Bir kaç gün önce Milliyet'te Mehmet Yılmaz yazmıştı, onun fikriydi bazı konuları "lisede yapılan münazaralar" gibi tartışmak.. "Keşke yapabilsek, ne iyi olurdu" diyordu.
Bence de harika olurdu, zaman zaman kendi aramızda denesek mi acaba?
Örneğin Cumartesi günü iki ayrı meslektaşımızın köşesinden iki ayrı münazara konusu çıkabilirdi. Hasan Pulur usta hükümetin "çevreyi kirletenlere arıtma tesisi için zaman verme ve belediye başkanlarına hapis cezasını önleme" bahanesiyle 'iki yıllık süre' tanımasının en doğru karar olduğunu söyleyerek dalga geçtikten sonra "Zaten bizde ceza neyi önler ki.. İki yıl sonra da durum aynı hamam, aynı tas" diyor.
Ne kadar güzel bir münazara olurdu bu:
"Çevre suçuna ceza vermek, çevrenin kirlenmesine engel olabilir mi?"
Teoriyi bırakıp pratiğe bakacak olursak iki yıl içinde en güzel sahillerimiz, foseptik boşaltıldığı için sarı renk alan Torba denizine dönecek, güzelim Türkbükü'nde bu yıl görüldüğü gibi her yerden pislik fışkıracak.. Ve yine pratikte, cezanın suçu önlediği, getirilen ağır cezalardan sonra kan davası cinayetlerinin hızla düşmesiyle açıkça görüldü.
Türkiye'de çağdaş normları istemek ve bunun için mücadele etmek çok şeyi değiştiriyor. Koca bir TCK'yı baştan aşağı değiştirdi de çevrenin, denizlerin kirletilmesini mi önleyemeyecek?
Belediyeler sahillerdeki kuruluşlara "Size iki sene değil 3 ay süre veriyoruz, sonunda büyük para cezası var" desinler de bakın sorun üç ayda nasıl bitiyor.. Bu memlekette isteyen, değil arıtma tesisi yapmak, seçim öncesi 3 ayda şehir içinde şehir bile kuruyor.
Nelerin kolayca değişebileceğini görmek için yeni TCK'nın henüz yürürlüğe girmemesine rağmen hakimlerin tecavüz ve namus cinayetlerine verdikleri ağır cezalara bakmak da yeterli. Her gün gazetelerde bu haberler görülmeye başlandı. Onun için, çevre suçuna verilecek cezaları da ciddi olarak tartışmaya değer.
Pollyanna'cılık mı oynamalı?
İkinci yazı (ve münazara konusu) Haşmet Babaoğlu'na ait.
Babaoğlu "Her reklâm panosuna bakmaya mecbur muyuz?" başlıklı köşe yazısında Gülay Göktürk'ün kendisiyle aynı görüşteki yazısından da alıntı yapıyor ve özetle şunu söylüyordu:
"Havaalanındaki panolara kafasını takanlar (yani Dış Hatlar'da her köşeye türbanlı kadın fotoğrafı asılmasına itiraz edenler) lüzumsuz gerginlik yaratıyorlar. Kendilerine ait bir projeleri olmadığı, kendi işlerine bakmadıkları için 'sade suya tirit' imaj ve iktidar kavgası yapıyorlar. Herkesin işi memleketi kurtarmak..."
Bu yazıdan da nefis bir münazara çıkabilir: "Gazeteciler yanlış buldukları işleri yazıp eleştirmeli mi, görmemeye çalışıp bir tür Pollyanna'cılık mı oynamalı?"
Öyle ya, aykırı ve farklı fikirler çok sesliliğin vazgeçilmezidir ama her fikir tartışmaya da açıktır. Örneğin İstanbul gibi bir şehirde her ay onbinlerce turistin ilk geçtiği yerin tam 90 noktasına aynı posterler dikilmişse "beğenmeyen bakmasın" demenin, o posterlerin asılmasına rahatça karar verilirken mayolu posterlerin kaldırıldığını görerek buna susmanın rasyonaliteyle bir ilgisi yoktur.
Ayrıca kendinden farklı fikirde olanları karalamanın da mantıkla, hoşgörüyle bağdaşır yanı yoktur. Herkes kendi görüşünü özgürce açıklayabilmeli ve tartışabilmelidir. Herkes aynı fikirde olup aynı şeyleri yazsaydı herhalde hayatın tadı tuzu kalmaz, basının da hiç bir olaya katkısı olmazdı.
Ben Mehmet Yılmaz'ın "Keşke münazarayla doğruyu bulabilsek" düşüncesine bayıldım. Keşke TV'lerde bunu yapabilseydik!
Münazara gibi tartışmak!
Bir kaç gün önce Milliyet'te Mehmet Yılmaz yazmıştı, onun fikriydi bazı konuları "lisede yapılan münazaralar" gibi tartışmak.. "Keşke yapabilsek, ne iyi olurdu" diyordu
Haberin Devamı

