Jiletli şifacı!

9 Ekim 2004

Star TV'de 'Deşifre' programını izliyorum. Deşifre değil dehşet mübarek. Arka arkaya öyle inanılmaz, öyle 'taş devri' olaylar geliyor ki ekrana, korku filminden farksız. Programdan sonra uykum kaçıyor, saatlerce cin gibi oturakalıyorum.Önce Karadeniz bölgesinden 15 yaşında zavallı Halime'yle, kederinden erken yaşlanmış annesini gösteriyorlar. Kız iki alçağın (iki kardeş) tecavüzüne uğramış. Bağ evinde, kendi evinde uyurken içeri girip saldırmşlar. Sırayla tecavüz ettikten sonra da kimseye anlatmaması için iyice korkutmuşlar. Zavallıcık cinsellik hakkında bilgisi de olmadığı için susarak saklayabileceğini sanmış. Ama günden güne karnı büyüyüp de anlaşılınca açıklamış durumu.Bu kez iki ağabey ve babadan her gün dayak yemeye başlamış."Zaten bana ve kızkardeşime hiç gün göstermediler ki... Hep dövdüler bizi" diyor. Tecavüze uğramasa askerden dönünce sevdiği gencin kendisini isteteceğini anlatıyor.Büyük ağabey "Ya git kendini nehre at veya çocuğunu al, bir daha dönmemek üzere evi terk et" demiş. Ama anacığının yüreği razı olmamış, bırakmamış kızıyla bebeğini. Bunun üzerine evin erkekleri terk etmişler üçünü de... Yaşlı kadın, "Evlâdını nereye atarsın" diyerek iki göz iki çeşme ağlıyor. Zavallı Halime'cik boynu bükük öylece boşluğa bakıyor.Bitirin bu cehaleti!Sonra bacağı şişen oğlunu doktor yerine "şifacı"ya götüren cahil anne geliyor ekrana. Ankara'ya 350 km. uzakta, mağara gibi evlerden oluşmuş bir köyde 8 çocuklu bir kadın. Baba İstanbul'da işportacılık yaparken çocuğun bacağı şişince (köyün tek sağlık ocağı da kapalı olduğu için) "cinleri çıkarsın" diye bu kadına götürmüşler. Kadın jiletle oğlanın bacağını birçok yerden kesmiş. Bacak mikrop kapmış, çocuk şimdi komada ve hastanede.TV ekibi şifacıyı bulmuş, kadın hâlâ aynı şarlatanlığa devam etliği gibi göze bile jilet attığını, kestikten sonra üstüne sıcak taş bastığını anlatıyor. Çin işkencesinden beter. Kimbilir kaç kişiyi öldürmüştür bugüne kadar ve kimbilir daha kaç kişiyi komaya sokacaktır. Dinledikçe midem bulanıyor, yüzüm şekilden şekile giriyor. Kadın okuyup üflemekte şimdi de. Bir yandan da "Doktorlar bu hastalığı bilmiyor" diyor ve ekipten 70-80 milyon TL. istiyor. "Doktorlar ne kadar alırsa o kadar''mış ücreti...Daha kaç yıl susacağız, göz yumacağız bu cehalete, vahşete, dehşete? Biz o TCK'nın değişmesi için neden yıllarca uğraştık?Eğer hâlâ 15 yaşında kızlara toplu tecavüzler yapılacaksa, tecavüzcüler serbest, mağdurlar ve aileleri perişan olacaksa, cinci hocalar kol gezecekse neden?TV'lerden kanunların anlatılması, tecavüzlerin, kadınlara saldırıların ömür boyu hapisle cezalandırılacağının duyulması lâzım.Cahil insanlara çocuklarını doktor yerine şarlatanlara götürmemelerini öğretmek lâzım.O köylere sağlık ocağı, doktor lâzım.Biliyor musunuz, bu insanlarımızı gördükten sonra şıkır şıkıdım giyinmiş, muzaffer ifadelerle gülümseyen siyasetçiler nasıl yavan görünüyor insanın gözüne...Ve bütün o AB tantanası nasıl anlamsız!Özel ambulans, Devlet ambulansı...Çok ciddi bir karaciğer operasyonu geçirmiş bir hasta daha büyük ve donanımlı bir hastaneye nakledilmek üzere özel bir hastaneye ait ambulansla Karabük'ten Ankara'ya götürülüyor. Hastanın boğazında anestezi tüpü, kolunda serumlar takılı halde ve yanında ameliyatı yapan doktorla bir hemşire var.Dakikaların, saniyelerin bile önemi olduğu için her an Ankara'daki hastaneye telefonla rapor veriliyor. Ama gelin görün ki ambulans gişelerden beklemeden geçip gidemiyor. Sıraya girmek ve para ödeyerek geçmek zorunda.Olayı anlatan Opr. Dr. Zafer Levent (Vatan Hastanesi, Karabük) devlet hastanelerine ait ambulansların gişelerden direkt olarak geçip gittiğini, özel ambulansların ise beklemek zorunda olduğunu söyleyerek "Allah aşkına söyleyin, böyle bir zihniyet olabilir mi, bir ambulansı bütün sirenlerini, lambalarını yakmış vaziyette, içinde yoğun bakımlık hastayla bekletmek nerede görülmüştür" diye soruyor.Ben de Sağlık Bakanlığı'na soruyorum; siz bu olayın benzerini bir başka ülkede görüp duydunuz mu?Zira benim bildiğim, girmek için her şeyi göze aldığımız AB ülkelerinde, bırakın gişede beklemeyi ambulanslar için özel yollar yapılıyor, trafikte ters yönde gitmelerine bile izin veriliyor.Sorunun cevabını Bakanlık'tan bekliyoruz...Not: Sevgili okurlar, dün 'Ne demişler?' köşesinde Voltaire ismi bir hata sonucu "W" ile yazılmış. Düzeltiyorum.

Devamını Oku

Şehir Tiyatrosu'nun başarılı olması da mı suç?

8 Ekim 2004

Bir gayret, bir kıyamettir gidiyor. Neymiş efendim İstanbul Şehir Tiyatrosu Yönetimi hakkında soruşturma başlatılmış. Başlatılır a, bu memlekette iyi bir iş yaptın mı hakkında soruşturma başlatılır, adettendir.Deneyim konuşuyor, bu kulunuz hakkında az mı dava açıldı? Hâlâ o dava senin, bu duruşma benim dolaşıp duruyoruz şehir şehir. Olsun, dava yiğidin kamçısıymış. Yoksa öyle değil miydi o söz??Dönelim İstanbul Şehir Tiyatrosu'na... Bize gönderilen açıklamayı okuyunca aynı sonuç çıkıyor; Yönetim başarılı olduğu için soruşturma açılmış.Gencay Gürün döneminden sonra (ki o da başarısından dolayı benzet kıskançlıklarla karşılaşarak ayrılmıştı) Şehir Tiyatrosu ilk kez salonları dolduruyor, varoş tiyatrolarında sahnelenen oyunlarla bile izleyici kapılardan taşıyor, oyunları ayakta izliyor.Örneğin; Hırçın Kız, örneğin; 7 Kocalı Hürmüz, tiyatroseverler hem çok güzel sahnelenen, hem de sevdikleri ünlü sanatçıların oynadığı bu eserleri izlemek için sıraya girdiler ve biletler satışa çıktığı gün tükendi. Başarısını kanıtlamış oyuncular, çok daha fazla kazandıkları işlerini bir yana bırakıp Şehir Tiyatroları'nda üç kuruş maaşla halkın ayağına sanat götürüyorlar, bundan daha güzel ve desteklenmeye değer bir anlayış olabilir mi?"7 kocalı Hürmüz" olayıBütün bu özveri ve gayret birkaç kıskanç, kifayetsiz muhteris insanın (nedense bizde her köşede fazlasıyla mevcut bunlardan) engellemesiyle durduruluyor.Şimdi sebebini dinleyin, ama kendinizi tutun lütfen, sinirden tırnaklarınızı veya gazetenizi yemeyin:"Yönetmeliğin 19-B maddesi yönetim kurulu üyelerinin oyunu yönetemeyeceğini açıkça belirtmesine rağmen.....adlı oyunu yönetmişlerdir."Kimler? Kemal Kocatürk, Mustafa Aslan, Ali Taygun...Asıl olay bence 7 Kocalı Hürmüz'ün başarısından kaynaklanıyor. İlk oynandığı gece benim de izleyerek hayran kaldığım, Oya Başar ve tüm ekibin olağanüstü performansını ayakta alkışladığım, Şehir Tiyatrolan tarihinde az rastlanan bir izleyici ilgisiyle karşılaşan oyun birilerini fena halde rahatsız etmiş besbelli. Etmiş ve hemen ellerini atarak, aslında herkesin izlemesi (bence TV'de de gösterilmesi) gereken oyunu durdurmanın yollarını aramaya başlamış.Öyle ki, Perihan Savaş'ın bu oyunda oynamasına bile takmışlar: "Yönetmelik, Şehir Tiyatroları dışındaki tiyatrolarda oyuncu olarak başarılarını kanıtlamış olanlar şartını getirmesine rağmen, 13 yaşında Çocuk Tiyatrosu'ndan aynldıktan sonra hiç tiyatro sahnesine çıkmamış olan Perihan Savaş doğrudan kadroya alınmıştır" şeklinde bir suçlama da var.'El insaf bir suçlama. Yani şimdi kalkıp Perihan Savaş gibi yıllarını oyunculukla geçiren, başansı alnında yazılı bir sanatçının sahne deneyimini kanıtlamasını mı isteyeceksiniz? Aynca, bu sanatçı, örneğin Haldun Dormen'le "Bir Kış Öyküsü" isimli oyunda oynamamış mıydı?Milletin parasına yazık!Sonuçta başta İ.Ş.T. Genel Sanat Yönetmeni Nurullah Tuncer olmak üzere 12 kişi suçlanıyor ve milletin kucak dolusu parasıyla, onca emekle hazırlanan eserler durduruluyor.İşin saçmalığına bakın ki, bu 'Yönetim Kurulu'na seçilenlerin çoğu zaten yönetmen ve sanki ortada binlerce iyi yönetmen varmış gibi hepsinin çalışması engellenecek. Bu olamayacağı için şimdiye kadar çoğu oyunları yönetmeyi de sürdürmüşler. Bunlar konu olmamış ama şimdi, 7 Kocalı Hürmüz'ün başarısından sonra birdenbire akla gelivermiş.Ben anlamıyorum. Anlamak da mümkün değil. Bildiğim tek şey, bu korkunç engelleme hastalığına ve özgürlüğüne "dur" diyecek bir merci olması gerektiği. Halkı sanatla buluşturan, en ücra köşelere tiyatro taşıyan insanlar bu cezalara, bu şark kurnazlıklarına muhatap olmamalı. Şu anda yargıda olan bu davaların adaletle sonuçlanacağına, yalnız sanatçılara değil halka da haksızlık edilmeyeceğine inanıyorum.Ve merak ediyorum, acaba Kültür Bakanlığının bu rezaletten haberi var mı?Kalp yogasıİnsanları rahatlatan, stresi yok ederek ömrü uzatan yoga sadece beyine hitabetmiyor. Kalp hastalıklarını ortadan kaldıracak veya kalp hastalıklarının riskini azaltacak bir 'kalp yogası' da mevcut.Amerika'da kalp rahatsızlıkları ve kanser tedavisinde uygulanan Kalbin Yogası programının kurucusu ve direktörü Kardiyolog Dr. Nischala Joy Devi bugün ve yarın Memorial Hospital'da (cumartesi doktorlara, pazar hastalara) birer konferans verecek ve uygulamalı olarak kalp yogasını gösterecek. İzlemek ve öğrenmek isteyenlerin saat 10:30 ile 13:30 arası Memorial Hospital'da olmaları gerekiyor.

Devamını Oku

Sen-ben, siz-biz!

7 Ekim 2004

Ahmet Uğurlu'nun bir zamanlar TV'de gösterilen 'İstanbul Hikayeleri'nde söylediği bir şarkı vardı. Ne o oyunların güzelliğini unutabilirim ne de Ahmet Uğurlu'nun o oyunlarda sergilediği sanatı.."Bu kafayı değiştirin siz, siz artık, bu kafayı değiştirin" diyordu şarkı. O gün bugündür ne zaman değişmesi gereken bir kafayla karşılaşsam bu şarkıyı söylemeye başlarım.İşte yine aynı şarkıda buldum kendimi. Kısa süre önce Almanya'da Schröder, Başbakan Erdoğan'a "sen" diye hitap edince bizim Büyükelçi tercümana "Başbakanımıza 'sen' dedi. Lütfen bunu belirtin" demiş. Başbakan'ın her yurtdışı seyahatinde aynı 'sensiz' hikâyesi gündeme geliyor. Adı kompleks, hem de aşağılık kompleksi değilse nedir bunun?"O başbakan bize 'sen' diye hitap etti", "Öbür başbakan bizimle samimi oldu", "Diğeri karşımızda ayak ayak üstüne atmadı (veya attı)", her mimik, her jest bir olay.Schröder'in "siz" yerine "sen" demesi ise aslında başka bir olay. Almanya'da yaşayan Türklerle konuştum ve onlara bu konuyu sordum. Zira örneğin İngilizce'de 'sen-siz' ayırımı olmamasına rağmen biz bu dildeki konuşmalan bile "senli-benli" şeklinde yansıtabiliyoruz.Diplomatik dilde, o görüşmeler iki şahıs değil, iki ülke arasında yapılmakta olduğundan, siyasetçiler arasındaki samimiyet derecesi ne olursa olsun diyaloglarda "siz" kullanılır. Haydi bunu geçtik, Alman dilini iyi bilenler "Bu çok ince bir ayrıntıdır, Almanya'da eğer iki kişi aralarında karar vermemişse, önceden sorulmamış ve anlaşma üzerine kadeh tokuşturulmamışsa bir tarafın 'sen' demeye başlaması küçümsemedir, hakaret olarak bile algılanabilir" diyorlar. Hatta birçok kimse "sen"i "siz" diye düzeltirmiş böyle durumlarda.Büyükelçimizin bu yerel gelenekten haberi yok mu acaba? Artık AB üyesi ülkeler arasına katılmanın eşiğindeyiz. Kendimizi bu komplekslerden, detaylardan, lüzumsuz popülizm gayretlerinden kurtarmamızın zamanı gelmedi mi?Not: Alman siyasetçilerin Türklere gösterdiği samimiyette, onlarla yakın arkadaş olan Vural Öger'in yaptığı kulis faaliyetlerinin de hakkını vermek lazım. Senelerdir AB için 'tek kişilik heyet' gibi çalışıyor.Estetikte müthiş gelişme...Erkeklere burun estetiği yapmam çünkü bunu yaptıran erkek cinsel açıdan sorunludur" türünden garip açıklamalar yapan bir doktorla ilgili yazımı hatırlayacaksınız.Bu yazıdan hemen sonra birkaç plastik cerrahi uzmanından aynı açıklamalara itirazlar geldi."Her yerde açıklamaları çıkmaya başladı ama bu doktorun plastik cerrah olup olmadığını bilmiyoruz. Ankara Bilkent Üniversitesi Konferans Salonu'nda yapılan Plastik Cerrahi Kongresi'nde de kendisini orada görmedik. Bilimsel olmayan bu tür konuşmalar doktor ve hasta açısından büyük sorunlar yaratıyor" diyorlar.Onların da tekrarladığı gibi artık Türkiye'de ve diğer ülkelerde plastik cerrahlar erkeğe de, kadına da -gerekiyorsa- her tür ameliyatı yapıyor. Hatta çocuklara da...Kısa süre önce, Türkiye'de plastik cerrahi operasyonlarının öncülerinden biri olan Prof. Dr. Onur Erol'un kliniği ONEP'te bir toplantıya katıldım.Mucize gibi!Giderken pek ilgimi çekmeyeceğini düşünmüştüm ama tam aksine müthiş bir deneyimdi gördüklerim.Onur Erol ve kendisi gibi doktor olan eşi Sevinç Erol, aralarında ortodontist, genetik doktoru, 'burun-boğaz'cı, konuşma terapisti, çocuk doktoru (bazen beyin cerrahı da) bulunan kalabalık bir doktor grubu ile birlikte bir 'Dudak-Damak Yarığı Konseyi' oluşturmuşlar.1989 yılından beri bu problemle doğan çocukları dizi operasyonlar ve tedavilerle normale döndürüyorlar, imkânı olmayan ailelerden para da almayarak.Birkaç saat içinde gördüğüm, güzel yüzü ağız ve çenenin görüntüsüyle tamamen bozulmuş kız-erkek çok sayıda bebek ve çocuk bana bu sorunun ve çözümünün önemini fazlasıyla anlattı.Hacettepe Üniversitesi'nin bir araştırmasına göre Türkiye'de her gün 3-4 çocuk dudak-damak yarığıyla doğuyor, yani ciddi bir sağlık sorunu. Ve bu çocukların tedavi edilmeden sosyal yaşama katılmaları neredeyse imkânsız. Tedavi edilmediği takdirde sadece çene değil yüzün tüm yapısı bozuluyor. Konuşma, yeme ve diş problemleri başlıyor.Çocuklarınızda dudak-damak yarığı varsa tedavisi uzun ve sabır isteyen bir tedavi ama çoğunda sonuç başarılı... ONEP TEL: 0212-283 63 78 ONEP FAX: 0212-283 90 22

Devamını Oku

"Doksan nokta"ya bakmamayı başarabilir misiniz?

6 Ekim 2004

Sevgili meslektaşım, yazılarını beğeniyle okuduğum Haşmet Babaoğlu bana kızmış, üstelik yazdıklarıma şaşırmış."Her reklâm panosuna bakmaya mecbur muyuz?" başlıklı yazısını konu ederken 'zarif üslûbuma uymayan bir şey yaptığımı söyleyerek "belirtmeksizin kendi yorumunu benim fikrim gibi yansıtmış ki, hem bana ayıp oldu, hem de okurunu fena halde yanıltmış oldu" diyor. Sonra da yazımdan farklı anlamlar çıkararak "belden aşağı yumruk almış gibi" hissettiğini belirtiyor.Her ne kadar değerli yazar arkadaşımın insanlara hoşgörü, duygu, incelik aşılayan yazılar yazarken bir yandan da tenkitlere bu kadar tahammülsüz olmasını anlayamıyorsam da ben kızgın ve şaşkın hissetmiyorum kendimi. Yaşadığım süre içinde insanın "her şey"le karşılaşabileceğini ve karşılaştığında da ani öfke ve şaşkınlık hissetmemesi gerektiğini öğrendim. Gerçi bunu hâlâ her zaman uygulayamıyorum ve ne zaman öfkeyle kalksam rahmetli Özal'ın dediği gibi... üstü oturuyorum.Haşmet Babaoğlu genel olarak üslûbumu zarif bulduğunu söylemiş, bilmukabele... Ben de onun üslûbunu çok beğenirim. Ama her ikimiz de zarif üslûplarımıza karşın 'açık sözlülüğü' ile, lâfı döndürüp dolaştırıp kıvırtmadan düşüncelerini anlatması ile tanınan yazarlarız.Gazeteciler siyasetçiler gibidir, kendi aralarında da fikir tartışması yapar, birbirlerinin görüşüne itiraz edebilirler ama bu yine birbirleri hakkındaki meslekî veya kişisel düşüncelerini değiştirmez. Başkalarını bilmem, hele son yıllarda bunları birbirine karıştırıp aşırı alınganlık yapanlar ve hatta işi düşmanlık boyutuna taşıyanlar, reklâm için kullananlar gördüm ama ben değişmem. Basında hemen hiçbir yazısıyla aynı görüşte olmadığım halde beğendiğim, saygı duyduğum çok yazar vardır.Günlerce karşı fikirleri, isim vererek, alıntı yaparak tartıştığımız birçok yazar da sevdiğim arkadaşlarımdır. Bu kural benimsenmese işlenen her konu yarım kalır, düşünsel alanda ilerleme, gelişme sağlanamazdı diye düşünüyorum.İşte "keşke münazara yapılabilse" dememin nedeni de budur. Lise münazaraları; beğenmeseniz, aynı düşüncede olmasanız bile bir fikri bilimsel temellerde, bağırıp çağırmadan, kızmadan savunma ve karşı tarafın görüşlerine de saygı duyma alışkanlığı kazandırır. Kaldı ki bizim burada kastettiğimiz iki ayrı gruptaki kişilerin "belli bir konuda, inandığını sakin ve saygılı şekilde savunması" dır.Pano meselesi!Gelelim 'Havaalanı'ndaki panolar' konusuna... Haşmet Bey benim "özetle şunu söylüyordu" diyerek yazdığım açıklamanın, yazısını doğru yansıtmadığını, kendi fikrimi ona aitmiş gibi yazdığımı, "sanki mayolu posterlerin kaldırılmasına ses çıkarmamış fakat türbanlı kadın posterine karşı çıkanlara 'siz de bakmayın kardeşim' demiş" anlamı verdiğimi anlatıyor ve "Ne ilgisi var?" diyor. Ayrıca bu yazının "köşe yazarlarını eleştirme amacı taşımadığını, hepimizin gelip geçerkenki ruh halini konu ettiğini" söylüyor.Benim özetimi beğenmemiş olmasını anlayabilirim. Ama onun ve Gülay Göktürk'ün alıntı yaptığı yazısı türban panolarından sonra yazıldı. Bu konuda halkın tepkisinden değil, köşe yazarlarının tepkisinden sonra...Polemik yararlıdırGerçi Gülay Göktürk "Ne bikinili mankene ne de türbanlı fotoğrafa bakmadan geçip gitmek vardı" diyor ve Haşmet Babaoğlu da bu cümleden başlayarak "Neden bazıları bunu yapamıyor, herkes toplum mühendisliğine soyunuyor?" diye soruyordu ama türbanlı posterler tam 90 noktaya asılmıştı ve "bakmadan geçip gitmek" açıkçası imkânsızdı (hâlâ da öyle.)Yazısını "anlamamış veya anlamak istememiş" değilim, gayet iyi anladığımı sanıyorum. 90 yere asılarak neredeyse gözü görmeyenlerin bile fark etmesi sağlanan bir durumda "Bırak kardeşim, sen kendi işine git" demek mümkün değildir sanıyorum. Bu konuyu iş edinenlerin de "kendine ait bir arayışı, projesi yok" demek değildir. Özellikle gazetecilerin görmesi ve değinmesi gereken konulardandır bu.Her neyse, ben bu polemiğin bile bir yaran olabileceğine inanıyorum. Sevgili meslektaşıma da teşekkür ediyorum. Onu üzmeyi asla arzu etmem!(Not: Münazara yapıyor olsaydık, çok daha kolay ve anlaşılır şekilde "karşı tez"leri çürütebilirdik.)Koşullu evet!AB Komisyonu "İlerleme Raporu" nu koşullu olarak onayladı. TCK'nın da Meclis'ten geçmesiyle Kopenhag Kriterleri'ne ulaşılmış olduğu kabul ediliyor ancak demokrasi ve insan haklarında sorun yaşandığı ve ilerlemelerde aksama görüldüğü takdirde müzakerelerin askıya alınacağı bildiriliyor.Ve ayrıca müzakereler için başlama tarihi verilmediği gibi, "başta serbest dolaşım olmak üzere" müktesebatın uygulanması için "uzun süreli geçiş dönemi" nden söz ediliyor. Kısacası sabrımızı da ölçecekleri daha iyi anlatılamazdı. Bu kuşağın torunları görecek inşallah, zaman 10-15 yıldan çok daha uzun görünüyor, ama yine de yolumuzdan dönmemeliyiz.Yapılan açıklamada kilit nokta "ilerlemelerde aksama görüldüğü takdirde askıya alma" cümlesi bence. Yani diyelim ki insan hakları 'Zina Yasası' benzeri bir yasa veya değişiklikle ihlâl edildiğinde (ki şu andaki TCK'da bile mevcut bu ihlâl ama henüz fark etmediler) anında geri dönebilecekler. Bizdeki hükümetlerle ne kadar kolayy bir dönüş olur bu düşünebiliyor musunuz?Üç beş olay, üç beş beklenmedik kargaşa işleri bir günde ters yüz ediverir. Umalım da bu tür siyasi oyunlardan medet umanlar çıkmasın.Bir tane de çok yararlı kural var Komisyon Raporu'nda bence:"AB üyelerinin Türk STK'lar ile muntazam diyalog kurmaları ... Haarika bir istek bu, STK'lar olup biteni en iyi şekilde anlatacaklardır.Ne değerli beyinler, ne cevherler var içlerinde bilseniz.Her şeye rağmen bu adımın milletimize hayırlı olmasını diliyorum.

Devamını Oku

Adaleti görmeye başladık bile! (2)

5 Ekim 2004

Dün başladığımız konuya devam ediyoruz... "Tecavüz sanıklarının mağdurla evlenmesi durumunda ceza indirimi isteyen", "çocuk tecavüzlerinde 'çocuğun rızası olup olmadığına bakılması gerektiğini' savunan" profesörler tarafından o davaların açıldığı günlerde "Bunlar benim değil, milletin davası, konu da para değil ülkenin gelecek 50 yılını huzurlu ve adil şartlarda geçirmesi. Tasarı Meclis'ten sağduyulu hukukçuların ve benim istediğimiz şekilde geçtiği gün dava kazanılmış demektir" demiştim.Üç madde dışında dava kazanılmıştır. Bunlardan biri namus cinayetlerine de "töre"ye verilen cezanın getirilmemiş olması, ikincisi 15-18 yaş arasında rızaya dayalı ilişkilere hapis cezası konması, üçüncüsü ise kadının rızası olmadan bekâret kontrolü yapılması...Herkesin bekareti kendine!Üçü de çok önemli. Açıkçası ben hakimlerin namus cinayetlerinde de 'töre' veya 'tarikata girme' nedeniyle işlenenlerde olduğu gibi en ağır cezayı vereceklerine, ayırım yapmayacaklarına inanıyorum, ki böyle yapacakları görülmeye başlandı. AB de töre ile namus cinayetlerini ayırmadığını, aynı tanımın içinde gördüğünü ilerleme raporunda belirtti (bugün açıklandığında da göreceğiz.) Ama yine de 'namus ve töre' aynı madde içine alınmalı, hakim takdirine bırakılmamalıdır.'15-18 yaşta ilişkiye hapis' cezası Samsun ve İzmit'te zabıtanın sevgilileri kovalaması olaylarının benzeri ve kızların bekâret kontrollerine kadar varacaktır, değiştirilmesi gerekir.Bekâret kontrolü ile ilgili bilimsel araştırmalar bu olay sonucunda intihar eden genç kızların olduğunu, etmeyenlerin yüzde 90'ında tüm yaşamlarını etkileyen psikolojik ve seksüel bozuklukların ortaya çıktığını, kontrolün olumsuz çıkması durumunda ise kızların beşte birinin öldürüldüğünü ortaya koyuyor. TCK'ya konulan "hakim kararı olmadan genital muayeneye gönderilemez" şeklindeki esnek tanım değiştirilmeli, bekâret kontrolü tamamen kaldırılmalıdır. İnsanların bedeni hakkındaki kararlan bir başkasının vermesi 'insan hakları'na aykındır.Bu üç maddenin de çevre ve kaçak yapılaşmayla ilgili iki madde gibi düzeltilmesi gerekiyor.Sezer'den döner mi?En iyisi Cumhurbaşkanı Sezer'in bu maddeleri bir kez daha tartışılmak üzere Meclis'e geri göndermesidir. Ama ne yazık ki Sayın Sezer kadınlar için yapılan tüm olumlu değişikliklerin hayata geçmesini, eşitsizliğin zaman içinde azalmasını sağlayacak Anayasa'nın 10. maddesi'nde bunu yapmadı. TCK'da yapar mı bilinmez.Yapmadığı takdirde Anayasa Mahkemesi, o da olmazsa AB adaylığı sürecinde Avrupa Komisyonu'na anlatılması mutlaka denenmelidir.Bu beş madde de düzeltilmeden medenî ülkeler düzeyinde bir ceza kanunumuz olduğunu kabul edemeyiz. Yine de gelinen nokta büyük başarıdır.Kutlamaya değer!Bizde öten kontrol, teröristte nasıl susuyor?Haziran ayında İstanbul'da yapılan Nato Zirvesi sırasında THY uçağına makyaj çantası içinde bomba geçiren ve üç kişinin yaralanmasına neden olan örgüt üyesi kadın yakalanmış. Bravo, polis için basandır ama ya öbürü? Ya bu kadının çantasında bombayla polis kontrolünden rahatça geçip gitmesi, o nedir?Bu havaalanlarındaki polis kontrollerinde elektronik aletten geçerken çoğumuz ötüyoruz. Ben, ayakkabılardan mıdır, takıları saat vs. ile mi ilgilidir bilmiyorum bazen çıngır çıngır öterim. Öter ötmez polislerin yüzündeki 'potansiyel suçluya bakar ifade de beni her zaman güldürür. Kendi kendime 'silahımı da bırakmıştım ama...' türünden saçmalıklar mırıldanarak kadın polisin önüne gider ve gözlerimi tavana dikerek vücuduma elleriyle neredeyse saç diplerimden ayaklarıma kadar 'yakın muayene' yapmasına katlanırım. Benim gibi hergün binlerce yolcu uçakların güvenliği açısından buna sessizce katlanıyor. Çantalarımız da kontrolden geçiyor, istedikleri takdirde didik didik aranıyor.Peki (dayanamayacağım yine hafif argo geliyor) abicim biz katlanıyoruz, aranıyoruz, öte yanda bombalılar geçip gidiyorsa bu zahmetlerin ne anlamı var? Masumları didikle, suçluları geçir. Yani her işimiz mi böyle olacak?'Yakalanan örgüt üyesi' olayında, suçlu kadın kadar o gün alanda görevli polislerin de mutlaka sorgulanmasını sağlamalan şart.Onlar bizi nasıl arıyorlarsa adalet de onları tepeden tırnağa bir arasın.Bombalı terörist nasıl geçmiş, öğrenelim.

Devamını Oku

Adaleti görmeye şimdiden başladık!

4 Ekim 2004

Hatırlayacaksınız 'Bizim kuşak inşallah adaleti görecek' demiştim. Henüz yeni ceza kanunları yürürlüğe girmeden mahkeme kararları doğru şekilde çıkmaya başladı.İstanbul'un göbeğinde Kadıköy'de evli ve çocuklu genç kadın avukatı kendi arabasıyla kaçınp tecavüz eden 3 kişinin her birine 36 yıl hapis cezası verildi. Bir başka hakim tarikata girdiği için kızını öldüren babayı hiçbir ceza indirimi yapmayarak ömür boyu hapse mahkûm etti. Erkeklerle geziyorlar diyerek iki amca kızını öldüren adam da 36 yıl ceza aldı. Bunlar sadece aklımda kalanlar... Hemen her gün cesur ve adil hakimlerin verdiği benzer ceza haberlerini gazete ve TV'lerden duyuyoruz.Bundan sonra kadın ve çocukları tacize, tecavüze, öldürmeye niyetlenenler o kadar kolay karar veremeyecekler. Önce kendilerini de ölümden beter bir geleceğin beklediğini düşünmek zorunda kalacaklar. Ve öyle görünüyor ki 'sebep ne olursa olsun' hakimler sebebe değil, sonuca, eyleme bakacaklar.Demokrasi ve insan hakları açısından son derece takdir edilecek bir başarı olan yeni TCK'nın oluşumunda, kabulünde Türkiye'deki kadın hareketinin katkısı büyüktür. Ayrıca bütün bu süreç içinde olup bitenler bu 'hareketin' ne kadar geliştiğini de açıkça göstermiştir.Yurt içinden, Avrupa'dan, Amerika'dan (hatta Avustralya'dan), Meclis'teki kadın milletvekillerinden TCK tasarısındaki hataların düzeltilmesine benim, yazılarımla tetiklediğimi belirten ve teşekkür eden mektuplar, telefonlar alıyorum. Onlara cevabım şu oluyor; evet, benim de rolüm oldu. Medenî Kanun'da olduğu gibi TCK da da ilk günden başlayarak büyük bir dikkatle izledim ve gelişmeleri dakika, dakika yazdım. Bunu yaparken her an STK'larla, hukukçularla, komisyon üyesi milletvekilleriyle iletişim halindeydim. Ama...Ama bu başarıda en büyük pay, işini gücünü bir yana bırakıp doğru çözümler üreten, bu çözümleri medyaya ve komisyonlara taşıyan TCK İzleme Grubu ile diğer kadın hukukçuların, destek veren tüm sivil toplum kuruluşlarının, komisyonlarda uyum ve iyi niyetle çalışan (aksi yönde çalışanlar değil) AKP'li ve CHP'li milletvekillerinindir. Hepsine teşekkür borçluyuz ve ben de onları saygıyla selâmlıyorum.Dava kazanılmış sayılabilir mi?2003 yılında yazılarımda devamlı TCK'dan söz etmeye başladığımda ve o yazılar nedeniyle aleyhimde "iki profesör davası" olarak bildiğiniz 150 milyar TL. tutarındaki davalar açıldığında henüz çoğunuz konunun önemini kavramış değildiniz.Oysa TCK o kadar önemliydi ki neredeyse AB 'tek bir madde' yüzünden önümüze dev gibi bir engel koyacaktı. Ve çok haklıydı da!İtiraf etmeliyiz ki o davaların da Tasan' nın çok daha düzgün olarak hazırlanmasında önemli bir rolü oldu. "Ne varmış hazırladığımız tasarıda, itiraz edilen maddeler Türkiye'de 70 yıldır uygulanıyor. Bunun noktasına bile dokunulamaz" dedikleri maddelerin neredeyse tümüne dokunuldu, neredeyse hepsi eşitliği, adaleti sağlayacak hale getirildi. O çalışmalar sırasında her iki partiden birçok komisyon üyesi beni arayarak merak etmememi, üzülmememi söyleyerek güven verdiler. Onlara ayrıca teşekkür ediyorum. CHP Orhan Eraslan, Gaye Erbatur, Oya Araslı, Canan Arıtman, Güldal Okuducu gibi isimler başta olmak üzere inanılmayacak bir tempoyla çalıştı. Deniz Baykal son derece soğukkanlı ve çağdaş bir tutum sergiledi. TCK'da 'muhalefet' de kaya gibi sağlam bir muhalefetti yani. (Devam edecek...)'Bizim Ülke'nin okulları!Yeni ders yılı başlamışken gönüllü kuruluşların açtığı 'yaz ve kış okulları ndan da kısaca söz etmek, hatırlatmak gerekiyor.Büyük şehirlerimizin, örneğin İstanbul'un birçok ilçesindeki okullarda sınıflar çok kalabalık. Bir sınıfa bazen 90 çocuğun düştüğü bu okullarda öğretmenler ne kadar çabalarsa çabalasın yetersiz kalabiliyor.İşte bu noktada sivil toplum ve kuruluşlara da görev düşüyor ki bazı kuruluşlar ve gönüllüler bu görevi büyük bir başarıyla üstleniyor.Bizim Ülke Derneği bunlardan biri. Dernek yıllardır Ümraniye, Gaziosmanpaşa, Bayrampaşa, Sarıyer gibi bölgelerde ücretsiz yaz ve kış okullan açıyor. MEB'nın izniyle açılan okullarda üniversite öğrencisi abla ve ağabeyler, emekli öğretmenler ve diğer gönüllülerin oluşturduğu kadrolar önce Bizim Ülke Derneği tarafından bilgilendiriliyor sonra da sanat, kültür,dil, konuşma ve her konuda, çocukların, gençlerin eğitimine yardımcı olmaları sağlanıyor.Örneğin Sanayi Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi, Atatürk Müzesi, Dolmabahçe Sarayı, Arkeoloji Müzesi, Miniatürk gibi saray ve müzeler gezdiriliyor.Konservatuar elemanları müzik aletlerini okula getirerek çocuklara çok sesli müziği tanıtıyorlar. (Bu yaz İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı gelmiş.) Ressam ve tiyatro sanatçıları dersler veriyor. Satranç ve bilgisayar öğretiliyor.Kısacası muhteşem bir çalışma ile muhteşem bir gelişim sağlanıyor. Prof. Aysel Ekşi başkanlığında çalışan Bizim Ülke Derneği'ni ayakta alkışlıyor, yararlanmak isteyenler için adresini veriyorum:Alemdağ Cd. No: 124 Ümraniye/İstanbul Tel ve Fax: 0216-335 41 70

Devamını Oku

Münazara gibi tartışmak!

3 Ekim 2004

Bir kaç gün önce Milliyet'te Mehmet Yılmaz yazmıştı, onun fikriydi bazı konuları "lisede yapılan münazaralar" gibi tartışmak.. "Keşke yapabilsek, ne iyi olurdu" diyordu.Bence de harika olurdu, zaman zaman kendi aramızda denesek mi acaba?Örneğin Cumartesi günü iki ayrı meslektaşımızın köşesinden iki ayrı münazara konusu çıkabilirdi. Hasan Pulur usta hükümetin "çevreyi kirletenlere arıtma tesisi için zaman verme ve belediye başkanlarına hapis cezasını önleme" bahanesiyle 'iki yıllık süre' tanımasının en doğru karar olduğunu söyleyerek dalga geçtikten sonra "Zaten bizde ceza neyi önler ki.. İki yıl sonra da durum aynı hamam, aynı tas" diyor. Ne kadar güzel bir münazara olurdu bu: "Çevre suçuna ceza vermek, çevrenin kirlenmesine engel olabilir mi?"Teoriyi bırakıp pratiğe bakacak olursak iki yıl içinde en güzel sahillerimiz, foseptik boşaltıldığı için sarı renk alan Torba denizine dönecek, güzelim Türkbükü'nde bu yıl görüldüğü gibi her yerden pislik fışkıracak.. Ve yine pratikte, cezanın suçu önlediği, getirilen ağır cezalardan sonra kan davası cinayetlerinin hızla düşmesiyle açıkça görüldü.Türkiye'de çağdaş normları istemek ve bunun için mücadele etmek çok şeyi değiştiriyor. Koca bir TCK'yı baştan aşağı değiştirdi de çevrenin, denizlerin kirletilmesini mi önleyemeyecek?Belediyeler sahillerdeki kuruluşlara "Size iki sene değil 3 ay süre veriyoruz, sonunda büyük para cezası var" desinler de bakın sorun üç ayda nasıl bitiyor.. Bu memlekette isteyen, değil arıtma tesisi yapmak, seçim öncesi 3 ayda şehir içinde şehir bile kuruyor.Nelerin kolayca değişebileceğini görmek için yeni TCK'nın henüz yürürlüğe girmemesine rağmen hakimlerin tecavüz ve namus cinayetlerine verdikleri ağır cezalara bakmak da yeterli. Her gün gazetelerde bu haberler görülmeye başlandı. Onun için, çevre suçuna verilecek cezaları da ciddi olarak tartışmaya değer.Pollyanna'cılık mı oynamalı?İkinci yazı (ve münazara konusu) Haşmet Babaoğlu'na ait.Babaoğlu "Her reklâm panosuna bakmaya mecbur muyuz?" başlıklı köşe yazısında Gülay Göktürk'ün kendisiyle aynı görüşteki yazısından da alıntı yapıyor ve özetle şunu söylüyordu:"Havaalanındaki panolara kafasını takanlar (yani Dış Hatlar'da her köşeye türbanlı kadın fotoğrafı asılmasına itiraz edenler) lüzumsuz gerginlik yaratıyorlar. Kendilerine ait bir projeleri olmadığı, kendi işlerine bakmadıkları için 'sade suya tirit' imaj ve iktidar kavgası yapıyorlar. Herkesin işi memleketi kurtarmak..."Bu yazıdan da nefis bir münazara çıkabilir: "Gazeteciler yanlış buldukları işleri yazıp eleştirmeli mi, görmemeye çalışıp bir tür Pollyanna'cılık mı oynamalı?"Öyle ya, aykırı ve farklı fikirler çok sesliliğin vazgeçilmezidir ama her fikir tartışmaya da açıktır. Örneğin İstanbul gibi bir şehirde her ay onbinlerce turistin ilk geçtiği yerin tam 90 noktasına aynı posterler dikilmişse "beğenmeyen bakmasın" demenin, o posterlerin asılmasına rahatça karar verilirken mayolu posterlerin kaldırıldığını görerek buna susmanın rasyonaliteyle bir ilgisi yoktur.Ayrıca kendinden farklı fikirde olanları karalamanın da mantıkla, hoşgörüyle bağdaşır yanı yoktur. Herkes kendi görüşünü özgürce açıklayabilmeli ve tartışabilmelidir. Herkes aynı fikirde olup aynı şeyleri yazsaydı herhalde hayatın tadı tuzu kalmaz, basının da hiç bir olaya katkısı olmazdı.Ben Mehmet Yılmaz'ın "Keşke münazarayla doğruyu bulabilsek" düşüncesine bayıldım. Keşke TV'lerde bunu yapabilseydik!

Devamını Oku

Serdar, Duygu ve gazeteciliğin zor yanı!

1 Ekim 2004

La Bruyere "Hayat duygulananlar için bir trajedi, düşünenler için bir komedidir" demiş. Gazeteciler için ise hayat yorucu bir traji-komedi dir.Önce sevgili Duygu Asena'nın beynindeki rahatsızlık haberiyle sarsıldık. Sonra sevgili Serdar Turgut beyin kanaması geçirdi. Bilmeyenler "Ne oluyor bu değerli gazetecilere arka arkaya?" diyebilirler. Ama onların hayatının zorluğunu bilenler için sebep gayet açıktır: Aşırı stres ve yorgunluk!Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Cengiz Kuday da Serdar Turgut'un beyin kanaması ile ilgili olarak "Aşırı stres, yorgunluk, uykusuzluk ve ani heyecanların özellikle 45 yaşın üzerinde beyin sorunlarına neden olduğunu" söylemiş. Dr. Kuday'a göre "gazeteciler ile doktorlar en riskli grupta ve yaşadıkları stres normal değil.''Dışarıdan bakıldığında gazetecilik en cazip mesleklerden biri olarak görülür. Ve hatta bir çok kimseye göre masa başında oturup yazmak kolay bir iştir de... Ama gerçek bundan çok farklı.Gazetecinin zorluğu, diğer mesleklerden farklı olarak -doktorluk dışında- başarılı olduğu noktada bitmiyor. Asıl o noktadan sonra başlıyor. Maksimum rekabetin olduğu, yerinizi kolayca kaybedebileceğiniz ve gayet zor bulabileceğiniz bir alanda ve her an her konuda sorunlarla boğuşan bir ülkede 24 saat izlemek, düşünmek zorunda. 365 gün aralıksız üretmek, toplantılara katılmak, görüşmeler yapmak zorunda.Bütün bunlar öyle bir beyin dinamizmi gerektiriyor, her an olaylarla bire bir karşı karşıya olmak bazen öyle bir zihin yorgunluğu (çoğu kez stres ve üzüntü de) getiriyor ki, sürekli aşın adrenalin salgılamak ve organları zorlamak zorunda kalan vücut, günün birinde isyan ediyor.Duygu Asena'ya biyopsi yapıldığı gün yanında dört kişi vardı: Ablası, yakın bir arkadaşı, Selâhattin Duman ve ben. Duygu ile çok yakın değiliz ama her zaman benim çok değer verdiğim bir yazar ve insan olmuştur, tanışmadığımız dönemde bile...Depresyondan şikâyet ettiği günlerde bir iş yemeğinde, sonra gazetede karşılaştığımızda bana rahatsızlığından söz ettiği andan itibaren her gün yakından izledim. Şimdi önümüzdeki hafta ameliyata alınacakmış, gördüğüm kadarı ile son derece güçlü bir iradeye ve morale sahip, inşallah atlatacak.Serdar da aynı şekilde çok takdir ettiğim, sevdiğim bir arkadaşım. Beyin kanaması geçirdiğini duyunca ona da tarifsiz üzüldüm. İstanbul'da olmadığım için hemen telefona sarılarak doktoru Muzaffer Bayhan'dan ve International Hospital Genel Müdürü Yaşar Yıldırım'dan bilgi aldım.Yıldırım kanamanın durduğunu, durumunun iyiye gittiğini ama iki hafta kadar yoğun bakımda kalabileceğini söyledi.Bütün dualarımız Duygu ve Serdar için. En kısa zamanda sağlıklı günlerine kavuşmalarını diliyorum.Türban ve mayo ihracatıAtatürk Hava Limanı'nın 90 noktasına asılan panoların sebebi varmış, dün Tufan Türenç'in yazısından öğrendiğime göre firma iddialı bir kampanya başlatmış, hedef Avrupa'ya eşarp ihracatında patlama sağlamakmış..Hemen iki soru doğuruyor bu açıklama:1- Avrupa'da eşarbı böyle mi bağlıyorlar ki fotoğraflar türban şeklinde, sarılıp sarmalanarak çekilmiş?2- Bu firma ihracata yeni başlayacak, oysa reklâm panoları kaldırılan Zeki Triko onlarca yıldır ihracat yapıyor, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?3- Bir soru daha, farkında mısınız 'perhiz-lâhana turşusu sorusu' son iki yıldır ne kadar sık sorulmaya başlandı?

Devamını Oku