Sevgili meslektaşım, yazılarını beğeniyle okuduğum Haşmet Babaoğlu bana kızmış, üstelik yazdıklarıma şaşırmış.
"Her reklâm panosuna bakmaya mecbur muyuz?" başlıklı yazısını konu ederken 'zarif üslûbuma uymayan bir şey yaptığımı söyleyerek "belirtmeksizin kendi yorumunu benim fikrim gibi yansıtmış ki, hem bana ayıp oldu, hem de okurunu fena halde yanıltmış oldu" diyor. Sonra da yazımdan farklı anlamlar çıkararak "belden aşağı yumruk almış gibi" hissettiğini belirtiyor.
Her ne kadar değerli yazar arkadaşımın insanlara hoşgörü, duygu, incelik aşılayan yazılar yazarken bir yandan da tenkitlere bu kadar tahammülsüz olmasını anlayamıyorsam da ben kızgın ve şaşkın hissetmiyorum kendimi. Yaşadığım süre içinde insanın "her şey"le karşılaşabileceğini ve karşılaştığında da ani öfke ve şaşkınlık hissetmemesi gerektiğini öğrendim. Gerçi bunu hâlâ her zaman uygulayamıyorum ve ne zaman öfkeyle kalksam rahmetli Özal'ın dediği gibi... üstü oturuyorum.
Haşmet Babaoğlu genel olarak üslûbumu zarif bulduğunu söylemiş, bilmukabele... Ben de onun üslûbunu çok beğenirim. Ama her ikimiz de zarif üslûplarımıza karşın 'açık sözlülüğü' ile, lâfı döndürüp dolaştırıp kıvırtmadan düşüncelerini anlatması ile tanınan yazarlarız.
Gazeteciler siyasetçiler gibidir, kendi aralarında da fikir tartışması yapar, birbirlerinin görüşüne itiraz edebilirler ama bu yine birbirleri hakkındaki meslekî veya kişisel düşüncelerini değiştirmez. Başkalarını bilmem, hele son yıllarda bunları birbirine karıştırıp aşırı alınganlık yapanlar ve hatta işi düşmanlık boyutuna taşıyanlar, reklâm için kullananlar gördüm ama ben değişmem. Basında hemen hiçbir yazısıyla aynı görüşte olmadığım halde beğendiğim, saygı duyduğum çok yazar vardır.
Günlerce karşı fikirleri, isim vererek, alıntı yaparak tartıştığımız birçok yazar da sevdiğim arkadaşlarımdır. Bu kural benimsenmese işlenen her konu yarım kalır, düşünsel alanda ilerleme, gelişme sağlanamazdı diye düşünüyorum.
İşte "keşke münazara yapılabilse" dememin nedeni de budur. Lise münazaraları; beğenmeseniz, aynı düşüncede olmasanız bile bir fikri bilimsel temellerde, bağırıp çağırmadan, kızmadan savunma ve karşı tarafın görüşlerine de saygı duyma alışkanlığı kazandırır. Kaldı ki bizim burada kastettiğimiz iki ayrı gruptaki kişilerin "belli bir konuda, inandığını sakin ve saygılı şekilde savunması" dır.
Pano meselesi!
Gelelim 'Havaalanı'ndaki panolar' konusuna... Haşmet Bey benim "özetle şunu söylüyordu" diyerek yazdığım açıklamanın, yazısını doğru yansıtmadığını, kendi fikrimi ona aitmiş gibi yazdığımı, "sanki mayolu posterlerin kaldırılmasına ses çıkarmamış fakat türbanlı kadın posterine karşı çıkanlara 'siz de bakmayın kardeşim' demiş" anlamı verdiğimi anlatıyor ve "Ne ilgisi var?" diyor. Ayrıca bu yazının "köşe yazarlarını eleştirme amacı taşımadığını, hepimizin gelip geçerkenki ruh halini konu ettiğini" söylüyor.
Benim özetimi beğenmemiş olmasını anlayabilirim. Ama onun ve Gülay Göktürk'ün alıntı yaptığı yazısı türban panolarından sonra yazıldı. Bu konuda halkın tepkisinden değil, köşe yazarlarının tepkisinden sonra...
Polemik yararlıdır
Gerçi Gülay Göktürk "Ne bikinili mankene ne de türbanlı fotoğrafa bakmadan geçip gitmek vardı" diyor ve Haşmet Babaoğlu da bu cümleden başlayarak "Neden bazıları bunu yapamıyor, herkes toplum mühendisliğine soyunuyor?" diye soruyordu ama türbanlı posterler tam 90 noktaya asılmıştı ve "bakmadan geçip gitmek" açıkçası imkânsızdı (hâlâ da öyle.)
Yazısını "anlamamış veya anlamak istememiş" değilim, gayet iyi anladığımı sanıyorum. 90 yere asılarak neredeyse gözü görmeyenlerin bile fark etmesi sağlanan bir durumda "Bırak kardeşim, sen kendi işine git" demek mümkün değildir sanıyorum. Bu konuyu iş edinenlerin de "kendine ait bir arayışı, projesi yok" demek değildir. Özellikle gazetecilerin görmesi ve değinmesi gereken konulardandır bu.
Her neyse, ben bu polemiğin bile bir yaran olabileceğine inanıyorum. Sevgili meslektaşıma da teşekkür ediyorum. Onu üzmeyi asla arzu etmem!
(Not: Münazara yapıyor olsaydık, çok daha kolay ve anlaşılır şekilde "karşı tez"leri çürütebilirdik.)
Koşullu evet!
AB Komisyonu "İlerleme Raporu" nu koşullu olarak onayladı. TCK'nın da Meclis'ten geçmesiyle Kopenhag Kriterleri'ne ulaşılmış olduğu kabul ediliyor ancak demokrasi ve insan haklarında sorun yaşandığı ve ilerlemelerde aksama görüldüğü takdirde müzakerelerin askıya alınacağı bildiriliyor.
Ve ayrıca müzakereler için başlama tarihi verilmediği gibi, "başta serbest dolaşım olmak üzere" müktesebatın uygulanması için "uzun süreli geçiş dönemi" nden söz ediliyor. Kısacası sabrımızı da ölçecekleri daha iyi anlatılamazdı. Bu kuşağın torunları görecek inşallah, zaman 10-15 yıldan çok daha uzun görünüyor, ama yine de yolumuzdan dönmemeliyiz.
Yapılan açıklamada kilit nokta "ilerlemelerde aksama görüldüğü takdirde askıya alma" cümlesi bence. Yani diyelim ki insan hakları 'Zina Yasası' benzeri bir yasa veya değişiklikle ihlâl edildiğinde (ki şu andaki TCK'da bile mevcut bu ihlâl ama henüz fark etmediler) anında geri dönebilecekler. Bizdeki hükümetlerle ne kadar kolayy bir dönüş olur bu düşünebiliyor musunuz?
Üç beş olay, üç beş beklenmedik kargaşa işleri bir günde ters yüz ediverir. Umalım da bu tür siyasi oyunlardan medet umanlar çıkmasın.
Bir tane de çok yararlı kural var Komisyon Raporu'nda bence:
"AB üyelerinin Türk STK'lar ile muntazam diyalog kurmaları ... Haarika bir istek bu, STK'lar olup biteni en iyi şekilde anlatacaklardır.
Ne değerli beyinler, ne cevherler var içlerinde bilseniz.
Her şeye rağmen bu adımın milletimize hayırlı olmasını diliyorum.
"Doksan nokta"ya bakmamayı başarabilir misiniz?
Sevgili meslektaşım, yazılarını beğeniyle okuduğum Haşmet Babaoğlu bana kızmış, üstelik yazdıklarıma şaşırmış
Haberin Devamı

