Karakter eksikliği bir cezadır zaten!

18 Ekim 2004

Son zamanlarda en çok şikâyet gelen konulardan biri cep telefonları... Hani insan 40 yıl düşünse, yarar sağlamak üzere geliştirilmiş telefon modellerinin bile zarar vermek üzere kullanılacağını aklına getiremez.Ama "nirelisiniz" sorusunun cevabı "Türkiye" olunca bu bile mümkün olabiliyor. İşte okur mektuplarından biri, Ahmet Kan tarafından gönderilmiş:"Herkesin elinde bir cep telefonu ve bayanların gizli gizli resimlerini çekiyorlar. Hatta artık bunu açıktan açığa yapıyorlar. Üstüne üstlük bazıları bunları internette yayınlıyor, hatta pazarlıyor. Bunun için ne yapılabilir? Bir cezası var mıdır? Bu kişilerin bilgisayarları, telefonları aranabilir mi? Aranıp da bu bahsettiğim türden resimler bulunursa bir ceza davası olur mu? Sorunun büyüklüğü ortada. Lütfen yardımcı olun."Buyrun, yerimde siz olsanız ne hissedersiniz? Ben heyecanlı bir insanım, eğer bir denize benzetmek gerekse 'dalgalı' bir deniz olurdum herhalde. Onun için de dayanamıyorum, sinirleniyorum arka arkaya gelen bu haberleri duydukça...Bir ayvayı bütünüyle yutmuşum gibi mideme oturuyor. Acıyın bana yaa...Bu ne sersemlik, ne saygısızlıktır ki oturduğu yerden telefonla fotoğraf çeker, o da yetmezmiş gibi yayınlar? Beraber olduğu, kendisine güven gösteren kız arkadaşının, gizlice çektiği çıplak fotoğraflarını yayınlayan ve kendini hâlâ erkek sanan alçaklardan ne farkı var bunların?Ben size bir şey söyleyeyim mi, onların cezasını Allah vermiş zaten. Karakterden yoksun bir insan olmak yeterli cezadır ve zaman içinde mutlaka karşılığını alır. Bununla birlikte, "Toplum için, gerekiyorsa Internet'i bile denetleriz" diyen yabancı başkan ve başbakanlar haksız değiller. Bir çözüm bulunmalı.Sorunlarımız arasında 'cep telefonları' da var, düşünün artık işin zorluğunu!"Keşke özür dilemeseydi!"Bir başka okuyucum, Alanya'da bir cani tarafından öldürülen 11 yaşındaki Alman turist kız Lisa'nın annesinin "Türkler'e kızgın değilim" sözünün manşet yapılmasına üzülmüş. "Keşke o anne bunu söylemeseydi, siz de duyurmasaydınız da millet olarak utancımızı biraz daha uzun süre yaşasaydık" diyor. Cezaevindeki mahkumlara yeni TCK'nın ceza indirimlerini hemen uygulamayı düşünenler koca bir millete bu acıyı, utancı yaşatan suçlulara aynı kanunlardaki yeni, ölümden beter cezaları derhal uygulamayı neden önermiyorlar?

Devamını Oku

Bir rezalet öyküsü!

17 Ekim 2004

Hiç şüphe yok ki bu yazının başlığı Türkiye'de ilgi çekmek için yeterlidir. Bizimkinden daha çok rezalete, skandala meraklı ve o skandalların başrol oyuncularının prim yaptığı bir ülke yoktur çünkü... Öyle olmasaydı medya haberlerimiz, TV programlarımız bu hale gelebilir miydi?Aklı başında bir toplum bu sefil görüntünün devamına izin verir miydi?Ya toplu bir histeri nöbeti geçirmekteyiz veya aramızdan -benim gibi- bazıları topluma uyum sorunları yaşamakta. Başka izahı yok bunun.Skandallar boy boy sürüyor. Ciddi kurumlarda çalışanların yolsuzlukları, bakanların, genel müdürlerin kendi yakınlarına veya şirketlerine devlet gücünü kullanarak sağladığı imkânlar görülüp duyuluyor ama (artık kanıksandığı için) kimse tınmıyor, bankaları bu kez sahipleri değil çalışanları soyuyor, çocuk yaştaki kızlar aileleri tarafından onlarca kişiye pazarlanıyor, sapıklar, caniler kol geziyor ve turist çocuklara tecavüz ediyor, öldürüyor. Öte yanda Ramazan nedeniyle "din" ticareti yapanlar iyice gemi azıya alıyor. Türbelerde ekmek ve sirkeyle veya ekmeği taşlara sürerek oruç açma sahneleri TV programlarına konu oluyor. Uçaklarda insanlar "abdest alıyorum" diyerek tuvaletleri diğer yolcuların kullanamayacağı hale getiriyorlar. İftar yemeğini beğenmeyen adamlar karılarını hastanelik ediyor, yuvalardan sonra şimdi de ilköğretim okullarında müdürler öğrencileri taciz ediyor.Çıldırmadıysak nedir bu?Gelinim olma lütfen!Bütün bu rezaletlerin bir numaralı sorumlusu cehalet! Eğitimsizlik! Aslında en yaygın eğitim aracı olan ve diğer ülkelerde bu nedenle kullanılan TV'lerin de şiddeti, cehaleti, ilkesizliği körüklemesi!Evet, toplumun başına "yöneteceğim" iddiasıyla geçen tüm hükümetler ve TV'leri yönetenler Türkiye'deki bu tablonun sorumlusudur. Onlar, en önemli sorunumuzun cehalet ve eğitimsizlik olduğunu bilmelerine rağmen popülizm ve çıkar peşine düşmüş, kötü alışkanlıkların, düşüncelerin ortadan kalkması için çalışacaklarına, denetleyeceklerine tam aksini yapmışlardır. Ve hâlâ yapmaktalar.Haberlere, programlara bakmak bile bunu görmek için yeterli. Teröristler "masum gençler" gibi empoze ediliyor, TV dizilerinde "profesyonel fahişe"lik sanki okullu kızlar için alternatif bir geçim kaynağı gibi... Aynı dizilerde kavgasız, küfürsüz tek bir konuşma, tek bir sahne yok.Sadece "Gelinim olur musun?" programı başlıbaşına bir rezalet öyküsü. Aynı evin içine kapatılan genç kızlar, kaynana ve damat adayları birbirini yiyor. Canhıraş feryatlar, sinir krizleri, tehditler, yumruklaşma ve küfürler gırla gidiyor. Öyle ki o arada evin pisliğini görmek başlıbaşına bu kızları 'gelin' olarak istememek için yeterli aslında (erkeklerin bölümü daha temiz ve düzenli) ama o önemli değil.Hangi kız veya hangi kaynana daha çok bağırıyor ve ağlıyorsa o haftanın birincisi bu aday... Örneğe bakar mısınız?Ve 24 saat bunları izleyen bir toplumdan, gençlikten hayır gelir mi?Yerli, yabancı bu tür dizi ve programların derhal yasaklanması, reyting uğruna yapılan istismarın durdurulması gerekir.AB'ye girmek için çırpınanlar, Avrupa ülkelerinde eğitim programlarının, dizi ve yarışmaların aynı gün içinde kaç adet ve hangi ölçülere uyularak yapıldığını örnek almak için ne bekliyorlar?Romeo-Julyet'i finali nedeniyle yasaklayan, kendi ülkelerinde yapılan bazı filmlerin bile gösterilmesine izin vermeyen toplumları görmemekte neden direniyorlar?Bundan sonra Türkiye'de her şey para ve çıkarla mı ölçülecek, öğrenmek istiyoruz!

Devamını Oku

Biz bu yolda yürüyeceğiz!

16 Ekim 2004

Farkındayım sıktı, yordu bu AB konusu bizi... Ama durun bakalım daha yolun başındayız. Yorgunluklar yeni başlıyor, pes etmek yok! Önceki akşam şiddetli bir göğüs ve sırt ağrısı şikayetiyle hastanedeydim.Rahatsızlık hissi Brüksel'de başladı. Bütün vücudum ağrıyor, kendimi bitkin hissediyordum ve bu benim gibi, bir güne ancak beş kişinin yapabileceği işleri sığdıran ve hiç yorgunluk hissetmeyen biri için son derece anormal bir durumdu. Umursamadım tabii, programı aynen uyguladığım gibi, kaldığımız otelde Brüksel ekibinde olan arkadaşlarla sabahın erken saatlerine kadar süren sohbetlere de katıldım.Döndüğüm akşam ağrılarım arttı. Özellikle göğsümde ve sırtımda dayanılmayacak hale geldi. Sonuçta sabahın 02.30'unda, herkese önerdiğim gibi kalp konusunda en iyi hastanelerden biri olan Memorial'a koştum. Dr. Bingür Sönmez o geç saatte hastaneye dönmüş, yoğun bakımdaki hastalarını kontrol etmiş ve evine gitmek üzere yeni yola çıkmıştı. Benim geldiğimi haber alır almaz geri döndü ve tüm muayenelerimi yaptı. Kan tahlili, ultrasonlar, röntgenler, gereken her şey.Korkudan tansiyonum 14.9'a çıkmış olmakla birlikte görünürde -çok şükür- ciddi bir sorun yoktu. Sonuçta Bingür Bey ile Dr. Deniz Şener stres ve yorgunluktan mide spazmı geçirdiğime, aşın asit salgılamasının rahatsızlığımı arttırdığına karar verdiler. Bir ülser ihtimali üzerinde durulabileceğini de hatırlattılar.Geceyi hastanede geçirdim, ertesi gün dinlenmem gerektiğini söylemelerine rağmen çalışmaya devam ettim, hâlâ da ediyorum. Ne yorgunluk, ne de stres umurumda. Dedim ya, pes etmek yok! Gereken neyse yapılacak ve hepimiz elimizden gelen katkıyı esirgemeyeceğiz.Şimdi, dün bıraktığım noktaya dönelim. Büyükelçilik'teki resepsiyona. Yine dün bu köşede fotoğraflarını gördüğünüz Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilâtı Başkanı Hella Deign ve yanıma gelerek kendisini tanıtan, eşinin de Reuters'de çalıştığını söyleyen Fransız gazeteci Odile Harvey ve diğer "Batılı dostlar"la "Türkiye'nin neden AB'de olması lâzım ve karşı direnç nasıl kırılabilir" konularında yaptığım konuşmalar benim için çok yararlıydı.De Gaulle İngiltere'yi istemedi!Hella Deign başladığımız yolculuğun uzun süreceğini ama önümüze çıkan zorlukların çözümünün bize de AB'ye de kazanç sağlayacağını söylerken Odile Harvey, şu anda Fransa'dan başlayarak AB ülkelerinde referandum yapılsa birçok ülkede halkın Türkiye'ye "Hayır" diyeceğini, ama ne bunun, ne de ileri sürülen şartların bizi vazgeçirmemesi gerektiğini anlattı. 2007'de üye olması beklenen Bulgaristan ve Romanya'nın da yıllardır benzer şartlarla bunaldığını, şu anda hâlâ "yolsuzluklar" bitirilmediği için bekletildiklerini, İngiltere'nin bile De Gaulle'un "Hazır değilsiniz" itirazı nedeniyle iki kez reddedildiğini hatırlatarak "Türkiye alınganlık yapacağına daha çok çalışma ve kendini anlatma yolunu seçmeli" dedi.Avrupa'daki Türk öğrencilerBu arada sempozyum organizasyonunda da görev alan Türk öğrencilerle konuşma fırsatı buldum. Avrupa Hukuku' tahsili yapmakta olan İlker Arslan daha şimdiden Türk öğrencilerin, AB üyesi veya aday olan ülkelerin gençlerine tanınan haklardan yararlandığını, kendisinin de Avrupalı öğrencilere verilen bir uluslararası bursla şu anda Belçika'da okumakta olduğunu anlattı. Diğer aday ülkelerin sadece "tarım ve gıda" konusundaki şartlan yerine getirebilmek için nasıl zorlandıklarını ama başka bir seçeneğin de bulunmadığını sözlerine eklemeyi de unutmadı.Kısacası; zor mu zor... Ama kazançlı mı kazançlı bir iş bu. Benim tahminim 17 Aralık'ta Türkiye'ye kesinlikle müzakere tarihinin verileceği yönünde ama asıl sınav ondan sonra başlayacak. Hükümet AB'yi istemekte samimi mi, değil mi gerçeği bu tarihten sonra göreceğiz!

Devamını Oku

Değişmesi gereken taraf kim? Biz mi, Avrupa mı?

15 Ekim 2004

Dün Brüksel'de yapılan toplantıdan ve görüşmelerimizden sonra 'AB İlerleme Raporu'nda ileri sürülen şartlara tepkisel bir yaklaşımın ve Avrupa ülkelerine kızmamızın yanlışlığını anladığımızdan söz etmiştim.Orada biz Avrupa ülkelerinin ve özellikle Fransız toplumu gibi Türkiye'nin AB'ye girmesine ısrarla karşı çıkan toplumların ülkemiz, insanımız ve AB'den beklentilerimiz hakkında tümüyle yanlış fikirlere sahip olduğunu, bu ülkelerin siyasetçi ve gazetecilerinin ağzından öğrenirken, bu siyasetçilerin bazılarının da tam aksine Türkiye'de olup bitenleri çok yakından izlediklerini gördük.Örneğin Avrupa Parlamentosu Üyesi ve Alman Yeşiller Partisi eski Başkanı Angelica Bear; Türkiye'de şiddet olaylarını, töre cinayetlerini, zina yasası çıkışını, sığınma evlerinin sayısını (bizim kadar iyi bildiğini) anlattı.Bunu yaparken "Uluslararası Af Örgütü ne göre polisin de bu olayları önlemede hiçbir rolü olmadığını söylemeyi, Avrupa'da kadınların ve Yeşiller Partisi'nin gücünün çok fazla olduğunu, gelecek hafta İstanbul'da "Yeşiller Toplantısı" yapılacağını ve yasalardaki değişikliklerin uygulamaya yansıdığını görmek istediklerini açıklamayı unutmadı.Avrupa'ya kadınAvrupa Kadın Lobisi Başkanı Lydia la Riviere Zijdel, bu lobinin Avrupa'da 4,5 milyon kadını biraraya getirdiğini, AB için eşit ve adil bir dünyanın önemini Türkiye'nin ise bütün reformlara karşın hâlâ insan ve özellikle kadın hakları açısından hâlâ çok geride olduğunu, gelişmenin ancak 'Avrupa-Türkiye dayanışması' ile sağlanacağını anlattı.Anna Karamanou ve Claudia Roth'un Türkiye'yi Türkler kadar savunan konuşmalarını unutmamak lâzım. Özellikle Karamanou "Barış ve eşitlik için Türkiye'nin mutlaka AB'ye girmesi" gerektiğini birkaç kez vurguladı.Aynı şekilde Yunanistan'ın eski 'first lady'si Margarita Papandreunun Zeynep Oral'la birlikte yaptığı konuşmada gösterdiği olumlu yaklaşım, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (OSCE) Başkanı Hella Deign'in "AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı olduğunu, değerleri paylaşmak ve demokrasiyi birlikte geliştirmek" istediklerini söylemesi, çok sayıda Avrupalı tarafından izlenen toplantıdaki kazanımlardan biriydi.Asla vazgeçmeyinKısacası, kendilerinin de belirttiği gibi kadınların AB'de önemli bir gücü ve görüldüğü gibi belirgin bir desteği var. Ama aynı zamanda uyumadıkları ve gelişmeleri belki de erkeklerden daha dikkatle ve tarafsız bir gözle izledikleri de gayet açık.Büyükelçilikte, sempozyum sonrası verilen resepsiyonda AB'nin kadın parlamenterleri ve gazetecilerle uzun konuşmalar yaptık. Bir yandan son derece lezzetli köfteler, dolmalar sunulurken biz bunları görmeyecek kadar derin sohbetlere dalmıştık.Yarın da onları anlatacağım.Avrupalı değilsiniz!Türkiye'nin AB üyeliğinin önceki gün Fransız Meclisi'nde tartışıldığını, Başbakan Raffarin'in "Demokratik ve istikrarlı bir Türkiye'nin AB'nin yararına olduğunu" söylemekle birlikte yakın bir gelecekte üyeliğinin mümkün olmadığının açıklanmasını istediğini... Fransa Demokrasi Birliği Başkanı François Bayrau'nun ise 'Türkiye coğrafi ve kültürel olarak Avrupalı değildir, üstelik Irak, İran ve Suriye'yle komşudur, üye olduğu takdirde AB'nin bu ülkelerle ortak sınırı olacaktır. Tam üyelik verilmemeli" dediğini de.İşte bu açıklamalar gerçeğin ta kendisi. Avrupa'nın çoğu Türkiye'yi "şartları yerine getirse" de istemiyor. Kısacası bize "Siz bize benzemiyorsunuz, bizden değilsiniz ve 70 milyon nüfusla değişmeniz de çok zor" diyor.Biz ise bir yandan AB'ye girmek için çırpınırken öte yanda "Ama biz söyleyiz, böyleyiz, bizi olduğumuz gibi kabul etsinler" söylemlerine sarılıyoruz.Etmeyecekler! Olduğumuz gibi istemiyorlar. Şimdi sorun; "Ya bu deveyi güdersin, ya bu diyardan gidersin" atasözümüzü hatırlamakla, istenmeyip dama çıkmak arasında bir tercih olacak.Yani, hem kapısında "Beni al" diye yalvanp, hem de "değişmeyeceğim, olduğum gibi kabul et" diyemeyeceğiz.Onun için de popülizmi ve din üzerinden siyaset yapmayı bir yana bırakıp, çalışmamız gerekiyor.Onlar 'takiyye'yi, iki taraflı oyunları bizden daha iyi anlıyorlar, unutmayalım!Not: Sevgili okurlarım, mübarek Ramazan ayına girdik. Hepinize hayırlı, huzurlu bir Ramazan diliyorum.

Devamını Oku

"Brüksel" önemli bir ders oldu!

14 Ekim 2004

İki günde bile ne kadar çok şey öğrenebiliyor insan. Yola çıkmadan önce katıldığım TV programının ertesinde 'Mesut Yılmaz'ın doğru gözlükleri' diye yazmıştım. Brüksel'deki "AB diyaloğu" toplantısından sonra gözlüklerini değiştiren ben oldum.Evet arkadaşlar, şu anda AB olayına tümüyle farklı bakıyorum artık. Öncelikle şunu söylemeliyim ki Arzuhan Yalçındağ başkanlığındaki 'AB için Kadın Girişimi'nin düzenlediği sempozyum, nefes almadan çalışmamıza, konuşmamıza, dinlememize neden oldu, çok yoğun bir programdı ama hepimize AB konusunda birebir diyaloğun, tanıtımın önemini anlatması açısından esaslı bir dersti.Bundan sonra, köşemizde oturarak kendi içimizde Avrupa sohbetleri yapmanın, bize ileri sürülen şartlar için onları suçlamanın; "girelim, girmeyelim", "kabul edilir, edilemez" tartışmaları ile birbirimizi gaza getirmenin sadece 'kolay yol' olduğunu ve hiçbir şey kazandırmayacağını biz, Brüksel'e giden kadınlar biliyoruz artık.Önce, Osmanlı dönemine ait tarihi eserler, tablo, giysi ve aksesuarlardan oluşan muhteşem "Anneler, Tanrıçalar ve Sultanlar" sergisinin de bulunduğu binada yapılan sempozyumun en ufak şekilde aksamayan, gurur verecek bir organizasyon olduğunu söylemeliyim. Doğan Grubu'nun sponsorluğunda hazırlanan sempozyumu ben, Zeynep Oral, Nilgün Cerrahoğlu, Ferhat Boratav, Ferai Tınç, Ayşe Özgün, Zeynep Göğüs ve Leyla Umar'ın da bulunduğu küçük bir grup medya mensubunun izlemesi ise Avrupalı parlamenter ve gazeteciler tarafından belirtilen görüşlerin duyulması, özümsenmesi açısından çok önemliydi.Bu görüşler neden önemli, hemen anlatayım. Somut bir örnekle başlayalım; dün uçakta Gülay Göktürk'ün yazısını okudum."Avrupalı kadınlar Türkiye heyetini görünce Türk kadınının Avrupalı'dan daha Avrupalı olduğu konusunda hiç kuşku duymamışlardır."- "Acaba bu mudur önemli olan? 'Yok aslında birbirimizden farkımız' mesajı vermek midir? Avrupalı zaten Türkiye'de Tanzimat'tan beri, özellikle Cumhuriyet'ten bu yana 'batılı gibi düşünen ve yaşayan kadınlar olduğunu bilmiyor mu?" diyen Göktürk Avrupa'ya "cepheden bir fotoğraf" vermemiz gerektiğini ve bunun da "Batılı kadınların kafasındaki modern kadın prototipinin sarsılması için postmodernizmi anlatarak" yapılması gerektiğini belirtiyordu.İşte onları dinlediğinizde bunun ne kadar hatalı bir tavır olacağını anlıyorsunuz.Farklı fikirler ileri sürmek çok güzel ama... Onlar şu anda Türkler'i (bırakın kadınları, hepsini birden) asla batılı gibi düşünen ve yaşayan insanlar olarak görmüyorlar. Kafalarında "modern kadın prototipi" yok, fotoğrafın sadece "tesettürlü" yüzünü biliyorlar, Türkler'i Avrupa ülkelerindeki 'uyumsuz' dedikleri göçmen aileleri olarak düşünüyorlar, Türkiye'nin Avrupa'ya (yararlarının yanında) çok ciddi sorunlar getirebileceğine inanıyorlar ve "modern"leştiğine zaten inanmazken onlara post modern ders vermeye kalkmak güldürmekten veya ürkütmekten başka hiçbir işe yaramaz.Bu nedenle Brüksel'e giden kadın grubu "Avrupalı'dan daha Avrupalı" bir görüntü sergilemeye çalışmadı (buna gerek de yok zaten) sadece Avrupalı'dan farklı olmadığını gösterdi. Onlar kadar medeni, akıllı, konuşan, düşünen, çalışan ve haklarını aramayı bilen kadınlar olduğunu. Yani fotoğrafın bilinmeyen yüzünü!Nitekim Avrupa Konseyi eski Genel Sekreteri Catherine Lalumlere "Atatürk döneminden bu yana Türk kadınlarının ne kadar ilerlediği bilinmiyor. Sadece Belçika'ya değil her yere gidin ve bize anlattıklarınızı onlara da anlatın. AB ülkelerinde özellikle Fransa'da halk Türkiye konusunda çok cahil, kafalarında tek bir Türk insanı tablosu var ve siyasetçiler halkın bu cehaletinden yararlanarak korkuyu iyice körüklüyorlar" dedi. Hemen arkasından, Avrupalı'nın kafasındaki "Türk imajı "nı "Haçlı Seferleri, Osmanlı dönemi" olarak tarif etti.Belçika'nın kadın Adalet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Laurette Onkelinx ise Türkiye ve Türk kadını ile ilgili birçok şeyi bu sempozyumda öğrendiğini söyleyerek tanıtma çalışmalarının önemini vurguladı.Yarın devam edeceğim...

Devamını Oku

Avrupa'ya kadın çıkarması!

12 Ekim 2004

Normal şartlarda beni sabahın 4'ünde uyandırıp yola çıkarmak için kesinlikle bir vinç gereklidir ama mesele "Türk Kadınını Avrupa'ya Tanıtma ve Anlatma" olunca hiç uyku uyumadan yollara düşebilirim. Nitekim aynen öyle oldu.Brüksel'e kalkacak ve "AB için Kadın İnisiyatifi" grubunu taşıyacak olan uçak Salı sabahı, saat 07'deydi. Alana saat 05'te girerken hemen arkamdan gelen Daily Nevvs'un yazan, sevgili arkadaşım Ayşe Özgün "Gözlerime inanamıyorum, ben senin 7'ye 10 kala geleceğini düşünmüştüm" diye seslendi...'İşte yanıldın Ayşe'ciğim' dedim, 'Bu memleketin geceleri sırtında cephane taşımış kadınlan var, biz uykumuzu mu feda etmeyeceğiz?'... Biraz duygusal bir cevaptı farkındayım ama o saatte insan böyle oluyor demek ki!Grupta gazeteciler, TV kameralan, bazı milletvekilleri, üniversite öğretim görevlileri de var ama asıl kalabalığı KADER ve KAGİDER başta olmak üzere kadın STK'ların üye ve başkanları oluşturuyor. Zaten her meslekten seçilen isimlerin çoğu da kadın sorunlarının çözümünde rol oynayan kişiler. Öyle ki, bu 'Avrupa'ya kadın çıkarması' fikrinin organizatörlerinden olan ve uçakta yanımda oturan Sibel Asna, bir gece önce benim de aklıma gelen bir noktayı gülerek hatırlatıyor:"Bu uçak düşse Türkiye'de kadın hareketi biter!".. (Espri tabii, asla bitmez.)Neden yanlış tanıyorlar?İki gün önce CNN Türk'te bir toplum bilimci profesörle yapılan "Avrupa bizi neden yanlış tanıyor?" konulu bir sohbet dinlemiştim. Programda, Avrupa dergi ve gazetelerinde çıkan Türkiye ile ilgili karikatürlere, resimlere de yer verilmişti ve bunların hepsinde peçeli kadınlar, takkeli, sakallı yere oturmuş erkekler görülüyordu. Bir tanesinde Afrodit büstüne kara çarşaf takılmıştı.Bunlan izlerken 'Neden yanlış tanıdıklarını düşünüyoruz ki, Türkiye bir yandan giderek kara çarşafa yaklaşmıyor mu? Biz kendimizi nasıl tanıyoruz?' diye düşündüm.Ve dün de Havaalanı'nda kahvelerimizi içerken 'Umre' için yola çıkmaya hazırlananlan gördük. Bir kısmıyla konuştuk. Erkeklerin üstünde peştemal gibi sarılmış ehramlar, kadınlarda da beyaz çarşaflar var. Bazı kadınların sadece gözleri açıkta, güldüklerini ancak gözlerinin çizgi halini almasından anlayabiliyorsunuz. Oysa Hac ve Umre için gidenlerin bu şekilde giyinmesi gerekmiyor.Hoca söylemiş..."Neden böyle giyindiklerini" soruyor Ayşe Özgün: "Dinimiz böyle emretmiş" diyor bir kadın, "ben 60 yaşındayım" diye devam ediyor, "Bu yaşa kadar böyle giyindim, artık yüzümü açmam."Erkeklere ehramlarını neden burada giydiklerini soruyoruz "Daha mı sevap böylesi acaba?"... "Evet" diyor biri "Tabii ki böyle!" - Kim söyledi? "Hoca!"Bunu duyan normal giyimli bir erkek yolcu atılıyor:"Arabistan'da Araplar bile ehramlarını belli yerlerde giyiyor, yanlış bir inanış bu!"Durum böyle olunca... Bazılarımız Arap adetlerini bile abartınca işte bazılarına da o "Arap imajı"nı düzeltme görevi düşüyor.Olay bundan ibaret. Bugün sabahtan akşama kadar, Avrupalı ve Türk 'Kadın Hareketi Temsilcileri'nin, bazı Avrupa Parlamentosu üyelerinin konuşacağı bir sempozyuma katılacağız. Akşam ise bir resepsiyon var.Şimdilik müsadenizle, Türk kadını biraz da Brüksel'i gezsin gelmişken, değil mi ama?

Devamını Oku

Mesut Yılmaz'ın "doğru" gözlüğü

12 Ekim 2004

Pazar akşamı Habertürk'ün Basın Kulübü'nde bir grup gazeteci Mesut Yılmaz'la AB raporunu tartıştık ve ona sizlerin de merak ettiği soruları sorduk. Mesut Bey'in gözlükleri değişmişti, çerçevesiz, şık ve modern bir gözlük taşıyordu ve sanki bu değişiklik yalnız fiziğini değil ruhunu da etkilemiş gibiydi."Yirmi yıl siyaset yaptım, bunun 15 yılı iktidarda geçti" diyen bir siyasetçinin bu kadar uzun sürede mutlaka siyasi hataları da olmuştur. Ki Mesut Yılmaz'ın da oldu. Biz de bu hatalarını yıllar boyu (diğer liderlerinkiyle birlikte) ısrarla yazdık. Ama bu karşılaşmada, siyasetten uzak olduğu son iki yılın onu 'bambaşka biri' yaptığını fark ettim:Dinamik, çok hızlı düşünen ve konuşan, cevaplarını da 'siyaset üstü', sadece ülke geleceğine endeksli veren biri... AB'nin ısrarla üzerinde durduğu ve 'siyasi bir intihar' olabilecek ölüm cezasının kaldırılması biliyorsunuz onun gayretiyle sağlanmıştı. Mesut Yılmaz siyasette olduğu yıllar boyunca AB için aralıksız çalıştı, bu konudaki kazanımlarda büyük payı vardır. Avrupa hakkındaki birikimi de göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir.Şu anda onunla ilgili bir soruşturma sürmekte ve Yılmaz Yüce Divan'a gönderilerek orada aklanmayı da kendisi talep etmiş durumda. Ama AKP'nin içinde de yargıya gönderilmesi gereken ve "dokunulmazlığın" sınırlandırılmamasındaki ısrar nedeniyle rafta bekletilen dosya sahipleri bulunduğuna göre onun avantajlı durumda olduğunu bile söyleyebiliriz.Beyin göçü, beyin kaybı!Bu nedenle, Mesut Yılmaz ve onun gibi geçen dönem siyasetçilerinin AB konusundaki bilgisi ve çalışmalarından yararlanmamak bence Türkiye için kayıptır. Bizde yanlış bir siyaset anlayışı sonucunda, -eğitimli gençlerimizin 'değerlendirilemedikleri için diğer ülkelere kaçmaları' gibi-, beyin göçü benzeri bir 'beyin kaybı' yaşanmakta. Ne eski diplomatlarımızın, ne de deneyimli siyasetçilerimizin birikimleri değerlendiriliyor. Onca bilgi ve tecrübe bir kenarda unutuluyor.Ve Türkiye bundan büyük zarar görerek 'tarih tekerrürden ibarettir' sözünü doğrulayıp duruyor. Oysa tarih, sadece ders almayı bilmeyen, tarihinden hiçbir şey öğrenemeyenler için tekerrürden ibarettir. Tayyip Erdoğan'ın, muhalefet partisi lideri Deniz Baykal'a gösterdiği yaklaşımı Yılmaz gibi (İlhan Kesici gibi) AB konusunda deneyimli eski siyasetçilere de göstermesi bence yalnız kendisinin değil, Türkiye'nin de kazancı olacaktır.Gelelim Mesut Yilmaz'ın görüşlerine... Avrupa Birliği'ne girmenin bizim için büyük bir kazanç olacağını vurgulamaya devam etmekle birlikte AB'nin Türkiye'ye diğer aday ülkelerden farklı şartlar ileri sürmesinin asla kabul edilemez olduğuna ve yapılanın daha önce verilen sözlerle de çelişki yarattığına inanıyor.Değişmeli!2014 yılına kadar finansal yardım yapılmayacağını, 'belki de kalıcı olarak' serbest dolaşım hakkının verilmeyeceğini, ne yaparsak yapalım adaylık süreci sonundaki 'kararın' yine de AB ülkelerine (yalnız birinin itirazı bile yeterli olacak) kalacağını belirten maddeler ve her an adaylığın durdurulabileceği tanımı ona göre bu raporda derhal itiraz edilmesi gereken noktalar.Türkiye'de ortaya çıkan 'bayram havası'nın AB'de yanlış anlaşılabileceğini de İsrarla vurguluyor ve 17 Aralık tarihine kadar rapordaki sorunların çözülmesi gerektiğini söylüyor.İlginç bir tesadüf, benim Pazar akşamı sorduğum Acaba AB neden demokratikleşme konusundaki diğer konularda baskı yapıyor da en önemli eksiklerden biri olan Seçim ve Partiler Yasası'nı hatırlamıyor?' sorusunun cevabı; "AB seçim sisteminde değişiklik yapılmasını ve yüzde 10'luk barajın düşünülmesini istiyor" haberiyle dün gazetelerdeydi.Sonuç olarak, AB konusunda "Nasılsa daha önümüzde çok zaman var" rehavetine girmemek, tüm bilgi ve deneyimlerden yararlanmak zorundayız.Bunu yapabilmek de "değişim" in ta kendisi!Kadıköy'de düğün çetesi!Bir tanıdığım Kadıköy Nikah Dairesi'ne yakın bir caddeden geçerken birdenbire arabasının önüne 8-10 tane eli taşlı, sopalı çocuk fırladığını ve cama doğru hamle yaptıklarını anlatıyordu."Ne olduğumu şaşırdım, tam panik içinde 'benden ne istiyorlar' diye düşünürken arkamda bir gelin arabası olduğunu fark ettim" diyor. Taşlı çocuklar gelin arabasını esir alarak para istemişler, seçme şansı olmayan gelin ve damat da avuç dolusu parayı pencereden çocuklara vermek zorunda kalmış."Gelin mafyası" mı dersiniz, "düğün çetesi" mi bilemem ama görünen o ki şimdilerde 'gasp ve kapkaç'ın yeni versiyonları türemiş. Ve yine görünen o ki bunu durduracak bir güvenlik engeli de ortada yok.Acaba Kadıköy'ün göbeğinde, güpegündüz olan ve bizim kulağımıza kadar gelen bu dehşet verici olayı polis görmüyor ve duymuyor mu, yoksa zahmet edip yakalamak, önlemek zor mu geliyor?Yine acaba, bu durumda damadın silah çekerek saldırganları durdurmasını mı bekliyorlar?

Devamını Oku

Kadın "mahkûm'ların günahı ne?

10 Ekim 2004

Dün yine "mahkûmlara af konusu gazetelerdeydi. TCK'nın değişmesiyle bazı suçlara verilen cezaların hafifletilmesi sonucunda ilk etapta 7 bin 500 kişi cezaevinden çıkacakmış. Peki ya 17 milyon kadın mahkûm? Onlara ne olacak?TCK'daki "Yasa değişirse sanık lehine olan hüküm uygulanır" maddesi suç işlemiş insanların değişiklikten yararlanmasını sağlıyor. Ama Medeni Kanun da kadın-erkek eşitliğini sağlamak, kadının mağduriyetine son vermek üzere yapılan değişiklik kadın nüfusunun yarısına uygulanmıyor.Neden? Çünkü o Yasa'nın değiştirildiği tarihteki koalisyon partilerinden birinin, birkaç maço milletvekili bu konuda özel çaba harcayarak, hiç değilse kendilerinin mallarına zarar gelmesin, eşleri de güçlenmesin diye kanunun "Ocak 2002" tarihinden sonra uygulanmasını sağladılar.Bunu da açık açık söylemekte çekinmediler; "Sevgide paylaşmaya gerek yok", "Kadın güçlenirse yuvalar yıkılır" türünden sözleri gazetelerde okuduk. Oysa asıl sevgi ve saygı varsa kimse "paylaşma"dan çekinmez, asıl o zaman bu yasanın uygulanmasına gerek kalmaz. Dün Zülfü Livaneli AB ülkelerinde ve bizde "aile içi şiddet'e uğrayan kadın rakamlarını vermişti. Türkiye için açıklanan "kadınların yüzde 32'si rakamının gerçeği yansıtmayabileceğini, bir çoğunun şikayetlerini gizleyebileceğini de belirterek...Doğrudur. Büyük ihtimalle Türkiye'de aile içi şiddete uğrayan kadın sayısı en az yüzde 45 civarındadır ama bizim ezik, yalnız, çaresiz kadınlarımızın çoğu bunu açıklamaya bile çekinirler. İşte bu korkuyu yaratan "Medeni Kanun haksızlığı" dır."Kaçırılan" kanun!Maddi gücü ve gidecek yeri olmayan, yalnız veya çocuklarıyla ortada kalacak kadın, bir de üstüne her olayda 'erkeğin kazanıp-kadının kaybettiği ve suçlandığı' bir toplumda neyi, nasıl açıklayabilir?Şiddetin her türlüsüyle karşılaşsa bile nasıl konuşabilir?TCK'daki bu maddenin 'Medeni Kanun Mal Rejimi'nin olumlu değişikliği'ni de kapsaması, 'Yürürlük Maddesi'nin derhal gerçekte olması gerektiği gibi değiştirilmesi şarttır. Medeni Kanun'un hazırlık döneminde üniversitelerdeki Medeni Kanun Profesörleri, binlerce kadın hukukçu bu konunun önemini vurgulamış, Meclis'e açıklamalar göndermiş ama hiçbiri dikkate alınmayarak Yasa gizli gizli, bir gece yarısı emrivakiyle TBMM'den geçirilmiş, tabir caizse "kaçırılmış"tır.Aynı değişiklikleri yapan bütün Avrupa ülkelerinde Medeni Kanun'daki olumlu gelişmeler bütün kadın nüfusa aynı şekilde uygulanmasına rağmen, bizde erkek-kadın arasında olanı giderilmeye çalışılırken kadınlar arasında ortaya çıkarılan bu ayırım, bu büyük haksızlık halen sürmektedir.Yarın "AB için Kadın İnisiyatifi" grubuyla birlikte Türk kadınını tanıtmak ve anlatmak üzere Brüksel'e gideceğim. Schengen vizemin tarihi geçmiş olduğu için bugün yenilenmesi gerekiyor. Bir aksilik olmazsa Brüksel'de bu konu mutlaka gündeme gelecektir. (Hatta ben gidemezsem bile bunu sağlayacağım.) Söz veriyorum.Burkalar gitmemiş meğer!Kafalar kadına takıldı mı bir kez, din baskısı kadın üzerinden yapılmaya başlandı mı sonu gelmiyor. Afganistan'da Taliban rejiminden sonra kadınlar yüzlerini, gözlerini bile kafes gibi örülmüş bir peçe arkasına gizleyen burkalarını çıkarmışlardı. Onları bir süre makyajlı yüzlerinin üstünde saçlarına tutturuverdikleri şık eşarplarıyla gördük.Dün Hürriyet'de çıkan seçim fotoğrafında bütün kadınlar yine aynı burkaların içindeydiler. Güvenlik açısından da, mükerrer oy kullanma açısından da sakınca yarattığı için burkaları kaldırıp yüzlerini sandık görevlilerine göstermek zorunda kalmışlar.Şimdi bu kadınlara sorsanız, büyük ihtimalle onlar da Türkiye'de sadece saçları örten türban kullananları 'yeterince dindar' bulmadıklarını söyleyeceklerdir. Onlar da kimi aşırı baskıyla, kimi beyinleri yıkanarak, buna inandırılıyorlar çünkü.İlâve olarak resim asmanın, TV seyretmenin, müzik dinlemenin, sokağa yalnız çıkmanın da dinen yasak olduğuna...Başladı mı bitmiyor. Başladı mı durdurulamıyor. Keşke Bangladeş, Afganistan gibi örnekler diğer ülkeleri uyandırabilse!

Devamını Oku