Dışişleri Bakanı'nın görevi bu mu?

12 Kasım 2004

Birkaç gün önce gazetelerde Ali Şen'in KKTC'ye giden uçağıyla ilgili haberler yer aldı. Kıbrıs Rum kesimi onun uçağını ABD uçağı zannederek telâşlanmış ve Atina'ya gizli kripto göndererek "ABD Ercan Havaalanı'nı kullanmaya başladı" demiş.Telâşlarının tek nedeni "Acaba Amerika Kuzey Kıbrıs'ı tanımaya mı karar verdi?"Her fırsatta Türkiye'nin AB üyeliğinin önüne "Biz veto ederiz" engelini süren ve her istedikleri yapılıncaya kadar bu tutumu devam ettireceğinin işaretlerini veren bir Güney Kıbrıs var ortada. Kısacası ciddi bir Kıbrıs sorunu..Öte yandan "azınlık hakları" ana teması altında Avrupa Birliği'nde yeterli kulisi yapan Kürt sorunu.. Diğer azınlıklar yeni bir hak talep etmediği için tek bir azınlığın AB de Türklerle birlikte asli unsur" olma hakkına kadar gidecek olan, içeriği tam tarif edilmediğinden nelerle karşılaşılacağı da bilinmeyen bir Pandora Kutusu...Ve tabii Ermeni meselesi.Dün Ertuğrul Özkök "Ermeni Diasporası Dışişleri'nde" başlığıyla verdiği Abdullah Gül'ün Ermeni diasporasının en önemli gazetelerinden Armenian Reporter'la yapacağı röportaj' haberinde, geçen hafta Erivan'dan gelen bilgiye göre Ermeni hükümetinin yeni bütçeye 'soykınmın tanınması' için harcanmak üzere para koymadığını ancak Ermenistan Dışişleri Bakanlığı'nın 'soykırımın uluslararası planda tanınması politikalarında da bir değişiklik bulunmadığını açıkladığı' anlatılıyordu.Bundan ne anlıyoruz; Ermenistan bize ve dışarıya karşı 'Ben bu konuda özel çaba harcamayacağım' mesajını verirken diğer tarafta diasporanın çabalarını da sessizce onaylamaya devam ediyor.Demek ki öncelikle Dışişleri'ni ve özellikle Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü ilgilendiren, acil çözüm bekleyen çok ciddi sorunlarımız var. Ama Dışişleri Bakanımız günlerdir yapmayı sürdürdüğümüz uyarılara rağmen bu sorunlarla ilgilenmek yerine neyle ilgileniyor; laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılan Fazilet Partisi ile. Bu konunun ilgisini bu ölçüde çekmesinin, en önemli görevlerinin üstünde bir öncelik kazanmasının nedenlerini araştırmak benim işim değil. Herkes o nedenler hakkında kendi yorumunu yapabilir zaten.Hesap her zaman kolay değil!Kendisi ise bu konuda uyan yapan ve "Dışişleri Bakanı'nın böyle bir müdahalesinin hukuken de yanlış olacağını" söyleyen bürokratlarına "Siz talimatıma uyun, dediğimi yapın. Hesabını ben veririm" demiş.Hesabı hazır olmasa demezdi herhalde.Benim burada asıl merak ettiğim ülke sorunlarıyla ilgili hesaplar. Yarın Avrupa karşımıza iyice büyütülmüş Kürt ve Ermeni sorunlarıyla, Kıbrıs'la ilgili dayatmalarla çıktığında, istenen haklar tazminata veya toprak talebine kadar geldiğinde o hesap nasıl verilecek?Öyle ya, Avrupa üniversitelerinin 'Uluslararası ilişkiler' veya 'siyaset' derslerinde kullanılan Türkiye haritası malûmumuz. Bu hesapça sorunlar karşı tarafın sadece "sözde" kelimelerinin kaldınlmasını istemesiyle ve kabul ettirmesiyle de bitmeyebilir."Tarih, sadece tarihçilere bırakılmayacak kadar önemli" olduğuna ve karşı taraf bunu unutmadığına göre acaba Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Avrupa'da ABD'de konsolosluklarımızın, sefaretlerimizin ve diğer görevlilerin ne gibi çalışmalar yürüttüğünü(!) izliyor mu?Gerekli kitapları bastırıp gerekli yerlere göndermeyi düşünüyor mu? Diplomatik görüşmelerde gerekli açıklamaları yapıyor mu?Yoksa şu sıralar yalnızca FP ile mi meşgul, merak ediyoruz!

Devamını Oku

Ermeni okurlarımdan gelen mektuplar!

11 Kasım 2004

Bir süredir zaman zaman "Ermeni Soykırım İddiası" ile ilgili bilgiler veriyorum bu köşede. Yurt içinden ve dışından 'devam etmemi isteyen' çok sayıda okur mektubu geliyor. Ama bunların arasında Ermeni okurlarımızdan gelenler de var ve onlar doğal olarak aynı fikirde değiller.İşte bunlardan biri, bakın ne diyor:"Sayın Ruhat Mengi,Uzun bir süredir gazetenizi okumaktan mutluluk duyuyordum ama 'Bunlar öğretilseydi Tarih'i severdim' başlıklı yazınız, Türkiye'de yaşayan bir T.C. ve Ermeni vatandaşı olarak beni çok üzdü. Bir gazeteci olarak insanlar arası bölücü bir tutum sergilemek yerine, T.C. kimliğine sahip din, dil, ırk gözetmeksizin herkese karşı birleştirici bir tutum sergilemelisiniz. Çocukluğumuzdan beri Nubar Terziyan'ın ve Kenan Pars'ın filmleriyle büyümedik mi? Ara Güler'in resimlerine büyük bir zevkle bakmadık mı?(...) Kapalı Çarşı'da büyük emeklerle yaptığımız yüzük, kolye ve küpeleri gururlanarak turistlere sergilemedik mi? Askerlik çağımız geldiğinde vatani görevimizi yapmak için askere koşa koşa gitmedik mi?Biz bunları Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan, kimliğinde T.C. vatandaşı yazan birer Ermeni olarak yapmadık mı?Sizden ricam hep beraber yaşadığımız ve büyük emekler sarf ettiğimiz bu topraklarda insanları ayırmamanız.Lütfen bize azınlık olduğumuzu hissettirmeyin. Ve gerektiğinde bir Müslüman'dan daha çok Türküz, çünkü vatanımız için her şeyi yaparız.Not: İyi ki tarih öğretilmemiş, unutmayın ki geçmişi unutamayan insan yarına umutla bakamaz. Sevgilerle, Selin Ö.Asıl amaç neydi?Ben de ona sevgilerimi gönderiyorum. Yazılarım Selin gibi Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlarımızı rencide ediyorsa bu beni üzer, zira asıl amaç Avrupa ve Amerika'da yaşayan, geçmişi asla unutmayan ve "Ermeni Soykırım İddiası" nı birçok ülkede, ABD'nin eyaletlerinde 'gerçek' olarak kabul ettirenlere karşı Türk "Dışişleri" ni ve siyasetçileri kıpırdanmaya çağırmak. Bu arada isyanların nasıl çıktığını, olayların nasıl geliştiğini bilmeyenlere anlatmak, bilenlere (buna rağmen soykırımı kabul etme taraftarıolanlara) hatırlatmak.Yoksa elbette Türkiye'de vatandaşlar arasında bir ayrımcılık asla düşünmeyiz. Elbette onların da vatanlarını bizim kadar sevdiklerine inanırız.Bir başka okurum, Emekli Deniz Yarbay, Kıbrıs Gazisi Mehmet İnal Kolburan, İngiltere'de görevliyken bir kilise fuarından satın aldığı ansiklopediden bir bölüm göndermiş. "2006 yılında 100 yılını dolduracak" dediği bir İngiliz ansiklopedisi; The Harmsworth Encyclopedia...Burada Kars, Van, Erzurum, Erivan çevresi haritada Ermenistan, Diyarbakır, Mardin, Urfa çevresi ise Kürdistan olarak gösterilmiş.O gün, bugündür, 100 yılda durum değişmedi. İngiltere'de hâlâ üniversitelerde bile bu harita öğretiliyor.Tehcir olayıBu konuda yazılmış tüm kitap ve kaynaklar çıkarılan isyanlarda diğer ülkelerin, özellikle Rusya'nın rolünü anlatıyorlar. Ruslar'ın hem Ermeniler'i kışkırtarak onlara kapılarını açıyor göründüğünü hem de kulis faaliyetleriyle Türkiye içinde kalmalarını sağlayarak patlamaya hazır bir bomba gibi tuttuğunu açıklıyorlar. Maddi sıkıntı içinde olan Osmanlı Hükümeti Doğu'da güvenliği sağlamak üzere İngiltere'den yardım istiyor ama bu yardımı alamıyor. Sonuçta Ermeniler kanlı saldırılara başlayınca olaylar kontrolden çıkıyor ve tehcirden başka çare kalmıyor.Şimdi, uzun yıllar Avrupa ülkelerinde büyükelçi olarak görev yapan Kâmuran Gürün'ün kitabına dönelim:(sayfa 223)"Üzerinde bitmeyen bir antitürk propaganda yürütülen konu, yön değiştirme (tehcir) sırasında Ermeniler'in katliama tabi tutulmuş oldukları ve bu şekilde öldürülenlerin sayısının 2 milyona vardığıdır.Bu ölü rakamı 1915'lerde 300.000'den başlamış, her sene biraz artarak 1980'lerde 2.000.000'u bulmuştur. Seneler geçtikçe bir toplumun nüfusunun artışı normal bir olay ise de, belirli bir tarihte ölmüş kişilerin seneler geçtikçe üremesi bu olaya has bir icattır."Gürün daha sonra hangi nedenlerle ölüm olaylarının gerçekleştiğini irdeliyor ve sonunda şu açıklamayı yapıyor:"Unutulan bir husus var. Türkiye'nin Birinci Cihan Harbi'nde savaştığı milletlerin arasında Ermeniler de vardır. Hem de Türkiye'de yaşayan, Türk Vatandaşı olan Ermeniler. Aynen 1916 Mayıs'ından sonra Araplar'ın da olması gibi.Van'ın düşmesinden sonra Rus Çarı'nın 18 Mayıs 1915'te Beyazıt bölgesi Rus Askeri Komutanlığı yolu ile gönderdiği 'Van halkına fedakârlığı dolayısıyla teşekkürlerimi bildiriniz' telgrafının ifade ettiği manâ açıktır."Keşke itirazı olan herkes olayları Türk arşivlerinden ve Almanya, İngiltere hatta Rusya kaynaklarından öğrenebilseler. Çoğu gün gün, saat saat öyle güzel anlatmışlar ki!

Devamını Oku

ABD'deki Türk gençlerin tartışması

10 Kasım 2004

Amerika'da öğrenimini sürdürmekte olan gençlerin kendi aralarında hızlı ve yıpratıcı bir 'Ermeni Soykırım' tartışması yaşadıklarından size söz etmiştim. Örneğin; Ceyhun Sunsay "yapılanın" soykırım olduğunu söyler; nedenini ise "devlet tarafından plânlanmış ve yürütülmüş olması"na bağlarken Ömer Komili ve birçokları bunu bilgi ve belgeler göstererek reddediyorlar.Ceyhun Sunsay sözlerini bizim bazı aydınlarımızın cümleleriyle bitirmiş:"Toplumsal adaleti bulabilmenin yolu soykırımın farkına varmak ve onu mahkûm etmekten geçiyor. Bu, Ermenilerden önce insanımız ve ülkemiz için önemli."Tabiî insan bunu duyunca Ceyhun Bey'in karşı teze ait bilgilerini merak ediyor. Dünyanın en iyi tarihçileri Soykırım, bir ırkın kökünü kazımak amacıyla yapılan katliamdır. Osmanlı, Ermeniler'e karşı bu amacı gütmemiş, olayları bastırmaya çalışmış ve hatta Ermeni öldüren askerlerini idam etmiştir. Bunun aksini kabul etmek tarihe haksızlık olur" derken Türkler'in, öğrenci ya da aydın, kendi tarihine haksızlık yapabilmesi için onlardan çok şey biliyor olması gerekir.Neyse, bakın Ömer Komili ABD'de tartışmalara nasıl cevap vermiş:"Sevgili arkadaşlar, forum üyeleri:Gerek Ceyhun olsun, gerek ona karşı pozisyon alanlar, herkes sorun ile ilgileneceğine kişisel özellikler üstüne yoğunlaşıp konuyu saptırdı. Aynı Türkiye'de olduğu gibi burada da tartışan kişileri karalamaya kalkarak onları discredit edip dolaylı bir zafere gideceğinizi düşündünüz. Ceyhun'un bir Ermeni veya Kürt ajanı olduğu konusunu araştırma konusu yaptınız, o da karşı tarafı gözü kör milliyetçilikle suçladı. Bu yanlış bir yol." (En azından gençler, bugün hâlâ Türkiye'de koca insanların tartışırken yaptığı hataları görebiliyorlar. Sevinebiliriz.)Bakın sonra ne güzel açıklıyor:"Tekrar ediyorum, bu konunun ortak bir paydaya indirgenmesi o kadar zor değil. Önce her iki tarafın da kabul ettiklerinden başlayıp ortak çalışma yapmak gerekir, birbirinizi karalamakla bu iş çözülmez. Olaylara fact'lerden ve ortak kabul görülen yerlerden başlamak lâzım, ayrılıklardan değil.Kısaca özetleyeyim:Doğu Anadolu'daki Ermeniler'in dış kışkırtmalarla bağımsızlık kavramı içinde yerli halka saldınp katliam başlattkları, Müslüman halkın da ayaklanarak buna karşılık verdiği, arkadan da Enver Paşa komutasındaki bir ordunun olayları kanlı şekilde bastırdıktan sonra bu civardaki Ermeni halkın Güneydoğu'ya tehcir edildiği kabul ediliyor. Bu tehcir sırasında da bir kısım sivil halkın hastalık, sefillik, yorgunluk, çetelerin saldın ve yağması nedeniyle zayiat verdikleri biliniyor.Güneydoğu'ya ulaşan Ermeniler de bu bölgede yaşamaya devam etmişler. Sonradan bir kısmı da geri dönmüş(...)"Bunlan anlattıktan sonra en önemli noktayı vurguluyor:"Burada soykırım ve katliam sözcüklerinin tanımlarını da yapmayı ihmal etmemek lâzım."Bir öğrencide gördüğümüz bu yapıcı ve akıla tutum takdire şayan doğrusu... Son cümle ise kilit nokta. İzmir, İstanbul ve diğer bölgelerde yaşayıp da isyanlara karışmamış Ermeni vatandaşlara hiç kimse dokunmamış. O zaman nasıl oluyor da Fransa bu olayı Hitler'in Yahudi Soykırımı'yla aynı yasa maddesine alıyor?Ve nasıl oluyor da biz bunu kabullenip susuyoruz?(Devam edecek...)Kira öder gibi ev almak!'Artık ev almak kolaylaşacak" dediler herkes sevindi. Öyle ya kira öder gibi aydan aya ödeyerek ev sahibi olmak güzel bir fırsat. Eh Hükümet de "uygulamayı başlatıyoruz" dedi, mesele yok.Ama bakın okurumuz Ferruh Batı ne diyor:"Hükümet kira öder gibi ev sahibi olunacak söylemleriyle başlattığı konut hamlesine 'TOKİ SAKARYA KORUCUK EVLERİ' ile başladı. İnternette o dönemde yapılan bilgilendirmelerde M tipi evlerin 44 milyara mal olacağı söyleniyordu ve evlerin teslimi sırasında yüzde 1 KDV ödeneceği belirtiliyordu. Dün KDV ödemek için bankaya gittiğimizde ödenecek KDVnin 515 milyon olduğu söylendi, oysa bir hafta önce 444 milyondu.Yani evler 7 milyar artışla 51 milyara mal oldu. Şu anda 212 milyon taksit ödüyorduk, bu yaklaşık olarak Sakarya'da bir ev kirasıydı. Ancak Aralık ayından itibaren bu rakamın da değişeceğini söylediler. Merakla 'ne kadar' diye sorduk, KDV'yi alan yetkili 391 milyon demez mi?Yani yüzde 80 artış. İki ev kirası. Yarın ne olacağı da belli değil. Unutmadan, bunda 6 ayda bir memur maaşlarına da yapılacak zam oranında artış olacağını da söylemeliyim."Nasıl, pek de tarif ettikleri kadar kolay olmayacak değil mi? Eh, demek ki her duyduğumuz, gördüğümüz reklam haberlerine hemen inanmamak gerekiyor. Ne de olsa bunlar siyasi kazanç sağlayan haberler.Birileri kaybederken birileri sürekli kazanıyor!

Devamını Oku

O'na aşık olurdum!

9 Kasım 2004

Her 10 Kasım'da elinde bir demet kasımpatı ile okul yoluna düşen küçük kız oluveririm ben... Göz pınarlarında iki damla yaşla onun büstünün başında nöbet tutan, sonra mikrofona çıkan ve "Türk gençliği olarak özgürlüğün, egemenliğin, Cumhuriyet ve devrimlerin yılmaz bekçileriyiz" sözleriyle 'Gençliğin Ata'ya Seslenişi'ni okuyan küçük kız...Henüz genç bile sayılmazdım ama bir gün o bekçilik görevinin bize de düşeceğini bilirdim, hissederdim.Bugün hâlâ anlayamadığım, o küçük kızın "özgür bir ülkeyi armağan eden" adama (ve diğerlerine) duyduğu minnet, şükran hissini yetişkinlerin nasıl böylesine kolay unutabildikleri.Atatürk bir idol, bir halk kahramanı. Büyük bir toplum önderi. Yabancı liderlerin, parlamenterlerin 21. yüzyılda ismini hâlâ hayranlıkla andıkları örnek bir devlet adamı... Senenin bir iki gününde onu en büyük sevgi ve saygıyla anmak da bizim için gurur olmalı.Ben onun ismini her an kullananlardan değilim, ama ismini kalbinde yaşatanlardan biriyim, bunu da hiçbir şey değiştiremez.İşte benim Atatürk'üm. Gazetedeki köşemde yer alan fotoğraflarda gördüğünüz, Avrupalı asilleri bile kıskandıracak karizması ve şıklığıyla baş döndüren adam.O dönemde yaşasaydım ona kesinlikle aşık da olurdum söyleyeyim. Zekânın, cesaretin, gücün, güzelliğin bu kadar etkileyici sentezi, böyle bir karizma olamaz.Kendisine de hayranım, yaptıklarına da.Nur içinde yatsın.Sıra DYP ile ANAP'ın değişiminde!"Asla olmaz" denilen şeylerin "olabiliyor" ya da "olabilecek" hale gelmesine seviniyorum. Seçim öncesi 'birleşin millete alternatif sunun' şeklindeki çağrılara kulak tıkayan partiler nihayet sonunda tek çarenin bu olduğunu gördüler.Liderleri hâlâ şüpheleri varmış veya 'hemen kabul ediyor' görünmek onlara bir şey kaybettirecekmiş gibi konuşuyorlar ama uzaktan bakanların bu davranışa anlam vermesi mümkün değil.Hatırı sayılır bir seçmen kitlesinin sırf bu nedenle, alternatifsizlik ve liderlere duyulan öfke nedeniyle sandığa gitmediğini, partilerinin; DYP ve ANAP'ın barajı geçemediğini bilmelerine rağmen hâlâ neden tereddüt ediyor olabilirler ki?İnsanın aklına "liderin kim olacağı" konusunda anlaşamıyorlardır ihtimalinden başka bir şey gelmiyor. Oysa madem ki toplumun çıkarı adına özveri gereklidir ve madem ki ilk adım atılmıştır, o zaman bir özveri daha yapılabilir: Her ikisinin de dışında bir genel başkan!Hem ANAP'ta, hem de DYP de bu görevi başarıyla götürecek isimler var. Bu isimlerin telaffuz edilmesi onlara zarar verdiği ve bu daha önce görüldüğü için artık ben de söylemeye çekiniyorum. Ama açıkçası hemen akla geliveriyorlar.Genel Başkanlar'ın kendileri, partiyi toparlayacak şaibesiz, deneyimli, uyumlu bir adayı belirleyebilirler. Onlar adına zor, ülke adına kolay bir karar. Bekleyelim bakalım cesaret ve özveri hangi noktaya kadar sürdürülebilecek?

Devamını Oku

Korkuya teslim toplum mu?

8 Kasım 2004

Kapkaç had safhada... Çocuk yaştaki kapkaççılar öyle motive edilmiş, gözleri öyle karartılmış ki üniversiteli öğrencileri sadece telefonunu almak için trenden attıklarını her gün duymaya başladık. Onları trenden atmakta tereddüt etmeyenlerin daha başka ne tür vahşet uygulayabileceğini düşünmek bile dehşet verici.18 yaşındaki Ahmet Hakan Candemir'in ölümünden sonra (aslında önce olmuş) yine 18 yaşındaki bir genç kızın da aynı şekilde telefonu alınarak trenden atıldığı yazıldı. Kurbanının gözünü oyan kapkaççıları da duyduk.Bir yanda güllük gülistanlık bir görüntü. Memleket yönetenler eşleriyle ya iftar sofralarında veya birilerine hediye dağıtırken pürneşe içinde fotoğraflar çektiriyorlar. Öte yanda karanlığın, soygunların, tecavüzlerin, cinayetlerin pençesinde, teslim bayrağı çekmiş bir toplum.AB parlamenterleri zahmete girip dooğru Güneydoğu'ya koşacaklarına önce büyük şehirlerimizde olup bitenlere baksınlar. Vatandaş orada da mağdur. Hem de nasıl... Bu gidişle Avrupa Birliği'ne girmemiz için geçecek 10-15 yıl içinde (iyimser tahmin) metropoller kanun kaçaklarının cenneti haline gelecek.Adana'da 9 yaşındaki erkek çocuğa 25 kişilik bir sapıklar sürüsü tecavüz etti. Aralarında öğretmenler, polis ve astsubaylar var. Bu yaratıkların en ağır şekilde cezalandırılması ve meslekten men cezası da verilmesi gerekir.ATM'den para çekerken kaçırılıp tecavüz edilen genç kız üniversiteyi de bırakarak şehri terk etti. Suçlulara verilen 37'şer yılda en ufak bir indirim yapılmamalı.Güneşlenen turist kızın boynuna bıçak dayayarak tecavüze yeltenen sapığın cezasında da.Çocuklarına işkence yapan ve bazılarının intiharına neden olan ana ve babaların haberlerini sık sık duymaya başladık. Bu suçlar önlenmeli...Söylemesi kolay, kimin umurunda? Medenî bir ülkede yönetimlerin birinci görevi toplumun huzur ve güvenliğini sağlamaktır. Eğer seçilmelerinin üstünden iki yıl geçmiş ve sağlayamamışlarsa bilinçli toplum onları anketlerle, STK'larla, medyayla derhal göreve davet eder. Bizde ise söyle söyle kimse tınmaz. Varsa yoksa medyatik şovlar. Destekleyecek basın kuruluşlannı arkaya almalar... Sonra da yuvarlanıp giden bir toplum.Hakim bile şaşırıyorŞu anda iki TCK'mız var. Yenisi yürürlüğe girmediği için hakimler hangisine uyacaklarını bilemiyor. Cezalar onların vicdanına kalmış durumda, oysa öte yanda yeni TCK'nın ceza indirimleri mahkûmlara uygulanmaya başlanıyor.Adalet ve İçişleri Bakanlarının bunca olayın karşısında sessizliğini koruması kabul edilebilir bir durum değil. Toplumun güvenliğinin nasıl sağlanacağı, suça yeltenenlere verilecek cezaların ağırlaştığının duyurulması bu bakanlıkların görevidir. Bekliyoruz. (Not: Yeni kanunlarda namus cinayetine ceza indirimi ile 15-18 yaş arası gençlerin gönüllü ilişkisine hapis cezası maddeleri için Anayasa Mahkemesi'ne müracaat edilmesi gerekiyor. CHP milletvekillerine hatırlatmak isterim. Ceza indirimleri suçlularda geriye doğru işletiliyor, Medeni Kanun'da ise işlemesi gerektiği halde bu yapılmadı. Onu da hatırlatalım.)Kim yargılayabilir?(Dünkü yazının devamı)Türbanı tartışırken, hazır din ve dindarlık konusuna girmişken, insanları inançları açısından yargılama hakkının yalnızca 'Yaratan'a ait olduğunu da tekrar tekrar vurgulamak lâzım ki bu konuda yanılgısı olanlar da anlayabilsinler. Diyelim ki Allah'ın, dinin her şartını yerine getirmesine rağmen 'kul hakkı' ile karşısına gelen, eline güç geçtiğinde milletin rızkınaçekinmeden el uzatan; yolsuzluk, haksızlık yapan, dini istismar eden, toplumu kutuplara ayırıp birbirine düşürenleri sorgulama, öte yanda dürüst ama fazla dindar olmayan birini 'daha makbul' sayma ihtimalini de görebilsinler.Bu konuda görev, kavga etmeden doğruları açıklayabilecek din adamlarına düşüyor. Ama böyle bir dönemde bunu yapmak onlar için bile öyle zor oldu ki!Akmerkez'de fotoğraf sergisiÇEV; Çağdaş Eğitim Vakfı 10. Yıl Etkinlikleri' çerçevesinde bir fotoğraf yarışması düzenlemiş: "21. Yüzyılda Türkiye'den Eğitim Manzaraları..."Yarışmaya katılan fotoğraflar 12 Kasım 2004 tarihinden itibaren (Saat 17:00) Akmerkez'deki sergi alanında sergilenmeye başlıyor. Bayram nedeniyle Akmerkez'i mekân seçenler başta olmak üzere, tatilinde güzel bir sergi izlemek isteyenler ve fotoğraf meraklıları kaçırmasınlar. Sergi 23 Kasım'a kadar devam edecek.

Devamını Oku

Ankete takıldım kaldım!

8 Kasım 2004

Bir milletvekili olarak (!) anket sorularını cevaplamıştık biliyorsunuz. Hani şu, AKP milletvekillerinin cevaplaması istenen soruları. Hani 'iyi ki milletvekili değilim, tadını da almış olduğum için, kaybetmemek adına ikiyüzlü davranmak zorunda kalabilirdim' dedirten soruları.Alıcı gözle gazeteden okuyunca bir cevapta 'eksik'lik olduğunu farkettim."İslâm ile demokrasinin uyuşabileceğine inanıyor musunuz?" sorusunun cevabını:'Elbette, demokrasi bütün dinlerle uyuşur, uyuşmayan; her dine, inanca eşit özgürlük tanıyan, inancı insanların kendi özel alanına bırakan, devlet idaresine dini karıştırmayan laik yönetim tarzıdır' olarak vermişim. Oysa doğrusu 'size (yönetime) göre uyuşmayan' olmalıydı.Zira benim ve birçok Müslüman'ın anlayışına göre diğer din ve inançlar için olduğu gibi Müslümanlığın da laiklikle uyuşmayan bir tarafı yoktur. Laiklik dindarların olduğu kadar dindar olmayanların ve hatta inanmayanların da haklarını savunur. İnsanların özgürlüğünün kısıtlanmasına, vicdanlara hükmedilmesine izin vermeyen bir anlayış, bir toplumsal uzlaşma yöntemidir.Ne dini dışlar, ne de belli bir dinin baskı kurmasına izin verir.Ama soruyu AKP yönetiminin beklentisi doğrultusunda cevaplamaya kalkarsanız, sırf; dinî bir simge olduğu için kamusal alanda izin verilmeyen türban (Arap usulü başörtüsü) nedeniyle "laikliğin bugünkü tanımının İslâm'a uymadığını" söylemek zorunda kalırsınız.Oysa bu konular baskıyla, sorgulamalarla veya kavgalarla sonuca bağlanamaz. Dürüst ve uzlaşmacı bir yönetim, eğer sıkıntısı varsa bunları zaman içinde, ülke çıkarlarına zarar vermeyecek yapıcı tartışmalar ve ortak payda arayşlanyla çözmeye çalışır."Türban", tek malzeme!Örneğin; madem ki burada temel argüman "türban" dır, o zaman öncelikle "türban iyi bir dindar için -dinimize göre gerçekten- şart mı" konusunun sosyal bir konu olarak tartışılması gerekir. (Her fırsatta siyasetçiler tarafından gündeme taşınan siyasi bir konu olarak değil.) Bunu tartışmalıyız ki sadece türbanı malzeme yaparak oy toplayan, aynı dinden olan insanları kendilerine göre "iyi Müslüman", "kötü Müslüman" diye sınıflara ayıran, neredeyse din mahkemeleri kurarak vatandaşlan (milletvekilleri başta) yargılamaya yeltenecek siyasi partiler bu tek malzemelerini kaybetsinler. (Devam edecek)Yorum!Diyanet İşleri Başkan'ı Ali Bardakoğlu'nun söylediği gibi Kur'an'ın yeniden yorumlanması çok önemli. Defalarca okumuş din uzmanlarının bile karşı karşıya geldikleri her sohbette tartışma çıktığına göre sıradan bir insanın (hele de tümüne bakarak ve Kur'an'ın indiği zaman ve ortamı göz önüne alarak değerlendirmiyorsa) bugünkü haliyle anlaması çok zor.Ben de bir iki kez okudum, hâlâ da uzmanların yorumlarıyla birlikte zaman zaman inceleyerek anlamaya çalışıyorum."İndiği zamanı göz önüne almak" neden gerekli? Çünkü örneğin köle ve cariyelerle ilgili birçok ayet var. Oysa bugün köle ve cariyeler olmadığı için bunların uygulanabilirliği yok. Yine meselâ; Maide Suresi'nin 38. ayetinde o günlerde bugünün çağdaş hukuk düzeni, yasalar olmadığı için; "Hırsızlık eden kadın ve erkeğin yaptıklarına karşılık Allah'tan ibret verici bir ceza olarak ellerini kesin" diyor. Suudi Arabistan'da olduğu gibi uygulamaya kalksanız bugün kimbilir kaç kişi aramızda elsiz dolaşıyor olacaktı.Aynı şekilde, mirasta erkek çocuğa dişinin iki katı pay verilmesi, boşanma halinde kadına verilecek malların tamamen erkeğin insafına bırakılması gibi konular da kadının erkek gibi çalışarak kazandığı bir dünyada yasalarla 'eşit hak' sağlayacak hükümlere bağlanmıştır. Onun için bugün din adamları, Diyanet İşleri de Kur'an'ın yeniden yorumlanmasının gerekli olduğuna inanıyorlar.Bu yorumları yaparken, umarım Nur Suresi'nin 31. ve 60. ayetlerini birlikte yorumlayarak bize "Kadınların başörtülerini yakalarının üzerine uzatmaları'nın, "Süslerini; kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları (...); Müslüman kadınlar, cariyeler; erkeklerden (...) veya çocuklardan başkasına göstermesinler"in anlamını da açıklarlar. Zira 60. ayette şöyle diyor:"Evlenme arzuları kalmamış, çocuktan kesilen yaşlı kadınların ziynetleri teşhir kastı olmaksızın elbiselerini çıkarmalarında bir günah yoktur..."Demek ki, en azından menapozdan sonra tesettür gerekli değil. O zaman tesettürün nedeni nedir, bu ayet hangi olaylardan sonra Kur'ana eklenmiştir? Eğer yasalarla, ciddi cezalarla, eğitimle taciz, tecavüz, hırsızlık önlenebilirse (ki koca New York şehrini bile düzene koyup önlediler) hâlâ zorunlu mudur?Bunları anlamak gerekiyor. Keşke Kur'an'ın yeni yorumlarında nelerin değişeceğini, hangi ayetlerde içtihat yapılacağını öğrenebilseydik.Gördüğünüz gibi, bir SİYASİ anketteki din sorusu bugün beni buralara getirdi. Ne yapalım, yazarınızı seviyorsanız onun düşüncelerini paylaşacaksınız.Aa, bu da bir tür baskı oldu! Paylaşmayabilirsiniz tabiî!Et, tavuk, balık!Ne alırdınız? Hiçbirini... O duruma getirdiler bizi sonunda. Et kolesterolü yükseltiyor, üstüne üstlük "deli dana" var, tavuk hormonlu ve antibiyotikli, balık eğer 'çiftlik' ise yine hormonlu.Yağ zararlı, şeker zararlı, tuz zararlı, o kanserojen, bu obezlik yapıyor, öbürü bilmem ne, şaşırdık kaldık.Sağlık Bakanı "Tavuk konusunda bir şikâyet yok, sorun varsa gerekeni yaparız" demiş. Nasıl bir şikâyet bekliyor merak ettim. Tavuklara verilen hormonlarda östrojen olduğu açıklandı. Bu hormon, kontrolsüz alındığında göğüs ve rahim kanserlerinin nedeni olarak biliniyor. Ama nedenin tavuk olduğunu kim tahmin edebilir?Daha az kolesterollü diye tavuk yiyorduk, o da gitti kaldı balık. Hem de sadece istavrit, tekir, çinekop gibi 'çiftlik' olmayanlar. Onlarda da tehlike olduğunu açıklayacaklan güne kadar benim solungaçlarım çıkar herhalde.Haydi kalın sağlıcakla, balıkçıya gitmem lâzım, yemek vakti yaklaşıyor.

Devamını Oku

Anket sorularını da ABD mi hazırladı?

6 Kasım 2004

Dün Hürriyet gazetesinde bir anket yayınlandı. AKP Kurucular Kurulu Üyesi ve Dış İlişkiler Başkan Yardımcısı İsmail Safı tarafından AKP'li milletvekillerinin cevaplaması için hazırlanmış. Olaya bir bütün olarak baktığınızda, eski CIA ajanlarının Türkiye'de siyasetle nasıl oynadıklarını anlatan açıklamalarından sonra doğal olarak bu soruların da ABD tarafından hazırlanıp hazırlanmadığı şüphesi geliyor akla. Zira bu soruların, af buyursunlar bazı entel dostlar sinirlenebilir ama insan onu da hatırlamadan edemiyor; kadın erkek on binlerce şehidin kahramanlığı ile kurulmuş laik-demokratik bir CUMHURİYET'le bağdaşır, anlaşılır yanı yok. Ve hatta milletvekillerinin ne hakla ve nasıl bu tür sorulara muhatap edilebildiğinin de anlaşılır yanı yok.Sorulara AKP yönetimini memnun edecek cevaplan vermek gayet kolay ki bunu Emin Çölaşan dün yapmış. Gerçi onun cevaplarında da "Zina ve eşcinsel evliliği" ile ilgili soruların cevaplan yönetim tarafından pek onaylanmazdı. Zina konusundaki soruya "Zina kesinlikle suç sayılmalı ve hapis cezası gelmeli. Zina Yasası çıkmalıydı", eşcinsel evliliği için ise 'Tövbe, tövbe. Hâşâ kabul edilemez, kıyamet yaklaştı" cevapları -bence- beklenen cevaplardır.Ya dindarsın, ya yalancı!Öyle sorular var ki, örneğin; "Kendinizi dindar bir kişi olarak değerlendiriyor musunuz?" gibi, onların tarifine göre oruç tutarak, 5 vakit namaz kılarak, Cuma namazlarına giderek ve Kur'an'ın her şartına uyarak yaşamıyorsan yandın... Sanki senin dindarlık ölçünü Allah'tan başkası bilebilir ve yargılayabilirmiş gibi yargılanacaksın. Hayır desen olmaz, mecbur kaldığın için Evet desen yalan olur.Şimdi ben de, milletvekili olsaydım ve bu anket önüme gelseydi nasıl cevaplardım onu deneyeceğim:* Kendinizi dindar bir kişi olarak değerlendiriyor musunuz?Size ne? Bu sorunun cevabı sadece beni ilgilendirir.* Anneniz, eşiniz, yetişkin kızınız başörtüsü takıyor mu? (Tabii ki cevap olarak Ama siz aslında türbanı kastediyorsunuz. Sizinkiler normal başörtüsü bağlamıyor ki' diyemezsiniz.)Size ne? Bu da sadece onları ilgilendirir. Ayrıca eşim, olsa olsa size yaranmak için sakal bıyık bırakabilirdi.* İslâm ile demokrasinin uyuşabileceğine inanıyor musunuz?Elbette, demokrasi bütün dinlerle uyuşur, uyuşmayan; her dine, inanca eşit özgürlük tanıyan, inancı insanların kendi özel alanına bırakan, devlet idaresine dini karıştırmayan laik yönetim tarzıdır.* Muhafazakâr demokrasi İslâm ülkeleri için örnek olabilir mi?Böyle bir tanımı yanlış buluyorum. Özellikle laik bir ülkede din çağrıştıran bir yönetim şekli empoze edilemez. İslâm ülkeleri örnek alacaklarsa, tatillerinde 'özgür, laik bir Müslüman ülkesi' olduğu için koşup geldikleri Türkiye'nin bugünkü rejimini örnek alsınlar.* Başörtüsü kamu hizmeti görülen yerlerde serbest olmalı mı?Laikliğin tanımını değiştirip "Nüfusun %1'ine de %99'uyla aynı din ve inanç özgürlüğünü tanıma" şeklinden çıkarırsanız olabilir. Tabiî bunu yaparken sonucunu; hastanelerde, mahkemelerde, işyerlerinde çıkacak sorunları çözmeniz lâzım. Sonunda başörtüsü takmayanlara, namaz kılıp oruç tutmayanlara uygulanacak baskıyı da...* Size göre partinizde parti içi demokrasiye uyulmakta mıdır?Söz isteyen milletvekillerine Genel Başkan'ın ne yaptığını gördünüz. Bu yasalarla diğer partilerde ne kadar uyuluyorsa burada da o kadar.* Kendinizi hangi kimlikle tanımlarsınız? Türk - Diğer Etnik Kimlik - Müslüman - Müslüman Türk - Müslüman Etnik Kimlik - Türkiyeli.Dinimi mutlaka belirtmem gerekiyorsa Müslüman Türk. Laik bir yönetimde gerekmiyorsa (ki aslında öyle) Türk.* Cumhuriyet kavramının gerekliliği konusunda ne düşünüyorsunuz? Cumhuriyet ideal yönetim biçimidir ama daha çok demokrasi içermelidir. Cumhuriyet'e gerek yok, demokrasi yeterlidir.Kesinlikle birinci cevap. Ama 'daha çok demokrasi' Seçim ve Partiler Yasaları'nın derhal değiştirilmesi ve dokunulmazlıkların sınırlandırılarak siyasetçilerin de (yalnız eskilerin değil, yenilerin de) her vatandaş gibi yaptıklarının hesabını vermesi, bütün vatandaşlara eşit haklar tanınması içeriğiyle kullanıldığı takdirde.* Laiklik ve uygulamaları konusunda ne düşünüyorsunuz?Türkiye'de laiklik uygulamalarını gerekli buluyorum.***Şimdi düşünün bakalım, bu cevaplardan sonra en ufak bir "yeniden milletvekili seçilme" ya da "bakanlık şansım" kalır mıydı sizce?

Devamını Oku

Kaçmak ne de kolay çözümdür aslında!

5 Kasım 2004

Bugünlerde büyük Türk büyükleri pardon büyük Türk entelektüelleri pek kabülcü oldular. "Aman, aman bir tatsızlık çıkmasın da" mantalitesi ile olgunluğun "en kabul edilmezi bile kabullenme" gerekçesi tüm sohbetlerin, yazıların, tartışmaların zemini haline geldi. Ama bunun da bir sının olmalı değil mi?"Her sorunun başına 'sözde' kelimesi ekleyerek gerçekleri reddetmek, kafasını kuma gömerek dış dünyadan kaçan devekuşuna benzemektir" diyenlerin mücadele ile kaçmak arasındaki farkı da düşünmeleri lâzım. Özellikle benim bu konuda İsrara olma hakkım var. Eğer biz, basında ben ve birkaç kişi, Meclis'te birkaç milletvekili, birkaç hukukçu ve sivil toplum kuruluşu İsrara olmasaydık, hakkımızda açılan davalara bile seve seve katlanmasaydık, bugün ceza kanunları Meclis'e geldiği "tasarı" haliyle kabul edilir cinayetler, tecavüzler, haksızlıklar süregider, Türkiye'nin en az bir 50 yılı ile binlerce vatandaşı daha yok olurdu. Demek ki bir avuç insan milyonlarca kişinin farkına varmadan kabul edivereceği haksızlıklan düzeltebiliyor. O zaman neden gerçekte var olmayan olayları, olmuş gibi kabul etmemizi isteyenlere karşı da aynı mücadeleyi vermeyelim?Neden en kolay çözümü seçerek susalım ve kaçalım? Hem de kimden kaçıyoruz; ABD ve Avrupa'ya yayılmış 300-500 "diasporacı"dan... Teşekkürler, almayalım!Demokles'in kılıcıAvrupa'dan, ABD'den, Türkiye'den "Ermeni Soykırım İddiası" ile ilgili yazılarıma çok sayıda teşekkür ve olumlu tepki mektubu, telefonu geliyor. Amerika'da okuyan Türk öğrenciler arasında bu konudaki tartışmaları anlatanlar çok ilginç. Karşı taraf yine tek blok, bizimkiler kavga halinde...Önce, uzun yıllar ABD'de yaşamış olan, arkadaşım, ekonomist (eski TOKİ başkanı) Üstün Sanver'in mektubundan alıntı yapmak istiyorum:"Sevgili Ruhat, Ermeni Türk ilişkilerinin tarihine birazcık olsun ışık tutan ve okurunu aydınlatmaya çalışan yazıların için seni kutluyorum. Bu konularda Türk toplumunun nasıl bir karanlık içinde olduğunu yıllardır izliyoruz. Özellikle Türk politikacılarının büyük çoğunluğunun, Demokles'in kılıcı gibi 1980lerden beri giderek Batı tarafından daha hızla kafamızın üstünde dolaştırılan 'Ermeni soykırımını kabul ettirme' tehdidi karşısındaki bilgisizlik ve aymazlıkları sonucu elimizde bir adet saatli bomba daha bulmuş olduk.Ermeni ve Rum diasporaları ABD'de uzun yıllardır ortak düşman Türkiye'ye karşı hep birlik içinde hareket ettiler.ABD'de yaşadığım yıllarda Türkler'e birazcık sempati ile bakan Ermeniler'e -ki bunlar genellikle daha yaşlı kuşakların mensuplan idiler- gençlerin ve radikal Ermeni çoğunluğun nasıl sert davrandıklarına ve onları adeta tehdide sindirdiklerine birçok kez tanık oldum. ABD'deki üniversitelerin kütüphanelerinde Türk tezine yakın kitap ve araştırmaların Ermenilerce önce nasıl imha edildiğini sonra da bu kitapların yeni baskılarının yapılmaması için basımevlerinin ve yazarlarının nasıl tehdit edildiklerini izledim.Tehtidler, yalanlarAklıma gelen ilk somut örnek (adını yanlış hatırlamıyorsam) UCLA Tarih Profesörü Stanford Shaw'dur. Adamcağız sonunda tehditlerden yılıp üniversiteyi bırakmak zorunda kalmıştı.1982 yılında Los Angeles Başkonsolosu Kemal Bey, üstelik UCLA'de Ermeniler'e bir konuşma yaptıktan kısa süre sonra katledilmişti. Ben o sırada yüksek lisans eğitimi için LA'deydim ve bir grup Türk genci olarak Türkiye'nin ve Türkler'in ABD'de daha iyi tanıtımını sağlamak için yoğun bir çaba içindeydik.Bu menfur olayın NBC, CBC ve ABC gibi ulusal TV kanallarının haberlerine yansımasının üzerinden saatler geçmeden ABC televizyonu o akşam program değişikliği yaparak Midnight Express i koymuş ve olaya sempati ile bakacak izleyicilerin önlerini derhal karartmıştı. ABC televizyonunun o tarihteki başkanının Yunan asıllı bir Amerikalı olduğunu söylememe bilmem gerek var mı?..."Neden VATAN gazetesi?Okurlarımız,benim "Soykırım İddiası" hakkında yazdığım yazılarda kaynak olarak kullandığım kitapları VATAN gazetesinin promosyon olarak vermesini istiyorlar. İyi güzel de VATAN bu konuda üzerine düşeni zaten yapıyor. Ben günlerdir dizi halinde yazıyorum, en önemli bölümleri size aktarıyorum.Burada görev Kültür ve Dışişleri Bakanlığı'na aittir. Önce diğer ülkelerde toplatılan kitapları sonra da diğer kaynaklan bastırarak yurtiçi ve dışındaki kitapçılara üniversitelere, yabancı sefaretlere, milletvekillerine göndermeliler. Her şey için trilyonlar harcanıyor, vergi cezalan affediliyor, hortumcuların borçlan için sınırsız zaman tanınıyor, holdingler devlet kesesinden (vergiden düşerek) iftar ziyafetleri yapıyorlar da bu kitapların bastırılması neden sağlanmıyor?Lütfen siz sevgili okurlar da işin kolayına kaçmayın. Bizden isteyeceğinize onlan mail bombardımanına tutun. İşte site adresleri:www.disisleri.gov.tr Fax: 0312-287 88 11www.kultur.gov.tr Fax: 0312-312 43 59Ve işte bu kitaplardan 4'ü:Yeni Türkiye-Ermeni Sorunu Özel Sayısı (Cilt 1 ve 2)Ermeni Dosyası (Kâmuran Gürün)Alman Kaynaklarına göre Ermeni Olayları (Ramazan Çalık)Not: Aslında eften püften kitapları basıp billboard afişleriyle satmaya çalışan yayınevleri de bu aşırı talep olan kitaplardan bulunmayanları basabilir. Hatırlatmış olayım.

Devamını Oku