Dün yazdığım, kendisiyle ilgili ve "Beklenen konferans" başlıklı yazıma İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'tan hemen cevap geldi. Beni telefonla arayan Emniyet Müdürü en çok "Pekin de çekilen fotoğrafta yüzünde mutlu bir ifade vardı, galiba maç cinayeti uzaktan onu bizim kadar etkilememiş" sözlerime üzülmüş.Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra;"Köşenizi okudum, üzüldüm" diyerek başladı söze ve benim yazdıklarımı kısaca tekrarladıktan sonra şöyle devam etti: "Olaylar için söylediklerinizde haklısınız, haksız olduğunuzu söylemek için aramadım ama fotoğrafa iyice dikkat ederseniz mutlu olmadığımı farkedersiniz. Sinirden bıyıklarımı yiyordum, elimdeki tespihin nedeni de bu. Bir gencimizin ölmesi ve benim buna üzülmemem mümkün değil. Bıçakların içeri sokulmaması için stad kapılarına konması gereken dedektörlerden bahsediyorsunuz. Bu sorumluluk ve stadlar klüplere ait, onların koyması gerekir. Biz bunun için sıkıştırıyoruz ama dinletemiyoruz. Yoksa tabii ki içeri giren binlerce kişinin tek tek aranması mümkün değil."Konuşmasının bu noktasında sözü ben aldım ve Sayın Cerrah'a sıkıştırıp da dinletemedikleri takdirde seslerini yükseltmeleri, gerekiyorsa Valiye ve İçişleri Bakanı na "Bu şartlar altında güvenliğin sağlanamayacağını ve Emniyet Müdürlüğü'nün de bunda hiçbir suçunun, sorumluluğunun olmayacağını anlatmaları" gerektiğini söyledim.Halkın haklı olarak bu üç kurumu suçlayacağını, güvenlik istemelerinin en doğal hakları olduğunu, ne derse desin Emniyet'in de bundan soyuflanamayacağını belirttim. 'TCK Tasarısı tamamlandığında ve biz içeriğini duyduğumuzda, hazırlayanlar tarafından aleyhinizde açılan yüz milyarlarca liralık davalara rağmen en ufak bir duraklama göstermeden, konuyu en önemli görev sayarak, hukukçularla elele öne çıkmasaydık o tasarının baştan aşağı değişmeyeceğini' de hatırlatarak...Bir kişi dünyayı kurtarabilirYolumda ilerlerken benden yaşça büyük, deneyimli insanlardan çok şey öğrenmişimdir, bunlardan biri de Deniz Adanalı'dan öğrendiğim ve hiç unutmadığım; "Bir kişi dünyayı kurtarabilir" sözüdür. Biraz abartılı gibi geliyor kulağa ama bence çok değerli ve doğru bir söz.Aynen deniz yıldızlarını toplayıp tek tek denize atarak kurumaktan kurtaran adamın "Ne yaptığını sanıyorsun, binlerce yıldızı böyle kurtarabilirmisin, bu yaptığın ne farkeder ki?" sözüne karşılık bir yıldızı alıp denize atarak "Bak onun için farketti" cevabını vermesi gibi...Herkes üzerine düşeni yaparsa ve gerektiğinde yüksek sesle uyarı görevini de yerine getirirse çok şey değişebilir. O TCK davaları sırasında ortaya çıkıp beni gönüllü olarak savunan Türkiye'nin en iyi avukatları, destek vermek için mahkeme koridorlarını dolduran sağduyulu vatandaşlar, destek mektuplarıyla bana güç veren yüzlerce kuruluş ve insan, o güç birliği sonunda yasaların Tasarı'dakinin tam aksi yönde değişmesi bunun en güzel örneklerinden biridir. Onun için kimse beni aksine ikna edebilemez (kötü Türkçe!)Tabiî bunları uzunca söyleyerek kafa ütülemedim (kötü Türkçe!), kısaca hatırlattım. Sonra da can güvenliği olmadığı için maça gidenlerin sayısındaki (on binlerce) düşüşü. O da bana düşüşün fazla basılan numarasız biletlerin toplatılmasından kaynaklandığını ve bu uygulamanın devam edeceğini söyledi.Konuşmanın asıl önemli kısmı son cümleleriydi, Futbol Federasyonu'nda toplantıda olduklarını, neler istediklerini, güvenlik açısından yapılması gerekenleri masaya yatırdıklarını anlattıktan sonra;"Biraz sonra Futbol Federasyonu açıklama yapacak. Bundan böyle futbol terörü diye bir şey kalmayacak, eğer bu kararlar uygulanmazsa o zaman istediğinizi söyleyin."Eh hiç değilse futbol, maç, stad terörünün ortadan kalkacağına sevinebiliriz ve arkadan kapkaç, banliyö trenlerinin, gece klüplerinin güvenliği gibi konulara aynı ilginin gösterileceğini umabiliriz.Sayın Cerrah'a ilgisinden dolayı teşekkür ediyorum.
Ben fotoğraflara, TV görüntülerine, el kol hareketlerine kafayı takarım biliyorsunuz. Olaylar detay gibi görünen başlangıçlarla gelişir bana göre...Uluslararası Terörle Mücadele Konferansı için birkaç gün önce Çin'e giden İstanbul Emniyet Müdürü Celâlettin Cerrah kendisine "maçlardaki şiddet ve son cinayet" i soran gazeteye bir eli cebinde, bir elinde tespihi ile şööyle geriye doğru kaykılarak, gözünde mutluluk pırıltıları ile hoş bir poz vermişti. İnsana 'Herhalde Pekin'de iyi zaman geçiriyor' diye düşündüren bir poz. Ne de olsa uzaktan 16 yaşında bir gencin bıçakla delik deşik edilmesinin üzüntüsü de, yakında olanlar kadar iyi hissedilmeyebilir. Duyguları biz iletelim: Türkiye'de bulunanların bütün bu kapkaç ve maç cinayetlerinden sonra pek gülümseyip keyifle gerinecek hali kalmadı bu aralar.Konuştuğu gazeteye "Olayların sinyalleri daha önce vardı. Önleyecek kararlar mevcuttur. Çözüm Futbol Federasyonu'nun bu kararları uygulamasıdır. Statların kapasitesi kadar bilet satılması lâzım. Vs. vs..." demiş Sayın Cerrah.Olaydaki "kara koyun" Futbol Federasyonu demek ki. Güzel. Peki "Madem ki olayların sinyalleri vardı da siz kendinize düşen kısmını hallederek neden gerekli önlemleri almadınız? Kapıda bıçakların, palaların içeri sokulmasını engelleyecek dedektör neden yoktu" diye sorsak ve cevabını istesek...Sayın Emniyet Müdürü yalnız bu sorunun değil, banliyö trenlerinin güvenliği, kapkaç olayları ve diğer şehir terörleri konusunda da ne çözümler ürettiklerini bize açıklasa. Bir konferans da Türkiye bekliyor. Hem de acil olarak!'İncili Kaftan' heyecanıRamazan Bayramı'nda yazdığım Ömer Seyfettin'in "Pembe İncili Kaftan" hikâyesinin yankıları bitmek bilmedi. İlk kez duyup da çok beğendiğini veya daha önce okuyup da hatırlamaktan mutluluk duyduğunu söyleyenlerin yanında sonunu kaçırdığını söyleyip özel olarak kendisine anlatmamı isteyenler var.Bir de hikâyede "acımasız bir hükümdar" olarak geçen Şah İsmail'in bu tarife uymadığını belirterek (bu arada hikâye bana aitmiş gibi) kızan Alevî okurlarım... 'Pembe İncili Kaftan'ı günümüzde devlet temsilinde yanılgıya düşen liderlerle karşılaştırma amaçlı olarak yazmıştım. İsteyenlerin kitabı bulması veya Internet'ten okuması da mümkündür.Ne yazık ki her okuruma ayrı ayrı özel anlatım yapamayacağım gibi, bu noktayı da hatırlatmak istedim.Bilenler bilmeyenlereİyi tanımadığınız, fazla samimiyetiniz olmayan kişilere birinci adıyla veya "sen" diye hitap etmek, aynı konuşma içinde birdenbire "siz" den "sen'e geçmek, onları israrla bir yerlere davet etmek ya da evine ziyarete gitmeyi teklif etmek yanlıştır.Bunların hepsi, zaman içinde karşı taraftan da aynı istek geldiği takdirde olmalıdır. Aksi takdirde rahatsızlık vereceği bilinmelidir
Batı ülkelerinde de böyledir, gürültü ile sansasyonla, çekim boyunca haberleri çıkarak yapılan filmler sabırsızlıkla beklenir ve gişe rekorlan kırar.İyi veya kötü, eser veya sabun köpüğü fark etmez, izleyici koşarak gider ve adı duyulan filmleri izler.Bu hafta başlayacak olan Bridget Jones'un ikinci bölümü "Edge of Reason"ı İngiltere'de gördüm. Sebebi birinci bölümü beğenmiş olmamdan çok, Mark Darcy rolündeki Colin Firth ile filmin son sahnesiydi doğrusu... Rüzgâr Gibi Geçti'deki meşhur Scarlet O'hara-Red Butler öpüşmesi gibi 'unutulmayan sahne' klâsikleri arasına giren muhteşem bir sahneydi o.Bakalım o sahneden sonra neler olacaktı? Merak ediyor insan...Sonra da biraz hayal kınklığına uğruyor. Birincinin taklidi, aldığı her kilo için 1 milyon dolar ödenmesi sonucunda iyice fıçı gibi şişen bir Bridget'le, hafif zorlama hissedilen sahnelerle dolu bir "eğlencelik".Aynen, birdenbire pek popüler olup her filmde boy göstermeye başlayan Jude Law'un Alfie'si gibi...Tom Hanks'in Polar Express'i de oynuyordu ama onu Türkiye'ye sakladım. Noel Baba'yı görmek için Kutup Ekspresi'ne binerek Kuzey Kutbu'na giden çocuğun hikayesi. Şu sırada kitabına göz gezdirmekle meşgulüm. Tom Hanks'li bir film farklı olabilir tabii... Ve Cem Yılmaz'ın GORA'sı. Cem Yılmazın 'kötü' bir şeye imza atmayacağına eminim ben, henüz görmedim, ona da bugünlerde gideceğim. Bu filmdeki küfürlere takılanlar Bridget Jones'u da izlemesinler. 'Fuck' lâfından geçilmiyor.Bunların dışında bir de fazla sesi çıkmayan filmler var. Ama mutlaka izlenmesi gereken; Osama gibi!Ve... Osama; karanlıktaki çocuk!Gelelim "Osama"ya. Bu öyle sansasyon yaratmış bir film değil ama müthiş bir zevkle izlendiği gibi gerçekten Türkiye'de mutlaka gösterilmesi, halka izletilmesi gereken bir film. Hattâ şöyle diyeyim; belki tamamı TV'de gösterilemez ama belli bölümleri anlatımları süsleyebilir. İsteyen TV kanalı olursa (Türkiye'de henüz bulunduğunu sanmadığım) DVD'sini vermeye hazırım.Dikkatli okurlar fark edeceklerdir, dünkü yazımın başlığı, babası tarafından 'türban' nedeniyle okula gönderilmeyen 11 yaşındaki Esra ile bağlantı kurularak "Osama ve karanlıktaki çocuk" olarak verilmişti. Bugünkü: Osama; karanlıktaki çocuk zira Osama (Usame Bin Ladin değil, filmde o da geçiyor ama) tesadüfe bakın yine 10-11 yaşlarında bir Afgan kızın takma adı ve o, karanlığın daha da ileri noktasında yaşamakta.Bu Osama, bizim Esra'ya yapılan zorlamanın tam tersine burkayı reddettiği için saçlarının kısacık kesilmesine razı olarak bir erkek çocuk kimliğinde çıkıyor ortaya.Bir ülke radikal dinci grupların eline geçtiğinde, din, Kur'an nasıl amaçlara alet edilebiliyor, vatandaşlar nasıl "sürü gibi" sopalarla, dayaklarla, taşlanarak yönetiliyor onu adım adım izliyorsunuz.Film, ellerinde "Açız, bize iş verin'', "Biz politik değiliz", "İş istiyoruz" gibi pankartlar taşıyan çoğu dul ve çocuklu, burkalar içindeki kadınların gösterisiyle başlıyor. Arkadan hemen sarıklı Taliban mollaları çıkıyor ortaya ve kalın hortumlarla kadın ve çocuklara tazyikli su sıkıyor.Kadınlığından pişman!Perişan şekilde yerlere düşen bebeklerinden ayrılan analar dövülerek demir kafeslere kapatılıp kilitleniyor.11 yaşındaki kızın dul annesi ile anneannesi de parasızlıktan, açlıktan bitkin halde... Kadınların çalışması yasak olduğu için çocuk çalışmak zorunda ama o da kız. Üstelik burka takmak istemeyen bir kız. Tek çare onun erkeğe dönüştürülmesi... Bir gece "Keşke Allah kadınları yaratmasaydı" diyecek kadar "kadınlığından pişman" anası tarafından o güzel siyah uzun saçlan kesiliyor. Ertesi gün çocuk tanıdık bir adamın dükkânında çalışmaya başlıyor.Ama Taliban tarafından yakalanarak Usame Bin Ladin'in savaşmak için yetiştireceği erkek çocukların arasına katılması ve erkek olmadığının fark edilmesi de uzun sürmüyor.İçiniz sızlayarak izliyorsunuz. Her şeye rağmen, doktorların cinsiyetinin bile siyasetçiler tarafından tartışılmaya başlandığı bir dönemde izlemeniz, görmeniz, bilmeniz gerektiğini yüreğinizde hissederek!
İngiltere'de izlediğim sanat olaylarını, orada gördüklerimi, yaşadıklanmı ve hatta söz verdiğim gibi doğum günümü yazmak istiyorum. Okurlarım da istiyor, bırakın 'mail'i, faksı, mektubu telefonla arayarak hatırlatıyorlar ama ne mümkün... Bir türlü sıra gelmiyor. Yine de sözüm söz, yazacağım. Ama önce üzerinde durmak istediğim bir başka konu var.Gazetelere baktığınız zaman yan yana duran veya birkaç sayfa arayla yazılmış haberleri birleştirdiğinizde enteresan bir tablo ortaya çıkıyor; hilkat garibesi gibi bir tablo...Çağdaş, laik, demokratik, yaşam alanı hukuk kurallanyla belirlenmiş bir ülke ile Afganistan benzeri konuşmaların yapıldığı, kuralların işlediği bir ülkenin karışımı...Ne güzel ki bizde düşünceye, davranışa sınırsız özgürlük var ve bu nedenle farklı renklerden oluşmuş bir yelpazeye benziyor Türkiye. Bununla birlikte çevresindeki İslami rejimlerin kıskançlıkla gözünü diktiği, dünyada laik-demokratik yönetim başarısını gösterebilmiş tek Müslüman ülke olduğunu da unutmamak gerekiyor.Dün, yanyana geldiği için dikkatimi çeken iki haber: (Hürriyet Gazetesi'nden): Kanlığa razı edilen çocuk ve Vekillerden tuhaf sözler...Birincide şöyle diyor: Türkiye'nin batıya en yakın kenti İstanbul ('kentlerinden biri' daha doğru bence. R.M.) Ama orada, okula gönderilmeyen, karanlığa mahkûm kız çocuklarıar. Binlerce... 'Haydi Okula' kampanyaları yürütülüyor. Ve bir baba, 11'indeki kızı E.K'yı Türbansız asla' diye karanlığa mahkûm ediyor. Kapılarına ricacı gelen kaymakam ve din adamına inat.""Vekillerden tuhaf sözler" başlığı ise bazı AKP ve CHP milletvekillerinin kadına kadın doktor muayenesine ilişkin düzenlemeyi kabul ederken yaptıkları gerçekten tuhaf konuşmaların üzerine atılmış.CHP'li Mehmet Küçükaşık'ın "Peki ya kadın doktor eşcinselse..." diye başlayan konuşmasının da geri kalır yanı yok ama AKP'li Yılmazcan'ın "Kadın muayenesinden çıkan doktorun bunu ballandıra ballandıra anlatmasına tanık oldum" ve AKP'li Kutlu'nun "Eskiden Rusya'da kadın-erkek aynı hamama gidermiş, CHP'liler böyle bir özlem içindeler mi" sözlerinin yanında yine de hafif kalıyor.Kadın kadına??Eğer bu girişim, yayılarak sonradan bütün kadınların sadece kadın doktora muayene olabilmesini sağlama amaçlı değilse, hastanın kendi isteği halinde kadın doktora muayene olmasında sorun yok. Ama AKP'lilerin konuşması açıkça "istek halinde" durumundan çıkanyor olayı. Türkiye'de Emine Erdoğan ve Hayrünnisa Gül'den başlayarak çok sayıda kadının reşit olduktan sonra kapandıklarını, bunun nedeninin de ağabey, baba, tanıdık başka kadınlar gibi yakınlarının isteğiyle (ve çoğu kez ağlayarak, zorlanarak) olduğunu kendi ağızlarından dinledik. Aklı erecek, karar verebilecek yaştaki kadınların kendi istekleriyle, talep veya baskı olmadan kapanmalarına kimse karışamaz. Laik-demokratik kurallara uymak şartıyla, özel alanı içinde inanç uygulamalan özgürdür. Ama... 9, 10, 11 yaşındaki çocukların zorla tesettüre sokulmasının, bu nedenle eğitimden geri bırakılmalarının da kabul edilir tarafı yoktur.Türkiye'de istatistiklerin, tahminlerin üstünde eğitimsiz, işsiz, sıkıntı çeken kadın var. Üstelik bunların çoğu dul veya bekar" diyordu bir okurum. Çalışan kadınlara babalarından kalan emekli aylığını alma hakkının verilmemesine kızıyor, "Bu şartlarda iş bulup çalışmışsa ceza mı çekmeli" diyordu.Milyonlarca eğitimsiz, işsiz kadın. Ve hâlâ "türban" nedeni ile okutulmayan çocuklar!Afganistan örneği!Bütün bunlar bana (ne yazık ki bir kez daha) Afganistan'da yaşananları hatırlatıyor. Tesettürün de yetmeyip yüzü kapatan burkalara sokulan, sokakta yalnız yürümesi suç sayılan, radyo dinlemesi bile yasaklanan kadınları..."Sadece kadın doktor" muayenesine izin verilen fakat kadın doktorların da çalışması yasaklandığı için hastalıktan ancak ölümle kurtulabilen kadınları...İngiltere'den aldığım CD'ler içinde Siddig Barmak'ın Osama isimli filmi de var.Sadece başlangıç kısmı bile insana yetiyor. Kapağında "A Taliban Thriller (Bir Taliban korku filmi) olarak tanıtılan filmi yarın anlatacağım...
Zaman zaman Irak Savaşı ile ilgili mektuplar geliyor. Bunlar tek tük ama bazıları kendini öyle haklı ve söz sahibi görüyor, "Neden yazmaz oldunuz birdenbire?" diye soruyor ki bu kısa notu gerekli görüyorum. Türkiye'nin Irak Savaşı'na katılıp katılmaması ile ilgili tezkereler öncesinde benim de konuyla ilgili çok sayıda yazı yazdığım doğru.Ama hatırlayanların "yanlış hatırladığı da kesinlikle doğru. Ben Time, Newsweek, The Economist gibi dergilerin ilk harekât sırasında Irak'a gidip yaşamını kaybeden Amerikalı askerler ve aileleriyle ilgili yazdıklarından da alıntı yaparak "Savaşın içinde olmayalım, biz zaten yeterince gencimizi teröre kurban verdik, bir de bizimle direkt ilgisi olmayan bir savaşa göndermeyelim" ve hatta "göndermeye karar verenler kolaysa önce kendi çocuklarını göndersinler" diye defalarca yazdım. Irak'a giden BM nükleer silah araştırmacılarının bunları bulamadığını da yine yabancı basından ve kendi anlattıklarından alıntı ile aktararak sebepsiz bir savaşa iyice ölçüp biçmeden katılmamamız gerektiğini de...Bu arada önce ABD ile "Savaşa girersek ne kadar para alacağımız"ın pazarlığına oturduktan sonra sırf gelirlerin giderleri karşılamayacağını hesaplayarak "istemiyoruz" demenin yanlış olduğunu da yazdım. Bizim için tek sorunun, maddi çıkarımızmış gibi gösterilmesi ve dış ilişkilerin bu zemine oturtulması büyük hataydı.Ekonomik ve diğer potansiyel kayıpların önceden hesaplanması, birçok canın yiteceği bir savaşa girip girmeme kararının çok iyi düşünülerek verilmesi gerekiyordu ama o günlerde Başbakan ve Dışişleri Bakanımızın düşünmeden yaptıktan konuşmaların, sık sık karar değiştirmelerinin bununla uzaktan yakından ilgisi yoktu. Kendi konumları ile birlikte Türkiye'yi de zor duruma düşürüyor, yabancı basının "espri konusu" haline getiriyorlardı.Benim bütün o yazılarımdan çıkan sonuç, gerekiyorsa ABD'ye güney sınırımızdan geçiş izni verilmesinin, ama bu savaşa aktif katılmamamızın doğru olacağı idi.Bunun nedeni de Türkiye'nin güneyinde kurulacak bağımsız bir Kürt devletinin yaratacağı güvenlik riskleri, ulusal çıkarlarımıza vereceği zarar, sadece Türkiye'yi değil Suriye ve İran'ı da etkileyeceği için bölgesel bir sorun yaratması idi. Güneydoğu'daki terörün bu ülkeye neler kaybettirdiğini, ölen suçsuz insanlarımızı, ekonomik krizleri hep birlikte yaşamıştık. Bunların, ABD'nin biz katılsak da katılmasak da, geçişlerine izin versek de vermesek de yapacağını gösterdiği bir savaşla yeniden başlayacağını düşünmek bir kâbustu. Ve belki de sınırı kullanmalarına izin vermek (o günler için) daha kısa sürecek ve daha az can kaybına neden olacak bir savaş olmasını sağlayabilirdi.Yaptığım hatırlatma, yazdıklarımın her zaman arkasında durduğumu anlatmak içindir. VATAN Gazetesi'nin arşivleri açık, hâlâ şüphesi olanları bekleriz.Buyursun, incelesinler lütfen!Bilenler bilmeyenlere!Yemekten sonra masada kürdan kullanmak, hele kürdanı uzun sure ağızda tutmak ve yemek yediğiniz tabağa bırakmak sofrayı paylaştığınız kimseleri rahatsız eder. Unutmayın!
Anlayan anlamış gördüğüm kadarıyla... Eski, yeni sanatçılar Kültür Bakanı Erkan Mumcu'ya teşekkürlerini iletmişler.Neymiş tekrarlayalım; emeklilik iş günü sayısını dolduramayan sanatçılara kolaylık sağlamak için bir yasa taslağı hazırlanıyormuş. Bu taslağa göre "belirli okullardan mezun", "belirli sayıda eser üretmiş" olan sanatçıların 1 iş günü 5 iş günü sayılacakmış.Hayatında böyle şey duyan varsa beri gelsin. Hangi ülkede uygulaması yapılmış bilmek isterdik doğrusu.Benim bu "çağrışım'larım berbat yani, sanatçılar lütfen alınmasınlar, yanlış anlamasınlar ama haber bana hemen cezaevlerinde yer olmadığı için çıkarılan toplu afları ve sokaklara salıverilen on binlerce suçluyu hatırlattı.Bu yasa da herhalde aslında devlet memuru olan yüzlerce sanatçının yıllar boyu hiçbir eserde rol almamasına rağmen maaşını tıkır tıkır alıyor olması nedeniyle çıkarılacaktır. Ama çaresi bu olmamalı...Sanatın sağlam temellere oturduğu ülkelerin çoğunda sanatçılar devletten maaş almaz. Aynen diğer meslek sahipleri gibi, yeterince iyi ise ve rekabeti göğüsleyebiliyorsa iş bulur, para kazanır. Göğüsleyemiyorsa bekler. Örneğin İngiltere'de, gider Covent Garden'da açık havada turistlere şarkı söyler, para toplar.Rahatsız olan varsa özür dilerim ama gerçek bu! Bizde devlete bağlı çok sayıda memur-sanatçı olduğu için onlara bulunacak çare diğerlerine de yarıyor. Büyük haksızlık... Haksız rekabet...Şimdi bu durumda başka mesleklerde olanlar neden benzer bir ayrıcalık istemesinler? Misal; gazeteciler de belli okullardan mezun ve belli sayıda eser üretmişlerse neden kıyak emeklilik beklemesinler? Bakan Mumcu'nun bir açıklama daha yapması gerekli sanırım. Ayrıca, diyorum ya pek anlaşılamıyor; acaba bu yasa ile 25 sene yerine 5 senede mi emekli olunacak? Yani 20 yaşında sahneye çıkan biri 25 yaşında emekli olabilecek mi?Bunları da açıkça anlatırlarsa aydınlanmış oluruz. Sonra biz de "vatandaşlara eşit haklar" ilkesinden yararlanarak aynı yasadan isteriz belki demeyelim, kesin!Gevşetin yumrukları!Atın ön ayağı nereye giderse, arka ayağı da oraya gider"... Annemin ilginç atasözlerinden biridir. Boşuna size 'Ne demişler' köşesi hazırlamıyorum, bu sözlerle büyüdüm ben...Evet, bu "at'"lı atasözü de çok şey anlatıyor. 'Öndekiler, baştakiler ne yaparsa arkadan gelenler de onu izler', bireyler için de, onların oluşturduğu toplum için de son derece önemli bir uyarı. Tüm TV kanallarında 24 saat kavga izletilen, dizisinden eğlencesine, sporuna kadar her programda reyting uğruna kıyasıya kavga satılan bir ülkenin toplumu da bundan daha iyi olamaz.Son örnek CHP.. "Kılıçlar çekildi" ya, tabirimiz de bu, gergin yüzler, öfkeli tartışmalar, atışmalar, sıkılmış yumruklar izleyip duruyoruz.Her iki tarafa ama bu kez daha çok Sayın Mustafa Sarıgül'e sözüm. Nazik, zarif davranışlı bir insandır tanıdığım kadarıyla ama son zamanlarda yüz ifadesi ve havaya savurduğu yumruklarla bu tanıma çok uyuyor. Daha lider adayı olarak yeni ortaya çıkarken bu "stil"le puan toplamaya çalışması en azından beni rahatsız ediyor.Şimdi yazının başına dönüp annemin sözünü tekrar hatırlayalım.Eğitimli, nazik, aydın insanlar bunu yaparsa gerisi ne yapmaz?Lütfen biraz dikkat!Teşekkürler anneciğim...Bilenler bilmeyenlere!Kalabalık içinde biriyle konuşurken gözlerinizle sürekli etrafı araştırmak, başka yerlere bakmak ayıptır. Doğru olanı, nerede olursanız olun dikkatinizi konuştuğunuz insana yöneltmektir.
Bugün 24 Kasım 2004'te 'Türkiye'nin en önemli gündemi nedir?' diye sorulduğunda vereceğimiz üç cevap var:1- Avrupa Birliği ve onunla ilgili sorunlar.2- Yolsuzluk ve onunla ilgili olarak önce milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılması ve ve ve...3- Şiddetin önlenmesi. Demokratikleşmenin ilk adımı olan Seçim ve Partiler Yasası'nın artık zaman kaybedilmeden değiştirilmesini de dördüncü madde olarak sayabilirsiniz.Ama her şeyden önce iki ve üçüncü maddeleri halletmediğimiz takdirde diğerleriyle ilgilenmeye sıra bile gelemeyecek.Dün VATAN gazetesinde İnönü Stadı'nda bıçaklanarak öldürülen Cihat Aktaş'ı gören genç kızların vahşet tablosunu anlattıkları ifadeleri vardı. Okudukça insanlığından utanıyor İNSAN. Türkler'in bu vahşeti yapabildiğini gördükçe ne derseniz deyin, isterseniz hemen savunmaya geçin, öfkelenin ama Türklüğünden de... Ve bizi yöneten beyler bu konuları "Allah'a emanet etmiş" üç konuşmanın birinde "Türk" müyüz, "Türkiyeli" mi onu gündeme getiriyorlar. Valla ne olursak olalım milliyetten önce insan olmayı deneyelim, milletçe buna çalışalım diyorum ben!16 yaşındaki Cihat'ı bıçaklayan cani (ona genç bile demek zor geliyor) ayakkabısının içinde bıçakla girmiş stada. Nasıl girebilmiş, sorumlular neden suçlunun kendisi gibi yakalanmıyorlar, girişe neden metal dedektörü konulmamıştır, o lamı cimi, kaçışı yok, İçişleri Bakanlığı'nın derhal açıklama yapması gereken ayn bir konu... Ama bizim asıl konumuz da bu toplumun daha önce benzer sabıkaları olan, içeri bıçağıyla "öldürmeye, yaralamaya niyetli" olarak girebilen, bıçakladığı adama arkasını dönüp maç izlemeye devam eden canavarları, uyuşturucu müptelası varlıkları nasıl ürettiğini araştırmak ve artık önlemeye çalışmak!Barbarlık bu değilse nedir?Yeterince can ve zaman kaybedilmedi mi? Bu kana susamışlığı, vahşeti durdurma vakti hâlâ gelmedi mi? "Barbar Türkler" diyenleri 21. yüzyılda haklı çıkarmaya devam etmeye hâlâ utanmıyor muyuz?İnsanlarımız, gençlerimiz, gözlerimizin önünde namus, töre, maç, gece kulübü, kıskançlık, akla gelen her nedenle en vahşi şekilde, koyun gibi boğazlanarak öldürülüyor. Bir yandan "kurban bayramında kurbanlar sokakta kesilmesin" tartışması yaparak "sözüm ona medeniyet" gösterisinde bulunurken diğer yanda insanlarımızın aynı şekilde vahşice öldürülmesine sessiz kalıyoruz.İki gün gazetelerde manşet oluyor, ateş düştüğü yeri yakıyor ve görevini yapamayan, güvenliği sağlayamayan, eğitemeyen, gösterişle, yapay gündemlerle göz boyamayı sürdüren bakanlıklar, hükümetler, valilikler sorumluluk bile hissetmeden yola devam ediyor.Artık susmayalım. Gerçek medeniyete ulaşmış toplumlar gibi, 'ülke yönetimine talip olmuş ve gelmiş' kişileri göreve davet edelim.Bugünden tezi yok, TV'lerde (en azından kendi ellerinde tuttukları çok sayıdaki kanalda) saçma sapan dizilerden, toplumu eğitmeye değil uyuşturmaya yönelik programlardan yer açarak insanları eğitecek, doğruyu gösterecek programlar yapsınlar.Bunu istemek bizim, yapmak onların boynunun borcudur.Son olarak 1000'inci kez soruyorum: RTÜK neyle meşgul?
İngiltere'nin en etkili gazetelerinden Independent'in Türkiye muhabiri Meriel Beattie'nin 10 Kasım izlenimleri sizin de gurur duymanıza neden oldu mu bilmem. Ben yalnız gurur duymakla kalmadım, iliklerime kadar bir mutluluk duygusu da hissettim."Saat 09.04... Ankara'nın Kızılay Meydanı'nda trafik ve kalabalık her zamanki gibi. Taksiler, minibüsler birbirinin yolunu kesiyor, herkes acele ediyor. Saat 09.05... Atatürk'ün öldüğü dakika. Tüm trafik durdu. Otobüslerden, araçlardan inenler hareketsiz kaldı. İnsanlar oldukları yerde ayakta hazırola geçti. Sırtları her zamankinden dik, başları hafifçe öne eğikti. Atatürk'ün başkent seçtiği bu kentte siren sesleri duyuluyor, direksiyonlarının başında kalanlar kornalarına basıyorlardı. Bir dakikalık saygı duruşu bittiğinde omurgalar gevşedi, insanlar kaldıkları yerden günlerine devam etti. O sırada büyülenmiş gibiydim, şaşırdım ve benim ülkemde bu kadar saygı duyulan bir lider olmadığı için utandım."Bu kadar samimi ve güzel bir anlatım olabilir. Ölümünden 67 yıl sonra hâlâ dünya liderlerinin, dünya vatandaşlarının hayranlık duyduğu, adını saygıyla andığı bir lideri kendi insanlannın da hâlâ aynı sevgi ve özenle yaşatması onları nasıl etkiliyor. Diğer toplumların sahip olamadığı böyle bir kahramana sahip olmak bizim için nasıl gurur duyulacak bir ayrıcalık...Independent muhabirinin sözleri bana Atatürk'e saygısızlık yapabilen veya senenin birkaç günü anılmasından bile rahatsız olanları hatırlattı. Biraz utanmışlar mıdır dersiniz?Belki Beattie'nin kendi adına utanması onları da kendi adına utandırmıştır kimbilir... Aynı muhabirin Kızılay'daki türban reklâmı yapan afiş için söyledikleri de ilginç.Başörtülü fotoğraftaki kadın mankenin göz süzerek bakması, yüzündeki makyaj ve ifade de besbelli onu şaşırtmış. Bu mankenin geçen ay aynı yerde duran deri kıyafetli mankenden daha güzel ve tahrik edici olduğunu ifade ediyor.Fotoğrafa bakın ve siz de söyleyin, haksız mı? Eğer türban, karşı cinsin dikkatini çekmemek üzere takılıyorsa (ki öyle) o zaman bu makyaj ve bakışların anlamı ne? Nasıl oluyor da "bir portre"cik deri kıyafetli bir kadın fotoğrafından daha seksi bulunabiliyor?Bir yanlışlık var ortada ama ne?Bilenler bilmeyenlere!Yaşam temposunun hızlanmasıyla unutulan veya artık önemsenmemeye başlanan ama aslında önemini de hiç yitirmeyen görgü kurallarını naçizane hatırlatmaya devam ediyoruz. Fırsat buldukça...Çalışmayan veya bol vakti olanların çalışan insanları telefonla, ziyarette uzun süre meşgul etmesi yanlıştır. İyi niyetle olsa bile bu zaman kaybının karşınızdakini zor duruma düşürebileceğini unutmamak gerekir.Yavaşça öldürürAmerika'da ve AB ülkelerinde sigaraya karşı öyle büyük bir savaş açıldı, üretici firmalar davalarda öyle dehşet rakamlar ödemek zorunda kaldılar ki artık paketlerin üstüne ne yazacaklarını şaşırmış durumdalar. İşte dün döndüğüm seyahatimde dikkatimi çeken birkaç paket üstü uyarısı:"Sigara içmek yavaş ve acılı bir ölüme neden olur.""Sigara cildin yaşlanmasını hızlandırır.""Sigara içmek sizi ve etrafınızdakileri tahribeder.""Sigaradan vazgeçmek kalp ve ciğer hastalıklarını azaltır.""Sigara hamilelerde bebeğin sakat doğmasına neden olur.""Sigara öldürür."Bugünlük yeter mi?