Sulhi Dönmezer -ki kendisi 85 yaşın üzerinde ve hastaydı- uzun süredir yatmakta olduğu hastanede yaşamını yitirdi. Her şeye rağmen üzüldük tabiî, Allah günahlarını affetsin. Şimdi avukat olan ve dava duruşmalarına onun yerine giren kızı duyduğuma göre her fırsatta; "Babam bu olaya çok üzüldü, olay hastalığının ağırlaşmasına sebep oldu" diyormuş. İnsanları bu şekilde haksız yere suçlamak hukuken de suç sayılıyor mu bilmiyorum ama manevî açıdan mutlaka suçtur, buna da inanıyorum. Zira en iyi kızı biliyor ki babası hem yaşlı, hem de hastaydı. O kadar uzun bir yaşamı herkes kendisi veya yakınları için ister. Örneğin; ben de çok daha genç yaşta kaybettiğim babamın bu kadar yaşayabilmesi için neler vermezdim.Ayrıca o davaları kendileri açtılar, isteyen ben değilim. Genel olarak bir anlayışa karşı yazdığım ve o Tasarı'yı hazırlayan, yıllardır emeği geçen herkese hitabettiğim halde (Komisyon üyeleri bana teşekkür ederken) onlar öfke yolunu seçtiler.Bu nedenle ben de avukatların 'kazanmak için her yol meşrudur, mubahtır' anlayışının zararlarını yakından görmüş, yaşamış oldum.Yine de adaletin bir gün mutlaka yerini bulacağına dair inancımı kaybetmiyorum. İnşallah bu ülkede adaleti bizim kuşağımız görecek ve o kazançta bu kuşak gazetecilerinin de mutlaka rolü olacak.Sonuç ne olursa olsun, o gazetecilerin arasında olmak, görevini tam yapmış olmak bana huzur ve mutluluk veriyor.AB de alışacak huylarımıza!Daha zamanları var, alşırlar, alışırlar. Avrupa Birliği de bizim hükümetlerin sık sık karar değiştirmesine -birkaç şoktan sonra- alışacak nasıl olsa... Hayatın zannettikleri kadar kolay olmadığını Türk halkının neler çektiğini anlamaları da belki iyi olacak. Başbakan Tayyip Erdoğan 'zina' inadıyla ülkeyi birkaç hafta yoğun bakım şartlarında tuttuktan, imajını ve ekonomisini alt üst ettikten sonra karar değiştirmiş. Dün 'karar değiştirmezlerse yandı gülüm keten helva' diyerek bitirmiştim yazımı, neyse ki helva tümüyle yanmadan kurtarabileceğiz. Milletimize uğurlu, kademli olsun ve de büyük geçmiş olsun.Kim bilir belki bu olumlu adım Samsun Belediyesi'nin başındakiler gibi kafaların yerine oturmasına, din üzerinden siyaset yaparak bir yere varılmayacağının bu kafalar tarafından anlaşılmasına da yardımcı olur.Almanya'nın "saygın" gazetelerinden Die Welt'in Başbakan Erdoğan için önce "Kuzu postunda kurt mu yoksa Atatürk mü" sorusunu sorması, sonra Atatürk benzetmesini aşırı bularak "reformcu mu" şeklinde değiştirmesi dün gündemin önemli haberlerinden biriydi.Neyse ki Die Welt yanlışını fark ederek dönüş yapmış da "saygınlığını bir nebze koruyabilmiş. Gördüğü her bıyıklıyı Mustafa Kemal zannetme hatasına düşen bir gazeteye saygın tanımı pek yakışmazdı yoksa. Ne var ki yabancıların bu cehaletini fazla da suçlayamıyor insan; Atatürk'ten bu yana adamlar Türkiye'de reformcu yöneticiye pek rastlayamadığı için akıllarına bir tek o geliyor:Parçalanmış bir imparatorluğun küllerinden koca bir cumhuriyet, özgür demokratik bir ülke yaratan mucizevi lider!Keşke ona benzeyen birileri çıkabilseydi...
Aydın, liberal geçinen bazı meslektaşlarımız Zina Yasası'na karşı çıkanları "Onlarda şeriat korkusu var" sözleriyle eleştiriyorlardı. Bu liberal(!)ler acaba Samsun Belediyesi'nin parkta elele tutuşanları ayırmak için kurduğu ve insanların peşine taktığı ekipleri görünce ne söylediler?Elini omzuna atmak yasak, ağaç altında oturmak yasak, bankta birbirine yakın oturup sohbet etmek yasak. Motorlu ahlâk zabıtası yukardaki eylemleri yapanlara "evlerine gidip ders çalışmalarını" tavsiye ediyormuş. Ağaç altında oturanlara "Yanlış anlaşılabilecekleri" de söyleniyormuş. Doğru anlaşılmak için hazırol' vaziyetinde durmak gerekiyor zahir!Bunları Londra'nın Hyde Parkı'na salsanız, demek akıllarını oynatacaklar. Millet mayolarla, şortlarla sereserpe yerde yatıyor, yanıbaşlarında Suudi Arabistanlı kadınlar güneşleniyor, kimsenin de rahatsız olduğu filân yok, olan çeker gider zaten. Size bir şey söyleyeyim mi, orada şu yaptıklarının zerresini yapsalar Park'tan dayak yiyerek çıkarlardı.İşte "Zina Yasası", "15-18 yaş arası gençlere ilişkilerinden dolayı hapis cezası" veya "namus cinayetlerine ceza indirimi" gibi ülkeyi Arap ülkelerine çevirecek yasalara karşı çıkılmasının nedeni bu olaylarla anlaşılıyor. Aslında ben bu olanlara "yapanın ayağına dolaşması" olarak bakıyorum. Zira hep anlatmaya çalıştığımız, kafalara sokmak için çırpındığımız şey bu; devlet bir kez insanların özel alanına girmeye başladı mı, sonu yoktur bunun.Harem-selamlık uygulamasına doğru!Yatak odasını gözetleme hakkı verirsin, o seni parkta da, kafede de gözetleyebileceğine inanır. Belediyelerin gençler için açtığı yaz kamplarında "elele tutuşanlara hakaret edildiği" şikâyetleri geliyor. Kurslarda sınıflar ve öğretmenler cinsiyetlere göre ayrılıyor. Harem-selâmlık uygulamasının parklara, taşıma araçlarına, eğlence yerlerine sıçramasına az kaldı.Hele bir "AB'siz yola devam" konusu gerçekleşsin ondan sonra gerisi gelir, merak etmeyin.AB içişlerimize karışabilir mi?ANAP Genel Başkanı Nesrin Nas son derece yerinde bir açıklama yapmış:"Sayın Başbakan'ın önce Avrupa Birliği'nin ne olduğunu sindirmesi gerekiyor. 'AB içişlerimize karışamaz' ifadesi Sayın Başbakan'ın AB üyeliğini bir kulüp üyeliğiyle karıştırdığını gösteriyor. AB ortak değerler ve normlar bütünüdür. Eğer bu birliğe katılmak istiyorsanız bu değerler ve normları kabul ediyorsunuz anlamına gelir. Kaldı ki AB'ye girmek isteyen Türkiye'dir, AB Türkiye'ye katılmak istemiyor."Başbakan'ın "TCK konusu Kopenhag kriterlerinde yoktu" sözleri de en az AKP'nin 'zina' çıkışı kadar anlamsız oldu. Zira TCK'da gerek 'zina' gerek '15-18 yaş' ve gerekse 'namus cinayetleri' gibi konular ya kadına karşı ayırımcılık veya namus üzerinden siyaset içeriyor.Ve Samsun örneğinde görüldüğü gibi ipin ucu da bir anda kaçıveriyor.Umalım da zararın bu noktasından dönmeye mecbur kalsınlar. Yoksa yandı gülüm keten helva!(Not: CHP Milletvekili Gaye Erbatur dün telefonda "AB başlangıçta TCK'nın üzerinde durmadı, zira hem zina konusu Anayasa Mahkemesi kararıyla gündemden kalkmıştı, hem de AB gerekli reformların yapılacağına emindi" dedi. Başbakan Erdoğan'a bunu da hatırlatmış olalım.)'Anayasa kitapçığını fırlatmak' gibi!Olumlu bir adım için hazırlanan TCK Tasarısı AKP'nin kaprisiyle "felâket doğuran bir neden" olmaya doğru hızla ilerliyor. Sonunda "Anayasa kitapçığını fırlatma" olayının Türkiye'yi getirdiği noktaya gelmeyiz inşallah.Beklenen yine oldu, Tayyip Bey'in "AB bize karışamaz" kahramanlığı piyasaları altüst etti. Borsa düştü, dolar ve faizler fırladı, Hazine bir günde 39 trilyon zarar etti (acaba kimler kâr etti?) Oysa daha Türkiye henüz Anayasa kitapçığı ' krizinin etkisini bile atlatabilmiş değil. Millet o hatanın faturasını hâlâ ödemeye devam ediyor. Bu kez çıkarılan fırtına ne kadar gerekliydi, bunun cevabını ise dün Radikal'de çıkan bir anket vermiş.1999'da TESEV tarafından desteklenen ve Boğaziçi Üniv. Öğr. Üyesi Prof. Dr. Binnaz Toprak ile meslektaşı Ali Çarkoğlu tarafından Türkiye'nin her bölgesinde il, ilçe ve köylerde 3 bin 53 kişinin katılımıyla yapılmış bir araştırma... Sonuç; Zina yapana hapis cezası verilmeli: % 16-18Boşanma sebebi sayılmalı: % 47.50N'olcak şimdi?
Benim maddi imkânlarımın Irak'ta 161 milyon dolarlık otoyol projesini alan, 2 trilyonu yalnızca parti kurmaya ayırabilen Ali Haydar Veziroğlu'nun zenginliğiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Ama inanın bana 10 kişinin hayatını kurtarabileceğimi kesin olarak bilsem elimde avucumda ne varsa tümünü gözden çıkarıp sıfırdan başlayabilirdim.Bu palavra değil, zira kendi yaşamımda sınırlarımı fazlasıya zorlayarak, sıkı özverilerde bulunarak hiç tanımadığım kimselerin hayatını kurtardığım oldu. Bir değil, birkaç kez... Bunları anlatmaktan hoşlanmam, anlattığım zaman da o olaylarda benim rolümü anlayamazsınız. Din, inanç gibi, 'iyilikler' de Allah'la kul arasında kalmalıdır; ne demiş atalarımız; "İyilik yap, denize at, balık bilmezse Halik bilir"...O iyiliğin verdiği, hiçbir şeyle Yaslanamayacak mutluluk ve huzuru ise yapan biliyor. Bu da onun ödülü...Hiç şüphem yok ki Türkiye'de benim gibi düşünen ve davranan milyonlarca yardımsever insan yaşıyor. Kimsesizlere, fakir, fukaraya, eğitimsizlere kucak açıp onlar için koşturan, ter döken, her türlü özveride bulunan milyonlarca insan.Bütün kalbimle Ali Haydar Veziroğlu'nun da onlar gibi gönlü zengin biri olmasını ve -çok büyük bir rakam da olsa- o kazançtan vazgeçerek 10 işçiyi kurtarmasını diliyorum. Siz bu yazıyı okuyana kadar belki de kararmı vermiş olacak... Umarım karan 'yaşam kurtaracak bir karar' olarak çıkar.Eğer konu bir münazara konusu olsaydı ve soru da "Teröre pabuç bırakıp vaz mı geçersiniz, yoksa her şeyi göze alarak devam mı edersiniz" olsaydı belki "devam etmek" doğru cevap olarak görünebilirdi. Ama (sadece bir an için kendinizi onların yerine koyun) ortada somut olarak 10 can ve bu canların onlarca seveni, aileleri, çocuklan var. Bu durumda da hiç kimse "Bana ne, ben işime bakarım, terör terördür" diyemez. Bu insanları kaderleriyle başbaşa bırakıp milyon dolarlarla sevinemez.Yoksa diyebilir mi?Sevinebilir mi?Göreceğiz...Aranızda bir anlaşın bari!Adalet Bakanı "AB gün vermezse yolumuza onsuz devam ederiz" diyor. Başbakan "AB bizim içişlerimize karışamaz" diye kafa tutuyor.Dışişleri Bakanı Amerika'dan "Hiç merak etmeyin, sorun halledilecek, AB'den gün alınacak" diyor.Bazı AKP'liler "Kendi kalemize gol attık" derken bazıları Başbakan'a arka çıkıyor.Kime inanmak lâzım acaba?Yıllar süren çabadan sonra tam yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken kabul edilir gibi bir olay değil bu.AKP tarafından düzeltilmediği takdirde de AKP'nin bir daha kimseyi "AB'yi istediğine" inandırması mümkün değil. Herkes o sözlerin de bir takiyye olduğuna, bu noktada 'plânlı bozgun' çıkarıldığına inanacak ve bunda da haklı olacak.Zira Tayyip Erdoğan'ın "Kopenhag Kriterleri'nde TCK yoktur" sözünün mantıkla bir bağlantısı yoktur. TCK Tasarısı'nda karşı çıkılan maddeler insan haklan ve demokrasi ile birebir ilgilidir, yapılması istenenler de 'olmazsa olmaz' değişikliklerdir.Aslında tek bir ipucu bile bunu anlaması için Başbakan'a yermeliydi:Kendisini her konuda destekleyip neredeyse sözcülüğünü yapan basın gruplarının bile TCK konusunda 'hata yaptığını' söylemesi.Yermiyorsa arkasında başka nedenler arayanlara da kızmasın!