AKP'li hanımların "kadın hakkı" çıkarması!

4 Kasım 2004

Gönderilen basın bülteni bana da geldi. AKP'li bir kadın grubu yarın, 6 Kasım'da Lahey'de "Türkiye'de kadın sorunları" konuşacaklarmış. Uzun süredir ilgili çevrelerde sözü edilen enteresan bir gelişme! Toplantının nedeni hakkında biraz daha somut tarif isterseniz basılan iki ayrı davetiyedekileri verebiliriz:- "Kadına yönelik şiddet ve töre cinayetleri"- "Kadın erkek cinsiyet eşitliği"Bu davetiyelerden ne bana, ne de basının kadın yazarlarının büyük çoğunluğuna gönderildi. Sözü geçen konulan yıllardan beri takip eden 'kadın hakları' çalışmasıyla ünlü hukukçulara, "TCK Kadın Platformu" gibi STK'lara gittiğini de duymadım. Aslına bakarsanız böyle bir toplantıda konuşmacı olarak davet edilmesi gereken isimleriz biz. 15-20 yıldır kadına yönelik şiddet ve töre cinayetlerini önlemeye çalışan, ilgili yasaların çıkmasında rol oynayan, "eşitlik" konusunda sayısız çalışma yapmış isimler.Ne konuşmalı?Hiçbirimiz, davet edilmiyoruz. Kim ediliyor: Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu'nun değişme sürecinde, erkek milletvekilleri çalışır, konuşurken, bütün ricalarımıza karşın ağzını açıp tek kelime etmeyen, küçük parmağını bile kıpırdatmayan AKP'li hanımlar. Milletvekilleri ve diğerleri.Çok merak ediyorum; hiçbir bakan ve milletvekili eşinin çalışmadığı bir hükümeti temsilen giden bu hanımlar neyi savunacaklar? Kadının çalışma hakkını mı, iş dünyasında, eğitimde, yönetimlerde kadının geri bırakılışını mı, yoksa ağızlarını açmadıkları için "ağır tahrik" maddesiyle çıkan ve hâlâ ceza indirimine tabi olan namus cinayetlerini mi?Belki, kendi rızasıyla ilişkiye giren gençlere AKP tarafından getirilen çağdışı hapis cezasını eleştireceklerdi(!) kimbilir?Ama aslında bence konuşacakları tek konu var; "Kamusal alanda türban yasağı"... İnanın ben de bu yasağın kalkmasını istiyorum, bakalım o zaman ellerinde "kadın hakkı" olarak isteyecekleri ne kalacak? Gerçi orada da bir takım sorunlar var. Örneğin; üniversitelerde türban izni çıksa devlete ait işyerlerinde ne olacak? Meselâ, bugün bazı özel hastanelerde yaşandığını duyduğumuz sorunlara; bir erkek çocuk hastaya (veya daha da önce erkek kadavraya) dokunmak istemeyen kadın doktorlara nasıl çare bulacaklar?Veya Belçika'da bize anlatılan bir sorun: İşe giren türbanlı kadınların erkek memurlarla konuşmak ya da aynı odada oturmak istemeyişine... Bence objektif olmak için o konunun içinde, Avrupalıları kara kara düşündüren bu sorunları da tartışmalılar.Her ne tartışırlarsa tartışsınlar, konuşmamaları gereken tek konu "Yasalarda; Medeni Kanun ve TCK'da kadın hakları" olmalı... Hele de başlarında, organizatör olarak kadına karşı şiddetle ilgili yasaların çıkma sürecinde devamlı olarak kadınların lehine maddelerin karşısında yer alan, TCK Kadın Platformu ile birçok kadın örgütü hakkında dava açan, onlara "birkaç marjinal kadın" diyen, bugün hâlâ Avrupa'nın unutamadığı ve nedenini sorup durduğu "Zina Yasası" nın çıkması için canla başla çalışan Nimet Çubukçu adında bir milletvekili varken.Ele güne çok ayıp olur, değil mi?Virgül!Tek bir virgül ne kadar önemlidir, kullanıldığı yere göre cümlenin anlamını bir anda değiştiriverir.Eğer imlâyı iyi bilmiyorsanız aklınızın estiği yere bir virgül koyar bazen bir cümleyi, bazen koca bir paragrafı altüst ediverirsiniz.Gazete haberleri veya köşe yazılarında da tavuk yemi gibi serpiştirilmiş virgüllere rastlanıyor maalesef. Çoğu kazadır. Örneğin ben eğer bir yazıda telefonla 'son dakika değişikliği' yapmışsam bakıyorum her kelimeden sonra bir virgül...Dün de 'Sonuncu genel başkan' olması gereken bir cümle başlangıcı 'Sonuncu, genel başkan' şeklinde yazılınca ben de üşenmeyip küçük bir virgül üzerine koca bir yazı yazmaya karar verdim.Bu tür noktalama işareti veya harf hatalarının bizden kaynaklanmadığını bir kez daha hatırlatmak için.Türkçe önemlidir, virgül hatasından dolayı özür diliyorum.

Devamını Oku

Demokrasinin bu kadarı göz yaşartıyor!

3 Kasım 2004

Daha önceleri de Bülent Ecevit'in "Tek görüş Genel Başkan'ın görüşüdür" ana temalı parti içi demokrasisini ve diğer partilerinkini yazıyorduk. Kendi seçtiği delegeler tarafından adil bir seçimle(!) başa gelen demokratik genel başkanların yönettiği demokraaatik partileri.Sonuncu, genel başkan onların demokraatikliğini de aratacak gibi görünüyor. Hani ben, bunca demokratikleşme paketi, uyum paketi, bilmem ne paketi çıkartan ülkede demokrasinin başına hâlâ parantez içinde 'sözüm ona' ilâve ederim ya... İşte o ilâve bizim çok demokratik 'Seçim' ve 'Partiler' yasalarımız ile 'dokunulmayan dokunulmazlıklar' içindir. Öyle olunca böyle oluyor işte.Kürsüye çıkarken çantasına öfkeyle bir tekme savuran Genel Başkan Tayyip Bey söz isteyen milletvekiline soruyor:"Ne konuşacan?"- Efendim, ben şey diyecektim, bize haber vermeden seçim bölgelerimize bakanlar gelip gidiyor da..."Otur yerine, bunun için söz istenir mi?"Bir başka milletvekili çekinerek söz istiyor... "Sen ne konuşacan?"- Şey diyecektim, seçmenlerin sulama bedelinde enerji indirimi isteği... "Allahtan kork! Bunun için söz istenir mi? Otur yerine!" Bir başkası parmak kaldırıyor: - Hocam, pardon Genel Başkan'ım, ben..."Ben senin ne diyeceğini biliyorum, otur yerine!"(Ah canıım, demokrasinin bu kadan okulda öğretmen-öğrenci arasında bile görülmemiştir.) Dahası var dahası, laik devletin Başbakanı, Genel Başkan devam ediyor:"Hem siz iftarlara, seçim bölgelerinize de gitmiyorsunuz, daha ne söz istiyonuz?"Neyse ki bu kadarına kendi milletvekilleri bile dayanamamış ve Genel Başkanlarına:"Hangi iftara gideceğimize kendimiz karar veririz" diyerek salonu terk etmişler.Helâl olsun doğrusu! Önce baskının, fütursuzluğun bu kadarına, sonra da milletvekillerinin onurlu tepkisine...İkisini de yazdım; siz hangisini beğeniyorsanız ona helâl edin artık!Ünlü kuaförler eğitim seferberliğinde!Türkiye'de güzel olaylar da oluyor, hem de öyle çok ki... Öyle çok çalışan, çabalayan, ayakta alkışlanacak insanımız var ki...Geçtiğimiz Pazartesi günü Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nın Haliç Salonu'nda çok ilginç bir gösteri vardı. Türkiye'nin, başarısı, şöhreti sınırları aşmış üç kuaförü Erdem Kıramer. Muammer Yaprakgül ve İ. Hakkı Kutlugün eğitime destek vermek için 2000 kişilik izleyici topluluğu önünde yeteneklerini sergilediler.L'oreal Professionnel'in düzenlediği şovun tüm geliri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği nin "Anadolu'da bir kızım var, öğretmen olacak" projesine aktarılıyor. Bence muhteşem bir buluş. 1920'lerden 2015'e saç model ve renklerinin geçirdiği evrimi anlatan organizasyonun fikir babası, proje sahibi Erdem Kıramer'i gönülden kutluyorum.Demek ki isteyince oluyor. Biraz düşünce, iyi niyet ve gayret yetiyor. Emeği geçen herkese BRAVO! Bir destek de AVON'dan. 1992'den beri, Brezilya'dan Guatemala'ya, 30'dan fazla ülkede "Meme Kanseri ile Mücadele Kampanyası" açan ve topladığı fonlarla yüz binlerce kadına sağlık hizmeti ve tıbbi araştırmalara destek sağlayan AVON, Türkiye'de aynı kampanyayı 1996'da başlatmış. Meme Kanseri Türkiye'de en sık görülen kanser türü. Bu fon için özel olarak yaka iğnesi, kalem, oyuncak ayı, tişört, bel çantası, şapka gibi ürünler hazırlanmış, Avon Internet sitesinde bunları görmek mümkün.Satılan ürünlerin tüm kârı ihtiyacı olan kurumlara mamografi cihazı almak için kullanılıyor. Şimdiye kadar Hacettepe ve SSK Okmeydanı hastanelerine mamografi cihazı bağışı yapılmış. Avon sitesine bakın. Çorbada sizin de tuzunuz bulunsun. Özveriyle çalışanlar unutmuyor, siz de unutmayın. Bilimin, eğitimin, sanatın hepimizin desteğine ihtiyacı var!

Devamını Oku

"Dünya klâsiklerinden önce tarihi okuyalım!

2 Kasım 2004

Türkler'in tarihinde, ta Orta Asya döneminden başlayarak kendi vatandaşlarının verdiği zaran diğer ülkeler verememişlerdir. Ya kendi iç kavgalarıyla veya düştükleri zaaftan dış güçlerin yararlanmasıyla, parçalanıp gitmiştir imparatorluklar. Şimdi de Cumhuriyet aynı sıkıntının içinde. İçtenlikle merak ediyorum acaba Graham Fuller'in açıklamaları, sürekli olarak dışardan bize pompalanan görüşleri savunmaya geçen aydınlarımız için ne ifade etti?Mehmet Barlas benim takdir ettiğim, ayrıca da arkadaş olarak çok sevdiğim bir insan, bir dost ve yazardır. Bırakın her şeyi bir yana onunla sohbet etmek bile yeterli bir keyiftir.Bununla birlikte görüşlerimiz birçok olayda taban tabana zıttır. Geçen Cumartesi yazdığı yazıda olduğu gibi...Murat Belge'nin "Beni yanlış anladılar, Avrupa'ya Ermeni Soykırım İddiası konusunda 'Küstahlık etmeyin' demedim" sözlerinden ve yazısını "Tanımladığımız 'milli çıkar'a uysun ya da uymasın, bu topraklarda bir Ermeni kıyımı olmuştur ve bunun üzerine bir yalan ve inkâr politikası kurulmasına engel olmak da gerçekten öncelikle bizim işimiz" diyerek bitirmesinden sanıyorum bir gün sonraydı.Barlas "Dünya klâsiklerini yeniden okumalıyız" başlığıyla yazdığı yazısının sonunda şöyle diyordu: "Tartışılması ve anlaşılması gereken ne kadar olgu varsa, bunların başına bir 'sözde' kelimesi yerleştirdiğimiz zaman, başlarını kuma gömerek gerçekleri yok varsayan devekuşlarına benzemiyor muyuz?"Murat Belge "soykırım" demiyor, "katliam" demiyor, "kıyım" diyor. Bu kelime bir savaş için de geçerli olabilir -ki gerçek de bu zaten- ama Mehmet Barlas'ın imâ ettiği "Sözde Ermeni Soykırımı"dır. O zaman ben de 'dünya klâsiklerinden önce Ermeni olaylarının geçtiği yakın tarihimizi tekrar okuyalım' diyorum. Anlamadığım ise bu olaylan gayet iyi bildiğine inandığım insanların nasıl bu şekilde görüş belirttikleri.Birkaç gündür yabancı kaynaklardan, yabancı diplomat ve yazarların ağzından anlatmaktayım bu olaylan. Şimdi de 1895 Zeytun İsyanı' nı başlatan Agashi adlı Ermeni çete reisinin günlüğünden vereyim:"Ben bu misyonu Zeytun'da yapmayı üstlendim (...) Ermeniler çağrımızla gelip bizi buldu. Hepsi silahlanyla gelmişti. 10 Ekim'de hükümet Alabaş köyüne Ermenilerin durumunu tespit için iki jandarma yollamıştı. Hırslanan Alabaşlılar bu iki jandarmayı ağaca bağlayıp yaktılar. İsyanın başından sonuna kadar Türkler 13.000'i asker, gerisi başıbozuk olmakla beraber 20.000 kişi kaybettiler. Biz sadece 125 kişi kaybettik. Bunların 65'i de kalleşçe mütarekede vuruldu."Şimdi soruyorum; buna Ermeniler'in yaptığı Türk kıyımı desek yanlış olur mu acaba?Okurlarım bu konuya devam etmemi İsrarla istedikleri için zaman zaman anlatmaya devam edeceğim...Reflü çok önemli!Aslında çoğumuzda var ama farkında bile değiliz. Ancak bazen, benim gibi "kalp krizi geçirdiğini sanarak" şiddetli ağnlarla hastaneye koştuğunuzda anlayabiliyorsunuz.Reflü önemli değil gibi görünen ama kronik hale geldiğinde ciddi sorunlar çıkaran ve mutlaka takip edilmesi gereken bir rahatsızlık.VATAN Cuma günü, teşhis, tedavi ve korunma yollarını açıklayacakmış. Hem de Türkiye'nin en iyi cerrahlarından olan bir reflü uzmanının ağzından. Bir kısmını öğrendim ama devamını sabırsızlıkla bekliyorum. Siz de okuyun, önlemekte büyük yarar var!

Devamını Oku

Türkiye ABD için Afganistan'dan farklı mı?

1 Kasım 2004

Bu soruya cevabımız hazır; elbette farklı. Gerek coğrafi konumu, gerek önemli bir müttefiki gerekse İslâm ülkelerine örnek olarak kullanmak istediği 'laik, demokratik, Müslüman bir hukuk devleti' olarak farklı. Gel gör ki CIA'in eski Ortadoğu Masası Şefi Graham Fuller'in VATAN'a hiç çekinmeden yaptığı açıklamalar pek de öyle olmadığını gösteriyor.Anlaşılan (ve çoğumuzun bugüne kadarki tahminlerini doğrulayan) o ki Amerika Türkiye'yi de dünyaya istediği şekli verirken kullandığı basit bir piyon olarak görüyor. İç ve dış siyasetiyle top gibi oynuyor. İşte Türkleri ve Türkiye'yi çok seven(!) tespih çeken, Türk yemeği pişiren, kızının adını Ankara koyan Fuller Beyimiz buyuruyor ki Ankara ile senelerce oynamışlar. Bunu daha rahat şartlarda yapabilmek için anarşik olayları, sağ sol kavgalarını, cinayetleri, daha sonra Güneydoğu terörünü kendilerinin hazırlamadıklarını, aynen Ermeni olaylarını hazırlamak üzere 1800'lerde Osmanlı'nın içine misyonerlerini saldıkları gibi ajanlarını burada üslendirmediklerini, bir yandan da Rusya'nın o dönemde yaptığı kışkırtmaları gizli gizli yapmadıklarını artık kimse iddia edemez.Somut örnek istesek?Sovyetlerle olan çekişmelerinde Afganistan'da Taliban'ı kullandıktan gibi Türkiye'de de birilerini kullanmışlar. Neymiş efendim; "Sovyetler'in güneye doğru yayılmasını önlemek için İslâm'ın daha etkili olması gerekiyormuş. Türkiye için siyasi İslâm komünizmden daha tehlikeliymiş. Onun için sağ hükümetleri desteklemişler."Seçim meydanlarında çıkıp konuşma yapmadıklarına göre bi zahmet somut örnekler vererek nasıl desteklediklerini, neler yaptıklarını da anlatıverse keşke. Genç üniversitelileri nasıl kışkırtıp birbirlerine düşürdüklerini, bazı hocaları ve basını bu kışkırtmalarda nasıl kullandıklarını, öğrencileri hükümetlerle nasıl karşı karşıya getirdiklerini, boykotları, molotof kokteylli öğrenci olaylarını, ordu bazında ne çalışmalar yaptıklarını, örneğin 27 Mayıs'ta ve diğer darbelerde ne rol oynadıklarını bize açıklayıverse. Onların yüzünden masum siyasetçilerin idamını, yüzlercesinin de aylarca, yıllarca hapis yatışını öğrenebilsek. Öyle ya "50, 60 ve 70'lerde" diyor. Demek ki hepsinde parmakları var.Haydi, onu da söyleyin!Arkasından hatalarını bir nebze kabul ederek(!) oyunlarının haksızlığını vurguluyor: "Zannederim yapılanlar biraz çelişkiliydi. Bir yandan Türkiye'de demokrasinin güçlenmesini istiyor, bir yandan komünizmi zayıflatmaya (tarifine göre, siyasi İslâm'ı güçlendirmeye) çalışıyorduk."Bu arada Türkiye'nin laik bir ülke olduğunu, dinin siyasete karışmayacağını, bu nedenle AKP'nin de İslâmi parti' söyleminden kaçındığını unutarak "Türkiye'den başka yerde siyasi İslâm normal bir parti haline gelmedi" diyor.Yani bu açıklamanın bir adım daha ötesi "Türkiye ılımlı İslâm Cumhuriyeti" dir ki ABD bunu da söyledi zaten.Graham Fuller'in konuşmaları Amerika'nın şu anda da aynı oyunu sürdürdüğü şüphelerini kesinlikle doğruluyor. ABD'nin, aslında Türkiye'nin AB'ye girmesinden de pek hoşnut olmayacağına inanmak için yeterli nedenimiz var. İşin asıl düşündürücü yanı, şimdi bir yandan o bizimle oynamaya devam ederken, bir yandan da AB'nin Türkiye'yi istediği şekli vermek üzere tavizlere zorlaması.Az kaldı, Türkiye toprakları üzerinde Ermenistan'ın da hakkı olduğunu ve Kürdistan'ı telaffuz etmelerine... Kıbrıs sorununu da tamamen Güney Kıbrıs lehine çözdüler mi 'sonu açık AB yolu'nda ilerlemeye başlarız(!)Boşuna sıvazlamıyorlar bizimkilerin sırtını.

Devamını Oku

Sanat, bilim destek ister!

1 Kasım 2004

Beyoğlu, Balo Sokak'taki Doğançay Müzesi ni mutlaka gezmelisiniz. Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesini sadece yetişkinler değil, öğrenciler de gezip görmeli.Aynı zamanda eserleri, dünyanın en önemli müzelerinin başında gelen New York'taki Metropolitan'a alınan ilk Türk ressamı Burhan Doğançay'ın kendi imkânlarıyla kurduğu ve Türkiye'ye hediye ettiği bir müze burası.Dünya çapında ün kazanan sanatçımızın 40 yılı aşan bir süre içinde yaptığı resim, grafik, heykel ve fotoğraflarda toplam 113 ülkeye yaptığı yolculuklann izlerini görmek mümkün. Ama ne yazık ki Doğançay bu 113 ülke arasında "sanata en az önem verilen ülke" nin kendi ülkesi, Türkiye olduğunu söylüyor.Paris'te sanat eğitimi alan, daha sonra kendini sanata adamaya karar vererek New York'a giden ünlü ressam diğer ülkelerde kurum ve kuruluşlann, zenginlerin kendi sanatçılarına büyük destek verdiğini, her türlü yardımı yaptığı gibi, büyük müzeler talip olduğu takdirde (ki bu pek az sanatçıya yapılıyor) onların eserlerini alarak bu müzelere hediye ettiğini ama Türkler'in kendi sanatçılarına destek olmadığını anlatıyor.Bunları anlatırken, duyduğu üzüntünün gözlerine ve yüz ifadesine yansıdığını fark ettim.Doğançay, Türkiye'nin ilk çağdaş sanat müzesi olan bu müzeyi kendi imkânlanyla yaptırdığını ama devam edebilmesi için ancak bir süre dayanabileceğini ve yardımın, desteğin şart olduğunu anlattı.Yardımdan kaçmayınDesteğe ihtiyaç var, yalnız sanatçıların değil kendi emeğiyle bu ülkeye bir şeyler kazandırmaya çalışan diğer insanların da zengin firma ve insanlarımızın yardımına ihtiyacı var. Kısa süre önce size ünlü estetik cerrahımız Dr. Onur Erol'un kliniği ONEP'te tamamen gönüllü olarak yıllardır sürdürülen "dudak-damak yarığı" operasyonlarından söz etmiştim. Özürlü bebek ve çocuklara yapılan yüz ve diş operasyonlarının büyük kısmını klinik karşılıyor. Örneğin 2 milyar TL. gibi bir bağış yapıyor. Doktorların hiçbiri ücret de almıyor. Ama geriye kalan masraflar için ONEP Dudak-Damak Yarığı ve Özürlü Hastalara Yardım Vakfı'na bağış yapılması gerekiyor. Aksi takdirde bu kuruluşun da sonsuza kadar varlığını kendi kendine sürdürmesi mümkün değil.Firmalara ve zenginlerimize çağrı yapmak istiyorum, gelecek kuşaklara yatınm da olacak bu yardımları esirgemesinler lütfen!

Devamını Oku

Bunlar öğretilseydi "Tarih"i severdim!

30 Ekim 2004

Lisede ikmale kaldığım tek dersti tarih... O gereksiz yere ezberlememiz istenen yüzlerce tarih, o çoğunu asla hatırlamayacağımız bir sürü savaş ve detaya ne gerek vardı ki... Kafamızı lüzumsuz bilgilerle doldururken asıl öğrenmemiz gereken şeyleri atladılar. Sıkıntısını bugün çekiyoruz.Benim okurlarımın çoğu genç. Lise ve üniversite öğrencileri. En azından onlara, gerekli olabilecek bu bilgileri aktarmaya bir iki gün daha devam edeceğim. Kimbilir, belki bu arada ilgili 'Bakanlıklar'dakiler de öğrenir ve gerekeni yaparlar. Aşağıdaki alıntılar Ermeni Dosyası'ndan:"Daha Osmanlı Devleti harbe girmeden, ama seferberlik ilân eder etmez Marsilya'da yaşayan Türk Ermenileri 5 Ağustos 1914'te büyük bir toplantı yaparak bir beyanname neşrediyorlar ve bu çeşitli gazetelerde yer alıyordu. Turabian Aram imzasıyla neşredilen bu beyannameden birkaç cümle. (Les Volontaires Armeniens sousles Drapeaux Français - Marseille 1917): 'Rus Ermeniler, Moskova orduları saflarında, kardeşlerimizin cesetleri üzerine yapılan tahkirin intikamını almak için vazifelerini yapacaklardır. Bize, Türk tahakkümündeki Ermenilere gelince, hiçbir Ermeninin silahı, ikinci vatanımız olan Fransa'ya, onun müttefik ve dostlarına çevrilmemelidir.'Savaş başlayınca Ermeniler'in Ruslarla işbirliğine giriştiklerini hemen her kaynakta bulabiliyoruz.Birkaç misal verelim.Rafael de Nogales (Four Years Beneath the Crescent - New York 1926): 'Muhasamat fiilen başlayınca, Meclis'teki Erzurum Mebusu Garo Pasdermishan üçüncü ordudaki hemen bütün Ermeni subay ve askerlerle öte tarafa, Rusya'ya geçti. Kısa bir süre sonra onlarla geri dönerek köyleri yakmaya, ellerine geçen bütün masum Müslümanları insafsız şekilde kılıçtan geçirmeye başladı.(...) Ermeni birliklerinin zaten haklı gösterilemeyecek bu firarları, bilahare Başkale, Saray ve Bayazıt bölgesinde yaptıkları mezalim Türkler'i endişeye düşürmekte gecikmedi.'Philippe de Zara (Mustapha Kemal, 1936): 'Vatandaşlık görevlerinin asgarisini yerine getirdikten sonra Ermeniler düşmanın hareketlerini teşvike başladılar. Bu ikili davranışlarının sadakatle ilgisi şüphesiz yoktu. Ama Sultan'ın Hıristiyan tebasının en mukaddes görevinin itaatsizlik olduğunu onlara öğreten Avrupa an'anesi mevcutken hangi Batılı onları kusurlu bulabilirdi (...) Bir kin edebiyatı aldı yürüdü: Türk analar ağlasınlar, Türkler'e biraz ızdırap tattıralım... Ermeniler'in suçluluğu hiçbir şüpheye yer bırakmaz.'Daha sonra Ermeniler Van, Bitlis, Erzurum gibi illerde isyanlar çıkarmaya başlıyor."Part time Tarih hocanız yoruldu. Bugünlük dersimiz bitiyor arkadaşlar. Paydos!Zorbalık bitecek mi?Önceki gün yazdığım ama yerim yetmediği için yayımlanamayan Tatlıses vakası' başlıklı yazımda bizim, basın olarak İbrahim Tatlıses'in zorba tavrına yeterli tepkiyi gösterdiğimizi (benim de bu konuda en az 3-4 yazı yazdığımı) ama bizden önce yargının, Asena'nın şikayetlerini açık ihbar kabul ederek gerekeni yapmasının şart olduğunu anlatmıştım. Onu okuyamadınız ama neyse ki aynı gün Valilik önerimin uygulamasını yaptı ve dava açtı. Bugün, Ağustos'un 22'sinde onun hakkında yazdığım sondan bir önceki yazımı tekrar veriyorum...Vurma beyim vurma!Alem buysa kral odur, bu âlemin kabul edilemez her hatası şıpın işi sineye çekilen kralı İbrahim nâm Tatlıses beyefendi, yeni bir şarkı patlatmışlar Asena için:"Kız ben seni vurmaz mıyım. Saçlarından asmaz mıyım. Senin gibi bir zalimi tarihlere yazmaz mıyım" buyurmuşlar...Hoop, çektiniz mi sineağinize? Çektiniz. Geçmiş olsun...Bir sonraki karede Asena'yı yine tekerlekli sandalyede görebiliriz. Malûm, "Tatlıses kadınları" sıraya girerken dekor malzemesi olarak genelde bu sandalye türü kullanılıyor. Önde o, arkada tekerlekli sandalyeleriyle geçen kadınlar.Bir bağlantı kuruyor filân değilim, tamamen ve de katiyen tesadüf. Yine de naçizane bir teklifim olacak. İbrahim Bey ve kendisi gibi Türk türküzistanmm pek takdire şayan maço derebeyleri artık bu vurmalı, kırmalı, saçlarından asmalı şarkılarına bir son versinler.Maalesef örnek alınan şahıslar olarak bulunmaktalar müzik ve magazin âleminin zirvelerinde. "Kör ölür badem gözlü olur" ülkemizde (ki son zamanlarda örneklerini görmeye devam etmekteyiz) bu "kör, kör parmağım gözüne", "kabadayılığın nâmı yürüsün" türü şarkılar da cahil cühela, her duyduğundan etkilenen bir kesimi etkilemektedir.İnsanların kurşunlandığı gece kulübü sahneleri ve bilumum diğer sahneler, arkasından bir ünlü isim dolanınca ortalıkta, özendirici olmaktadır. Silahını çeken karısını, kızını, oğlunu, anasını temizlemekte ve bu zavallı millet de Allah'ın günü gazetesinde, TV'sinde bu haberlerle yoğrulmakta, üzüntülerden üzüntü beğenmektedir.Asena'nın kendisi bile bıkıp usandı artık bu tehdit kokan konuşma ve şarkılardan... Açıkça şikayette bulundu. Demek ki onu da sıktı artık.Gerçekten de yeter!Her ne kadar İbrahim Bey basının uyarılarına pek sinirleniyor, hepsine toptan hakaretler yağdırıyor ve bunları da sinelere sığdırıyor ise de yeter.Onun "imtiyazlı vatandaşlığı" filan mı var, bilmek herkesin hakkı!

Devamını Oku

Avrupa Anayasası hayırlı olsun ama...

29 Ekim 2004

Dün çok önemli bir gündü. Avrupa Anayasası Romanya ve Bulgaristan'la birlikte Türkiye'nin de "aday ülke" olarak imzalamasıyla kabul edildi. Her ne kadar Chirac ve Schröder'in bir yandan bize yeşil ışık yakıp bir yandan da bu tavırlarına toplumlarından gelecek tepkilerden korktuklarını belirten sözlerini çoğumuz "yeterince inandırıcı" bulmuyorsak da, her ne kadar bir kısmımız biz girene kadar AB'nin bile devam etmeyeceğine inanıyorsak da önemli.Türkiye, isteseler de istemeseler de Avrupa'nın geleceğini belirleyecek Anayasa'yı imzalayarak, onun içinde yer aldığını gösteren bir adım daha attı. Hayırlı olsun!Ama, ne imzalarsak imzalayalım bu arada biz aynı Avrupa'ya, önümüze süreceğinin işaretlerini verdiği önemli birkaç konudan biri olan 'Ermeni Soykırım İddiası'ndaki yalanları kendi kaynaklarından ve arşivlerden alınan bilgilerle aktarmak zorundayız. Kültür ve Dışişleri Bakanlıklan'na hatırlatmaya devam edelim."İttihat ve Terakki'nin ihanet derecesindeki bir başka gafleti de Ermeni 'Taşnakzudyun' komitasının yöneticileri ile Talât, Cemal ve Bahattin Şakir Bey'lerin yaptıkları görüşmelerdir. Sonuçta varılan karar aynen şöyledir:'Taşnak Cemiyeti'nin kendi ihtilal teşkilatını ülke içerisinde devamlı hale getirmesi ve şimdiye kadar gizli olan bu teşkilatın bundan sonra aşikar bir siyasi cemiyet haline gelmesi, üyelerinin açıkça çalışmalarına devam etmeleri karan ile sonuçlanmıştır (İsmail Hami Danişment). Buna mukabil, Cemal Paşa bu siyasi gafleti hatta faciayı ifşa ettikten sonra hatıratının 247. sayfasında 'Bu teklifi kabul etmekten başka çaremiz yoktu' demektedir(...)Cemal Paşa'nın hatıratından anlaşıldığına göre Sultan Hamid zamanında silah ithali yasak olduğu halde Meşrutiyet'te bu yasak kaldırılmış olduğu için Muşeg (Ermeni piskoposu) Avrupa'dan getirttiği silah ve bombalarla Ermeni gençlerini her türlü silaha sahip bir ordu haline getirmiştir. Ermeniler Adana katliamına hazırlanırken İttihat Terakki yöneticileri 'Unsurların birliği-İttihad-ı Anasır' nutuklan söylüyordu. Bazı Türk aileler durumu tespit edince göçe mecbur oldular. Ermeni ihtilalcileri Türk mahallelerine saldırdılar. Kadın, çocuk, ihtiyar, hasta ayırımı yapmaksızın kan döktüler(...) Avrupa, basına olayı tamamen Türkler'in aleyhinde verince İttihatçılar bunlara hoş görünme telâşına düştüler." (Devam edecek...)Erkekler de ağlar!Ogün Ankara'da Kocatepe Camii'nin avlusunda muazzam bir kalabalık vardı. Ve o kalabalığın içinde saçlarına ak düşmüş, uzun boylu yalnız bir adam... Onu teselli için gelen yüzlerce kişinin içinde acısıyla yapayalnız."Ağlıyor" dedi bir kadın... Yanındaki hayretle adama baktı. Evet, bu güçlü, dürüst, iyi yürekli, 50 yıllık siyasetçi ağlıyordu.Bu toplumda "erkekler ağlamaz''dı ama o ağlıyordu işte. Bunu anlayabilmek için adamı ve kaybettiği kadını yakından tanımak, gerçek sevginin, bağlılığın anlamını bilmek gerekiyordu.İsmet ve Saadet Sezgin'i neredeyse çocukluğumdan beri tanıyorum. Kızları Seynan Levent'le yakın arkadaş olduğumuz 13-14 yaşlarından bu yana... Karşılıklı sevgiye, saygıya, güvene dayalı sağlam bir evlilikleri vardı. Koca bir ömrü birlikte geçirmişler, siyasetin en zor olduğu dönemlerde birbirlerine destek olmuşlardı. Onlarınki gibi evliliklerde eş; ana, baba, kardeş, arkadaş, sevgili her şey demekti. Ve işte İsmet Bey, herkesin "İsmet abi"si, benim (ve belki sadece bir iki kişinin) "İsmet amca'm bunların hepsini birden kaybetmişti. Daha henüz hastalık fikrine alışamadan elinden uçup gitmişti sevgili Saadet'i...Bu zor gününde onun ve can arkadaşımın yanında olmak benim için kutsal ama zor bir görevdi. Çok sevgili bir insanın kaybının, derin üzüntüsünü sevgili dostların yanıbaşında izlemek, o acıyı paylaşmak gerçekten zor. Arkasından bu kadar gözyaşı dökülen bir insan olmak kadar zor. Saadet Hanım, tanıyan herkes için iyi bir insan, iyi bir eş ve anneydi.Böyle bir hayat yaşadığı ve o yaşam boyunca çevresine mutluluk sunabildiği için ne mutlu ona. Keşke hepimiz bunu başarabilsek... Yeri cennet olsun!

Devamını Oku

Fransa'nın 'Liberte'si!

28 Ekim 2004

Paris'ten yazan okurumuz (önemli bir bölgenin Belediye Meclis Üyesi imiş) Prof. Celine Secim COTTON bu hafta iki ayrı mail göndermiş. Birincisi Yeşiller Toplantısı nda Türkiye'yi şikâyet etmek için sıraya girmiş gibi konuşanlar üzerine yazdığım yazıyla ilgiliydi.Avrupa toplumlarının kendi ülkesini kötüleyen vatandaşlara hiç de olumlu bakmadığını "kendine hayrı olmayanın başkasına hiç olmaz" anlayışında olduğunu ve aydın geçinen bu tür insanlardan alay ederek söz ettiklerini anlatıyordu.Bizimkilerin duyması iyi olur, belki sırf 'farklı görünmek' amacıyla edindikleri bu kötü alışkanlığı biraz azaltırlar.İkinci mektup çok ilginç, buraya almak istiyorum;"Sayın Ruhat Mengi,23.10.2004 günü Fransa'nın CREUSE bölgesinin bazı köylerinde belediye reisleri ve meclis üyeleri (260 kişi) istifa etti. Tüm Fransa TV'leri birinci haber olarak verdi. Bu Fransa'da küçük bir ihtilâldir. Sebep o küçük köylerdeki vergi daireleri ve PTT'nin kapatılması.. Başbakan Raffarin ve Maliye Bakanı Sarkozy burada çok fazla insan olmadığı için bu bürolara lüzum olmadığını söyledi. Tabiî yanıldı, yer yerinden oynadı. Simdi Paris MATCH dergisini takip ediyorum, bakalım orada da Avrupa bayrağı ile bir röportaj yapacak mı? İşte Fransa'nın iki yüzü bu, kendine gelince bir şey yok, Türkiyem'e gelince sahte röportajlar. Ermeniler burada her yeri ahtapot gibi sarmışlar. Bizimkiler ise ancak birbirini yer. Orhan Pamuk gibi birine bu konuşmayı yapmak yakışır mı şu anda? Ama o ve onun gibiler sadece kendi çıkarını düşünür. Benim gibi bir bilim kadını ise -beyin kanaması geçirmesine rağmen- avazı çıktığı kadar ülkesini ve ülkesinin kadınını temsil eder(..)Lütfen, gazetede köşeniz var bunu yazınız; Türk halkı Fransa'da her şeyin mükemmel olduğunu zannediyor çünkü. Diyarbakır'a giden bayan Helene Flautre'yu ben CREUSE'e davet ediyor ve aynı nutku orada da çekmesini istiyorum. Ama yapamaz, sıkar. Burada LIBERTE, EGALITE, FRATERNITE sadece göstermelik, duvarda yazar. Abarttığımı zannetmeyin, bunu en ileri entelektüel Fransızlar söylüyor.Sevgiler, Prof. Celine Secim COTTON"İşte böyle. Yeterince aydınlatıcı oldu mu bazılarımız için acaba? Bence olmuştur, bu "bazıları"nın hemen hepsi Fransızcayı da iyi bilirler zaten.Bilmedikleri (veya bilmiyor göründükleri) tek şey var; yabancı basının bizimle ilgili konularda kendi aydınlarımızın yazdıklarından ve konuştuklarından bire bir yararlanıyor olması.Ama öğrenmeye başladılar bence!

Devamını Oku