Türkiye-Avrupa Birliği Karma Komisyon Başkanı Joost Laagendijk perşembe akşamı Conrad Otel'de yapılan (Conrad Otel neredeyse Konsey Binası gibi, ikili görüşmeler ve basın çekimleri için kullanılıyor) bir toplantıda söyle diyordu:"Bazı insanlar tarihe bizzat tanık olma şansına sahiptir. Bizler de burada Avrupa ve Türkiye tarihinde yer alacak önemli bir olaya tanık olmaktayız. Avrupa Türkiye'ye kapılarını açmıştır ve yepyeni bir tarih yazılmaktadır."Bu konuşmadan hemen sonra gece yarısı gittiğim ve o saatte tek bir boş koltuk olmayan Konseyin basın salonunda Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso. Laagendijk'in son cümlesini aynen tekrarladı. Müzakerelerin başlama tarihinin belirlenmesinin hepsini çok mutlu ettiğini söylerken gerçekten samimi olduğunu görebiliyorduk. Gerçi aynı toplantıda Hollanda Başbakanı Balkenende; müzakerelerin Türkiye'nin "tam üyeliği" hedeflenerek başlatıldığını, "ucu açık" bir süreç olacağını ve "garanti verilmediğini" vurgulamıştı ama AB'de işlerin nasıl yürüdüğünü iyi bilen yabancı gazeteciler bizim bu sözlerle ilgili hayal kırıklığımızın doğru olmadığını, müzakere sürecine girildikten sonra sorunların daha kolay halledileceğini söylüyorlardı.Ertesi sabah Konsey'de BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın konuşmasından sonra Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell Türkiye için çok güzel bir konuşma yaptı.Müzakerelerin başlamasının bir ülkeyi "geleceğin AB üyesi" olarak tanımak anlamına geldiğini söyledikten sonra Türkiye'nin üyeliğine karar vermenin birçok nedenle diğer aday ülkelerden daha zor ve önemli olduğunu, onun üyeliğini en çok destekleyen ülkelerin bile AB'nin genişlemesinden söz edildiğinde "fmansal nedenlerle" buna karşı çıktıklarını, zira daha az fona sahip bir Avrupa'nın "daha az Avrupa" olacağını anlattı.Müzakere tanımaktır!"Ben iyimserim. Konsey anlaşmanın sağlanması için elinden geleni yaptı, burada 25 ayrı devletin anlaşmasının söz konusu olduğunu unutmamak lâzım" diyen Borrell'in "müzakerelerin başlamasının tanıma anlamına geldiğini" birkaç kez tekrarladıktan sonra "bir Kürt kanalından olduğunu" söyleyen gazetecinin sorusuna verdiği cevap ilginçti. "Kürt sorununun çözümünün de Türkiye'ye şart olarak ileri sürülüp sürülmeyeceği" sorusunu şöyle cevapladı:"Hiçbir ekstra şart olmayacak. Kürtler de kendilerini azınlık olarak görmesinler. Zorluklar olabilir ama memleketiniz bugüne kadar demokrasi ve insan haklan konusunda önemli değişiklikler yaptı, gelecekte bu zorlukları da aşacakta."Bugüne kadar konuşmalarını TV'den izlediğiniz Avrupalı liderleri yakından görüp, duygularını da fark ettiğinizde daha iyimser olabiliyorsunuz. Benim "16-17 Aralıkla Brüksel'de edindiğim izlenim; Kıbrıs konusundaki pürüze ve bir anlık ümitsizliğe rağmen, Türkiye'nin "laik-demokratik bir Müslüman ülke" olarak AB içinde yer almasını Avrupalı liderlerin de "çıkarlarına uygun" bulduğu ve bir kısmının bu konuyu bir Türk kadar ateşli savunduğu.Nitekim Fransız gazetelerine baktığınızda onların bu üyeliği enine boyuna tartıştığını ve Chirac'ın "Fransız Parlamentosu'ndan böyle bir karar çıkmadan" tek başına onay vermesini eleştirdiğini görüyorsunuz. Yani bu liderlerin bir kısmı "kendi toplumlarına rağmen" Türkiye'yi destekliyorlar.Onun için komplo teorilerine kapılmadan, biraz daha iyimser düşünmeye çalışmak, birbirini tanımayan toplumların karşı karşıya olduğunu, Türkiye'ye dışardan baktığınızda birçok konuda tereddüte düşmelerinin haklılığını fark etmek zorundayız bence.Bugüne kadar gayet dikkatli geldik, bundan sonrasını da aynı dikkatle çözebiliriz. Laagendijk "Türkiye ile Avrupa'nın anlaşmasını yarın şampanyayla kutlayacağız" demişti. Bizim şampanyamız Türkiye'nin parlak yarınları olacak!Bu şehitleri onurlandırın (3)Doksan bin askerimizi kaybettiğimiz Sarıkamış Dramı'yla ilgili yazıya kaldığım yerden devam ediyorum...Pisi pisine donmaya terk edilen, cephane ve yiyecek bile ulaştırılamayan on binlerce asker kuş uçmaz kervan geçmez, 3000 metreden yüksek dağlarda karlara gömüldü kaldı. Koskoca 3. ordu ise yanlış hesaplar yüzünden Ruslar tarafından yok edildi.Bu dramın kurbanları olan kahraman asker ve subayların çoğu ya toplu mezarlara defnedilmiş veya sonradan 1918 yılmda Rusya'ya kaçan Enver Pasa'ya hesap sorulmaması için karların altında bırakılmış.Şimdi, ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez ve arkadaşları Haziran 2005'te AKUT üe birlikte, Sankamış Belediye Başkanı'nın sağlayacağı taşlarla, kaybolmak üzere olan şehitlikleri onararak eski haline getirmeye çalışacaklar. Bundan önce 25 Aralık'ta yine Bingür Sönmez başkanlığında 150 kişilik bir ekip Erzurum'a gidiyor. Orada AKUT ve Erzurum-Kafkas-Atatürk Üniversiteleri'nden öğrencilerle, sivil toplum ve dağcılık grupları ile buluşarak Sarıkamış Şehitliği'ne çıkacaklar. İsteyen yürüyerek, isteyenler otobüsle...Asıl önemli ve sembolik yürüyüş 9. Kolordu, 17. Tümen'in kahraman askerlerinin göğüs göğüse çarpışarak Sarıkamış'a girdikleri 6-7 kilometrelik bir yol üzerinde yapılacak.Bu arada kahvaltılar, akşam yemeği ikramları, gece kayak hocalarının meşale gösterileri, Kültür Bakanlığı İstanbul Devlet Korosu'nun 7 sanatçıyla (asker türküleri de söyleyecekleri) vereceği konser gibi eğlence ve aktiviteler de var.Bakan ve Başkan katılmalı!Prof. Dr. Bingür Sönmez muhteşem bir girişimle bu kahramanların mezarlarını onarmayı üstleniyor. Onunla da yetinmiyor Sarıkamış'a bir 1914 Sarıkamış Harekat Müzesi kurmak için bu faaliyetleri sürdüreceğini açıklıyor.YETMEZ! Sadece Bingür Bey'in yüzlerce insana hayat verdiği ameliyatlarını bırakıp oraya koşması YETMEZ. Sarıkamış şehitlerinin de Çanakkale şehitlerimiz gibi onurlandırılması onlar gibi törenlerle anılması gerekir. Bu da ancak Başbakan'ın. Milli Savunma Bakanı'nın. Genel Kurmay Başkanı'nın gayretiyle olabilir. Bence 25 Aralık'ta Sarıkamış'a gitmeliler.90 bin asker boğazına kadar kara batarak, yüzünü jilet gibi biçen tipinin altında yüzlerce kilometreyi yürüdüyse onlar da otobüsle birkaç kilometre gidebilirler sanıyorum.Bu şehitleri onurlandırmak hepimize ama en çok da onlara düşüyor değil mi?Not 1: Arzu eden herkes katılabilir. Müracaat için; Tel: (0212) 232 03 O4'ten 120/125 Veya: (0212) 347 82 00 (0212) 529 56 80Not 2: Sarıkamış Dramı'nı okuyun. Müthiş bir kitap!
Brüksel Conrad Otel'in kapısından girip de manzarayı gördükten 5 dakika sonra "Avusturya bu kadar korkmakta haklı" diye düşündüm. Türk orduları (!) AB kapısına öyle bir çıkartma yapmışlardı ki Avusturyalılar'ın sadece bu otelin lobisini görmeleri, kapılarına dayanan Osmanlı ordularını, kendilerine kruvasan yapmayı öğreten Türkler'i anımsamaya yeter de artardı bile...Otel silme Türk doluydu. Hele basın, hele medya... Senelerdir görmediğim gazeteci arkadaşlarımla burada karşılaşmak ve hatta geleceğini kendisi bile son dakikada öğrenerek New York'tan atlayıp gelen Salih Memecan'la burun buruna gelmek beni hiç şaşırtmadı.Bizim Türkiye burada olmasına burada ama yabancı medya da bizimkileri aratmıyor. Geldiğimizde birbirlerinin tepesine çıkmış, ellerinde kamera ve tavana değen mikrofonlarıyla Erdoğan ile Berlusconi'nin üst kattaki görüşmelerini bitirip aşağı inmelerini bekliyorlardı. Ben de herkesle birlikte 'Press Room'a gideceğime aralarına karışıp beklemeyi tercih ettim. Malum; nerede hareket, orada bereket. Atalarını dinleyeceksin.Bir saatlik itiş kakış bekleyişten sonra bizim 'kanka'lar omuz omuza geldiler ve bir dakika kadar benim önümde durarak bir iki soruyu kısaca cevaplayıp hızla çıktılar.Biraz sonra Karamanlis'le, akşama doğru ise Schröder'le görüşeceği bildirilen Tayyip Erdoğan Avrupa Parlamentosu'ndan dün çıkan sonucun da etkisiyle son derece rahat ve güvenli görünüyordu.Öğle yemeğinde yanımda oturan TABA'nın (Türk Amerikan işadamları Derneği) Başkanı Adnan Nas AB'nin Türkiye'yi almakla neler kazanacağından söz ederken mutluluğu yüzünden okunuyordu. Brüksel'in havasından mıdır, suyundan mı bilmem insan buraya gelince "bundan sonra nelerle karşılaşacağız" sorusunu tümüyle unutuyor.Sonuç değil başlangıç...Oysa ilerleyen saatlerde konuştuğum, aynı zamanda Belçika'da 'Free Lens' çalışan Fransız gazeteci ve siyaset bilimci Dr. Odile Harvey, 17 Aralık'ın Türkiye için sadece başlangıç olduğunu ve başta Fransa olmak üzere "halkların" çıkaracağı sorunları objektif olarak açıkça söylemekten çekinmedi.Söyledikleri daha önce Avrupa Parlamentosu üyelerinden, liderlerinden duyduklarımızın "halk ağzıyla" tekrarıydı. "Ermeni olayının kabul edilmesi için bastıracaklar, Chirac ne dedi duydunuz" dedi."Avrupalılar Türkiye'yi hiç tanımıyorlar, tanıyanlar da getireceği problemler açısından tanıyor ve siyasilerin düşüncesi onları ilgilendirmiyor" diye ekledi. 'Türkiye'nin sadece gelişmiş kentler demek olmadığını biliyorlar, zaten birçok ülkeyle problem yaşanıyor, gereğinden fazla fon ayrılıyor bir de bu dev ülke çıkacak" endişesi olduğunu vurguladı. Sınırlarından, yüz ölçümünden, Kıbrıs'tan, din ve kültür farkından, bu nedenlerle Türkiye'ye çok uzun bir süre serbest dolaşım izni verilmeyeceğinden söz etti.Bugün için bunların hepsi, hele de Brüksel'den bakınca bize vız geliyor. Hele şu akşamı da başarıyla atlatalım, gerisini sonra düşünürüz!Bu şehitleri onurlandırın (2)Dün, Rusları Sarıkamış'tan püskürtmek için Enver Paşa'nın emriyle bel yüksekliğinde karlarla kaplı Allahüekber Dağları'nı geçmeye zorlanan 90 bin askeri anlatmaya başlamıştım. Ayaklarında çizmeleri bile olmadan, çorap ve çarıklarla, aç susuz kilometrelerce yol yürüyen, yine de önlerine çıkan Ermeni çeteler ve Rus birlikleriyle kahramanca savaşan ve bir kısmı Sarıkamış'ta tuzağa düşürülen ordumuzun neler yaşadığını "Sarıkamış Dramı" isimli kitaptan biraz daha alıntı yaparak size aktaracağım.Bunu yapmamın nedenlerinden biri de bazılarımızın bu ülke sınırlarının pek kolay çizildiği yanılgısına düşüyor veya pek kolay unutuyor olmaları.Orta 2. sınıf Tarih kitaplarında sadece 3 satır, Orta 3'te 5 satırla verilen(!), lise kitaplarında ise (ne hikmetse) hiç yer almayan bu çok önemli olayı hepimizin bilmesi gerekiyor.'"Savaşçılar geceyi ormanda ağaçlar altında geçirmişlerdi. Çoğu yakılan ateşlerin başında gecelemiş, ateş söner de donarız korkusuyla gözlerini yummamışlardı. Ateş başı bulamayanların, şurada burada azıcık kestireyim diyenlerin heykelleşmiş cesetleri görülüyordu... Alayının geride bıraktığı yürekler acısı görünüm, doktorun sinirlerini bozmuştu. Sağlıklarını korumak için didindiği savaşçıların böylesine ucuz, böylesine pisi pisine ölmelerini kabul etmek ağrına gidiyordu... At üstünde duracak dermanının kalmadığını anlıyor, soğuğun uyuşturduğu bedenini saran uyku isteğini yenmeye çalışıyordu. Isı sıfırın altında 30 dereceden az değildi... Gözünü bir yumdu mu bir daha açamayacağını biliyordu. Ne açlık, ne korku, ne telâş duymaz olmuştu..."(17 Aralık AB Kararı nedeniyle, bugün bitmesi gereken yazının son kısmını yarına bırakıyoruz...)Not: Dün "Ne demişler?" köşesinde Daniel Defoe ismi dizgi hatası nedeniyle Defoc olarak yazılmış. Özürlerimle düzeltiyorum..
'Birbirimizi gaza getirmeyelim, kışkırtmalara kapılarak fevri çıkışlar yapmayalım, sabırlı olmak zorundayız' demekte haklı olduğumuz ortaya çıkıyor. Biz milliyetçi duyguları güçlü, onuruna fazlasıyla düşkün bir milletiz. Onun için Avrupa Birliği'nin şart üstüne şart ileri sürmesi zaman zaman aşağılayıcı gelen, yokuşa süren bir üslup kullanması anında sinirimizi tepemize çıkarıyor. Ama Avrupa'ya, özellikle Brüksel'e gidip oradaki parlamento üyeleri veya basın mensuplarıyla konuşanlar durumun Türkiye'de yansıtıldığı kadar kötü olmadığını, çoğunun Türkiye'yi samimi olarak desteklediğini görüyorlar.Nitekim Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye Raporu'nu 262'ye karşı 407 oyla kabul etmesi, bizlerin bugüne kadar size anlatmaya çalıştığımız bu gerçeğin somut örneği olmuştur.Demek ki "Şerefimiz ayaklar altında, AB'yi isteyenler Türkiye karşıtlarıdır" diyerek kışkırtma yoluna gidenler bu suçlamalarında ve yorumlarında haklı değillerdi. "Avrupa aslında bize karşı, bizi oyalıyorlar, bölmeye çalışıyorlar" panikleri yersizdi.Evet, oynanan bazı oyunları, Türkiye'nin gelişmesine ve böyle bir güç birliğinin içine girmesine gerçekten karşı olan bazı grupların çevirdikleri entrikaları hepimiz görüyoruz. Ama sükunetle düşünmek, açık seçik konuşarak hiç hata yapmadan gerçekleri ortaya koymak zorundayız. Yapılması gereken budur. Önümüze Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, şiddet olayları, insan hakları, nüfus, eğitim, ekonomi gibi çok sorunlar sürecek ve hepsinin çözümünü isteyecekler, bunları biliyoruz.Ama Türkiye, zaman içinde bunların hepsini çözecek güçtedir, yeter ki "iyiniyet"ten vazgeçilmesin. Çetin Altan'ın hep söylediği gibi "enseyi karartmayalım", hepsini çözeriz.Siz bu yazıyı okurken ben 17 Aralık'ı geçirmek üzere, yeniden Brüksel yolunda olacağım. Haberleri, gözlemleriyle birlikte size en iyi şekilde aktarabilmek için.Artık bu gelişmeden sonra herhalde emin bir şekilde "iyi haberleri" diyebiliriz. Daha mutlu ve medeni bir Türkiye için yolumuz açık olsun!Bu şehitleri onurlandırın!Dünya sinemasının klâsikleri arasına giren Gladyatör filminin en etkileyici sahnelerinden biri son sahnesidir;Roma imparatorunun kızı olan Prenses, kalleşçe bir tuzağa kurban giden Roma orduları komutanı Manmus'un cesedini taşımaları için askerlere emreder:"O şerefli bir Roma savaşçısıydı. Onu onurlandırın!"Askerler sessizce Maximus'u yerden kaldırır ve omuzlarında taşıyarak götürürler. Prensesin küçük oğlu da göz yaşları içinde askerlere yardımcı olur.İşte Alptekin Müderrisoğlu'nun yazdığı Sarıkamış Dramı'nı gözlerimden seller gibi yaşlar akarak okurken sürekli olarak bu sahneyi hatırladım ve kendi kendime tekrarlayıp durdum;"Bu on binlerce cesur askeri onurlandırın. Onları onurlandırın!"1914 Aralık ayında Türk Doğu Ordusu, Enver Paşa'nın yanlış kararıyla, bellerine kadar gelen karlar içinde ve dondurucu soğuk altında Rus Ordusu ile savaşmaya gönderildiler. Yiyecekleri bir dilim ekmekleri, içecek bir bardak çaylan ve en kötüsü yol gösteren haritaları bile olmayan on binlerce asker tipi altında yörenin en sarp dağı olan ve sonbaharla yaz arasında insan ayağı değmeyen Allahüekber Dağlarını aşmak ve Ruslarla savaşmak zorunda bırakılmışlardı.Şimdi, 22 Aralık 1914'te başlayıp 5 Ocak 1915'te biten ve 150 bin kişilik bir ordunun yüzde 95'inin karlar altında kalarak ölmesine neden olan taarruzun hikâyesinden "Sarıkamış Dramı" isimli kitaptan kısa bir bölüm vereceğim;"Arada bir garip çığlıklar, acılı haykırışlar gecenin sessizliğini yırtıyordu. Donma korkusu bilinç altına iyice işlemiş olanlar; güçlerinin, direnişlerinin en son noktasına gelip zıplayamaz, ayakta duramaz hale gelince aniden büyük bir umutsuzluğa kapılıyor, dehşet içinde çığlık atıyor, haykırıyorlardı. Yere yıkıldıktan sonra son güçlerini karları yumruklamaya, kendilerini bu duruma sokanlara ilenmeye ve beddualar yağdırmaya harcayanlar oluyordu. Arada bir, yürekler delen bir feryatla kendini yarlardan aşağı atanlara rastlanıyordu. Bunlar umutsuzluğa, çaresizliğe yenik düşüp çıldıran savaşçılardı."(Devam edecek)
Duyunca üzüldüm; "Gelinim Olur musun?" isimli son derece yararlı(!) program ile onun benzeri "Size anne diyebilir miyim?" aynı gece (dün gece) yayınlanacakmış.Üzüldüm çünkü bu derece lüzumlu, toplumu aydınlatan(!!), canhıraş feryatları, mahalle kavgası niteliğinde tartışmaları, hakaretleri içeren bir programın sadece bir tanecik benzeri yapılmış.Reyting rekorları kırdığı için hemen bir başka kanal taklidini hazırlamış. E lazım! E şart! Ve hatta diğer kanallar da "Seni aldım gitti", " Anam çatlasa da alacağım", "Sana karım diyebilir miyim", "Eller hasedinden çatlasın biz evleniyoruz", "Potansiyel karılar ve çocuklar", "Müstakbel babaanne lütfen müstakbel annemi dövme", "Ana, nişanlıma küfretme" gibi programlan acele ekrana sürmeliler. Yoksa kültürümüz eksik kalır. Bu toplumun genç kuşakları şiddeti, hakareti, ağlamayı, yalanı, dolanı öğrenemezler.Orta kuşaklar evde eşlerine, çocuklarına nasıl davranmaları, nasıl konuşmaları gerektiğini bilemezler. Eksik kalır.Hani bir söz vardır "Ne okuduğunu söyle bana kim olduğunu söyleyeyim sana", biz onu "Ne izlediğini söyle bana kim olduğunu söyleyeyim sana" diye değiştirebiliriz. Eğlenceyi filân anlıyorum da böyle eğlence olmaz. Bizim geçtiğimiz yollardan çook önce geçmiş, taşlarını yerine oturtmuş toplumlar belki bu tür saçmalıklardan etkilenmezler ama Türkiye gibi her bakımdan çok geri kalmış, gelişmek için Avrupa'nın el atmasını bekleyen bir ülkede, bir toplumda buna izin verilmemelidir.Medya özgürlüğünden ancak sorumluluğunu bilen bir medya olduğu takdirde söz edilebilir... İstismara kalkan, tek ölçüsü "reyting = reklâm" olan, tek bir sanat-kültür-eğitim programına, belgesele yer vermeden izleyiciyi dizi, (sözüm ona) reality show ve magazin manyağı yapan bir medya ile edilemez.Doğa ile Barış Derneği -Türkiye Çevre Kozası İnisiyatifi (244 kuruluş) bu konuda ilk kampanyayı başlatacağını bildiriyor.Sıra diğer sivil toplum kuruluşlarında. Onlar da kesinlikle bu kampanyaya katılmalılar. Reklâm verenler de... Toplumun bu gidişe dur demesinin zamanı geldi artık! Sadece seyirci olmakla yetinemezsiniz!Erkek ekranNuray Topçu isimli bir "havayolu" çalışanı okurumuz "Bizler iş kanununa tabi bulunmadığımızdan hakkımızı nerede arayacağımızı hiçbir zaman bilemedik. Mesleğime herhangi bir havayolunda devam etmek istiyorum ama 2 yıldır tüm başvurularıma olumsuz yanıt alıyorum, tek neden olarak yaşımın 38 olmasını gösteriyorlar" diyor.Benzer bir uygulamanın diğer modern ülkelerde olmadığını söyleyen Nuray Hanım yazısını şu soruyla bitirmiş:"Emeklilik yaşının kadınlarda 60 olduğu ülkemizde, ben sağlıklı bir kadın olarak bu yaşta neden atıl duruma düşürülüyorum?"Yerden göğe kadar haklı bir soru. Bizde öyle bir durum yaratıldı ki, neredeyse 35'ini geçen kadınları emekliye ayıracaklar. Meydan erkeklerin, onlar 100 yaşına da gelseler işlerinin başında oturabilirler ama kadın için OLAMAZ.Dün akademisyen bir arkadaşım W ekranlarının da yaşını başını almış, üstelik renksiz konuşmalarıyla insanın içini bayan (kötü Türkçe) erkeklerle (gazeteci, siyasetçi, ekonomist, diplomat, toplum veya siyaset bilimci ve diğerleri) doldurulduğundan, bu erkek grupları içinde kadınlara hiç mi hiç yer verilmediğinden yakınıyordu.Biz bunları hep yazdık, hâlâ yazıyoruz ama durum iyileşmek bir yana giderek daha da kötüleşiyor.Kadınlar ekranın süsü. Genç, boyalı, frapanın en frapanı yansına girmiş olanlar sunucu, haber spikeri, onun dışında beynini kullanan, kariyeri, deneyimi olan hiçbir kadına yer yok.Duygu'nun kulakları çınlasın; "Kadının Adı Yok" değil, bunlara göre kadının beyni yok.Yazıklar olsun! 21. yüzyılda Türkiye'nin kadınlarına verilen değer hâlâ buysa hangi "kadın hakkı" ile AB'yi kandırabilirsiniz ki?Kompleks diye buna derim ben!
Biraz sulu göz mü oldum ne, daha çabuk ağlıyorum artık... Oysa onca yıl kendimi gazetecilerin -de doktorlar gibi- duygularını dizginlemeleri gerektiğine inandırmaya çalışmıştım.Bununla birlikte duygularımın çoğu kez baskın çıkmasına memnun olmadığımı sanmayın. İnsanı insan yapan o güzelim duyguları yaşayabilme imkânı, şansı değil midir?Pazar günü kuşlar gibi kanatlanmış bulutların üzerinde uçuyordum. Bir yazar için en büyük mutluluklardan biri, hitabettiği toplumu temsil eden sivil toplum kuruluşlarının tamamen tarafsız bir seçimle verdiği ödüllerdir ve o gün de benim için bir "ödül günü"ydü.Türkiye'de kadın nüfusun eşit haklara kavuşması, ezilmesinin şiddet görmesinin önlenmesi, özellikle de yasalar karşısında "eşit vatandaş, birey" olması için 20 yıla yakın bir süredir sayısız çalışma yaptım. Bakanlarla, komisyonlarla, milletvekilleriyle, hukukçularla bire bir iletişim halinde Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu' nun cinsiyet ayırımcılığını önleyecek şekilde çıkması için, bu amaca yaşamını adayan insanların mücadelesini basında verdim.Mücadele bitmiş değil, ama bugün kadınların hakları ve güvenliği yasalarla büyük ölçüde sağlanmıştır. Son bir yıl içinde üç büyük ve köklü sivil toplum kuruluşundan aldığım değerli ödüller, bu konudaki katkımın takdirini göstermesi açısından benim için büyük önem taşıyor.Öyle bir mektup ki!Pazar günü, 1954'te kurulmuş ve bugüne kadar kadınlar için çok değerli çalışmalar yapmış olan Kadın Haklarını Koruma Derneği'nin 50. kuruluş yılında, o derneğe 30-40 yıl emek vermiş 70-80 yaşındaki hanımların da arasında bulunduğu, o güzel insanlarla beraber olmak, Başkanları; Avukat Gönül İşler'in elinden ödülümü almak beni yeterince mutlu etmişti.Ertesi gün gelen bir okur mektubu, işte bu mutluluğu göz yaşlarına dönüştürdü. Sizinle mutlaka paylaşmak istiyorum:Koray Volkan Serin'den geliyor."Merhaba!Az önce Mecidiyeköy'de yürürken tnn.net'in TeknoSA'nın kapısına yerleştirilmiş ışıklı haber panosunda '...ödüllü yazar Ruhat Mengi'nin... haber yazısı geçti. Sonra pano bozuldu. Yazılar silindi...İçimden geçen ilk şey 'Allah'ını lütfen bir şey olmasın. Lütfen kötü bir şey olmasın' dı. Çünkü henüz çok gençti. Ruhat Mengi'nin daha söyleyecek sözü, savunacak fikri ve eleştireceği olay vardı... Onun için daha çok uzun zaman gerekliydi.Aslında ben sizi Sabah'tan takip ediyordum. Sonra Vatan'a geçince -ne yalan demeli- eskisi kadar sık takip etmesem de hiç değilse haftada iki defa okuyordum. Ama benim için bu kadar önemli olduğunuzun farkında değildim, az önceye kadar. Yani o ışıklı panodaki kesilen haberin sonunda kötü bir şey yazsaydı, eminim çok ağlardım. Bunu fark edince, birden başım döndü; eve kadar bile sabredemeden bir internet cafeye girdim ve haber sitelerine baktım: Allah'a şükür! Bir ödül haberiydi sadece... Ödül aldığınıza çok sevindim ama esas -ve daha çok- sevindiğim şey, sizi ne kadar çok sevdiğimi (zi) ve hayatta benim/bizim/bizler için ne kadar önemli olduğunuzu söyleme fırsatımın hâlâ olmasıydı... Hâlâ...Malum, bizde insanlar yaşarken, bize ne ifade ettiği asla söylenmez...Dilerim birlikte yıllarca aynı gök kubbenin altında yaşarız...-Söylemekte beis görmediğim-sevgilerim ve selamlarımla..."Şimdi söyleyin lütfen "asıl ödül" bu değil midir? Sizi hiç tanımayan veya sadece yazılarınızdan ya da arasıra ekrandaki görüntünüzden tanıyan okurlarınızın bu içten, bu saf ve telaşlı sevgisi değil midir? Bu mutluluk yeryüzünde (sağlık ve huzur dışında) başka neyle ölçülebilir?Ben de fırsat oldukça söyleyeceğim; hepinizi seviyorum, hem de çok. Bunu tek tek söyleyemesem de bilmenizi istiyorum.Yaşadığım sürece size, bize, çocuklarımıza daha güzel bir ülke sağlanması için çalışacağıma söz veriyorum. SÖZ!Kültür Bağanlığı'ndan açıklama!Ermeni Soykırım İddiası nihayet "AB için şart" olarak Fransa tarafından dile getirildi. Bu iddia ile ilgili yazılarıımda yararlandığım kaynakları size de bildirmiştim hatırlayacaksınız. Daha sonra okurlarımdan bu kitapların çoğunu kitapçılarda bulamadıklarına dair mailler geldi, bunları da yazdım ve 'kaynakların bulunmasını sağlamak ilgili bakanlıkların görevidir' dedim.Kültür Bakanlığı'ndan gelen cevap şöyle:Sayın Ruhat Mengi."Gazetenizin 22.11.2004 tarihli sayısında köşenizde yer alan 'Kitaplar bulunmuyor' başlıklı yazınıza ilişkin olarak Bakanlığımız tarafından bir açıklama yapılması gereği duyulmuştur.Köşe yazınıza konu olan 'Ermeni olayları' hakkında Bakanlığımızın bugüne kadar yapmış olduğu yayınlar ülke genelindeki (Bakanlığa ait) il ve ilçe halk kütüphanelerine gönderilmekte ve okuyucuların hizmetine sunulmaktadır.Bu yayınlarımızdan 'Her Ülkede Bir Türkiye Kitaplığı Projesi' ile yurtdışındaki kurum ve kuruluşlara, sivil toplum kuruluşlarına, okullar, vakıflar, dernekler ve yerel yönetim birimlerine de ücretsiz gönderilmiştir ve gönderilmeye devam etmektedir. Kültür ve Turizm Bakanlığımızın Internet sayfasında (www. kulturturizm.gov.tr) kalıcı olması ve dünyanın her tarafından kolaylıkla ulaşılabilmesi için özel bir sayfa oluşturulmuş ve zengin bir kaynakça da araştırmacıların hizmetine sunulmuştur. Bu sebeple; söz konusu eserlere ulaşılması mümkün olmaktadır.Konunun bu boyutuyla değerlendirilerek kamuoyunun bilgilendirilmesi konusunda ilginizi rica ederiz."Ben de bilgilerinize sunuyorum, umarım bu kaynaklardan yeterince yararlanır, gerçeği duyurmayı ve kabul ettirmeyi başarırız..Not: Sevgili okurlar, Pazar günü 'Avrupa'nın da öğreneceği şeyler var' başlıklı yazımda TV programları için 'yayımlandı' kelimesi kullanılmış -daha doğrusu yanlışlıkla 'm' harfine basılmış- doğrusu 'yayınlandı' olacaktı. Aynı yazıda Fransız kanalında konuşan Apo'nun kardeşi Mehmet Öcalan yerine, diğer kardeş 'Osman Öcalan' yazılmış. Düzeltiyorum.
Dün Fransız kanalı TV-5'te, enteresan(!) bir tesadüfle Apo'yu anlatan bir program yayımlandı. Abdullah Öcalan'ın gösterildiği, kardeşi Osman Öcalan'ın da konuşarak "Onu solgun gördüm, sağlığı iyi değil" dediği programda Apo "siyasi suçlu" olarak sunuluyor ve tutuklu olmasının da "büyük bir haksızlık, üzücü bir durum" olduğu vurgulanıyordu.Hemen arkasından gelen haber programı ve Belçika TV'lerinin haberleri de dün Belçika'da Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden gelen 10 bin Kürt'ün "Kürt halkının tanınmasını istiyoruz" mesajını vermek üzere yaptığı yürüyüşü gösteriyordu.Tam Türkiye'nin AB'den müzakere tarihi beklediği zor eşikte, tam Türkiye'nin Leyla Zana ve arkadaşlarının Herald Tribune'e verdikleri ilânla çalkalandığı günde gerçekten de enteresan bir tesadüf (!) değil mi bu?Provokatör kim?Nasıl kusursuz bir organizasyondur ki dört koldan Avrupa'ya ve basınına aynı anda on binlerce kişinin "Türkiye'yi köşeye sıkıştırma" baskısı uygulanabiliyor?Kim hazırlıyor, bu geniş çaplı provokasyonu kimler ve nasıl bir iletişimle organize ederek sunuyor?30 bin kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütü nasıl Kürt halkın temsilcisi, örgütün başı ise mazlum bir siyasi suçlu olarak gösteriliyor ve daha da önemlisi bunlar AB'nin sözüm ona aklı başında, sözüm ona aydın siyasetçilerine kabul ettirilebiliyor?Açıkçası ben bildiğiniz gibi herhangi bir yönden gelen kışkırtmalara kapılmamaya, 'hiç değilse bu kez ani ve yanlış çıkışlarla AB yolunun kapatılmasına' katkıda bulunmamaya çalışanlardanım. Bu dönemde sakin düşünmemiz, acele karar ve konuşmalardan kaçınmamız gerektiğine inananlardanım. Zira bunu yaptığımızda, her öfkeyle kalkışımızda zararla oturduğumuzu, 25 yıl parlamenterlik yapmış, bu ülke için aralıksız çalışmış bir insanın kızı olarak edindiğim deneyimlerden de biliyorum. Bununla birlikte AB'nin, "Kopenhag Kriterleri''ni -kendilerinin de bütün konuşmalarında kabul ettikleri gibi- tümüyle yerine getirmiş ve bundan sonra (diğer aday ülkelerden de istenen) öne sürülecek 'uyum' sarflarını da elinden geldiği kadar yerine getireceğini taahhüt eden Türkiye'ye "Kürt, Ermeni, Rum istek ve iddialarının tümünü de kabul edin" dayatmasını tam şu anda yapıyor olmasının sabırları taşıracak boyuta geldiğini görmemek mümkün değil.Tarih verilse bile...17 Aralık'ta AB'den "Bir yıl içinde müzakere" tarihi çıkmasına neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. Ama çıksa bile, AB diğer aday ülkelere yapmadığı siyasi baskılan; Lozan'ı neredeyse yok sayan, Anayasa'nın ise Kürtleri "çoğunluk", "asli unsur" kabul edecek şekilde değiştirilmesini isteyen, Ermeni soykırım iddiasının kabulünü, Kıbrıs'ta tam teslimiyeti dayatan sarfları ileri sürdüğü takdirde hiç fark etmeyecek, yeniden başlandığı noktaya dönülecektir.Türkiye'de yapılan anketler Kürt vatandaşların büyük çoğunluğunun milliyeti sorulduğunda "Türk" olarak cevap verdiğini gösterirken, bu ülkede Kürtler gibi birçok etnik grubun bulunduğu, nüfuslarının milyonlarla ölçüldüğü ve bunların bütün bölgelere dağılmış halde yaşadığı bilinirken bazı Avrupalı dostların veya medyanın bu gerçekleri görmüyor, bilmiyor gibi davranarak bölücülüğü kışkırtmaları kabul edilemez.Biz derslerimizi çalışıyor, öğreniyoruz. Onlar da öğrenmek zorundalar. Zaman içinde öğrenecekler de. Sabırlı olmak zorundayız.En azından "Elimizden geleni yaptık" diyebilmek için.Bu arada, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın AB sürecinde dikkatli konuşmalarını, gelişmeleri hızlı algılayarak verilmesi gereken cevaplan yerinde vermesini takdir ettiğimi de bilmenizi isterim.Yemekler daha iyi olmalı!Son Brüksel seyahatimde Hürriyet yazarı Gila Benmayor'la beraberdik. Sevgili Gila konferansı düzenleyen Avrupalı parlamenterlere verilen akşam yemeğini beğendiğini yazmıştı iki gün önce... Demek ki o, yemek konusunda benim kadar titiz değil diye düşündüm.Bana göre lezzet ve sunum çok, çok önemlidir. Hele yemeklerinin güzelliğiyle tanınan bir milletin yabancılara sunduğu yemekler... Hele dünyanın en zengin menülerine sahip bir ülkenin yemekleri...Firmanın adını tekrarlamayacağım ve benim de takdir ettiğim, çoğu kez tercih ettiğim ünlü bir otel olduğunu söylemekle yetineceğim.Ne imambayıldı, ne tabaklarda bekletildiği için kurumuş kuzu ile iç pilav, ne börek ve ne de daha önce hiç görmediğim kabak tatlısı güllaç karışımı (ikisine de benzemeyen) tatlı bizim yemeklerimizi temsil edebilir durumdaydı. Benimle aynı masada oturan herkes aynı fikirdeydi ve bazıları çıkıp bir restoran aramayı tercih ettiler.Açıkçası ben o ahçıların yerinde olsam, yemek sonrası ortaya çıktığımda biraz mahçup hissederdim kendimi.Salon kalabalıktı ama bu herhalde mazeret olamaz değil mi?Daha çok dikkat etmek, sorumluluğu üstümüze almışsak yüzümüzün akıyla çıkmak gerekiyor.Haksızsam ahçılar bana lütfen haksız olduğumu bildirsinler!
'Leyla Zana güzel konuşmuş' demiştim. 'AB'ye girmek isteyen bir Türk siyasetçi gibi, ülkesini seven bir vatandaş gibi konuşmuş' diye eklemiştim. Kendi ağzıyla, Josep Borrell'in ve herkesin gözü önünde "Türkiye'de farklı sınırlar yaratılmasının zararlarını biliyoruz. Bu coğrafyada halkların birliğini istiyoruz. Türkiye'de yeni sınırlar peşinde değiliz" şeklinde konuştuğunu hatırlatmıştım.Yine o toplantıda, cezaevinden çıkan diğer Kürt siyasetçilerden de "Biz aynı ülkenin vatandaşlarıyız. Avrupalılar'ın dayattığı gibi bir ayırım olamaz" diyenler olduğundan söz etmiştim. Daha dün yazdım bunları... Avrupalılar'ın hem "istiyor" gibi görünüp hem de bir elden ve saman altından bölücülük kışkırtması yaptıklarını ama bunun için kullanmak istedikleri insanların bile oyuna gelmediğini anlatmak için yazdım.Leyla Zana'nın yemeğinde bulunanlar da tablonun böyle olduğunu doğruluyorlardı. O yazımın başlığı 'Kraldan çok kralcı Avrupa' idi ama Türkiye'de, kimsenin sözünde durmadığı, siyasetçilerin dansöz gibi kıvır kıvır kıvırdıkları bir ülkede neye güvenebilirsiniz ki? Leyla Zana ve arkadaşlarının, bir yandan böyle konuşurken öte yanda yabancı gazetelere söylediklerinin tam aksi anlama gelecek ilânlar verdiklerini nasıl tahmin edebilirsiniz ki?Aynı yazım 'Benzer çekişmeler Türk-Ermeni, Türk-Rum saflarında da isteniyor görüntüsü olduğuna göre bu çabanın nedenini merak ediyor insan. Uzlaşma gerekiyorsa bu ancak tarafların aynı özveriyle hareket etmesi sonucunda olabilir. AB'nin de bunu bilmesi gerekir' sözleri ve endişeleriyle bitmişti. Zana ve arkadaşlarının, Türkiye için en kritik günlerde yaptıkları bu çıkış endişelerimizin sadece Avrupalılar'la sınırlı kalamayacağını ne yazık ki doğruluyor.Karşı taraf!Leyla Zana, o ilandaki açıklamaların altına attığı imza ile, Kıbrıslı Türkler'e verilecek hakların kendilerine de verilmesini isterken, kendi ülkesine bakış açısının Kıbrıs Rumları'nınkinden farklı olmadığını da göstermiş olmuyor mu?Bunun bir adım ilerisi -ve belki de asıl söylenmek istenen şey- "Kıbrıs Rumları'nı tanıyacağınız gibi bizi de tanıyın. Biz de aynen onlar gibi 'karşı tarafta'yız" değil mi?Ne yazık! Onların cezaevinden çıktıkları günden bu yana yaptıkları konuşmalar sonunda, gerçekten de sorunları kendi içimizde hallederek, bir arada, huzurlu, AB yoluna girmiş bir toplum olarak yaşamak istediklerine inanmaya başlamıştık.Borrell'e "Sizi en güzel şehrimiz İstanbul'da ağırladığımız için mutluyuz. Biz konuksever bir milletiz" dediklerini duyduğumuzda "onların" da birlik, beraberlik duygularını paylaştıklarını sanmıştık.Daha önceki eylemleri hatırladığımızda inanmakta zorlanıyorduk aslında ama gayret ediyorduk. Bize "güvenmekle hata edeceğimizi" anlatmakta gecikmediler.Belki de böylesi daha hayırlıdır. Zamanında öğrenmek yani... Hiç değilse şimdi, daha önceki tahminlerimiz doğrultusunda içerden ve dışardan birlikte hareket ettiklerini biliyoruz.Yine de ve hatta şimdi daha çok sükûnete, doğru kararlar verip bunları anlatmaya ihtiyacımız var.Türkiye gerçekten istenmiyorsa, oynanan esaslı bir oyunsa, oyuncular rollerini paylaşmış, yerlerini almışsa ve yapılanlar bardağı taşırma çabaları ise bu zaten ortaya çıkacaktır.Bir yandan AB'ye 'Türkiye'ye gün verin" derken bir yandan gazeteye ilân vermeyi acaba kendileri şu anda bizim yerimizde olsalar nasıl değerlendirirlerdi merak ediyorum.Ben yine de umutluyum. Bu pürüzlerle yolumuzdan döneceğimize inanmıyorum. Hepsini en akılcı şekilde aşacağız, dürüst ve içten gayretlerimizin ödülünü gelecek kuşaklarla paylaşacağız, işte inandığım bu!
Avrupa Parlamentosu' nun kendi parlamenterlerinin girişimiyle yapılan uluslararası konferansta neler konuşulduğunu iki gün size anlattım. Kıbrıs Sorunu, Ermeni ve Kürt Meselesi ile İnsan Haklan nın tam olarak uygulanmasını en önemli konular olarak gördüklerini ve bu konuların ilk üçünde taviz verecek taraf olarak da Türkiye'yi tercih ettiklerini vurguladım.Nitekim AB Dönem Başkanlığı 17 Aralık'tan önce Türkiye'nin Kıbrıs Rum Kesimi'ni tanıması için baskıya devam ediyor. Başbakan Tayyip Erdoğan ise bunun kabul edilmeyeceğini israrla söylüyor. Bunun yanında AB'nin "tam üyelik dışındaki" seçenekleri gündeme getirmesi de ayrı bir baskı ve huzursuzluk kaynağı oldu.Akılcı bir politika, yıllar boyu bu kadar emek verilerek varılan şu noktada, yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken fevri dayranarak geri dönüşü olmayacak bir hata yapmamayı gerektiriyor.Bugüne kadar Brüksel'de dinlediğimiz tüm Avrupalı siyasetçiler -ki buna Yunanlılar'ın çoğu dahil- Türkiye'nin "tam üyelik" statüsünde müzakerelere başlatılması gerektiğini, bunun için gerekli ilerlemeyi gösterdiğini açıkladılar. Ellerinden gelen desteği; "AB buna mecburdur, samimiyetini göstermek zorundadır" diyerek verdiler.Demek ki müzakereler başlatıldıktan sonra, zaman içinde karşılıklı çabalarla her konuda uzlaşmaya varılması mümkün olabilir. Şu anda bize en imkânsız görünen konular bile çözüme ulaşabilir.Katıldığım ilk Brüksel toplantısı sırasında karşılaştığım Türk öğrencilerin "Daha şimdiden bize de AB üyesi ülkelerdeki öğrencilere tanınan imkânları tanıyorlar" dediklerini anlatmıştım. Daha "aday" durumundayken bile şartlar değişiyor. Müzakerelerin başlayacağı tarih açıklandıktan sonra çok şey değişecek. Ona göre iyi düşünerek konuşmak ve tavır almak gerekiyor.Geçmişi unutmayın!Geçmişte verilen fevri kararların zararını kaç kuşak çekti, unutmayalım.Bu arada, Avrupa Parlamentosu'ndaki toplantıda Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Ayşe Kulin, CNN Türk'ten Semih İdiz gibi konuşmacıların Türkiye'deki gelişmeleri, eksikleri, AB'yi neden istediğimizi anlatan çok güzel konuşmalar yaptıklarını söylemek istiyorum. Doğrusu gurur duyduk!Kraldan çok kralcı Avrupa!Özellikle Türkiye'ye gelen, burada konuşan, Kürt vatandaşlarla ve siyasetçilerle yakın diyalog kuran Avrupalı siyasetçilerin "Türk-Kürt" ayırımcılığını israrla körüklemeleri gözden kaçmıyor.Konuştuğum bazı uzmanlar bunun ciddi şekilde sürdürüldüğünü, böyle giderse yakında Avrupalılar'ın Leyla Zana'yı bile yeterince "kendilerine yakın ve istedikleri çizgide" bulmayacağını alaycı bir dille anlatıyorlar.Gerçekten de kısa süre önce Josep Borrell'in de bulunduğu yemekte Zana'nın "AB'ye girmek isteyen bir Türk siyasetçi", "ülkesini seven bir vatandaş" konuşması yaptığı ve takdir topladığı dilden dile dolaşıyor. Aynı konuşmada "Türkiye'de farklı sınırlar yaratılmasının zararlarını biliyoruz. Bu coğrafyada halkların birliğini istiyoruz. Türkiye'de yeni sınırlar peşinde değiliz" dediğini zaten biliyoruz. Cezaevine girip çıkmış olan diğer Kürt siyasetçilerin de "Biz aynı ülkenin vatandaşlarıyız. Bu Avrupalılar'ın söylediği gibi bir ayırım olamaz" dedikleri konuşuluyor. Avrupalı siyasilerin, konuşmalannda Kürt politikacılarından daha çok baskı yaptıkları, sanki bir kutuplaşmayı inatla yönlendirdikleri de...Benzer çekişmeler "Türk-Ermeni", "Türk-Rum" saflarında da isteniyor görüntüsü olduğuna göre bu çabanın nedenini merak ediyor insan.Uzlaşma gerekiyorsa bu ancak her iki tarafın aynı özveriyle hareket etmesi sonucunda olabilir. AB'nin de bunu bilmesi gerekir. Türkiye'nin, müzakere tarihi aldıktan sonra bu konuları sükûnetle ve bilgi donanımıyla anlatacak, vurgulayacak siyasetçilere ihtiyacı var. İşte asıl sorun burada, onlar var mı?Güldünya yetmedi mi?Dile kolay geliyor "12 yaşında evlendirilmek ... Kendi çocuklarınızın o yaştaki halini kafanızda canlandıracak olursanız belki dehşeti anlamanıza yardımcı olabilir.Töre kurbanı olmamak için iki küçük çocuğuyla 1.5 yıldır gizlenen ve "Devletim beni korusun, yoksa öldürecekler" diye yardım isteyen Ayşe Gökalp işte bu yaşta evlendirilmiş, bir yıl sonra da anne olmuş... Daha henüz anne yardımına ihtiyacı olduğu dönemde kendisi anne, düşünün.Bütün bu işkencenin üstüne, gencecik haliyle bir de koca dayağına dayanamayınca kaçmış. Çocukları olmasa belki bu çözüm bile aklına gelmeyecek, kaderine razı olacak, diğer benzerleri gibi dayakla-ölüm arasında tercih yapmak zorunda kalacaktı.Şimdi "Beni koruyun, koruyun ki töre cinayetinden korkan diğer kadınlara örnek olsun" diyor ama kimseden ses yok.Devlet vahşetten kaçan kadın vatandaşlarını koruyacak sığınma evi bırakmadığı için ne belediyelerin ne Adalet Bakanı'nın ve ne de Kadın ve Aileden Sorumlu (kendisi de kadın) Bakan'ın sesleri çıkmıyor.Kadın milletvekilleri ile diğer siyasetçilerin eşleri de öylece izliyor. Öyleyse bırakalım Ayşe Gökalp'i de Güldünya gibi öldürsünler, bu mudur beklenen?O zaman yalnız bu olayın değil, SIĞINMA EVLERİ'nin hesabını da fena halde soracak, hiç susmayacağız, haberiniz olsun!